30 Kasım 2016 Çarşamba

PAZAR YAĞMURU

29/11/2016 Salı, Tire


Aylardır beklenen yağış nihayet geldi. Gece boyunca yağan yağmur akşama kadar devam etti. Salı Pazarı kurulmaz deseler de pazar alışverişini yaptığım en önemli gün bugün. Dışarı bakıyorum, hava karanlık, sağanak yağış devam ediyor. Caddeler, kavşaklar göle dönmüş.

Yan blokta yeni bir Ayvalık tostçusu açıldı. Geçen gün hayırlı olsun demek için uğramıştım. Bu sabah kahvaltımızı Ayvalık tostuyla yapalım teklifime eşim itiraz etmedi. Bina dışına çıkıp saçakların altına sığınarak geçtim yan bloğa. On metrelik mesafe bile sırılsıklam ıslanmam için yetti de arttı bile.

Aklım yaylada. Fırtınadan sonra gelen aşırı yağış iş çıkarmasa bari. Öğlen vakti oldu ama yağmurun kesileceği yok. Evden dışarı atıyorum kendimi. Elimde uzun bir liste var. Yağmur eritmeyecek ya. Pazarın kurulup kurulmadığı bile belli değil aslında. Şehrin merkezine doğru yaklaştıkça artan yoğun taşıt trafiği pazarın kurulduğunun habercisi. Bu havada yine park edecek yer bulamıyorum. Pazar yerinden arabayı park ettiğim yere kadar uzak mesafelerde yük taşımaya alışmıştım. Şimdi bir de sağanak altında yapacağım bu işi. Her taraf araba dolu. Pazarın üst kısımlarına, tarihi camilerin arka taraflarına çıkıyorum. Sokak ortalarında dereler oluşmuş. Bu bölge her zamankinden biraz daha tenha. Tarihi caminin duvarına yanaşıyorum. Yağmur hiç hız kesmiyor.

Pazarcılar tezgahlarını açmış ancak alışveriş yapmaya gelen insanların sayısı her zamankinden az. Dar sokakların üzerinde esnafın gerdiği naylon ve brandaların üzerinde biriken yağmur suları zaman zaman kendiliğinden boşalıyor. Tesadüfen yanından geçen kim varsa ayak üstü bir duş almış oluyor. Örtülerin delik kısımlarından aşağı akan sular sıçramasın diye yol ortasına plastik kovalar konulmuş. Aniden karşılaşılan çukurlardaki birikinti sulara girmemek için kıvrak olmak lazım. En büyük sıkıntı, kaldırımların kenarından yokuş aşağı dere misali akan sular. Bazı bölgelerde suların üzerinden atlamak mümkün değil. Önce sağ ayağımla basıyorum derenin ortasına, ayakkabımın içi su doluyor. İlk anda hissettiğim serinlik kısa sürede kaybolsa da çoraplarım tamamen ıslanıyor. Alınacak malzemeleri bir seferde taşımak mümkün değil. Sudan ikinci geçişimde bu sefer diğer ayağım aynı akıbete uğruyor. Şimdi iki ayakkabıma su dolmuş durumda. İyi ki spor ayakkabılarımı giymişim. İlk tur taşımasından sonra pazara daha yakın boş yerler fark diyorum. Buraları muhtemelen yağmur nedeniyle işlerin kesat gideceğini düşünüp tezgahlarını toplayan pazarcıların boşalttığı yerler.

Salı günleri geniş bir alana yayılan pazarın içinde kalan kasaba uğramam mümkün değil. Yakın yerlerde park yeri göremedim. Telefon edip yarın alacağım et siparişlerimi hazırlamasını söylemekle yetiniyorum.  Oğlumu karşılamam lazım bir de. O da eşyalarla gelecek. Mandıradan alacaklarım ve muhasebeciye vereceğim evraklar yarına kalıyor. Yağmur yağmaya devam ediyor. Oğlumu karşılıyor onu eve bıraktıktan sonra alışverişe devam ediyorum.

Fırtına ve yağmur kim bilir ne zararlar vermiştir yaylaya. Sundurma yapılmadan evvel Taş Ev'in içerisi göl oluyordu. Terastan içeri de epey su giriyordu eskiden. Her ikisi için önlem aldık ama o günden bu yana ilk kez bu kadar yağmur yağdı. Bahçe yolları bozulmuş mudur? Yayla yollarını tırmanırken yol üzerinde selin getirdiği enkaz beni biraz daha endişelendiriyor. Üst taraftaki bahçelerden akan sular drenaj hendeklerini doldurmuş, yola bir sürü enkaz taşımış.Ürkek adımlarla bahçe kapımıza yaklaşıyorum.


Girişte anormal bir durum görünmüyor. Olağan dışı görünen tek şey depodan savaklanan suyun havuza akmaması. Borular mı tıkandı acaba? Bu yağmur altında onunla uğraşacak zamanım yok. Taş Ev'in önünde, yani yolun bittiği yerde su oymuş bazı yerleri, uzun ve derin izler bırakmış. Bir su mühendisi olarak suyun kudretinden her zaman korkarım. Endişeli bir şekilde ana kapıyı açıyorum. Neyse ki içerisi beklediğim gibi değil. Yerler kuru  görünüyor. Mutfak servis kapısından da su girmemiş gibi. Hemen yukarı çıkıyorum. Önceleri teras kapısından aşırı su girdiği için ahşap döşeme zarar görüyordu. Eşiğe çift kat mermer döşetip içeri giren suların bırakılan oluktan dışarı akışı sağlanmıştı. Terasta sundurma yapmadık ama düşünülen sistem iyi çalışmış. Teşhir dolabının üzerinde su birikintileri var sadece. Bu su nereden gelmiş olabilir ki? Çıkıp terasa bakıyorum yine. Fırtına terastaki sandalyeleri dört bir yana savurmuş. Silindir biçimindeki ayaklı küllük devrilmiş, üzerindeki tablaya su dolmuş. Yerlere sigara izmaritleri dağılmış, her taraf sararmış yapraklarla dolu. Giderin üstü tıkandığından zeminde sular birikmiş. Boşa endişelenmişim. Çok fazla etkilenmemişiz fırtınadan ve aşırı yağıştan. Buna seviniyorum. Taş Ev'in yol üzerindeki  tanıtım levhalarının yerinde olduğunu görmek de güzel. Sanırım önceki fırtına daha kuvvetliydi ama bu seferki de fena sayılmazdı hani. Levhalar tek profille yere tespit edilmişken yerinden sökülünce bu kez her birine iki bacak yaptırmıştım. Belki de bu değişiklik işe yaradı.

Aldıklarımı özenle soğutucu dolaplara yerleştirdikten sonra Zeytin'e yemeğini verdim. Su kovası ağzına kadar yağmur sularıyla dolmuş. Kötü bir huy edindi bizim kız. Ona ne zaman yemek versem hemen önünden alacağımı zannediyor. Dişlerini gösterip hırlarken üzerime saldırmaya çalışıyor. Hele verdiğim kemikse eğer daha da korkunçlaşıyor. Ağzında bir kemik parçası varken garip hırıltılar çıkarması çok komik. Adeta küfür ediyor. Sanki hanımefendinin önünden almışız yemeğini. Nereden edindiyse bu huyu...

Bu kötü hava koşullarında bile telefon edip rezervasyon yaptırmak isteyenlerin olması ümit verici. Daha önce eşiyle görüştüğüm bir orkestracı arıyor yılbaşı programı için. Menüyü üç aşağı beş yukarı belirledik.  Ana yemeğimiz Aşkın Şefin kattığı lezzetle doruğa ulaşan özel bir et tabağı. Mantarlı Dana Fleminyon. Çocuk kabul etmesek nasıl olur ki? Eşim itiraz ediyor. Çocuklar için ayrı bir masa koymak çözüm olabilir belki. Yılbaşı partisine katılacak misafir sayısı çocuklar hariç kırk kişiyi geçmeyecek. Erken davranan yerini alacak.

28 Kasım 2016 Pazartesi

RAINBOW

28/11/2016 Pazartesi, Tire

Dört günlük yoğunluktan sonra bu sabah tembellik ettim. Kafamda yapılacak hiçbir şey yok gibi. Saat 11'e doğru Hüseyin'e kapının açılması gerektiği geldi aklıma sadece. O bile kapıya gelmiş, telefonla aramış ama duymamışım. Kapıda beni bekliyordu. Tam yedi dakika olmuş arayalı ama duymamışım.

Dün geceden beri hava çok kötü. Fırtına veranda ve terastaki sandalyeleri sürüklüyor. Gece geç saatlerde başlayan yağmur fırtınayı durdurmaya yetmedi. Zeytin zincirini koparmış kapının önünde havlıyordu. Hüseyin şehre inip inmeyeceğimi sorunca hala ayılamadım Adnan Şefin alınması gerektiğine. Oğlumun göreviydi bu ya. Şimdi o da bir iş görüşmesi için Kocaeli'ne gidince Adnan Şefi almak bana düştü. Hemen fırladım yerimden. Yapılacak fazla bir alışverişim yoktu ama yine de mandıradan almam gereken bir iki malzeme vardı. Yola çıktığım anda yağmur yağmaya başladı, sonra güneş açtı. Garip bir hava var bugün. Kararsız. Şehre doğru baktığımda gök kuşağı çıkmış. Fırsatı kaçırır mıyım? Çektim arabayı kenara çekiverdim fotoğrafını. Kuş olsa kaçardı. Neyse ki gök kuşağı biraz daha fazla zaman tanıyor insana. Alt kısımda çöpleri bırakmış birileri yine. Ne zaman insanlığı öğreneceğiz?

Gün boyu fırtına devam etti. Bu fırtınada evden çıkmak zor. Kapıları kapattık. Hafta arası kahvaltı vermediğimiz halde erkenden gelen bir genç çifti eşim geri çevirmemiş. Döndüğümde keyifle kahvaltılarını yapıyorlardı. Web sitemizin İngilizce versiyonu için metin tercümelerini yapabileceğim sakin bir gün. Hava muhalefeti nedeniyle kalan birkaç muşmula ağacı da toplanamadı. Yarın zaten tatil günümüz. En erken çarşamba günü el atabileceğiz bu işe.

KEMANCI

27/11/2016 Pazar, Tire

Keyifli bir pazar daha. Eşim çoktan kalkmış hazırlıkları tamamlamış. Onun seslenmesiyle uyandım. Saat dokuz olmuş, bir saat sonra kahvaltı vermeye başlayacağız. Hüseyin gelmiş midir? Gelse telefon eder. Hemen giyinip kapıya koşuyorum. Henüz yolun yarına gelmişken telefonum çalıyor. Tahmin ettiğim gibi arayan Hüseyin. "Geldim" diyorum.

Hüseyin hemen temizliğe koyuldu. Domates, salatalık söğüş işi bende. Dolaptan salatalıkları ve domatesleri, süslemek için maydanozu çıkarıp güzelce yıkıyorum. Halde normal salatalık bulamamış, silor almıştım dün. Hibrit bir tür ama kütür kütür yeniyor. Tarla salatalığına kusur bulan olmuştu ama bugün hiç şikayet almadım. Çok geçmeden telefonum çalıyor. Kahvaltı veriyor musunuz?, "Ne kadar fiyatı?, Tek kişilik yok mu?, Söylediğiniz fiyat iki kişilik mi?" gibi soruların ardı arkası kesilmiyor. Henüz temizlik tamamlanmamış. Hava biraz serin olduğundan sobayı da yakmamız lazım. Soruları teker teker cevaplayınca, "Tamam o zaman, eşimle konuşup size dönerim." diyor. Bu ve benzeri hallerde genellikle dönüş olmaz. Ancak bu sefer öyle olmuyor. On dakika sonra geliyor günün ilk misafirleri. Daha açılış saati gelmemiş ve temizlik tamamlanmamış. İlk defa gördükleri Taş Ev'e hayranlıklarını gizlemiyorlar. Gerçekten bu durumu çok kişide yaşıyorum ben. Dağın başında ahırdan bozma bir yer hayal eden insanoğlu bizim Taş Ev'i görünce ters köşe oluyor. Onlar gidip arkadaşlarına anlatıyorlar ballandıra ballandıra. Arkadaşları geliyor ne var bu kadar anlatılacak buranın deyip. Görünce onlar da şok oluyorlar. Belki de reklam yapmamanın sonucu bu. Eğer reklam yapsaydık, en azından resmini, nasıl bir yer olduğunu biraz da olsa tanımış olacaklardı. O zaman yüksek beklenti içine gireceklerinden, kusur arayacaklardı.

Kahvaltı servisi bittikten sonra yemeğe, çay kahve içmeye gelenler hiç eksik olmadı. Hele akşam üzeri çılgın bir kalabalık vardı. Gelen misafirlerden birinin telefon edip müzisyen çağırması gecenin sürprizi oldu. Salon tamamen doldu. Rezervasyon taleplerinin ardı arkası kesilmiyordu. Bir ara terastan içeri masa taşıdık insanlara yerimiz yok dememek için.

Kemancı hem çaldı hem söyledi. Diğer masalar bu sürpriz eğlenceye şaşırdılar. Bir ara yukarı çıkıp bir kaç resim çektim. "Bir telefonun yeter, hemen gelirim." dedi. Tarzım olmasa da haftanın bir günü fasıl yapsak nasıl olur ki. Ekip olarak konuştuk aramızda. Belki bir hafta fasıl, diğer hafta gitar diletişi sunmak en iyisi. "Yılbaşı için de ben yardımcı olurum." dedi Kemancı Hasan Bey. "Allah'ın istediği bir göz." dedim ben de içimden.

Elemanlar iyi çalıştı bugün. İyi iş çıkardılar. Gecenin ilerleyen saatlerinde Hüseyin'in sigortaları atmaya başladı. Tek rakı yerine bardağa duble koydu. Hemen farkına vardı bu yanlışın. "Tüh," dedi "yanlış yaptım. Tamam amca, sen bunu benim hesaba yaz, ben yenisini koyarım." Yeni koyduğu kadehe yine duble boşalttı. "Tüh, Allah kahretsin, yine kaptırdım. Tamam amca, bunu da yaz sen benim hesaba." "Hüseyin, istersen şişeyi al götür." dedim. "Böyle duble duble biraz zor oluyor."

Gecenin sonunda herkesin yüzü gülüyordu. Hüseyin bana dönüp "Amca" dedi. "Bitti mi mesaim?" "Bitti, bitti Hüseyin." Aldı o yanlış koyduğu iki dubleyi yanına, Aşkın Şefe bir de kavun peynir hazırlatmış, çıktı yukarı salona. Bir dubleyi kendine diğerinin Adnan Şefe vermiş keyif yapıyorlar. "Ne o, Hüseyin Taş Ev'i kapattınız galiba. Bari Aşkın Şefe de söyleyin kadro tamamlansın." Aşkın Şefe izin vermedi eşi. Benim de eşlik etmemi istediler. Bir bira açıp yanlarına gittim. Geceyi güzel sonlandırdık.

27 Kasım 2016 Pazar

Fidel CASTRO

26/11/2016 Cumartesi, Tire

İtiraf edeyim özellikle hafta sonları biraz yorucu geçiyor. Keyifli bir yorgunluk bu. Öğretmenler Günü dolayısıyla bu hafta, hafta sonuna iki yoğun gün daha eklendi. Ekip olarak erken toplandık bu sabah. İzmir'den salonumuzun yarısını dolduracak misafirlerimiz vardı. Nilgün Hanım organizatörlüğünde güzel bir etkinlik oldu. Kahvaltımızı ve Taş Ev'i çok beğendiler. Onlar bizden memnun kaldılar biz onlardan.

Grubu karşıladıktan sonra alışveriş için şehre indim. Esas niyetim yılbaşı için canlı müzik programını ayarlamaktı. Bir müzisyenle görüştüm. Pazartesi günü bana döneceğini söyledi. Alışveriş yaparken kızım aradı. Hafta sonu için yanımıza gelecekmiş. Buna çok sevindim.

Öğleden sonra Kuşadası'ndan gelen konuklar Hollandalı misafirlerini de yanlarında getirmişler. Hepsi Taş Ev için övgü dolu sözler söylediler.

Fidel Castro hayatını kaybetmiş. Kafamdan bir sürü şey geçti bu haberi izlerken. İlk aklıma gelen öğrencilik yılları... Devrim deyince aklımıza Küba, Küba deyince de devrime destek veren Arjantinli doktor, büyük devrimci Che Guevara ve Fidel Castro gelirdi. Her iki kahramanın Atatürk'e olan sevgisi ve saygısı geçti ak
lımdan. Sonra ölümü düşündüm. Ne olursan ol, sonuçta bu dünyada sayılı günün bitince çekilip gideceksin sahneden. Bundan ötürü hayat anlamsız geldi gözüme. Evet onlar iz bıraktılar arkalarından. Güzel şeyler yaptılar tıpkı Atatürk'ün yaptığı gibi. Ama kaç yıl kalacak akıllarda? Yüz yıl, iki yüz yıl? Ya daha sonra. Unutulacak. Belki tarih kitaplarının bir köşesinde bir müddet daha yer alacak ama o bile silinecek zamanla.
Şöyle bir düşündüm. En uzun süreli iz bırakan insanlar halk kahramanları değil filozoflar ve sanatçılar olmalı. 

Akşam misafirleri de güzeldi. Keyifli bir gece geçirdik.   

26 Kasım 2016 Cumartesi

ÖZEL MİSAFİRLER

25/11/2016 Cuma, Tire

Yazmaya ancak fırsat bulabildim. Saat sabaha az var. Dün olduğu gibi bugün de öğretmenleri ağırladık ağırlıklı olarak. % 30 indirime denk gelen güzel bir menü sunduk kendilerine. Her şey beğenildi. Özellikle eşimin yeni tatlarından Çin pilavı ve patates ezmesi çok takdir topladı. Öğretmenlerimize günün anlamına binaen birer karanfil hediye ettik. Bugün öğlen yine "Gün" ümüz vardı. En iyi "Gün" lerden birisiydi aslında. Gelenler kaliteli insanlardı. Mesela "Restoranda çekirdek mi yenirmiş?" dedi içlerinden birisi. Hava çok güzeldi. Güneş tepede parlıyordu. "Salon soğuk, şömine sobayı yaksınlar." dediler. Soba yanar yanmaz hepsi terasa çıktılar. İnanması zor ama patlamış mısır bile yemediler salonda. Çok takdir ettim bu grubu çoook.

Kalabalık bir öğretmen grubu vardı, rezervasyonlu. Dört kişi gelmedi. Az önce mazeret bildirdikleri söylendi Masada onların ordövr tabakları ve salataları hazır. Rezervasyonu yapan hocama "Keşke daha önce söyleseydiniz, ben sizin söylediğiniz sayıda hazırlattım bunları." dedim. Hoca "Tamam, mezeleri ve salataları biz paylaşırız siz gelmeyen dört kişi için sıcak attırmayın sadece." dedi. Bu kabullenme utandırdı beni. Garsonu gönderip dört kişilik servisi kaldırmalarını söyledim. Sayı değişikliğini önceden haber vermeseler de misafir her zaman haklıdır prensibini uyguladım.

Hareketli bir gün. Yarın da öyle olacağa benzer. Ben artık buralarda fazla oyalanmasam iyi olacak. Yarın sabah işler beni bekler.

24 Kasım 2016 Perşembe

KOMUTAN ATA BİNDİ

24/11/2014 Perşembe, Tire

Güzel bir gün, güneşli, insanın içini ısıtıyor... Özel bir gün... Bugün Öğretmenlerin günü. Bize hayatı, donanımlı, kültürlü olmayı kısacası ayakta kalmayı, dik durmayı öğreten güzel insanların günü. Bütün öğretmenlerin günü kutlu olsun. Bizleri, çocuklarımızı, torunlarımızı yetiştirmek için ilk gün heyecanından bir şey kaybetmeyen, her türlü zorluğa aldırış etmeden gece gündüz çalışan öğretmenlerimiz...

Okul yıllarında öğretmen olmayı ya da öğretmen bir eş seçeceğimi hiç düşünmezdim. Öğretmenlik zor zanaat. Herkes yapamaz. Öğretmenlik kabiliyet ister. Öğretme kabiliyeti herkese verilmemiştir. İsteyen okulunu bitirip öğretmen olur. İçlerinden bazıları iz bırakır geride. Bazıları silinir gider... Bana göre doğrusu, öğretmen olacak kişilere bir yetenek testi uygulanması. Örneğin ben de öğretmen olabilirdim, tek engel üniversite giriş puanı ise. Eğer öğretmen olsaydım, yazık olurdu öğrencilere. Anlatma kabiliyetim sıfır. Eşimle tartıştığım konularda en büyük problemimdir derdimi anlatamamak. Konuşurum durmadan, çırpınırım düşündüklerimi kelimelere dökmek için. Sonunda eşim bir cümlede toparlar iki saat anlattığımı. Sırf bu yüzden yazmaya başladım. Konuşmasam, hep kağıtlara döksem anlatmak istediklerimi...

Bende iz bırakan öğretmenlerimi düşünüyorum. Bazıları başka dünyalara göçmüş olmalı, kimisi yaşlanmıştır artık iyice... Bazı öğretmenlerimin siması da, adı da silinmez aklımda, yer etmiş. Bazılarının ismi kaybolmuş hafızamda. Hadi birlikte tarihin tozlanmış sayfalarına dalalım, öğretmenlerimizi analım, yaşayanlara sağlıklı bir ömür dileyelim, ölenlerin ruhlarını selamlayalım.  

İlk öğretmenimin adı Yaşar'dı. Yaşar bizim sokakta oturan turşucunun adıydı aynı zamanda. Yaşar isminin de kadın ismi olabileceği ondan ilk öğrendiğim şeydi. Annem götürmüştü beni okula, teslim etmişti, yeşil gözlü, dolgun yüzlü, kıvırcık saçlı, üzerinde yeşil renkli bir forma taşıyan kadına. Öyle sıcaktı ki gülüşü, hemen sevmiştim onu. Sevginin yanında saygı ve korku da vardı biraz. Öğretmen deyince biraz çekinirdik o zamanlar. İlk dersin teneffüsünde koşarken bahçenin beton zemini üzerine düştüm. Diz kapağım kanamaya başladı. İlk yalnızlığım. Eskiden yanımda annem olurdu. Defalarca düşüp dizimi patlatmıştım. İlk olarak oksijenli suya batırılmış pamukla silerlerdi yaramı. Daha sonra tentürdiyot basarlardı. Çok yanardı canım, avaz avaz bağırarak ağlardım.  

Dizim kanıyor, ne yapacağımı bilmiyordum. Zil çaldı, henüz tanımama fırsat bulmadığım arkadaşlarım sınıflarına döndüler.  Bu durumda ne yapılacağını kimse anlatmamıştı ki bana. Çantamı sınıfta bırakıp evin yolunu tuttum. Annem kanayan dizime gerekli müdahaleyi yaptıktan sonra kolumdan tuttuğu gibi gerisin geriye sınıfa götürdü beni. Ders arasıydı. Okulu bıraktım diye kızar sandım öğretmenim. Kızmadı. Önce beyaz kurdele taktı göğsüme, sonra kırmızı. En sonunda okumayı söktüm ve yıldızı hak ettim.

Bir sonraki sene Yaşar öğretmeni aradı gözlerim. Ama yoktu. Adana'ya çıkmıştı tayini. O bende ilk iz bırakan oldu. İlkokul son sınıfta okul değiştirdim. Müşerref İyibak Öğretmen'in gözdesiydim. Gözüne daha çok girmek için derste parmağım her zaman havadaydı. O benim konuları iyi bildiğime inandığı için hep başka öğrencilere cevap hakkı verirdi. Günlerce, haftalarca devam etti bu durum. Öyle bir hale geldi ki ister çalışayım, ister çalışmayayım benim parmak her zaman havada. Nasıl olduysa bir gün büyü bozuldu. Hiç unutmuyorum, tarih dersiydi ve ben kitabın kapağını açmamıştım. Benden anlatmamı istedi konuyu. Otlukbeli Savaşı mıydı Ridaniye mi o kadarı yok aklımda. Halimi bir düşünün. Savaşın ne yılını biliyorum ne hangi devletler arasında olduğunu, ne de komutanını. Başladım gak guk etmeye. "Komutan ata bindi dıgıdık dıgıdık."  Öğretmen durumu anladı. Hiç bir şey demedi. Ama aldığım derslerden en önemlisiydi bu. Eğer fırça atsaydı o kadar aklımda kalır mıydı acaba. 

Ortaokul yıllarında iz bırakan öğretmenimin adı Ayşe Balık'tı. Bana matematiği o sevdirdi. Fahrettin isimli bir çocukla birinciliğe yarışırdık. Genel olarak hep ikinci olurdum sınav sonuçlarında. Ayşe öğretmen daima ikimizi bir tutar bizimle gurur duyardı.

Lisenin ilk yılı kötüydü. İzmir'in göbeğinde İngilizce derslerimiz öğretmensizlikten boş geçiyor, fizik dersimize biyoloji öğretmeni giriyordu. Yine bir matematik öğretmeni. İsmini nasıl unuturum. Mualla... Yeni öğretmen olmuş, ilk dersini bize verecek. Işıl ışıl parlıyor içi gülen kahve rengi gözleri. Keşke bütün derslere  o girse... Resmen aşık oldum kadına. Haşarı bir sınıfımız vardı. Hiç bağırdığını, sinirlendiğini görmedim. Kızarken bile o güzel gözlerinin içi gülerdi. Keşke bir imkan yaratabilsem de bir elini öpebilsem...

Lisenin takip eden yıllarında sınıfımız harikalar yarattı. Fen koluyduk. Fizik öğretmenimiz onca meslek hayatında bu kadar yüksek not ortalamalarına ilk kez şahit oluyordu. Namık Kemal Lisesinden yeni bir matematik öğretmeni gelmişti. Hamiyet Hanım. Son yılıydı emekli olmak için. Ciddiydi. Bilgi doluydu. Öğretmesini iyi bilen biriydi, konusuna hakimdi. Üniversite sınavında hepimiz güzel puanlar aldıysak onun emeği vardı üzerimizde.

Ankara'da üniversitenin hazırlık sınıfında hocamız Amerikalı Julia Hanımdı. Bir Türk'le evlenmiş, çikolata renkli uzun boylu sempatik bir kişiydi. Kara kocaman gözlerinin içi gülerdi hep, aynı Mualla Öğretmeninki gibi. Bir kaç kelime dışında Türkçe bilmezdi. Nedendir bilinmez üniversite hocalarında iz bırakan olmadı ondan başka. Biz mi büyüdük, onları mı meslektaşımız gördük bilinmez.

Okullar bitti ama benim öğretmen aşkım bitmedi. Bende en derin iz bırakan ve bırakmaya devam eden sevgili eşimle evlendim. Ondan çok şey öğrendim. Kitap okumasını bile.... 

Emekli olana kadar evde öğrencileri için hazırlık yaptı amatör bir ruhla. Dershane dershane dolaştı parlak öğrencilerine burs imkanı yaratsın, fetöcü abi ve ablaların tuzağından korusun diye. Seneler önce göz göze geldiği kurbanlık koça acıyıp bir daha kurban kesmemeye karar verince, her yılın kurban paralarını yardıma muhtaç öğrencilerin kışlık giyimine ve diğer ihtiyaçlarına ayırmıştı.

Aydın'da görev yaptığı okulun minik öğrencileri her Allah'ın günü okulun giriş kapısında ellerinle kır çiçekleriyle karşılarlardı öğretmenlerini. "Nasıl bir sevgidir bu." deyip şaşırırdım o zamanlar.

Ankara'dayken Atatürk haftası nedeniyle bir ödev vermiş öğrencilere. "Aile büyükleriniz de size yardımcı olsun." demiş. Çankaya gibi bir yerde öğrencilerden birinin başı önde. Ödevi yok önünde. "Ne oldu kızım, niye yapmadın ödevini?" Kız mahcup. Belli ki okuldaki eğitim ile ailesinin verdiği eğitim farklı. "Benim annem Atatürk'ü hiç sevmez onun için bana hiç yardım etmedi." Bunu duyunca nereye gittiğimizi daha iyi anlamıştım.

Yaşasın Atatürkçü Öğretmenler. Kutlu olsun gününüz....Hepinizin önünde saygı ile eğiliyorum.

23 Kasım 2016 Çarşamba

UNE ÉTOILE

23/11/2016 Çarşamba, Tire

Sabah tatsız başladık. Hüseyin'in telefonunu duymamışım. Geri döndüğümde Ödemiş'te duruşması olduğunu söyledi. Ne olduğunu sordum, söylemedi. "Döndüğümde anlatırım." dedi. Öğlen onsuz yaptık haftalık toplantıyı. Öğlen gelen misafirlerimiz toplantıyı sonlandırmış oldu.

Sabahki güneş bulutların arasına gizlenince sıcaklık aniden düşmeye başladı. Dünkü pazar alışverişinden sonra mutfak sıkı bir çalışmaya içerisinde. Mezeler yenileniyor, yenileri ekleniyor.

Facebook sayfasında tam puanı yakalamaya çalışırken bugün yapılan değerlendirme bütün hevesimi kırdı. Daha önce üç yıldız veren ailenin haklı olduğu yönler vardı ama bugün bir yıldız, yani en düşük değerlendirme notunu veren kişi bana göre hiç de haklı değil. Beyefendi tavsiye üzerine gelmiş eşiyle. Saat iki buçuğa doğru teşrif buyurmuşlar. Bizzat kendim ilgilendiğim için bütün detayları biliyorum. Yoğun bir talep vardı o gün. Allah biliyor ya kahvaltı servisinin sona erdiği saati dört gözle bekliyordum. Saat iki civarıydı. Puanlama yapan beyefendi geldiğinde ilk öğrenmek istediğim şey kahvaltı için mi yoksa yemek için mi geldikleriydi. "Kahvaltı için." deyince saatime baktım ve "Sanırım kahvaltı saati geçti, ama ben içeriye bir sorayım." dedim. İçeride hemen eşimle konuştum, madem onca yoldan kahvaltı için gelmiş, rezervasyon yaptırmadığı halde geri çevirmek istemedik. Eşimden onay alınca servis saatinden sonra olmasına rağmen kahvaltı servisi açtık muhteremlere.

Kahvaltı standartların altında eleştirisi komik. Sözünü etmeye bile değmez. Çay ücretinin yazılmasını eleştirmiş. Tam hatırlamıyorum ama muhtemelen o da şöyle olmuştur: Kahvaltıda sınırsız çay veriyoruz. Çoğu zaman da bu her masaya bir termos çay oluyor. İki saat oturup kahvaltıları bittikten sonra çay içmeye devam edenlere daha sonra içtikleri bardak çayları yazıyoruz. Belki de uyanıklık yapıp üç kişi gelmiş, iki kişilik kahvaltı istemişlerdir. O zaman yazdığımız çay üçüncü kişinin içtiği çaydır. Düşük bir ihtimal de, kahvaltı servisi tamamlandı diye düşünülüp yanlışlıkla çayın ücretlendirilmesi olabilir. Bu durumda da sonradan haksız yorum yapacağına hesaba itiraz edebilirdi. Zira serpme kahvaltıda çayın sınırlama olmaksızın ücretsiz olduğu menümüzde var. Facebook sayfamızda, internet sayfamızda da aynı bilgi mevcut. Amaç üzüm yemek olmayınca hiç bir şey görülmüyor.

Şimdi bu eleştiriyi yapan muhterem gibiler Taş Ev'e yakışmayan tiplerdir. Onların kahvaltı edecekleri yerler de yemek yiyip çay içecekleri yerler de farklıdır. Bu ve benzeri insan tiplerinin verdiği bir yıldız benim için beş yıldızdan değerlidir. Bu şahıs beş yıldız verseydi eğer, bazı şeylerin yanlış gittiğine inanır, kendime çeki düzen vermem gerektiğini düşünürdüm. Daha fazla üzerinde düşünmeye değmez zaten.  

Muammer Ketencoğlu dinlettim misafirlere bugün akşam üzeri. İlerleyen saatlerde Frank Sinatra. Şimdi Yan Tiersen'den Amelie. Ruhumu okşuyor adeta bu adam. Notalardan ses değil söz çıkıyor, konuşturuyor akordeonu. Canım Fransızca başlık atmak istiyor. Özgürlük ne güzel. "Hayır, bunu yapamazsın." diyen yok.

Hüseyin'den hala ses yok. Babasını aradım, o da benden öğrendi nerede olduğunu. Dedesi aradı az önce. Hüseyin'i sordu. Nerede bu çocuk?  

COUVERT MUSICAL

23/11/2016 Salı, Tire

Bugün güya tatil günümüz. Hayır, yanlış anlamayın, henüz şikayet etmiyorum. Lakin bir gerçeğin altını çizmeden geçmek de olmaz. Tatil deyince ne anlarız? Muhtemel odur ki, herkes farklı şeyler söyleyecekler. Bana göre tatil ayakları uzatıp sevdiğin kitabı okumak, güzel bir film seyretmek ya da dışarıda sevdiğin bir yerde sevdiğin kişilerle birlikte yiyip içmektir. Eğer bunlardan hiç birini yapamamışsan adı tatil de olsa çalışmışsın demektir. Çalışmak da güzel tabii. Ancak nereye kadar. Bunun da bir takvimi olacak elbette.

Dün akşam erken saatte geldik ama geç vakitlerde blogumda yapılan bir yorum iyice yordu beni. Sabaha kadar kendimle hesaplaştım, doğru karara ulaşmak için. Yoruma çook uzun bir cevap yazdım. Ne gerek var bu kadarına deyip sildim. Kısa bir şey yazayım dedim, yine uzadı sakız gibi, onu da sildim. Saate baktım, dört olmuş, sabaha ne kalmış ki. Alelacele iki satır cevap yazdım. Yorumu yapan arkadaş çok değer verdiğim bir insan. Gerçek bir dost. Samimiyetinden zerre şüphem yok. Taş Ev'in yıldızı parlarsa en fazla mutlu olacağına inandığım insanlardan biri. İşte bu yüzden onun düşüncelerini doğru kabul ettim. Gel gelelim o düşünceler benim düşüncelerime uymadı. Beynimin içinde fırtınalar koptu. Dostum halkın içinde, onların nabzını yakinen tutan bir insan. Söyledikleriyle halkın sesine tercüman. Halk her zaman doğrusunu mu bilir? Halk mı bizi yönlendirmeli biz mi halkı yönlendirmeliyiz? Biz kimiz? Kendimizi halkın üstünde mi görürüz? Hedef kitlemiz nedir? Gerçekten ne yapmak istiyoruz? Halkımız hangi konularda fikir birliği yapar, hangi konularda fikirler ayrışır? Sorular, sorular sorular.... Cevapları uzun sorular. Uykuları kaçırtan sorular. Konuya yine döneceğim.

Birkaç saat uykudan sonra kabak çiçeği bulurum ümidiyle pazara çıktım. Meşhur Salı Pazarı. Artık fobi haline geldi park sorunundan dolayı. Arabayı park ettiğim yerle pazar arası fersah fersah uzakta. Taşı babam, taşı torbaları, çuvalları. "Elemanınız yok mu sizin?" deyip acıyan esnafa, "Elemanlar tatilde bugün" diyorum. "Çalışmak iyidir." İyi, güzel de ne zamana kadar bu güç ve kuvveti bulacağım kendimde? Hele işler bir otursun, sadece bu taşıma işi için bile bir adam almam lazım. Pazarın kurulduğu dar sokaklar tam ömür törpüsü. Teyzem seksenine yaklaşmış. Bir elinde baston diğer elinde pazar arabası. Arkasına bakmadan dalgaya tutulmuş tekne gibi bir sağa bir sola yalpalıyor. Arkasındaki iki tekerlekli pazar arabası peşinden insanlara çarpa çarpa, bazen ayaklar üzerinden geçe geçe sürükleniyor. Karşıdan bir pazar arabalı hatun daha geliyor. Sokağın iki yanına dizilmiş tezgahların arası o kadar dar ki kollarını açsan sığmaz. İğne atsan düşmez kalabalığın içinde teyzemle karşıdan gelen hatun kişi bir de tanıdık çıkmazlar mı? "Fatma teyze naaptın gari, pazara mı çıkıp durun?" Trafik kilitlendi işte. Bekle ki sohbet bitsin yollar açılsın. Hele bir de sırtında ağır yük varsa otur ağla. Pazar arabası neyse de, pazarın o dar yollarında bebek arabasıyla dolaşanlara gıcık oluyorum. "Ne yapsın insanlar bebeğini bir yere bırakamamış." diyeceksiniz. Bir komşusuna bırakamaz mı? Ankara pazarlarında neden bebek arabası görmüyordum? Ankaralılar bebeklerini evde mi bırakıyorlar? Ufak yerlerde komşuluk, akrabalık ilişkileri daha gelişmiş değil mi? Yok, alacak bebek arabasını bir buçuk metrelik pazar yolunu berbat edecek. Bir de pazarın laylay lomcuları var. Eline aldığı bir torbayı adımlarına uydurarak durmadan sallar. Adamın (ya da kadının) içi zerzevat dolu çantasına ya da torbasına çarpmamak için sekiz olursun.

Pazar alışverişi saatlerimi aldı. Defalarca uzak arabaya taşıdım aldığım eşyaları. En sonunda aldıklarımı dolaplara yerleştirmek için çıktım yaylaya. Kabak çiçeği kalmamış artık. Yine bol bol ot aldım. Bir kaç kişi aradı telefonla. İki tane rezervasyon teyidi aldım. İkisi de Tire dışından. İzmir'den birileri kahvaltı hakkında bilgi aldı. Önce oğlumla daha sonra kızımla telefonda uzun uzun konuştum.

"İzmir Buraya" adında bir web sitesi görmüştüm. "Nasıl oluyor da kampanya adı altında yüzde elliye varan indirimler yapıyorlar?" diye sordum. Kızım "Onlara hiç bakma." dedi. "O kampanyaların hepsi aldatmaca." "Bir konser bileti almıştım o kampanyaların birinden, oturttukları yerden sahne görünmüyordu." deyip devam etti. "Yine kampanyadan bir restorana gidelim dedik arkadaşlarla, hem porsiyonlar yarıya düşmüş, hem de yemek sonunda getirdikleri tatlı bozulmuştu." Tamam dedim, mesele anlaşıldı. Gece boyu kafama takılan soruları tartıştık kendisiyle. Çok gezen ve değişik yerlerde yemesini seven biri olduğu için onun da düşüncelerini kendi düşüncelerime kattım ve bir karara vardım.

Uykularımı kaçıran meseleye döneyim. Gece boyu internette dolaştım. Evet, doğru, öyle bir alışkanlık oluşmuş ki, hemen hemen bütün restoranlar çay parası almıyor, bu hizmete ikram deniyor. Müşteri bu işi o kadar sahiplenmiş ki ikram ikram olmaktan çıkmış artık hak olmuş. Önce hesap ödeniyor, sonra çay kahve söyleniyor... Bu bir vakıa. Diğer taraftan çayı ikram eden bütün restoranlar kuver adı altında bir ücret alıyor. Bu hiçbir yerde ikram değil. Kuver, sadece ekmek sepeti olduğu gibi metazori kabullenilen içine birkaç zeytin ve kekik, pul biber serpiştirilmiş zeytinyağı tabağı, küçük bir kapta şekil verilmiş tereyağı da olabiliyor. Bir çok yerde alınan bu ücret masadaki peçete, tuzluk vs. için aynı zamanda. Kuver ücreti olarak 2 TL alan da var 25 TL alan da. Ekşi sözlükte bir de "müzikli kuver" tanımını gördüm. O da canlı müzik olunca kuver fiyatı zamlı oluyormuş. Kızım bir balık pişiricisine gitmiş. Aldıkları balık kişi başı 35 TL. Arkadaşı ile meze vs. almışlar, o da kişi başı 20 TL tutmuş. Hesap 55 TL beklenirken 72,5 TL gelmiş. Nedir bu diye sorunca," Kuver efendim kuver" demişler.

Bütün bunları değerlendirince bir karar almam zorunlu oldu. Evet madem ki bu adet bütün ülkeyi sarmış, artık Taş Ev'de yemek sonrası içilen çaydan ücret almayacağım. Bu sadece çay, kahve içenleri, tatlı yiyenleri kapsamıyor tabii. Serpme kahvaltımızda verilen çay zaten sınırsız.

Ancaaak, madem benzer mekanların hepsinde bu kuver olayı var. Bundan böyle ben de yemek yiyenlere kuver ücreti ekleyeceğim hesaba. Çay kahve içenlerle tatlı yiyenlere değil elbette. Ekmek sepeti gidiyorsa bir masaya kişi başı 2 TL kuver alacağım. Daha önce aldığım çay ücreti zaten 2 TL idi. Ha Ali Veli, ha Veli Ali. Restoranların bazılarında % 10-15 garsoniye alınıyor. Buralarda maalesef bahşiş kültürü de yok. Ankara'da en basit pide salonunda % 10 civarında bahşiş bırakmadan masadan kalkınca garson bakışlarıyla söver insana. Sadece bahşiş verilmesin diye masada hesap verilmez buralarda. Masadan kalkıp kasa aramak adeti vardır. Sırf bu yüzden kasa koymadım mekana. Ama yine fayda etmedi arayıp buluyorlar beni. Bir de bu konuyu çözsek. Bahşiş için bir şey demeyeceğim. İkram gibi o da gönül işi. Gerçi ikram hak görülüyorsa bahşiş verilmesi de çalışanların hakkı olarak düşünülebilir ama halkımız nalıncı keseri gibi hep kendine doğru yontar. Lakin aşağı inince er kişi, masalar karışıyor. Kalabalıkta pat diye aşağı inip "Bizim hesap." diyor. Adisyonda masa numarası var ama gelen misafirin numarası yok alnında. "Biz" diyor, "İki köfte, bir pirzola yedik, iki de ayran var" La havle vela kuvvete...  Alışacak mıyım?  Je ne sais pas

21 Kasım 2016 Pazartesi

ÇARŞAF

21/11/2016 Pazartesi, Tire

Yoğun bir pazar günü yerini sakin bir pazartesiye bırakıyor. Geç kalktım. Telefonun sesini duymamışım. Arayan numara yirmi dakika önce mesaj kutuma düşmüş. Numarayı çeviriyorum. Telefondaki hanımefendi "Kapıya kadar geldik, kapalı olunca dönmek zorunda kaldık." diyor. Bir anda kafam karışıyor. Hafta arası öğlen vakti, hafta sonları saat 10.00'da başlıyoruz çalışmaya. Bugün pazartesi olduğuna göre kahvaltı vermiyoruz ve açılış saatine daha iki saatimiz var. Saniyeler içinde kafamı toparlayıp soruyorum telefonun ucundaki hanıma. "Siz kahvaltı için mi gelmiştiniz?" "Evet" diyor, "Tavsiye üzerine geldik, kahvaltı servisinin hafta sonları olduğunu biliyorduk ancak arkadaşımız hergün kahvaltı olduğunu söyledi." "Kusura bakmayın o kadar da yol gelmişsiniz keşke önceden telefon etseydiniz." diyorum. Kapıya geldiğinde aramış zaten kadıncağız ama ben açmamışım telefonu. Daha önce arasaydı duyar mıydım sesini, zannetmiyorum. 

Hüseyin dün getirdiği damızlık horozun yanına üç tane de tavuk koydu. Horozu özene bezene yaptığı kümese, tavukları da bizim eski büyük kümese saldı. Horoz döğüşlerine sokarmış horozlarını. Geçen sene büyük paralar kazanmış. Kırdığı ceviz içlerini avucunun içine koyup uzatıyor horoza. "Çarşaf" koymuş adını. Komik bir isim bir horoz için. Çarşaf Hüseyin'le iyi anlaşıyor.  "Benim hobim de bu." diyor Hüseyin.

Bugünün sakinliğini değerlendirmek gerek. Motorlu testereyi biledikten sonra odun kesme işine girişiyor. Akşama kadar şömine sobaya odun hazırlığıyla uğraşınca muşmulaların toplanması çarşamba gününe kalıyor.

Yaklaşan öğretmenler günü nedeniyle 24 Kasım ve hafta sonu için rezervasyonlar yapılıyor.  Dün misafirlerimizin hepsi mutluydu. Bugün facebook sayfamıza üç adet beş yıldız daha eklendi. Altı beş yıldızımız daha olsa ortalamamız yine dört buçuktan 5.0 olacak. Böylelikle şanssız bir durum nedeniyle verilen üç yıldız tarihe gömülecek.

Hava iyice soğudu. Şömine sobayı yakıyoruz. Aşkın Şef kremalı mantarlı spagetti yapıyor sevdiğimi bildiği için. Domatesli sos yakışmıyor bu yemeğe. Farklı bir lezzet ama ben daha önce yaptıklarımı tercih ederim. Bir ara Hüseyin izin istiyor yarım saatliğine. Döndüğünde yüzü gülüyor. Çarşaf'ın kardeşine alıcı çıkmış Kiraz'dan. Bir horoza bin beş yüz lira verilir mi? Vermişler. Bütün borçlarını kapatmış. Bana paraya ihtiyacım varsa vereceğini söylüyor.

Bu akşam erken kapatıp hep beraber şehre iniyoruz. Yarın tatil günümüz. Pazar alışverişi var yine. Haftalar ne çabuk geçiyor?

BENİ HATIRLADINIZ MI?

20/11/2016 Pazar, Tire

Gecenin bir vaktinde Hüseyin'in bir tanıdığı geldi teşhir buzdolabını tamire. Şans yüzümüze güldü. Motorun üzerindeki bir parçayı değiştirdi ve dolabı çalışır hale getirdi. Bu tür problemlerin cumartesi akşamları ya da pazar günü olması insanı ne kadar çaresiz bırakıyor.

Bir bankanın Ödemiş şubesi bütün personelini toplayıp geldi kahvaltıya. Hava o kadar güzeldi ki şömine soba bile yakılmadı. Oysa misafirlerden bazıları yanlarında kestane bile getirmişler sobanın üzerinde kebap yapmak için.

Bugünkü misafirlerin bir kısmı daha önce gelmiş olanlar. "Beni hatırladınız mı?" diye sıkıştırıyorlar bıyık altından gülümseyerek. İnsanların yüzüne bakmaktan ziyade onların bir şeye ihtiyaçları olup olmadığına baktığım için hatırlayamıyorum. "Bir ip ucu verseniz?" der gibi gözlerimi dikiyorum. Hatta bazıları ile o kadar samimi olmuşuz ki bana adımla hitap ederken sarılıp öpüşüyoruz. Ama ben onları nereden tanıyorum, çıkartamıyorum. Bazen eşim yetişiyor imdadıma. "Nasıl tanımazsın, kaç defa söyledim sana, Mehmet Amca, Aysel Teyzenin kardeşinin dayısının oğlu" Oldum olası giremedim bu muhabbetlere. Eşim bu konuda uzmandan öte. Yan yana yürüyen iki kişi görse, yedi sülalesine dalar onları akrabalık bağıyla birbirine bağlar.

Terasımız güneşi alan en güzel yer ve pek revaçta. Misafirler bahçede çoluk çocuk dolaşıp fotoğraf çekiyorlar. Ağaçların arası yine araç dolu. Akşama doğru aniden hava sıcaklığı düşüyor. Hüseyin sobayı yakma hazırlığında. Bu gecenin konukları da son derece seviyeli. Ters giden bir durum yok.

Özel eğlence tertiplemek için Taş Ev'i kapatmak isteyenler misafirler de var, yılbaşında program yapıp yapmayacağımızı öğrenmek  isteyenler de. Güzel bir günü daha geride bırakıyoruz.

20 Kasım 2016 Pazar

SON "GÜNLER"

19/11/2016 Cumartesi, Tire
Sabahın seher vaktinden itibaren temizlik ve kahvaltıya hazırlık çalışmaları açılış saatimizden az önce bitti. Adnan Şefin özellikle biraz geç gelmesini istedim. Hüseyin erkenden temizliğe başlayıp ilk onun mesaisi bitecek.

Salonda yanan şömine soba soğuğu iyice kırdı. Havaların soğuması mıdır etken yoksa öyle mi denk geldi bilmiyorum. Merak edip geçerken çay içmeye, bilgi almaya gelenlerin dışında pek gelen giden yok erken saatlerde. Bunu fırsat bilip havuzun yakınındaki iki ağaçlardaki muşmulaları topladım. Sonuna doğru Hüseyin yardıma geldi. Taş Ev'in hemen altında büyük bir ağaçtaki muşmulaları topladık sonra. Yere iki büyük yaygı serdi ki meyveler sarmaşıkların arasında kaybolmasın.

Öğleden sonra yine "Güncü" ler var, Evde Yazar'ın ifadesiyle. Eşim dünkü halimi görüp gün sahibinden özellikle rica etti çekirdek getirmemesini. Gün sahibi iyi niyetli, düzgün bir hanımefendi. Ben de tanırım kendisini. Dünyalar iyisi biri. "Hiç çekirdek yenir mi sizin orda?" demiş. Yine yarımşar porsiyon köfte ile perde kapandı. Yok bu böyle olmayacak. Bundan sonra ekiple bu konuyu masaya yatırmam lazım. Pilav üzeri az kuru gibi bir şey oluyor bu. Söz verilen bir gün daha var, bu son olacak. Bundan sonra az porsiyon olmayacak ya da tam porsiyon yirmi lira ise yarım porsiyon on beş lira olacak. Hiç kimse şaşırmasın. Bütün maliyet hesapları porsiyona göre yapılıyor. Hiç bonfile yarım porsiyon istenir mi? Burada isteniyor.

Sevdiğim arkadaşlardan biri arıyor Aydın'dan. Eşiyle birlikte rezervasyon yaptırıyorlar. Onların uğuru mudur bilmem, birden rezervasyonların ardı arkası kesilmiyor. Millet sökün ediyor Taş Ev'e. Aydın'dan gelen misafirimizi karşılıyoruz. İlk kez işten bu denli elimi ayağımı çekiyor kontrolü ekibe bırakıyorum. Adisyonları Adnan tutuyor. Salonun bütün masaları dolmasına rağmen bir aksama olmuyor. Biz eşimle birlikte misafirlerimizin masasında oturup durumu uzaktan takip ediyoruz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde kötü haber geliyor. Vitrin soğutucusu arızalandı, soğutmuyor. İçi meze dolu dolabın. Yarın için bir sürü rezervasyon var. Planlar yapıyorum. Dikey tip meşrubat soğutucu dolaplarından birini boşaltıp mezeleri oraya mı koysak? Aşkın Şef'e soruyorum tanıdığı tamirci var mı bu işlerden anlayan. Hüseyin yetişiyor imdada yine. Telefon ediyor bir arkadaşına. Bir saat sonra geliyor alet edevatıyla. Soğutucunun içindeki motor ikinci el diyor. Hayır, biz bu soğutucuyu yeni aldık ve ikinci el almadık hiçbir şeyi. Millet üçkâğıtçı olmuş. Uğraşıp bir şeyler değiştiriyor. Dolap soğutmaya başlıyor. Bir motor alalım yedek ne olur ne olmaz. Hüseyin çoktan gitti, usta dolabı çalıştırabilirse ona bir sürprizim olacak, söz verdim.

18 Kasım 2016 Cuma

"GÜN" LÜK MİSAFİR

18/11/2016 Cuma, Tire

Soğuk ama güneşli bir sonbahar sabahı. Saati sekize kurmuştum dün gece. Bu meslekte ilk kez bir iş görüşmesine gideceğim. Yüz kişiyi aşkın konuk... Taş Ev'in kapasitesinin epey üzerinde. Önemli bir işletmenin, personeline vermek istediği eski yılı uğurlama ve yeni yılı karşılama partisi. Bizi aşar bu sayı deyince dışarıya catering servisi verip vermeyeceğimizi sormuşlardı.

Şefi de yanıma almayı düşündüm. Önce hale uğrayıp boş kasaları bırakıp salatalık ve biber aldım. Bugün küçük pazardan alacağım fazla bir şey yok. Aşkın Şefle buluştuktan sonra sabah ilk işimiz bu ziyaret oldu. Sorumlu Müdire hanım bizimle ilgilendi, yerleri gösterdi. Bu özel yemek için işletme bir salonunu ve servis için bir odayı tahsis edecekmiş. Sıcaklar dışarıya kurulacak bir mangalda pişirilecek. En az üç ayrı yerden fiyat alınacakmış ama en düşük fiyata vermek zorunda değillermiş. Geçen sene dışarıda bir restoranda yapmışlar bu aktiviteyi ama herkes zehirlenmiş. Bu yüzden seçimde bu yıl çok hassaslar.

Pazardan yeşillik alıyorum sadece. Bir köylü kadının tezgahında gördüğüm kabak çiçeğini kaçırmıyorum. Salı günü çok aradığım halde bulamamıştım. Bundan sonra hiç bulamayız artık. Fırından ekmeğimizi alıp koyuluyorum dönüş yoluna. Taş Ev'i karşıdan gördüğüm ilk yerde durup bizim dağların sonbahar resmini çekiyorum. Arabayı yanaştırdığım yerler cam kırıklarıyla dolu. Bir toplumun medenilik ölçüsü kişi başı milli gelir üzerinden değil böyle yerlerden ölçülmeli. Öğlen için hanımların gün yemeği rezervasyonu yapılmış. Bekliyoruz.

Her yerin adeti, görgü ve geleneği farklı elbette. Dışarıdan gelen bizler alışmaya çalışıyoruz. Eşim bu memleketin yerlisi olsa da otuz seneden fazla dışarıda yaşamış. O bile şaşırıyor bazı tuhaf hallere. Bana sorarsanız zıvanadan çıkıyorum bazen. Misafir her zaman haklı olmasa kimse dayanmamı beklemesin karşılaştığım trajikomik durumlara.

"Yok yazma her şeyi, müşteri kaybedersin." diyorlar. Ben Taş Ev'i gerçekten bir ev, ağırladığımız herkesi birer konuk olarak görmeye çalışıyorum. Ama konuğunuz evinize gelip perdelerinize ayakkabılarını silerse hoşunuza gitmez herhalde.

Buraların hanım günleri var. Ankara'da da vardı. Herkes yediğini içtiğini öder, gün sahibi yanında bir pasta veya tatlı getirir ve katılanlar gün sahibine belli bir miktar para öderler. Eskiden evlerde yapılan bu toplantılar ikram masraflarını karşılamak, biraz da ev sahibinin eline toplu para geçmesini sağlamak amacıyla düzenlenirdi. Şimdilerde amaç toplu para elde etmek. Evlerdeki günler çoktan tarihe karıştı. Gün sahibi bir restoran ayarlıyor yanında bir tepsi de tatlı götürüyor. Evler buz gibi tertemiz, bütün pislik orada kalıyor. Aslında fikir harika görünüyor. Bir de madalyonun arka tarafı var elbette.

Çok takipçim olduğunu iyi bilerek paylaşıyorum bütün bunları. Hatta muhatapların kulaklarına gideceklerini bile bile. Restoranın normal misafiri ile "Gün" lük misafir arasındaki farklardan başlayalım mesela:

Normal misafir eşini, çoluk çocuğunu alır genellikle. Ya da iş yemeği olur, arkadaş toplantısı olur. "Gün" lük misafirler her zaman olgun yaşta hanımlardan oluşur. Gençler nadiren katılır bu toplantılara.

Normal misafir porsiyon bölmez. Mezesini, içkisini söyler, sohbetini eder. "Gün" lük misafirlerin çok azı tam porsiyon söyler. Kahir ekseriyet yarım porsiyon söyler ya da hiç söylemez.

Normal misafir yemeğin üstüne tatlı ya da rakısının yanına kavun, peynir söyler.  "Gün" lük misafir dışarıdan getirdikleri tatlının servis edilmesini bekler, tatlının üstüne yine dışarıdan getirdikleri ay çekirdeği çitler, patlamış mısır yer.

Normal misafir restoranda çalan klasik müziği dinler, nadiren Türkçe müzik ile değiştirilmesini ister. "Gün" lük misafir gürültüden müziğin sesini duyamaz. Ne çalındığı çok önemli değildir. Yemekten sonra oyun havası ister.

Normal misafir genel olarak hoş görülüdür. Hata aramaz. "Gün" müşterisi detaycıdır, hata arar. Bazı istisnai durumlarda hata bulduğunu zannedip olay çıkarır. Oysa diğerleri aynı konuda onunla aynı fikirde değildir.

Normal misafir hesabı masada ister ve ödemeyi bir kişi yapar. Yöresel olarak masada değil de kasada ödeme alışkanlığı vardır buraların. Masada ödenirse hesap, bir de bahşiş derdi vardır çünkü. Bahşiş verse bir türlü vermese bir türlü. İki kişi üç yüz lira hesap öder, beş lira bahşiş vermeye eli gitmez. Kasada yapılan ödemede hangi masanın hesabını alacağını şaşırırsın. Çünkü bazı durumlarda bir masadan kalkıp diğerine, oradan kalkıp diğerine oturulmuştur. Hadi buna alıştık diyelim. "Gün" lük misafirler için kasa gider ayağa. Herkes yediği, içtiğinin hesabını öder. Kasada ne kadar bozuk para varsa gider.

Öyle ki biri çıkar mesela "Ben" der, "Çok açım, şekerim var." Pek çoğunun şekeri vardır zaten açlığa dayanamazlar. Aynı kişi der ki, "Ben sadece sahanda yumurta istiyorum, iki tane kırılsın." Devam eder yine bir kez daha. "Bana en önce gelsin ama." Hesaplar alınır. "Benim" der, "Benim, sadece yumurtam var, ne kadar?" Cevap verir bizim şef. "Tereyağında çift yumurta 5 TL.". Hanımefendi çantasından bir on lira uzatır. "Hanımefendi yumurtanın yanında bir kahveniz bir de çayınız var, kahve 4 lira, çay 2lira, toplam 11 lira ödeyeceksiniz" Hanımefendi şaşırır, "Aaa, siz burada kahveye de mi para alıyorsunuz?" Bedava sanmasa kahve değil çay da içmeyecek. Elleri titreyerek uzatıyor garsona parayı. "Başımı sallıyorum, tamam yeter verdiği."

Restoranda çekirdek alışkanlığına bir dur demeli. Sadece bu yüzden cinler tepeme çıkıyor. Restoran burası ya. Ama misafir haklıdır. Misafir daima haklıdır. Misafir daima haklıdır.

YUKARI YAYLANIN HAVUZU

17/11/2016 Perşembe, Tire

Erken kalkıp şehre indim. Saat sabahın on' unda yaylada sıcaklık 3 dereceyi gösteriyor. Şehre inince biraz artacak mı diye takip ediyorum. Şehir merkezi ile yayla arasında en az 3 derece sıcaklık farkı var derler. Aşağıda derece değişmiyor, yine 3. Nedense dünkü kadar üşümüyorum.

Her günkü gibi kasaba uğramak durumundayım. Siparişlerimi söyleyip hale doğru yoluma devam ediyorum. Halden domates ve kapya biber alıyorum. En son Adnan'ı da alıp dönüyorum yaylaya.

Yukarı yaylanın muşmulaları olmuş. Hüseyin ve oğlumla birlikte yeni açtığım dik yoldan çıkıyoruz yukarıya. Büyük havuz ağzına kadar su dolmuş. Üzerinde sararmış yapraklar ve dökülen muşmulalar yüzüyor. Suyun yüzeyine yanındaki ağaçların aksi vurmuş. Geçen yıl fazla işim yoktu, bütün ağaçlardaki muşmulaları bizzat kendim toplamış, gidip halde satmıştım.

Taş Ev'in artık bir web sitesi var. Bugün son düzeltmeleri yaptım. Dünkü neşem yok bugün. Nedeni bilinmez bir gerginlik içindeyim. İnsanoğluna kızıyorum.

İnsanoğlu önce haddini bilmeli. Kim olduğunu, nereden geldiğini, yarınının ne olacağını. İnsanoğlu eline geçen fırsatları değerlendirmeli, sabırlı olmalı, saygılı olmalı, çalışkan olmalı, terbiyeli olmalı, sözüne güvenilmeli. Kendine verilen görevleri savsaklatmamalı, laubali olmamalı, işinin hakkını vermeli. Büyüklerini saymalı, onlardan bir şeyler öğrenmeye bakmalı. Yeni başladığı bir işin üç günde alimi kesilmemeli, kendini bulunmaz Hint kumaşı görmemeli.

Kızıyorum, kalırsam iyi olmayacak. Arabanın sigortası da benim sigortam gibi atmış. Oto elektrikçiye gidiyorum geç vakit. Sigortalar değişiyor, araba  da ben de düzeliyoruz.

Bazen ummadığım kişiler çingene pazarlığı yapıyor benimle. Ekonomik menülerimiz grup menülerimiz var elbette. Ama diyorlar ki kuzu şiş olsun, pirzola olsun, bonfile olsun yanında şu olsun bu da olsun. Ama fiyat üç kuruşu geçmesin. Köfte olsa olmaz mı? Yok olmaz, hem pirzola olsun hem de üç kuruş olsun...

Bazı olgun kişiler çingene pazarlığı yapmıyor. Öğretmenler mesela. Onlar iş adamları gibi değil. Öğretmenler Günü menüsü var facebook sayfamızda diyorum. "Tamam" diyorlar "Bir inceleyelim." Sonra bana dönüyorlar. "Tire şiş köfte yerine ızgara köfte alsak olmaz mı?" "Hay hay" diyorum, "Tabii ki olur." "Yanına iki kişiye bir keşkek almak istiyoruz bir de, o zaman ne olur?" Keşkek porsiyon fiyatımız 10 TL, iki kişiye bir porsiyon alınırsa kişi başı 5TL olur." diyorum. "Peki o zaman biz keşkekli menü alalım." Bu insanlara insan daha cömert davranıyor. Soruyorlar, "Menüde yemek sonrası çay ikramı var, biz çay yerine birer bardak kola veya ayran içsek olur mu?" Hayır demem mümkün mü?

Yarın Kaystros olarak ilk kez bir iş görüşmesine gideceğiz Aşkın Şef ile birlikte. Hem de ilk kez yapacağımız dışarıya bir catering servisini görüşmek üzere. Görüşmeyi yapacağımız hanımefendi arkadaşıyla birlikte bu gece yine konuğumuz oldu. İş konuşmadık. Fon müziğinde değişiklik yaptık, gece boyunca Zeki Müren ve Müzeyyen Senar çaldık. Kalkmalarına yakın değiştirdim müziği. Frank Sinatra çalmaya başladım. Beyefendi çıkarken tatlı bir sitem etti. Niye geç kaldınız bu müziğe geçmekte?

17 Kasım 2016 Perşembe

ADNAN

16/11/2016 Çarşamba, Tire

Soğuk bir güne merhaba diyoruz. Kar soğuğu derdi büyüklerimiz böyle havalara. Defalarca misafir ettiğimiz bir banka şubesine gittim iade-i ziyaret için. "Bir dahaki sefere biz sizi bekleriz." demişlerdi. Dün gidecektim zaman bulabilseydim ama bugüne kalması isabet olmuş. Ziyaretine gittiğim kişi şehir dışında göreve gitmiş çünkü. Çaylarını içip kalktım.

Bugün işe başlayacak garsonumuz Adnan'ı arıyorum ancak telefonu cevap vermiyor. Tam ümidi kestiğim sırada dönüş yapıyor. Gürültüden duymamış telefonun sesini. Onu alıp bir kaç yere uğradıktan sonra yaylaya çıkıyoruz.

Ekibi çağırıp bir toplantı yaptım, herkes görevlerini hatırlattım. Yeni gelen personel de dahil olmak üzere herkesin mesuliyetlerini tanımladım.

Yeni haftanın ilk günü olduğu için mutfakta yeni mezeler hazırlanıyor, etler işleniyor. Kimse gelmeden şömine sobayı yakıyor Hüseyin. Yeni görev tanımına göre sobanın yakılması ve odun hazırlanması onun görevi.

Güzel bir web site hazırlanıyor Taş Ev için. Sadece bir kaç eksiklik kalmış ve bazı yanlışlıklar yapılmış. Mesela çalışma saatleri doğru değil.  Tamamlandığında çok sükse yapacağa benziyor.

Ağırladığımız misafirlerden dönüşler bize şevk veriyor. Bir bankanın Ödemiş şube müdürünü ağırlamıştık iki gün evvel. Bugün aynı şubenin bir personeli arayıp bu pazar kahvaltıya gelmek istediklerini söylüyor, hem de en az yirmi kişi olarak. 24 Kasım Öğretmenler Günü için düzenlenmesi düşünülen bir etkinlikle ilgili İzmir Narlıdere'den bir hanımefendi arıyor. Yirmi, yirmi beş kişilik öğretmen grubu eşleri ile birlikte organizasyon yapmışlar Öğretmenler Günü için. Ünümüz İzmirlere kadar ulaştı demek. Önce Taş Ev'i bir arkadaşı tavsiye etmiş. Sonra facebook sayfamızı incelemiş ve kararlarını vermişler. Kasım ayının 26'sında cumartesi günü kahvaltıya gelecekler.

Öğleden sonra genç bir beyefendi telefon edip yerimizi tarif etmemizi istiyor. İyi şeyler duymuş Taş Ev hakkında. Bu akşam bir arkadaşının doğum günüymüş. Dört kişilik rezervasyon yaptırıyor. Diğer gelenler rezervasyonsuz deniyorlar şanslarını. Bir anda manzaralı masalar doluyor. Adnan Şef garsonluktaki farkını gösteriyor. Hüseyin onun iş tutuşunu görünce bir adım geri çekiliyor. Gelip bana Adnan Şefin servisine hayran kaldığını söylüyor. Tek eksiğimizdi şu servis konusu. Ama sanırım bu kez doğru kişiyi bulduk. Taş Ev Adnan ile birlikte yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor.

Dün gece oğlumun geç saatlerde yüklediği müzikler çalınıyor fonda. Hava soğuk mu soğuk. Şömine sobamız salonu güzel ısıtıyor. Keyifler gıcır. 

16 Kasım 2016 Çarşamba

ALIŞVERİŞ

15/11/2016 Salı, İzmir

Dün geceyi taş olmayan evimizde geçirdik. Yüklü bir alışveriş listesi hazırlamış şef. Oğlumla birlikte çıkıyoruz pazara. Her salı zor da olsa bir park yeri bulabildiğimiz sokaklarda bugün hiç yer yok. Dar bir sokağa girip pazara doğru ilerliyoruz. Sağ tarafta araçlar neredeyse tampon tampona değecek şekilde dizilmiş. Hiç yer bulamayınca gerisin geriye çıkmak zorunda kalıyoruz. Sokağın köşesinde pek de tekin olmayan bir yere sokulup park ediyorum. Burası trafiğin yoğun olduğu bir yer. Aklım arabada kalmış halde kilitleyip bırakıyorum arabayı.

Bu hafta kabak çiçeği bulamadık. Pazarın iyice üst kısımlarına kadar dolaştık oysa. Daha erken saatlerde gelseydik bulabilirdik belki, ama olmadı. Sanırım zamanı geçti artık. Arapsaçı sadece bir yerde gördüm. Bol bol ot aldık. Kasap alışverişini de yaptıktan sonra oğlumu evde bırakıyor, daha sonra yaylaya çıkıp dolaplara yerleştiriyorum aldıklarımızı.

Telefonum çalıyor. Arayan iki gün önce Taş Ev'de ailesi ve misafirleriyle ağırladığımız bir beyefendi. 24 Kasım Öğretmenler Günü için rezervasyon yaptırmak istediğini söylüyor. Facebook sayfamızda özel bir menü hazırladığımızı söylüyorum bu özel gün için. Dans müzikleri çalmamızı istiyor konuştuğumuz beyefendi. Telefonu kapattıktan sonra soruyor oğlum. Ne tür dans müziği. Vals değil herhalde. Yarın tekrar konuşup öğreneceğimi söylüyorum. Salonumuzun yarıdan fazlası doluyor şimdiden.  

Bugünü alışverişe ayırıyoruz. Gaziemir Optimum'a gidelim diyor oğlum. Annesiyle beraber alışveriş yaparken buraya kadar gelip bizi yalnız bırakmayan kızımla buluşup bir şeyler atıştırmak üzere Bisquitte Cafe & Restaurant'a atıyoruz kapağı. Ben Meksika usulü köfte sipariş ediyorum, kızım ise levrek filetolu salata söylüyor. Yanında birer filtresiz Bomonti içiyoruz. Menüye, yediğimiz ve içtiğimize daha farklı bakıyorum artık. Servisi düzenli. Dekor konsepte uygun. Ödedikleri kira parası da yüksektir buraların. Bira olarak sadece Efes grubunu satıyorlar. Çatal ve bıçağın sunum şeklini beğenmedik. Son günlerde kendi aramızda da tartıştığımız bir konuydu bu. Bardağa benzeyen cam bir kabın içinde getirdiler çatal bıçağı. Orijinal ama çok sevimli gelmedi bize. İçecek fiyatları bizim fiyatlarımızdan yüzde kırk fazla olmasına rağmen yüksek bulmadık. Ana yemeklerini çok farklı sunduklarını gördüm. Ana yemek fiyatları bizimkine yakın olsa da porsiyon içindeki et miktarları bize göre neredeyse dörtte bir. Pide üzerindeki küçücük köftelerin üzerini mantarlı sos, şakşuka benzeri patlıcanlı bir meze, patates tava ve marul salatası ile doldurmuşlar. Bizde köfte ve etlerdeki gramaj en azından dört katı buradakinin.

Genellikle roka, ızgarada pişirilmiş domates, soğan ve turp dilimleri ile süslüyor tabakları bizim şef. Misafirler böyle seviyormuş. Biraz düşününce kebapçılarda yapılan servisi hatırlatıyor sanki bizimkisi. Bir müddet sonra oğlum gelip katılıyor bize. Bu konuyu birlikte tartışıyoruz. Sunulan yemekler insanların alışmış oldukları gibi mi olmalı yoksa alışmış olduklarının dışında bir sunum mu denenmeli. Ben farklı olmanın insanların daha çok ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Yarın şefle konuşabilirim bu konuyu. Eşimi arıyorum, henüz tam olarak aradığını bulamadığından yakınıyor.

Alışveriş merkezinin kapanış saatine yakın arıyor eşim. Nihayet bulmuş gönlüne göre bir şeyler. Bu uzun süreli alışverişler bana göre değil. İlk dükkanda aradığımı bulamazsam ikinci dükkandan alıp çıkmak isterim. Biraz uzarsa alışveriş, tansiyonum düşer, fenalaşırım.

14 Kasım 2016 Pazartesi

MUHTEŞEM DOLUNAY

14/11/2016 Pazartesi, Tire

Sol yanımdaki dişime bir an önce köprü yapılması için beklerken olmayacak oldu, sağ tarafımın köprüsü düştü. Dün akşamdan beri bir şey yiyemiyorum. Bu sabah ilk işim doktoruma gitmek. Aslında dün ayağıma gelmişti. Misafir oldular Taş Ev'e. "Yarın yanınıza uğrayacağım." deyip acil durumumdan söz etmiştim. 

Dün akşam hiç ekmek kalmamıştı elimizde. Oğlum aşağıdan gelirken alacaktı. Öğlene doğru telefon edip hemen gelmesini istedim. Ekmek dışında kalan diğer siparişleri ben alırım dedim. Ekmek acil ihtiyaçtı çünkü. Doktorumu aradım saat ikiye verdi randevuyu. Sohbet sırasında Doktor Beyin yanında çalışan hanımın garsonluk yapan eşi Bodrum'dan yeni dönmüş olduğu söylendi. Kısa süre sonra sözü edilen kişi muayenehaneye gelmişti bile. Doktor Beyin asistanı bayan eşine hemen haber uçurmuş meğer. Düşen köprüm yerine yapıştırıldıktan sonra onunla birlikte çıktık muayenehaneden. Biraz alış veriş yapıp toplu konut pazarına uğradıktan sonra yaylaya çıktık. Uzun zaman olmuş onun Kaplan'a çıkmayalı. Bizim Aşkın Şefi de iyi tanıyormuş Bodrum Gündoğan'dan. Taş Ev'i gezdi, ortamı gördü. Şehre dönerken bizim Zeytin'in rutin muayene ve ilaçları için Hüseyin'i de aldık yanımıza ona moral versin diye. Zira Zeytin arabaya binmeye bir türlü alışamadı. İçeri adımını atar atmaz titremeye başlıyor bacakları.

İlk olarak komşumuz Veteriner Hekim Fatma Hanım'a teslim ediyoruz Zeytin'i. Birden onu görünce şaşkınlığını gizleyemiyor. Tam yirmi kilo olmuş altıncı ayında. Dişleri bembeyaz. Kemik yediğindenmiş bu beyazlık. İğneleri, ilaçları yapıldı. Bu arada yeni garson adayıyla anlaştık. Yarın tatil günümüz. Yarından sonra iş başı yapacak. Bu güzel bir haber. Tek eksiğimiz servisteki boşluktu. Bunu da halletmiş olacağız hayırlısıyla.

Bugün bankacıları ağırlıyoruz. Daha önce ağırlama fırsatını bulamadığımız bir bankanın Tire, Ödemiş ve Bayındır şube müdürleri ile diğer denetçi uzmanları misafirimiz. Güzel bir iş yemeği oluyor onlar için. Tek sorun yol diyorlar. Alkol almayı istiyorlar ama bir yandan da dönüş yolunu  düşünüyorlar. Memnun ayrılıyorlar Taş Ev'in ortamından, yemeklerinden.

Bu akşam ay bir başka güzelmiş. Sekiz senede bir bu kadar büyük ve parlak görünürmüş. Çıkıp avluya kestane ve ceviz ağaçlarının arasından bir kaç fotoğrafını çekiyorum. Profesyonel makine lazım güzel resim almak için. Fotoğrafa gerçeğin çok azı yansıdı.   

BEGONVİL

13/11/2016 Pazar, Tire

Dün günlüğüme yazmak için bende takat kalmadı. Sadece bir gün önceki yazıma yapılan birkaç yoruma cevap verdim, o kadar. Bu yüzden ertesi günün sabahına sarktı bu cümleler.

Cumartesi gününün yorgunluğu ardından pazar gününe girdik. Sabah erkenden Hüseyin Mehmet ile birlikte geldi. Bu hafta sonu geleceğine dair bana söz veren garsondan bugün de haber yok (!) 

Kapının önündeki kırmızı begonvil çok güzel çiçek açmış. Hemen fotoğrafını çekmek geliyor aklıma. "Tamam" dedim kendi kendime, "Bugünün kapak resmi belli."

Dün kahvaltı etmeye gelen misafir sayısı beklentimizin altındaydı ama bugün aşırı bir talep var. Kahvaltının yanında sahanda yumurta, sucuklu ya da kaşarlı yumurta, omlet, tost gibi ekstra siparişler mutfağa kapattı beni. Aşkın Şef gelene kadar mutfağın şef yardımcısıydım. Şefin kim olduğu tartışılmaz. Elbette ki eşim. O da yoğun bir şekilde kişi sayısına göre küçüklü büyüklü porselen kaplara reçel koyuyor, tereyağı, peynir, zeytin vs. hazırlıyor. Oğlum dünkü ekmek sıkıntısından sonra epey ekmek almış, kasaptan aldığı etlerle birlikte servis başlamadan önce yetiştirmişti.

Hüseyin işi iyice kavradı, tek hatası birden parlaması. Hele işler yoğunlaşınca, hiç kimseye tahammül göstermiyor. Hepimize çıkışıyor bazen. Aşkın Şefe bağırıyor, "Abi çıkmadı mı şu pirzolalar, insanlar açlıktan ölecek yukarıda..." Aslında geciken bir şey yok mutfakta. Bu laf atmaları gerçek mi espri mi anlamak oldukça zor. Bazen mutfakta yardımcı bayana çıkışıyor, "Abla şu çatalları yıkasana, elimde servis açacak çatal kalmadı." Sonunda bana dönüp yüksek sesle "Amca bu böyle olmayacak, bir toplantı yapalım, herkes işini güzel yapsın."

Servis elemanlarının işine yardımcı olmak için mutfaktan aldığım birkaç mezeyi servis etmeye giderim bazen. Hüseyin hemen önümü keser. "Amca sana mı kaldı bu işler, daha masaya servis açılmadı, servis açılmadan soğuklar gider mi be amca?" Sevimli bir yanı var bu çocuğun. Misafirlerin bazıları da onun hizmetinden memnun. Bazen sonradan patlayan garip gülüşünün ardından şişenin dibinde kalan içkileri kapıp gelir, "Ablam bunu da sen içersin dedi bana." Yarıdan fazla içilmiş şişeyi alır, zulasına saklar, akşam mesaisinden sonra çıkarıp özenle okşar. Yine o garip kahkahasını atar, "Amca, mesaim bitti şimdi içebilir miyim?" 

Salatalık, domates söğüşlerin hazırlanması, yumurtaların hazırlanması derken üniversiteden arkadaşım Ali ailesiyle birlikte geliyor. Sarılıp öpüşüyoruz. Eşini, o güler yüzlü annesini, kayınvalidesini ve kayınpederini getirmiş kahvaltıya. Aşkın Şef ve yardımcısı mutfaktan içeri girene kadar başımı kaldırmak mümkün olmuyor. Onlar gelir gelmez mutfakta emir komuta şefe geçiyor. Son sucuklu yumurta siparişlerini de şefe havale ediyor ve mutfaktan çıkıyorum.

Salon kalabalık. Kahvaltısını terasta yapmak isteyen de var, çocuklarıyla gelip şömine sobayı yakmamızı isteyen aileler de. Saat ikiyi geçmesine rağmen İzmir'den tavsiye üzerine gelip kahvaltı etmek isteyen misafirleri de geri çevirmiyoruz.

Dün gelen önemli konuklardan biri de Emniyet Müdürü ve ailesi. Açılış yemeğine davetli olmalarına rağmen bir canlı bomba ihbarı nedeniyle tüm emniyet güçleri seferber olduğundan davetimize gelememişlerdi. Bu sefer habersiz geldiler. Hiç görmediğimden dolayı tanıyamadım. Çalışanlar söyledi gelenin kim olduğunu. Çoluk çocuk güzel bir aile. Gelmeleri bize mutlu ediyor.  

Kahvaltıdan sonra yemek servisi başlıyor. Günün sürprizi İzmir'den gelen lise arkadaşım Tayfun. O da ailesini alıp gelmiş buralara. Doktorluk mesleğine devam ediyor. İlk defa gelen misafirler yolların dar, yokuş ve virajlı olmasından yakınıyor. Özellikle gece dönüşlerinde ulaşım problemine dikkat çekiliyor. Şimdiye kadar bir kaza olmaması sürücülerin aşırı dikkatli araç kullanımından olmalı. Diğer taraftan manzarayı gören yolun zorluğunu unutuyor.

Tire'den yemeğe gelen geniş bir grup yılbaşında Taş Ev'i kapatmak istiyor. Nasıl bir program yapılır? Kaça kapatılır Taş Ev? Çalışmak lazım üzerinde. Daha önce "Taş Ev'deyiz yılbaşında." diyen de çok. Kime nasip olacak, göreceğiz. Bir iki saz ayarlamak lazım.

Akşama doğru havlu atanlar oluyor ekipten. Kolay değil biliyorum. İzmir'den gelen bir misafir grubu Hüseyin'e çıkışmış, servis ağır diye. Aşağıda veryansın ediyor. "Aşkın şeften çıkmayınca sipariş, ben bunlara nasıl yemek götüreyim?" "Sus, sus Hüseyin, duyacak insanlar, kendine gel, hele dur bir sakinleş." diyorum. Hüseyin devam ediyor. "Beni şikayet edeceklermiş, amca, ederlerse etsinler. O kadar çabalıyorum, yaranılmıyor bu insanlara." Hüseyin'de cıvatalar gevşemiş iyice. "Hüseyin, bu işin püf noktası sabır, tamamen haksız bile olsalar, sen her zaman misafirlere "Haklısınız" diyeceksin. Çünkü en ufak bir eleştiri sosyal medyaya düşerse Taş Ev de gözden düşer. Bu kötülüğü bana yapmamalısın." Bu sözler etkili oluyor biraz. "Haklısın, amca" diyor sessizce.

Salona çıkıp Hüseyin'i bana şikayet edecek olan masaya gidiyorum. "Afiyet olsun, ufak bir sorun var sanırım. Bir kusurumuz olduysa..." İki genç çift hallerinden memnun görünüyorlar, hiç de mutsuz bir halleri yok. "Yok, yok biz garson çocuğu ikaz ettik, her şey çok güzel, hiç bir sorun yok." Masanın yanında oturanlar gülümsüyorlar bana bakıp. Hesabı istiyorlar. Aşağıda uğurlarken hanımefendi moral veriyor. "Servis harika, her şey çok güzel. Yolunda gitmeyen bir şey yok." Belli ki Hüseyin ile tartışmaya şahit olmuşlar ve Hüseyin'i tutuyorlar. Beyefendi, koluma giriyor. "Yanlış bir durum yok, garson işini çok güzel yapıyor, gecikme de yok, her şey fevkalade. Sakın sıkmayın  canınızı."

Son masa kalınca ekibi gönderiyorum. Kalan masadaki beş genç efendi bir şekilde yemeklerini yiyor, içkilerini içiyor. Taş Ev'in methini duymuşlar çevreden. Ahşap işiyle uğraşan da var içlerinde restorancılık yapan da. Biraz sohbet ediyoruz. Türk Sanat Müziği çalmamı istiyorlar. "Maalesef çalmakta olan tek Türkçe sözlü müzik bu, ama en kısa zamanda onu da ayarlayacağız." Çok seviyorlar Taş Ev'i. "Bundan sonra burası bizim mekanımız" diyorlar. "Başka bir yere gitmeyiz." Yüklü bir hesap ödüyorlar. Belli ki kazançları iyi.

"Sabah Mehmet Şaban Usta'ya yardım etsin." diyorum Hüseyin'e. Hüseyin'in hiç hoşuna gitmiyor bu. Her ne kadar garsonluğu kıvırmaya ve bu işten zevk almaya başlasa da aklı inşaat ve ziraat işlerinde. "İnsanla uğraşacağıma taşla ağaçla uğraşırım." daha iyi diyor.

13 Kasım 2016 Pazar

MAALESEF BUGÜN YERLERİMİZ DOLU (!)

12/11/2016 Cumartesi, Tire
Sakin başlıyoruz güne. İnsanı diri tutan güneşli bir sonbahar havası hakim. Fırtınanın söktüğü yönlendirme levhaları yerine takılmadı hala. Reklamcıyı arıyorum. Profil ayaklarını imal ediyorlarmış. Bugün yerine monte edilmesi için sıkı sıkı tembihliyorum.

.Kaplan'da kahvaltı veren tek yer Taş Ev olmalı. Zira Kaplan Köyüne çıkanlar doğrudan Taş Ev'e yönlendiriliyor. Bizim levhaların görevini diğer restoranların çalışanları, ya da köy sakinleri yapıyor geçici olarak. Yeni bir garson deneyecektik. Bugün ve yarın için deneme amaçlı gelecekti. Kuşadası Korumar Otelde çalışmış. Istakoz nasıl servis edilir, bana onu anlatmaya kalktı. "Benim işimi bir görün sonra değerlendirirsiniz." demişti. "Bak, kesin gelirim diyorsan, başka birine bakmayacağım." demiştim bende. Ne gelen var ne giden. Sözlerini peynir ekmek gibi yiyor bu insanlar. İşini beğenmediğimiz Mehmet'e kaldık yine. Hüseyin'e "Çağır bari o gelsin." dedim

Şöyle bir düşününce bugün oldukça enteresan bir gün. Yaklaşık yirmi gün önce bir dostum bugüne rezervasyon yaptırmak istemişti. Musiki topluluğundaki arkadaşları ile gelip eğleneceklerdi. Altmış kişinin katılacağı yemeğe ayrıca beş kişilik bir saz ekibi dahil olacaktı. Daha önce bir dernek için verilen kahvaltıda salona tam yetmiş iki kişi sığdırmıştık ama insanlar nefes almakta zorlanmışlardı. İlk olarak "Bu kadar kişiyi salona sığdırabilecek miyiz?" konusu kafamı meşgul etmişti. Altmış kişi hadi neyse de şu beş kişilik saz ekibini nereye koyacağız? Kemancı yayını çektiğinde udinin gözünü kör etme olasılığı oldukça yüksek bir ihtimaldi. Duyduğuma göre saz ve söz sanatçıları içmeden çalıp söyleyemezlermiş burada. Onların önüne de en azından birer sehpa gerekecek illa ki. Eşim kaçırmayalım bu grubu derken Allah biliyor ya, ben şu işten bir yırtsak diye dua ediyordum. Sonunda benim dualar kabul oldu ki, fiks menü fiyatında anlaşamadık. Aslında oldukça makul bir fiyattı önerdiğim ama "Arkadaşlar veremezler bu parayı." dedi dostum.

Yine bir başka baba dostu, ilçenin önemli kurumlarından birinin müdürü İzmir Atatürk Lisesi mezunlarının yıllık toplantıları için bugüne rezervasyon yaptırmak istediğini söylemişti. Katılacaklar arasında iki de profesör varmış. Toplam sayı yirmi civarında olacakmış. Ancak arkadaşlarından birinin babası ağır hasta olduğundan vefatı durumunda yemek başka bir tarihe ötelenebilirmiş. Buradan da bir haber çıkmayınca biraz boşluğa düşmüş gibi olmuştuk.

Üç gün kadar önce durum yine değişti. Bugünkü tarihe önce Torbalı'daki bir şirket sahibi otuz beş kişilik rezervasyon yaptırdı. Gönderdiğim üç farklı menüden biri seçilince gelişleri kesinlik kazanmıştı. Eğer katılımcı sayısı beş kişi daha fazla olsaydı restaurant kapatılmış olacaktı. Hemen arkasından ilçede faaliyet gösteren bir süt firmasından arayan hanımefendi on sekiz kişilik rezervasyon yapmamızı istiyordu. Kroki durumuna düşen boksör gibi oldum. Otuz beş, on sekiz daha elli üç. Altmıştan az, hem de saz heyeti yok. Biraz "Nasıl yapsak bilmek ki, salonumuz ufak bizim." diye kekeledikten sonra bu moddan çıkıp kararlılıkla "Tamam, peki sizi de kırmayalım, iki iş yemeğimiz olsun." deyivermiştim.

Öğleden sonra reklamcının adamları aradı. Üç levhayı dikmeye gelmişler. Yerlerinde hata yapmasınlar diye oğlumu gönderdim yanlarına. Rezervasyon yaptıran grupların saati yaklaştıkça gelen giden trafiği de artıyordu. Salona saat beş buçuğa kadar oturabileceklerini söyleyip son misafirlerimizi de aldık. Ondan sonra gelenler oldu. Taş Ev'i daha önce görmeyenler Kabe'yi tavaf eder gibi ağızları açık gezdiler. Bazıları verandada oturmayı kabul etti. Üzerlerine birer şal verdik üşümesinler diye. Bazıları üşürüz dediler, yemek için aşağıdaki komşu restoranlarda yer ayırdılar.

Salonda bir masa yedekte bekletiyorduk. İki grubun katılımcıları da gelince yedek masa boşa çıktı. Tam o esnada rezervasyonsuz gelen bir müşteriye "Ne kadar şanslısınız." deyip köşedeki masayı verdik. Oysa o ana kadar rezervasyon yaptırmak için kaç kişiyi geri çevirmiştik. Veranda hiç boş kalmadı. Kalkanın yeri hemen yeni gelenle doldu. Bir ara "Giriş holüne bir masa koyabilir miyiz?" dedi biri. Boş gözlerle baktım. Salon hınca hınç dolu, veranda desen öyle, o yetmedi bir de içeri masa açmak, altından kalkamayacağımız bir şey gibi geldi.

Verandadaki misafirleri uğurlarken ağaçların altına baktım. En az on beş araba vardı. Sorsanız beş altı arabalık park yerimiz var derdim. Torbalı'dan gelen grup otobüs ya da iki midibüsle gelir sanmıştım. Hepsi özel araçlarıyla gelmişler. Üstelik Taş Ev'i bulana kadar anaları ağlamış. Navigasyon yanlış yerleri göstermiş. Levhaların azlığından şikayet ettiler hep.

Yukarıda elli yedi kişi var. Verandada ve girişteki masada oturanları da sayarsak tam yetmiş kişiye aynı anda hizmet ediyoruz. Adisyonlar bende. Mehmet ile başım dertte. Ne dediğini anlamıyorum. "Yukarısı şarap istedi." diyor. "Oğlum ne yukarısı, hangi masa?" diye sesimin tonunu yükseltiyorum. Ürkek sesle bana cevap veriyor.  "Son gelenler." Gülüyorum artık halimize. "Yahu masa numarası kaç? Ben nereden bileyim son geleni ilk geleni." "Peki, ne şarabı istediler?" "Bilmiyorum, sadece şarap dediler." "Hüseyin, git oğlum bak bakalım yukarısı ne istedi? Doğru dürüst öğren şunu."

Güzel olan taraf yemeklerini yiyen her misafir memnun ve mutlu ayrıldı Taş Ev'den. Servisteki gecikmeler bile hoş görüldü. Torbalı grubunun yanlarında getirdikleri bir pasta geceyi tamamladı. Meğer kuruluşlarının birinci yılını kutluyorlarmış. Pastanın üzerindeki bir rakamı ve üzerinde mumlarla birlikte girdik salona. Alkış sesleri arasında kesiliyor pasta. Aynı anda bir sürü el deklanşörlere basıyor. Bizim restaurant olarak faaliyete başladığımızdan bu yana tam iki ay geçti.  Bugün "Maalesef bütün yerlerimiz dolu." dediğimiz ilk gün. 

11 Kasım 2016 Cuma

KEŞKEK

11/11/2016 Cuma, Tire

Dün gece "Ben hallederim, sen yat." deyince  oğlum, eşimle birlikte bir yakınımızın düğününe katıldığımız geceden beri ilk kez misafirleri bırakıp odama çekildim. Duruma bakılırsa gençler sabaha kadar oturacağa benziyordu. Saat bir buçuğa doğru kalkmışlar.

Sabah erkenden şehre inmem lazım. Alışveriş listem dünden hazır. Bugün Tire'nin küçük pazarı. Kasabın önüne bırakıyorum arabayı. Birkaç damla yağmur atıştırdıktan sonra güneş yüzünü gösteriyor. Kasaba et siparişlerini verip pazarın kurulduğu dar sokaklara doğru ilerliyorum. Köylüler tezgahlarını kurmuş alıcılarını bekliyor. Bu hafta kabak çiçeği göremiyorum. İyi ki Salı Pazarından almışım fazla fazla. Hardal, turp otu ve diğer bahçe otları bol.

Biber almam lazım. Her sefer aldığım yerdeki köylü kadının tezgahına ilerliyorum. Kalaycının hemen önünde. Tezgahta ne kadın ne de biber var. "Abla yok mu?" diye soruyorum. "Hasta, yatıyor." diyor kalaycı. Kocası olmalı. Yayladaki bahçe komşum Tahsin de orada. Her zamanki gibi hal hatır soruyoruz birbirimize.

Pazar yerinden arabaya kadar zorlanarak taşıyorum nevaleyi. Kasap siparişlerimi hazırlamış. Onları da arabanın bagajına yerleştiriyorlar. Gidip mandıradan peynir, yoğurt gibi süt ürünlerini alıyorum. Birkaç yere uğradıktan sonra hedefim BİM mağazası. Geçen salı günü Taş Ev için aldığım çerez paketini mağazada unutmuş, kasiyerin peşimden seslenmesini duymamıştım. Yaylaya gelince fark etmiştim durumu. Oğlum gitmişti hemen. Mağazanın müdürü benim çerez paketini müşterilerinden birinin aldığını söylemiş. "İki gün sonra gel, buradan alırsınız paketinizi." demiş.

Mağazaya gittim. Yine o günkü kasiyer vardı. "Madem unuttuğumu fark ettiniz de peşimden seslendiniz, niye emanete almıyorsunuz?" diye çıkıştım. "Hem paketi alan kişiyi müdürünüz tanıyormuş madem niye götürmesine göz yummuş?" dedim. Kasiyer "Öğleden sonra müdürümüz geldiğinde onunla konuşursunuz" deyince yapacak bir şey kalmadı.

Hale uğrayıp domates ve patlıcan alıyorum. Patlıcanlar harika görünüyor. Çiğ çiğ yiyesim geliyor. Yıllar boyu ağzıma sürmediğime yanıyorum.

Yaylaya döndüğümde eşim telaşla işlerini yoluna koymaya çalışıyor. Total Restaurant 'ta günleri varmış. Artık günler evde yapılmıyor. Bence sonunda doğruyu buldu hanımlar. Hazırlık yapmaya, telaş etmeye gerek yok. Oturup tadına varıyorlar sohbetin. Ankara'da çalışan hanımların bir icadı sanırdım ama burada da oldukça yaygın bu adet. Kaystros Taş Ev de bu tür toplantılara iyi bir alternatif olmuş.  

Eşimi alıp yeniden şehre iniyorum. Onu bırakıp doğru BİM'e yollanıyorum. Müdür gelmiş yerine. "Alan çoktan indirmiştir mideye bizim çerezi." diyorum. "Ne kadarlık çerez vardı pakette." diye soruyor. Söylüyorum. "Yok, bence o kadar yoktu." deyince kafamı attırıyor. "Git kapı komşun çerezciye sor." diyorum. Daha başka bir şey demiyor, arkamı dönüp çıkıyorum. Şimdi şu adiliğe bakın. Hani deseler ki, "Biz senin paketini görmedik, biri almış yanlışlıkla ne yapabilirim?" diyecek hiçbir lafım olmaz. Paketi kasiyer görüyor, arkamdan sesleniyor. Mağaza müdürü paketi görmekle kalmamış, tanıdığı birinin paketi almasına göz yummuş. Bir saat sonra paketi sormaya giden oğluma da "İki gün sonra gel, paketi al." demiş. Şimdi de bana kalkmış "Henüz paketi alan arkadaş gelmedi, bekliyoruz gelmesini." diyebiliyor. İnsan başkasının malını yanlışlıkla alabilir, anlarım. Yanlışlıkla aldığın malı alır, geri teslim edersin. Ahlaklı olmanın gereğidir bu. "Aç kamerana bak." diyorum. Verdiği cevap trajikomik. "Kameraları izlemiyoruz." Peki niye taktın onu oraya be adam."

Bugün düne göre sakin. Aman sakin olsun arada böyle soluklanabilelim. Bu aralarda mezeler hazırlanıyor. Cevizler kırılıyor, krokanlar yapılıyor. Bugün keşkek günü. Aşkın Şef almış Hüseyin'i yanına, keşkek dövüyorlar. Etinden tutun da buğdayının hazırlanmasına kadar, dövülmesinden pişirilmesine ne kadar meşakkatli bir işmiş keşkek. Ama yerken tadına doyum olmuyor. Hele üzerine tereyağını ve salçayı da ekleyince...  

Telefonum çalıyor. İzmir'den sabit bir telefon arıyor. Dün arayıp rezervasyon yaptırmak isteyenlerden biri. Yarın için 35 kişilik bir iş yemeği. Gönderdiğim üç menü alternatifinden iki no'lu menüyü seçmiş patron. Beş kişi daha olsa Taş Ev'i kapatacağız.

Öğleden sonra bir hanımefendi arıyor. Yarın akşam için rezervasyon yaptırmak istiyormuş. "Kaç kişi?" diye soruyorum ürkek bir ses tonuyla. Çocuklarla birlikte 18 kişi falan diyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. İlk cevabım olumsuz. "Maalesef bir iş yemeği için 35 kişi rezervasyon yapıldı. İlave masalarla sığdırabilir miyiz bilemiyorum." "Bizimki de iş yemeği." diyor telefonun ucundaki ses. Tekrar soruyorum "Kaç kişilik yer istiyorsunuz, çocuklar kaç yaşında?" "On kişisi yetişkin, beş kişisi 8-12 yaş grubu, diğer üç kişi daha ufak." diyorlar. "Peki o zaman sığdırmaya çalışırız." diyorum. 

Bugün gelen misafirler ilk defa gelenlerden oluşuyor. Hepsi de tavsiye üzerine geldiklerini söylüyorlar. Bunu duymak ne güzel. Reklama ne hacet. Lakin en azından yönlendirme levhalarımız olmalı. Eşimi almaya giderken levhaları yaptırdığım reklamcıya uğruyor fırtınada yerinden kopan son levhayı da onlara teslim ediyorum. Yarın levhaları yerine dikeceğine söz veriyor. Mecburen inanıyorum.

Akşam saatleri... Yine bir çift çocuklarıyla gelmişler. Yanlarında bir pasta kutusu. Evlilik yıl dönümleriymiş. Mutlu günlerin adresi oldu Taş Ev. Gelen beyefendi iyi tanıdığım biri, biliyorum. Hemen hatırlıyorum. Belediye ruhsat bölümünde bize çok yardımcı olmuştu. Bazılarının yüzünden iyilik akar. İşte öyle biri. Mutlu bir aile. Yaşları genç ama kocaman çocukları var. Yemeklerini yiyorlar, pastaya sıra gelmeden acil bir program değişikliği ile pastalarını alıp gidiyorlar. Onlar gitmeden az önce bir araba yanaşıyor Taş Ev'e doğru. İçinde iki canavar. Yüzlerinde maske. O kadar çok enerjileri var ki... Biri oğlan biri kız beş altı yaşlarında. İkizlermiş. Allah ana ve babalarına kolaylık versin.

Bir dostum arıyor. İzmir'den misafirleri gelecekmiş. "Yola çıktılar, geliyorlar." diyor. Buyursunlar, gelsinler. Hüseyin çoktan gitti. Yarın sabah erken gelecek kahvaltı servisinden önce temizliğin bitmesi lazım. Oğlum da şehre inecek izin istiyor. Bu gece saat kaça kadar nöbetteyiz bilmiyorum.