KATEGORİLER

2 Ağustos 2020 Pazar

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 3/3


Hemşire Barton derin uykusundan fırlayarak uyandı. Hastanenin önünden bağrışmalar geliyordu. Yatağından kalktı ve elbisesini düzeltti, odadan koridora çıktı. "Bir dakika! Geliyorum!"

Kapı birbiri ardına vuruluyor, salon darbe sesleriyle yankılanıyordu. Aceleyle giriş kapısına doğru koştu ve sürgüyü geri çekerek kapıyı sonuna kadar açtı.

Osmanlı Ordusuna mensup teğmen üniforması giymiş, gösterişli, orta yaşlı bir asker önünde dikiliyordu. Arkasında, hastanenin önündeki yol, hasta ve yaralı askeri taşıyan at arabalarıyla dolup taşmıştı. Bazıları ütüsüz ve kirlenmiş askeri üniformalar giyiyorlardı, ancak çoğunun üstünde eski püskü sivil kıyafetler vardı. Bir kısmının vücudu, boydan boya bandaj ve pansumanlarla kaplıydı. Hemşire Barton, havayı saran kangren kokusundan dehşete kapıldı.

Atletik vücuda sahip, enerjik, gür bıyıklı bir asker olan teğmen, "Buranın sorumlusu kim?" diye sordu.

“Dr Charles,” diye yanıtladı Elizabeth. Teğmenin yanından dışarı doğru baktı. Bir grup asker, hastane girişine en yakın arabadan sedyeleri boşaltmaya başlamıştı.

“Hemen onunla konuşmalıyım. Söyle buraya gelsin.”

"Ama o, yirmi saatten fazla ara vermeden çalıştı ve az önce dinlenmeye gitti."

“Üzgünüm ama Bölge Valisinden emir aldım. Yaralıları hemen ona teslim etmeliyim. O zaman beni onun yanına götürün.”

"Bu taraftan." Elizabeth dışarı çıktı ve teğmeni hastanenin yanındaki toprak yoldan geçirdi.

“Dr Charles,”diye seslendi, karanlık kulübenin kapısını hafifçe tıklattı.

Teğmen de onun yanından uzanıp kapıyı çaldı. “Dr. Charles!” diye bağırdı.

"Kim o?" içeriden bitkin bir ses geldi.

“Osmanlı Ordusundan Teğmen Mehmet; Sizinle hemen konuşmam gerekiyor, efendim.”

Kapı gıcırdadı. Uykusuzluktan perişan olmuş doktor giydiği kırışık pantolon ve gömleği üzerinden hâlâ çıkartamamıştı. "Evet, sorun nedir?"

Teğmen birkaç kâğıdı eline tutuşturdu. "Bölge Valisinin emriyle Amerikan Misyoner Hastanesi, Rus cephesinden getirdiğim askerlerin tedavisini üstlenecek."

Charles kâğıtlara baktı ve başını kaldırdı. "Peki. Kaç yaralınız var?"

"Üç yüz yirmi, efendim."

"Üç yüz yirmi mi?" Dr. Charles’ın nefesi daraldı.

“Evet, Bitlis'ten ayrıldığımızda en azından o kadar vardı. Bir kısmı yolda öldü. Erkeklerin yarısı tifüse yakalanmış. Diyarbakır ve Bitlis'teki askeri hastaneler hasta ve yaralılarla dolup taşıyor.”

Dr. Charles, önce Hemşire Barton'a, sonra da teğmene baktı. “O kadar hastaya bakacak yerimiz ve malzememiz yok.”

“Onlara yer açmalısınız, Doktor; gidecek başka yerleri yok. Asker olmayan tüm hastaların derhal taburcu edilmesi gerekiyor. Yatağa bağlı durumda tıbbi bakıma ihtiyaç duyanlar Diyarbakır'daki askeri hastaneye gitmek zorunda.”

"Bu imkânsız! Hastalarımın çoğu taşınamayacak kadar ağır hasta, üstelik az önce bana Diyarbakır'daki hastanenin hasta askerlerle dolup taştığını söylemiştiniz.”

“Bunu size emrediyorum. Görevimi yapmak durumundayım.”

“O zaman bu işi yalnız başınıza yürüteceksiniz. Ben bu deliliğe taraf olmayacağım.”

"Nasıl isterseniz," diye bağırdı teğmen, soğukkanlı bir şekilde kömür karası gözlerini umursamaz bir tavır içinde doktorun üzerine dikti. Topuğu üzerinde geri döndü ve hastanenin giriş kapısına doğru ilerledi.

Charles, binanın köşesini dönmeden önce Mehmet’in arkasından bağırdı. “Teğmen!”

Teğmen Mehmet duraksadı ve geri döndü, doktora baktı. "Evet, doktor, ne var?"

“Hasta ve yaralıları tedavi edebilmek için, doktorlar olmazsa hastane pek işe yaramaz. Askerlerinize bakmamızı istiyorsanız, bizimle çalışmak zorundasınız.”

"Emirlerim tartışmaya açık değil," dedi teğmen. Kulübeye doğru birkaç adım attı. “Asker olmayan tüm hastalar Diyarbakır'a sevk edilmek zorunda.”

"Ordu ulaşımı sağlayacak mı?"

“Askerler tamamen boşaltıldıktan sonra, aynı arabalar yürüyemeyecek ya da ata binemeyecek durumdaki hastaları taşımak için kullanılabilir.”

“Bu konuda söz verebilir misiniz Teğmen?”

"Evet, Doktor, size söz veriyorum."

"Tamam, o zaman, kıyafetlerimi değiştirmek için bana birkaç dakika müsaade edin lütfen."


Odanın kapısı sert bir şekilde çalındı, Mourad ve Kristina sıçrayarak uyandılar. Somurtkan bir asker kapıyı açtı ve içeri doğru eğildi. “Bu hastane tahliye ediliyor,” diye bağırdı. “Eşyalarınızı toplamak için sadece beş dakikanız var.”

Mourad ve Kristina'nın cevap vermesini beklemeden, adam koridorda kayboldu. Şaşırmış bir şekilde sessizce birbirlerine baktılar. Mourad ayağa kalktı ve kapıyı açtı. Koridor tam bir karmaşa içindeydi. İki askerin odanın birinden çıkardıkları sedyeyi taşımalarını izledi. Onların peşinden başını sallayarak genç bir doktor yetişti. “Bu kadının ateşi çok yüksek! Yerinden oynatamazsınız!”

Doktorun uyarısı dikkate alınmadı. İki asker koridor boyunca hastanenin önüne doğru yollarına devam ettiler. Genç doktor geri döndü ve hayal kırıklığı içinde ellerini havaya kaldırdı.

Mourad, Elizabeth'in takatsiz bir hastanın yürümesine yardım ettiğini gördü. “Hemşire Barton! Neler oluyor?"

“Hemen geri döneceğim, Bay Kazerian. Önce bu yaşlı kadının dışarı çıkmasına yardım edeyim.”

Mourad, başka bir hastanın sedyeyle taşınmasını endişeli gözlerle izledi. Bu sırada birkaç hasta yürüyerek dışarı çıkıyordu.

Başını odalarına sokan asker geri geldi. "Hazır mısınız?" diye sordu.

Mourad odadan çıktı. "Oğlum hareket edemeyecek kadar ağır hasta."

Asker, “Tüm sivil hastalar koğuşu derhal terk etmeli,” diye yanıtladı. “Evlerine dönemeyecek kadar ağır hasta olanlar Diyarbakır Askeri Hastanesine naklediliyor.”

“Diyarbakır'a mı?” Mourad bir an nefessiz kaldı. “Oğlum o kadar uzağa seyahat edemeyecek durumda. Yollarda ölecek.”

"Götürmek zorundasınız. Eşyalarınızı bir an önce toplayın yoksa onları bir daha geri alamazsınız.”

"Hiçbir yere gitmeyeceğiz!" Mourad öfkeyle bağırdı. Askerin önüne çıktı. “Oğlum seyahat edebilecek duruma gelene kadar buradan başka bir yere ayrılmıyoruz.”

"Emir aldık!" diye bağırdı asker. Mourad’ın kolunu tuttu. "Kenara çekil yoksa seni tutuklamak zorunda kalacağım."

Tam o esnada, Hemşire Barton ve Dr. Charles ön kapıdan içeri girdi - ardından Teğmen Khan onları takip ediyordu. Durun! diye bağırdı Dr. Charles.

Teğmen Mehmet, "Bırakın onu," dedi askere.

Dr. Charles, “Oğlunuzu muayene etmem gerekiyor Bay Kazerian,” dedi güven verici bir şekilde. Mourad'ın omzuna okşadı ve onu bırakıp odaya geçti.

Kristina çocuğun kafasını kucağına almıştı. Dr. Charles yatağın kenarına çöktü ve parmak uçlarını Şirak’ın boynuna bastırdı. Sonra Şirak’ın şişmiş ayağındaki bandajı açtı ve iltihaptan kızarmış yarayı inceledi. Yataktan kalktı.

“Durumu biraz daha iyi, ama nabzı hâlâ zayıf. Hareket etmesi için daha çok erken. Kangreni önlemek için nekrotik dokuyu ayağından temizlemek zorundayız.”

Teğmen, kendini tutamadı, sabırsızlıkla, “Diyarbakır’da ihtiyacı olan tedaviyi alabilir.”

Dr. Charles sonunda patladı. "Allah kahretsin!" Askerlerin yolunu engellemek için yatağın önüne geçti. “Onun bu uzun yolculuktan kurtulması mümkün değil.”

"Doktor," dedi iç çekerek, "Sabrımı zorluyorsunuz. Aldığımız emir tüm sivilleri bu hastaneden çıkarmak ve bunu yapmak durumundayız. Gerekirse adamlarım güç kullanacak.”

Kristina teğmene karşı koymak için yataktan kalktı. "Siz hiç halden anlamaz mısınız, efendim?" diye çığlık attı. “Oğlum ölecek! Sizde bir parça insanlık yok mu?”

Mourad bir taşkınlık yapmaması için karısına sarıldı ve kendini kontrol edemeyerek ağlamaya başladı. Teğmen kadının azarlamaları karşısında sessizliğini korudu. Aralarından geçti ve sedye taşıyan adamlara işaret verdi.

Dr. Charles, yeniden soğukkanlılığını koruyarak, “Teğmen, tüm hastaları hastaneden çıkarmayı emrediyorsunuz. Doğru mu?"

“Doğru, Doktor.”

“Ama benim ve personelimin hastanede kalıp adamlarınıza bakmamızı bekliyorsunuz.”

"Aynen dediğiniz gibi. Bu emri Bölge Valisinin bizzat kendisi imzaladı.”

“Şey,” dedi Charles meydan okurcasına, “Eğer burada kalıp askerlerinizin tedavilerini yapmamı istiyorsanız, bu çocuğu seyahat edebilecek duruma gelene kadar hastanenin arkasında kendi kaldığımız kulübeye taşımak konusunda ısrar edeceğimi bilmenizi isterim.”

Mourad şaşkınlıkla doktora baktı.

Teğmen bir anlığına Dr. Charles'ın isteğini düşündü. “Tamam,” dedi sonunda, “bu teklifiniz 
kabul edilebilir, ama onu derhal hastaneden çıkarın.”

Charles boş sedyeyi askerlerin elinden aldı ve bir ucunu Mourad'ın eline verdi. "Hemşire Barton, lütfen çocuğun ayağını tedavi etmek için ihtiyacımız olan malzemeleri toplayın." Kristina Şirak’ı yatağından kaldırdı. Askerler kenara çekildi ve iki adam sedyeyi koridora taşıdı.

Affedersiniz Teğmen, dedi Mourad. “Bu askerler nasıl yaralandı? Ruslarla savaş mı başladı?”

“Hayır, efendim, üç gün önce askeri konvoyumuz Andranik’in Kars yakınlarındaki kuvvetleri tarafından pusuya düşürüldü. Düzinelerce askerimiz öldürüldü ve daha fazlası yaralandı.”

Andranik mi?”

"Evet, Andranik," dedi teğmen kelimenin üzerine basarak. “Anadolu'dan topladıkları birçok Ermeni de dâhil olmak üzere yüzlerce gönüllüyü aralarına alıp iyice güçlendiler.”

Mourad öfkesini gizlemek için hiçbir çaba sarf etmedi. "Teğmen," dedi hışımla, "En büyük oğlum Osmanlı Ordusunda askerlik hizmetinde."

“İmparatorluğun savunmasını ciddiye aldığınızı duyduğuma sevindim, efendim.”

Mourad yanıt vermedi. Sedyenin diğer ucunu kavrayan Dr. Charles'ı takip etti.

(Devam Edecek)

6 yorum:

  1. Of en gıcık oldugum sözdür "Emir demiri keser." Askeri düzende sorgulama uygula kafasi yüzünden hayat akarken dur diyecekler neredeyse! Okurken sinir oldum, çaresizlik ve öfke sarıyor insanı.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Askerlik, savaş güzel şeyler değil elbette. Bu yüzden askerlik mesleğini hiç düşünmedim. Çünkü askerliğin doğasında olan şey aklın olmaması. Evet, sorgusuz sualsiz emir yerine getirilmeli. Ama komutanım, diye bir şey asla yoktur. Başka türlü de askerlik yürümez, işte öyle bir şey yani:)

      Bir de sivilken askerlik yapanlar var ki, onlara yalaka diyoruz. Onlar da taparcasına bağlı oldukları liderlerine sorgusuz sualsiz riayet ederler. Kafalarını çalıştırıp ya, bu adam bu konuda doğru düşünmüyor diye bir şey gelmez akıllarına. Çünkü akılları başlarında değildir. Diyeceğim, sivil askerler, gerçek askerlerden daha beterdir:))

      Sil
  2. ikinci dünya savaşı sahra hastaneleri gibiymiş :) fog of war adlı belgeselden söz etmiştim. yüzyılın itirafları. bu belgeseli izledikten sonra da şu filmi izlee, the post(meryl streep, spielberg) aynı dönem ve aynı konu. ilki belgesel, askeri açıdan, ikincisi ise gazetecilik açısından. siyaset yalanları var işte :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet, evet olağan üstü haller. Çok güzel önerilerde bulunuyorsun, hepsi aklımda. Bazı filmler beni gerçekten çok etkiliyor ve hissettiklerimi yazıya da dökebiliyorum. Sanırım bunlar da onlardan. Thank you:)

      Sil
  3. Doktor işini yapmak için uğraşıyor. Asker verilen emire itiat etmekten başka secenegi yok. Herkesin işi zor.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet, keşke herkes doktor gibi vicdan sahibi olsa. Askerlik zor meslek, aklını dışarıda bırakmak zorundasın eğer askersen:(

      Sil