KATEGORİLER

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 2/3

Kemikleri sarsan bakımsız toprak yolda bir buçuk saat gittikten sonra araba, Çüngüş’ün girişindeki çorak tepelere tırmandı. Kurak kırsal arazilerin etrafından dolaşıp dar yol boyunca kayalarla kaplı manzarayı seyreden birkaç gezgin grubunu geçtiler. İnsanların çoğu Çüngüş'e yürüyerek geliyordu. Bazıları güzergâh üzerindeki Ermeni köylerine sapıyor fakat çoğu yollarına devam ediyordu.

Kalabalık nedeniyle arabayı her yavaşlattığında Kemal, "Acil Durum! Yolu açın!” diye bağırıyordu.

Araba sert dönemeçli bir yolda yokuş yukarı çıkıp bir tepenin etrafını dolaştı. Birden “Eyvah!” diye bağırdı Kemal. Dizginleri çekip arabayı yavaşlattı.

Mourad sarsıntının etkisiyle başını araba kasasının yan tarafına çarptı, gözlerini parlak öğleden sonra güneşinden korumak için elini siper etti. Düzensiz kıyafetleri olan bir askeri birlik yol boyunca dağınık biçimde yürüyordu. Birliğin önünde at sırtında bir teğmen göründü. Yaya yürüyen askerlerinin hepsi pamuklu gömlek ve pantolon giymişti. Başlarında Türkler arasında hayli popüler olan fes vardı. Silahlı olan askerlerin sayısı çok azdı.

Hiç kimseyi ayırmadan "Lütfen efendim, müsaade edin geçelim," diye seslendi kalabalığa, Kemal. “Oğlumuzu bir engerek yılanı soktu.”

Birliğin başındaki teğmen atını topukladı hemen yanlarına geldi ve bir çırpıda arabaya tırmandı. Oldukça genç ve yakışıklı biriydi. Kendini tanıttı, “Ben Osmanlı Üçüncü Ordusundan Teğmen Gashia.” Annesinin kollarında hareketsiz yatan çocuğa baktı. "Engerek mi dediniz?"

Mourad arabanın içinde ayağa kalktı. “Evet, bir engerek. Oğlum çok zor durumda. Lütfen, efendim, izin verin geçelim. Acilen bir doktora ihtiyacımız var.”

Teğmen atını çevirdi ve bölükteki adamlarından birine seslendi. Askerler, yolun her iki tarafında kayalara oyulmuş hendeklere çekildi. Sert bir ses tonuyla "Beni takip edin!" dedi. "Hastane çok yakın."

Teğmen Gashia, atını tepeye doğru sürdü, araba da arkasında bir toz bulutu bırakarak onu takip etti. Zigzag şeklinde bir dizi dar geçitten geçtikten sonra yol geniş bir platoya açıldı ve kısa bir süre sonra Çüngüş’ün araziye gelişigüzel dağılmış taş ve toprak evleri göründü. Kasaba, yol boyunca geçtikleri yerlerde hayatta kalmaya çalışan küçük ağaçların ve çalı köklerinin, yeterli suya hasret zeytin ağacı adacıklarının bulunduğu çorak arazilere ve uzak çıplak tepelere keskin bir tezat oluşturuyordu.

Teğmen Gashia, içinde tek katlı binaların bulunduğu etrafı taş duvarla çevrili bir avlu kapısından içeri girdi. Sıçrayıp atından indi ve en büyük yapının içine koştu.

Kemal, arabayı giriş kapısının önünde durdurdu. "Sen burada atlarla kal, Özker." dedi. Dizginleri bir direğe bağladı ve arabanın arkasına koştu. "Yaşıyor mu?"

“Bilmiyorum,” diye fısıldadı Mourad. Şirak’ı komşusuna teslim etti.

Kemal çocuğu kucağına aldı. “Allahu Ekber,” diye mırıldandı.

Mourad arabadan atladı ve çocuğun hareketsiz vücudunu kollarına aldı. Bina giriş kapısına doğru koştu.

Teğmen Gashia'nın arkasından beyaz doktor üniforması giyen beyaz tenli bir adam dışarı fırladı. Sıska doktor parmak uçlarını çocuğun boynuna bastırdı. “Nabzı çok zayıf,” diye mırıldandı endişeyle. Şirak'ı babasının kollarından çekip aldı ve teğmeni iterek hastaneye koştu. “Elizabeth,” diye bağırdı, “Servis arabasını acil müdahale odasına götür. Acele!"

Dr. Charles son sargı bezini teneke kutudan aldı. “Bana daha fazla sargı bezi getir,” diye mırıldandı. Sıkış tepiş tedavi odasındaki tezgâh, her türlü bandaj ve cerrahi iplerle dolu şişe ve kavanozlarla doluydu. Güçlü alkol kokusu havayı sarmıştı.

Hemşire Barton, gazyağı lambasının cılız ışığında, Şirak’ın ayağını ve ayak bileğini temizleyen misyoner hekimi izliyordu. Şişmiş ve morarmış ayağının üst kısmından bileğinin üzerine kadar düşey yönde genişleyen bir yara kanamaya devam ediyordu. Tuhaf biçimde şişmiş ayak parmakları parmaktan başka her şeye benzemişti.

Charles, kanlı bezi bir sepete attı ve yarayı beyaz bir bezle gevşekçe sardı. "Umarım alkol yarayı temizler." Bilinci yerinde olmayan küçük çocuğa baktı. “Evet, Elizabeth,” dedi, içini çekerek, “artık bundan sonrası büyük ve merhametli Tanrı'mıza kalmış” dedi.

“Hâlâ yaşıyor olması bir mucize. Tanrı koruyor onu.”

Dr. Charles cep saatine bakmak için pantolonuna uzandı ve saati titreyen fenerin ışığına tuttu. "Sabahın üçü," dedi yorgun bir şekilde. “Ebeveynlerini bilgilendireceğim ve yanında kalmaları için onları buraya çağıracağım. Diğer hastaları da kontrol etmeliyim. Sabah yoğun kliniğimiz var. Hadi sen de biraz dinlen."

“Ben iyiyim, Dr. Charles. Julie sizi soruyordu. Onu aramalısın. Endişelenmeyin, eğer çocuk kötüleşirse sizi almaya gelirim.”

"Sen olmasan ne yapardık?" Doktor, bir deri, bir kemiğe dönmüş kollarını hemşirenin narin omuzlarına dayadı, gülümseyerek ona minnetini gösterdikten sonra odadan çıktı.

Elizabeth, Dr. Charles ayrıldıktan sonra kendini toparlamaya çalıştı. Kısa bir süre sonra yatağın üzerindeki kullanılmayan malzemeleri topladı.

Alnında derin kırışıklar oluşmuş Mourad, Dr. Charles kalabalık bekleme salonuna girer girmez uykulu gözlerle sandalyesinden fırladı. Hemen uzanıp karısının kolunu hafifçe dürttü. “Kristina, doktor geldi.”

Kristina ayağa kalktı. Ellerini kalbinin üstünde tuttu. “Doktor, lütfen bana oğlumun hâlâ hayatta olduğunu söyle.”

“Nabız atışları güçlendi. Gerçekten bu bir mucize. Sanırım yılanın ısırırken zehrini fazla akıtamamış. Aksi takdirde, küçük bir çocuk onun zehrinden kurtulamazdı. Ayağını kaybetmesinden endişeleniyorum, ama hayati tehlikeyi atlattığından eminim.”

“Tanrı sizi korusun, Doktor,” diye fısıldadı Mourad. Kolunu karısının omuzlarına attı. "Onu görebilir miyiz?"

"Evet, evet elbette görebilirsiniz. Lütfen benimle gelin."

Birkaç karanlık odadan geçerek loş bir koridorda yürüdüler ve acil müdahale odasına girdiler. Hemşire Barton, Şirak’ın alnındaki teri bir bezle silerken yatağın kenarında oturuyordu. Başını kaldırıp gülümsedi. “Bunu sizin yapmanızı istiyor Bayan Kazerian.”

Kristina, yatağın kenarına oturdu ve Şirak’ın elini tuttu. Yaşlı gözlerle alnını öptü, çocuğun çökük gözleri açıldı. Dili, kavrulmuş dudaklarının arasından dışarı çıktı.

Zor anlaşılır bir şekilde seslendi. "Biraz su verir misin anne?"

Kristina, Dr. Charles'a baktı, doktor başını salladı.

"Tabii ki sana su verebilirim, küçük farem." Soğukkanlılığını korumak için mücadele ederken gözlerindeki yaşları sildi.

Hemşire Kristina'ya bir bardak su verdi ve o da bardağı oğlunun dudaklarına değdirdi. Şirak birkaç yudum aldı ve başını yastığa geri indirdi.

“Seni seviyorum anne,” diye fısıldadı.

"Ben de seni seviyorum, küçük farem." Kristina çocuğunu kokladı. Eğilip ona sarıldı. "Şimdi çabuk iyileşebilmen için uyumalısın."

Şirak yanıt vermedi. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatarak mutlu bir şekilde nefesini dışarı verdi.

Dr. Charles çocuğun başucunda duruyordu. "Bay ve Bayan Kazerian, müsaade ederseniz diğer hastalarımla da ilgilenmeliyim. Hemşire Barton'ı biraz dinlendirebilirseniz çok memnun olurum. Yarın yoğun bir gün olacak ama o, her zaman olduğu gibi beni dinlemiyor.” Elizabeth'e şaka yollu bakıştılar. “Ben lojmanda olacağım. Bana ihtiyacınız olursa lütfen tereddüt etmeyin.”

Mourad yatağın kenarından doğruldu ve Dr. Charles'ın elini kavradı. “Doktor, eşim ve ben sizlere yürekten teşekkür ediyoruz. İkimiz birlikte onun yanında kalacağız. Hemşire Barton, lütfen siz de biraz dinlenin.”

“Tamam,” diyerek güldü. Masanın üzerinden sürahiyi aldı. “Ama onun çok suya ihtiyacı var. Su doldurup bir dakika içinde geri döneceğim."

Mourad yatağın yanına oturdu ve kolunu Kristina’nın arkasına doladı. Başını onun omzuna yaslayarak Şirak’ın minik elini tuttu.

Hemşire Elizabeth, elinde su sürahisi ile geri döndü ve sürahiyi etajerin üzerine bıraktı. “Olabildiği kadar su içmesini sağlamaya çalışın,” diye fısıldadı. “Bir şeye ihtiyacınız olursa, beni salonun karşısındaki sınav odasında bulabilirsiniz. İki saate kalmaz dönerim.”

Nazik davranışınız ve ilginiz için teşekkür ederim, diye fısıldadı Kristina. "Tanrı sizi korusun."
“Ah, ben hiçbir şey yapmadım. Teşekkür ve dualarınızı hak eden kişi, Dr. Charles. O, şimdiye kadar tanıdığım en özverili doktor - yardım için gelen her erkeğe, kadına veya çocuğa gönülden kalbini, zihnini ve ruhunu veriyor.”

“Bu kadar uzun mesai saatlerine nasıl dayanıyor?”

“O her zaman çok çalıştır - genellikle günde on altı saat, hatta daha fazla. Bu yetmezmiş gibi, geçen hafta, bir Osmanlı yetkilisi, hastaneye birkaç düzine askeri kabul etmesini emretti. Çoğu tifüs hastası, bazıları çoktan hayatını kaybetti. Askerler geldiğinden beri çok az uyuyor. Adam gerçekten bir aziz.”

“Tanrı onu kutsasın,” diye fısıldadı Mourad. “Amerikan Misyoner Hastanesi'ni Diyarbakır yakınlarında yaşayan bir pamuk çiftçisinden duydum. Bana, ailemden biri hastalanırsa burasının gelinebilecek bir yer olduğunu söyledi.”

“Hastanemizin itibarının Anadolu halkı arasında büyüdüğünü duymak ne güzel. Charles, iki yıl önce Muş'tan gelmeden evvel burada işler karmakarışıktı. Doğrusu, bu durumda kendi isteğimle buradan ayrılmayı düşünüyordum - yetersizlik ve kargaşadan bıkmıştım. Van'da yeni bir iş teklifini kabul ettim. Sonra Dr. Charles geldi ve her şey değişti. İki hafta içinde sistemi tamamen yeniledi. En önemlisi, burada çalışan herkese yeni bir işbirliği ve umut ruhu aşıladı. Bir yıl daha kalmayı kabul ettim çünkü bu hastane için çok iyi şeyler yaptı. Şimdi ben dahil hastane kadrosunda çalışan bütün personele dünyayı verseniz başka bir yere gitmezler.”

Mourad hayranlıkla gülümsedi. “Bizi buraya getirdiğin için Tanrı'ya şükürler olsun,” diye fısıldadı. "Hemşire Barton, lütfen hadi gidin artık, biraz dinlenin."

"Tamam. Beni nerede bulacağınızı biliyorsunuz. Pansuman için iki saat içinde döneceğim.”

Charles, hastaneden ayrıldı ve Arnavut kaldırımlı kısa bir yol boyunca avluya doğru yürüdü. Karanlık bir kulübenin kapısını açtı ve yıpranmış, ikinci el mobilyalarla döşenmiş salona girdi. Kapıyı arkasından kapattı ve gölgelerin dolaştığı odada, yatak odasının yarı açık kapısından parıldayan titrek bir ışığa doğru yaklaştı.

Yatak odasından bir ses geldi. "David, sen misin?"

“Evet, sevgilim,” diye yanıtladı Charles. Kapıdan içeri adım attı. Uzun beyaz paltosunu çıkararak, karyolanın demirine astı, sonra yatağın boş tarafına gitti. Yatağın üzerine eğildi ve karısının uykulu gözlerini kapatan bir saç tutamını eliyle yana topladı. “Sana bir şeyler getirmemi ister misin?”

Yorgun bir şekilde gülümsedi. “Hayır, teşekkür ederim canım,” diye fısıldadı. Elini tutmaya çalıştı ve acıyla yüzünü buruşturdu. “Natalie bana yiyecek ve su getirdi.”

Charles, başucu masasında el sürülmemiş kuru kayısı ve peynir tepsisine baktı. “Fakat sen bunlardan hiç yememişsin.” Bir kayısı aldı ve çatlamış dudaklarına bastırdı. Yemen lazım.”

Arkasını döndü. “Şimdi çok hastayım. Belki sonra. Geri çağrılana kadar sen de biraz dinlen.”

“Tamam,” diye fısıldadı, Charles. Eğildi ve şefkatle karısının alnından öptü. Başını kaldırıp yastığı kendisine göre ayarladı ve mavi gözlerine baktı. "Seni seviyorum." dedi.

"Ben de seni seviyorum."

Charles ayakkabılarını çıkardı, yağ lambasını söndürdü. Karısına sırtını dönerek yatağın kenarına oturdu. Gömleğini ve pantolonunu çıkarmaya yetecek gücü bulamadı, birkaç dakika karısının sığ nefeslerini dinleyerek uyanık kaldı. Sonunda uykuya yenik düştü, hafiften horlaması karanlıkta yankılanıyordu.


(Devam Edecek)

12 yorum:

  1. Osmanlının çok renkliliğinin son demleri :( İnsan okudukça ister istemez bugünle ve bugünün insanıyla karşılaştırıyor. O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.. demiş ya Yaşar Kemal.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız, çok büyük bir zenginlikmiş. O kadar farklı dine ve millete mensup olan halkları bir arada tutan neydi? Ben din olduğunu düşünüyordum fakat tam aksine din ayrışmanın aracı da olmuş sonraları.

      Sil
    2. Klişe olucak ama hoşgörü. Teokrasiyle yöneltilmasine rağmen herkes birbinin dinine, ibadetine, miletine saygı göstererek yaşamışlar uzun yıllar..

      Ve acaba yaşlı Şirak'ın baston kullanması yılan sokmasından sonra ayağında kalıcı bir sakatlık mı neden olmuş diye düşündüm biran.. Umarım yaşlılıktır.

      Sil
    3. Hoşgörü ve liyakat Osmanlı'nın uzun yıllar hayatta kalmasının sebebi sanırım. Ne zaman ki bunlar ortadan kalktı, zayıflama dönemi başladı.
      Emin değilim fakat sanırım Şirak'ın kullandığı baston yaşlılık sebebiyle. Belki de siz haklısınız, göreceğiz:)

      Sil
  2. Böyle bir kitabın olduğunu bilmiyordum..Gerçek yaşanmış olaylardan mı yazılmış yoksa tamamen kurgusal mı? Kurgusal da olsa yabancı yazarların Anadolu ve ANadolu insanı ile ilgili böyle güzel romanlar yazmaları insanı duygulandıran birşey..Siz de Türkçeye çevirdiğiniz için emeğinize sağlık..😊

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ertuğrul Bey, roman kurgu olmakla birlikte yazar, kitabı yazmadan önce uzun yıllar araştırma yapmış, pek çok kişiyle görüşmüş ve konuya ilişkin çok sayıda kitap okumuş. Daha önce Türkçeye çevrilmemiş ve bildiğim kadarıyla Türkiye'de satışı yok. Farklı bir gözle Birinci Dünya Savaşı yıllarında Anadolu topraklarında yaşananlara bakmak gerçekten ilginç olabilir diye düşündüm. Ben teşekkür ederim:)

      Sil
  3. Gercekten film izler gibi okuyorum bölümleri. Gözümde sahneler canlanıyor ama henüz büyük resmi tam göremiyorum. Merakla bekliyorum.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ben de merak ediyorum gerçekten. Muhtemelen aile göçe zorlanacak ve çekilen sıkıntılar anlatılacak diye düşünüyorum. Roman güzel bir film konusu olur ama Türkiye'de gösterime girmesi biraz zor.

      Sil
  4. küçük fare neler yapcak bakalııım :) bak format değişmiş yine. bu bölümün iyi değil. çok sıkışık ve satır aralğı yok. zor okunuyoooo :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Küçük Fare ne güzel bir sesleniş değil mi? Benim çok hoşuma gitti:) Tamam peki, formatı değiştiririm, uyardığın için ayrıca teşekkür:)

      Sil
  5. ağaç ev istersen yarın yaz yanii. şimdilik bi istek gelmedi. sen yazmazsan ben yazarım zateeen :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. OK, yazarım. Bu Ağaç Ev sonsuza kadar sürsün zaten:)

      Sil