KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

27 Kasım 2017 Pazartesi

FİNAL

25-26/11/2017 Cumartesi, Pazar Kaplan, Tire


Yaşam bir devinimdir. Yaşadığımız süre içinde devamlı durum değiştiririz. Devinim döngüye dönüştüğünde yeni arayışlara gereksinim duyarız. Çoğu zaman bir şeyler kazanırken kaybettiklerimizin farkına varamayız. Yoğun iş hayatı kör eder insanı. Bugün hayatımızda önemli bir gün. Kaystros Taş Ev Restaurant'ı açarken "Bir tarihin sonu ve bir diğerinin başlangıcı..." demiştik. Eskilerin "Kule" dedikleri bir taş ev vardı, geçmiş nesillerin birçok anılarına şahitlik eden. Kısa bir süre de olsa bizler gibi ağırladığımız misafirler de orada birer anı, birer iz bıraktılar. Ve bir sabah vakti, ani bir kararla diğer bir başlangıca son noktayı koyduk.

Ne başlarken büyük umutlar taşıdık ne de kapatırken hüzün çöktü içimize. Hizmet sektörü zordur dediler. Hangi iş kolaydı ki yaşamak için. Akıl verenler çok oldu. "Burada konaklama olsa ne güzel olur." diyenler mi ararsınız, av etleri bulundurmamızı önerenler mi yoksa manzara tarafına teras isteyenler mi? 

Çok para kazanmak değildi amacımız. Paraya ihtiyacımız yoktu bu işi yapmak için. Ama güzel şeyler hayal ettik. Hayallerimizin çoğunu gerçekleştirdik de. Keyif yeri olsun dedik Taş Ev. Hem keyif alalım, hem de keyif yapmaya gelsin misafirlerimiz. Bahçemizde tavuk besledik, yaşamımız boyunca yemediğimiz kadar taze ve organik yumurta yedik, misafirlerimize ikram ettik. Taş Ev sayesinde köpekleri daha çok sevdik. Fifi ve Venüs bizlere gerçek sevgiyi, dostluğu gösterdi.

Cuma günü öğretmenler günüydü. Kalabalık bir grup. Bahçe arabalarla dolu... Biz dahil hiç kimse bu gecenin  bir son olacağından habersiz. Birkaç boş masa kalmış ama sadece gruba yetecek durumdayız. Rezervasyonsuz gelenleri kabul etmeyince eşim bana karşı çıkıyor. Dönüp tekrar kabul edeceğimizi söylüyor, geri çeviriyorum. Salondaki son boş masanın misafirleri de yerini alınca hummalı bir çalışma başlıyor. Şömine soba tüm azametiyle salonu ısıtıyor. Herkes halinden hoşnut. Bütün masalara yetişiyoruz. İlave elemanların yanı sıra kızım da bize yardımcı oluyor. Gece çabuk bitiyor ancak çıkan bulaşıkların yıkanması ve ortalığın temizlenmesi gece yarısını buluyor. Eskiden saat 22.00 deyince uykuya dalan eşim oldukça yorgun görünüyor. Vitrinin önünde borcam tepsilere bakıyoruz. Neredeyse bir şey kalmamış. Yarın hafta sonu, bütün mezeler yeniden yapılacak, pazar günü için kahvaltı hazırlığı, börekler, kekler...

Cumartesi sabahı. Eşim erkenden kalkmış, işlere koyulmuş. Uykusuz, bezgin görünüyor. Endişeleniyorum durumuna.  "Gel bugün kapatalım." "Olur mu hiç?" diye cevap veriyor. "Senin sağlığın daha önemli." diyorum. Elemanı almak üzere şehre iniyorum. Niyetim bir an önce dönüp eşimi yalnız bırakmamak. Eleman yok yerinde. Beş dakika sonra arıyorum telefonla. "Yoldayım, hemen geliyorum." diyor. Tam on beş dakika sonra varıyor yanıma. Zaten sinirlerimiz iyice gerilmiş. Söyleniyorum ona biraz. Yaylaya dönünce ısrar ediyorum eşime. "Kapatalım bugün." Eşim, "Her şey hazırlandıktan sonra mı?" Durumunu iyi görmüyorum. "Mangalı, yakmayacağız, hiçbir şeye elimi sürmeyeceğim." diyorum. "Bugün kapatırsak, bir daha açmayız." diyor tehdit edercesine. "Tamam, diyorum, "Senin sağlığının üzerine hiç bir şeyin önemi yok." Vitrin tamamen mezelerle donatılmış. Hafta içinden her türlü et ürünü hazırlanmış. Ve biz o önemli kararı veriyoruz. Emine Hanım, şaşkın. Bu kararımızda geç kalmasının  ne kadar payı olduğunu düşünüyor kendince, suskun. Kızım sevinçli, gözlerinin içi gülüyor. 

Emine Hanım temizliği büyük ölçüde tamamlamış, bulaşıkları yıkamış, soğutucuların camlarını siliyor. "Madem karar verdik, bu ince temizlik niye?" diye soruyorum. Eşim, "Ne olursa olsun, temizliğin ne zararı var?" diye cevap veriyor bana. Akşam saatlerine kadar verdiğimiz ani kararın sarhoşluğunu yaşıyoruz. "Venüs, Fifi, kara kızlar ne olacak?" "Venüs'ü ben alırım." diyor kızım. "Belli bir süre her gün gidip geliriz zaten." diyorum. Rezervasyon telefonları durmak bilmiyor. "Sağlık nedenleriyle bugün kapalıyız." Bugün? Tamamen kapattık demeye dilim varmıyor. "Geçmiş olsun." deyip kapatıyorlar kibarca. Karar verdikten hemen sonra gidip demir bahçe kapısını kilitlediğim için kapıdan dönenlerden haberimiz yok. Bir an önce çıkıp bir yerlere gitmek istiyoruz. "Nereye gidelim?"

Kuşadası'ndan gına geldi. "Şirince?" diye bir fikir ortaya atıyor kızım. "Şirince'de ne varmış?" Geçen sene Söke'de güzel bir balıkçı lokantasına gitmiştik, eşimle kızımın hoşlanacağı alışveriş merkezleri de var orada. Yola çıkıyoruz. Selçuk üzerinden otobana çıkıyoruz. 70 km'lik yol çabuk bitiyor. Hepimizde büyük bir rahatlık, ama en büyüğü eşimin yüzünden okunuyor. Görmemişler gibi yiyebileceğimiz balığın iki katı kadar balık sipariş ediyoruz. Yanında mezeler, kalamar, midye dolması. Kutluyoruz özgürlüğümüzü adeta. Yeniden doğmuş gibiyiz. Oradan çıkıp alışveriş merkezine giriyoruz. Bir sürü dükkan. Ne kadar çok yemişiz? Asitli bir içecek lazım sindirebilmek için. Büyük bir Kipa mağazasına dalıyoruz. Geç vakitlere kadar oyalanıyoruz çarşıda. Evimize dönüyoruz. Bu sefer şehirdeki evimize. Facebook sayfalarımızda Taş Ev'in faaliyetlerine son verdiğimizi duyuruyorum. 

Pazar sabahı kahvaltı rezervasyonu yaptırmak üzere arayanlara Taş Ev'i kapattığımızı söylüyorum. Kızım Uzak Doğu gezisinin planlarını anlatıyor. Bir ara Julia Roberts'in "Eat, pry, love" isimli filmini seyretmeye koyuluyoruz. Film, konusu gideceği ülkelerden biri olan Bali'de geçtiği için kızım tarafından özellikle seçilmiş. Gün boyu rezervasyon telefonları gelmeye devam ediyor. Akşama doğru yaylaya çıkıyoruz birlikte. Bugünün misafiri de ev sahibi de bizleriz. Salonun en güzel masasını bu kez kendimize tahsis ediyorum. Mangalı yakıyor, ızgaraları hazırlıyorum. Eşimi ve kızımı ilk kez rakı içerken görüyorum. Manzara harika. "Hep ne kadar keyifli derlerdi burası, anlamazdım. Şimdi ilk kez bu keyfin farkına varıyorum." diyor eşim. Ziyafet soframızın fotoğrafını çekmekten ziyade şehrin gece manzarasını seyretmek geçiyor gönlümden. İphone kullanmaya alışkın olan ben kızımın bana yeni aldığı Samsung telefondan acemice ilk fotoğraf karesini çekiyorum.

Otuz yaşında genç bir şantiye şefi iken DSİ Bölge Müdürlerinden biri, "Sen hiç masanın bu tarafına geçtin mi?" diye sormuştu. Bu şekilde taşıdığı sorumluluğa dikkat çekiyordu aklı sıra. Restoran işletmeciliğinde masanın diğer tarafına geçtik biz ailece. Yorucu, eğlendirici, zaman zaman yıpratıcı günlerimiz oldu. Yirmi yıl üst düzey yöneticilik yapan ben, yeri geldi garsonluk, hatta bulaşıkçılık yaptım. Sosyal bir deney olarak gördüm yaşadıklarımı. Pek çoğu garipsedi bu durumu. Ama ben yaptığım her işten zevk aldım. Çok şey öğrendim, her şeyden önemlisi yazacak çok malzemem oldu. 

Güzel insanlar tanıdık Taş Ev sayesinde. Çok keyifliydi onları ağırlamak... Birisi vardı ki, her rezervasyon yaptırdığında tatlı bir telaş kaplardı içimizi. Alçak gönüllü, kibar bir insan. Dışarıdan gelen misafirlerini gönül rahatlığıyla bize getiren meslektaşım ve zarif eşleri. İlk açıldığımızdan  bu yana kar, buz dinlemeden bizi hiç yalnız bırakmayan başka bir hanımefendi. Kararımızı öğrendikten sonra göz yaşlarını tutamayan harika insan. Ne güzeldi sizleri ağırlamak.

Bundan sonra ne yapacağız?

Her şeyden önce biraz dinleneceğiz. İşletmeyi kapatma işlemlerine başlamam lazım. Taş Ev'i kiraya vermek gibi bir düşüncemiz yok ama devren satmayı düşünüyoruz. Eğer bu gerçekleşirse Ankara'ya dönmek kuvvetli bir ihtimal. En az on yıl daha mühendislik mesleğimi yapacak kadar kendimi dinç hissediyorum. Oğlum Taş Ev'i kapatma fikrine en çok sevinenlerden. Tanzanya'da bir projeye harıl harıl müdür arıyorlarmış. Eşime hadi desem benimle gelecek. Tek korkum işkolik yanım. Artık, okumaya, yazmaya, gezmeye, konsere, tiyatroya gitmeye daha çok zaman ayırmak istiyorum. 

Kızımızı uğurladıktan sonra İzmir'deki evine varır varmaz ilk işi bize Roma'ya bilet ayarlamak olmuş. Telefon edip bilgi veriyor. Roma'yı işim icabı defalarca gördüm. Eşimle ilk kez birlikte gideceğiz Şubat'ın beşinde. Oradan Venedik ve Napoli'ye arkasından Barselona'ya geçebiliriz. Seyahate çıkmadan önce kızımın mecburi hizmeti için gideceği yerde onu yerleştirmek üzere yanında olmak istiyoruz.

Hayallerimizin çoğunu gerçekleştirdik Taş Ev'de demiştim yazımın başında. Evet, büyük yatırım yaptık bu işe. Daha fazla da yapılabilirdi belki. Ne yazık ki, bölgenin en nezih mekanını yaratmamıza rağmen yaklaşık bir buçuk senedir 1.200 metrelik yolumuzun tamiri yapılmadı, yol kenarındaki drenaj hendekleri açılmadı, büyük tehlike arz eden menfez başları onarılmadı. Her yağış sonrası daha da kötüleşen yol şartlarında araç kullanmak insanları korkutmaya devam ediyor. Oysa Kaplan biraz el atılsa Şirince'den daha fazla ilgi görebilecek turistik bir yer. Eğer yolumuz yapılsaydı, on beş dönümlük bahçemize güzel bir peyzaj yapmayı, on tane bungalow tarzı konaklama imkanı yaratmayı, araç park yerlerini düzenlemeyi düşünüyordum. Bölgeden kalifiye, işini seven, düzgün eleman bulmanın neredeyse imkansız olduğunu anladım. Aslında dışarıdan kalifiye personel temin edip beyaz masa örtüleri üzerinde servislerin açıldığı, papyon kravatlı beyaz gömlekli garsonların hizmet ettiği, kısacası mutfağından servisine kadar "Fine dining" denilen birinci sınıf bir işletmeydi hedefim. Ne var ki, bir süreç meselesiydi bu. Kanaatimce Taş Ev'in faaliyetlerine son vermesi her şeyden önce Tire için bir kayıp oldu. Zira misafir potansiyelimiz daha ziyade Ödemiş, Bayındır, Torbalı, Kuşadası, İzmir ve Aydın'dan gelenlerden oluşuyordu. Bu durum şehre dışarıdan daha fazla para girişi demekti. Sebzesinden mandıra ve et ürünlerine kadar her şey bölge pazarları ve şehir esnafından karşılanıyordu.

Mutlu anların adresi oldu Taş Ev. Mütevazı masa süslemeleriyle pek çok genç, evlilik tekliflerini burada yaptı. Evlilik yıl dönümleri, doğum günleri için tek adresti. Şehir sakinlerinin dışarıdan gelen misafirlerini ağırlayacak en güzel mekan olma özelliğini son güne kadar korudu. OSB'de faaliyet gösteren iş adamlarının, yöneticilerin, şehrin gürültüsünden uzak doğa içinde bir yer arayan insanların aklına ilk gelen yerdi. Tam bir aile yeriydi. Akşamcıların yeri olmadı, olamazdı. Yeri geldi dört hanımefendi yalnız başlarına rahat ve huzur içinde, gönüllerince sohbet ettiler. Ne bir taşkınlık, ne bir kavgaya şahitlik etti Taş Ev bu sürede. Ne mutlu bize ki tarih içinde bizim de küçük bir imzamız oldu.

16 Kasım 2017 Perşembe

KIZIMIN HAFTASI

06/11/2017 Pazartesi, Tire 

Tatil günümüz bugün. Diğer tatil günlerimizden farklı. Başta düşündüğümüzü ilk kez bu sefer uygulama imkanı bulduğumuz için, bir ilerleme(!) Önceleri tatil günlerini hazırlık yapmakla geçirdiğimizden dolayı en çok çalıştığımız, yorulduğumuz gün oluyordu bugünler. Şimdi işi iyice öğrendiğimizden olsa gerek kısa zamanda çok daha fazla iş çıkarmayı öğrendik. Tatil gününde iş olmamalı, hatta işi bile düşünmemeli. Gel gelelim vücutlarımız alışmış bir kere. Saabahın 7.30'unda uyanıyoruz. Aslında eşim için geç bir saat ama benim açımdan oldukça erken. Yeniden uykuya dalıp iki saat daha geçiyor. Uzun zamandır böyle bir lüksümüz olmamıştı.

Yataktan kalkışımız sıkıntılı. Eşimin uzun zamandır şikayet etmediği bel ağrıları, benim akşamları muhtemelen oturma bozukluğundan ötürü sırt ağrılarım ile birlikte yeni güne merhaba diyoruz. Kapıyı açıp tertemiz yayla havasını ciğerlerime dolduruyorum. Fifi uzaklardan koşarak yanıma geliyor. Uzun yıllar göremediği bir dostuna yeniden kavuşmuş gibi üzerime sıçrıyor. Venüs karşıdan bizi izliyor. Kara kızların bir kısmı bir yolunu bulup ağaçların üzerinden kümesin dışına çıkmışlar. Venüs'ü bırakmak istesem de onlara zarar vermesin diye bağlı kalmasını yeğliyorum. Akşam el ayak çekilince Venüs'ün özgür saatleri başlıyor. 

Arabanın durumu malum. Uzaklara gitmeyi, gönlümüzce bir değişiklik yapmayı düşünsem de içimdeki ses buna mani oluyor. Güzel bir kahvaltı hazırlıyorum. Eşim tiryakisi olduğu çayı kendisi hazırlıyor. Tavukları besliyor, yumurtalarını topluyorum bu arada. Ağaçların altı hala dökülen cevizlerle dolu. Bir kısmını toplayıp Taş Ev'in önündeki kayısı ağacının kalınca bir dalı üzerinde kırıyor ve kabuklarını soyuyorum. İç cevizlerin bir kısmını ağzıma atarken yanımdan ayrılmayan Fifi kendi payını bekliyor. Kırdığım cevizleri Venüs, Fifi ve ben adil bir şekilde paylaşıyoruz. Fifi uzattığım cevizi önce kokluyor, yiyebileceğine kanaat getirdikten sonra kibar bir şekilde dişlerinin ucuyla ağzına alıp uzaklaşıyor. Venüs hiç öyle değil. Kendisine verilen ne varsa sorgusuz sualsiz havada kapıyor. O kocaman ağzıyla havaya attığım cevizi yakalayıp mideye indirmesi aynı anda oluyor. 

Kahvaltı sonrası Erdal arıyor. Kestane toplamaya gelmişler, kapıyı açmamızı istiyor. Onları bırakıp eşimle şehre iniyoruz. Arabamı ilk kez normal hızda kullanıyorum. Kulağım motorun sesinde, ağır ağır Kaplan yokuşundan aşağı süzülürken karşımda virajı hızla dönen beyaz bir otomobil yolu ortalayıp yanımdan teğet geçiyor. Delik deşik yolları tamir edecek yerde yolun sağına soluna kedi gözlü fiberglas km çubukları diken Büyük Şehir Belediyesine kızıyorum. Çünkü o dar yolu daha da daralttıkları, kaçacak yer bırakmadıkları için pek çok yerde kaza riski yaratıyor bu çubuklar. 

Biraz alışveriş, birkaç dost ziyaretinden sonra yemeğimizi yiyor ve Taş Ev'imize dönüyoruz. Arabada hiç bir sorun çıkmaması içten içten sevindiriyor beni. Döner dönmez Venüs'ü serbest bırakıyor, dostlarımızın karınlarını doyuruyorum. Sen misin Venüs'ü serbest bırakan. Bir kaç saat sonra dışarı çıktığımda gözlerime inanamıyorum. Kızımın ona aldığı yatağı parçalamış, içinden çıkan pamuğa benzeyen elyaf parçalarını bütün bahçeye dağıtmış. Ağzında bir tutam elyaf karşımda poz veriyor. Gülmeye başlıyorum. Bizim Venüs sakallı bir ihtiyara dönmüş!

07/11/2017 Salı, Tire

Geçen haftanın aksine işlerim rast gidiyor. Pazar yerine yakın bir park yeri bulabildiğim için güne şanslı başlıyorum. Aslında evden erken çıkmamın rolü büyük bunda. Öğlene doğru gelen telefonun ucundaki ses kahvaltı servisimiz olup olmadığını soruyor. Hafta içi kahvaltı vermediğimiz gibi bugün hazırlık yapmamız gerektiği için işlerimiz yoğun. Kibarca durumu anlatıyorum telefondaki beyefendiye. Eşim bir yandan, Emine Hanım diğer yandan üzerime geliyorlar. "Kabul etseydin, her şeyimiz hazır zaten." Yeniden beni arayan telefonu çeviriyorum. "Eğer dönüş yoluna çıkmadıysanız sizi geri çevirmeyelim bari." diyorum. Ödemiş'ten gelmişler, karınları da bayağı acıkmış. Beş dakika içinde gözlemesinden böreğine, kurabiyesinden pişisine kadar tam tekmil kahvaltı hazırlanması beni bile şaşırtıyor. Emniyet mensubu olduklarını öğrendiğim iki aile, çocuklarıyla birlikte hiç beklemedikleri ikramlar karşısında oldukça memnun kalıyorlar.

Rezervasyon işini kafaya takıyorum. Bir kampanya başlatsam mesela. Bir gün önceden rezervasyon yaptıran misafirlerimize hesapta indirim yapsam nasıl olur? Böylece hem biz rahatlarız hem de bu yolu seçen misafirlerimiz daha az öder.

Dün fotoğrafını çekmeyi unuttuğum salep çiçeğinin hava karardıktan sonra yanına gidiyorum. Taç yapraklarını kapatıp uykuya dalmış. Kupkuru toprağın içinden bu kadar güzel ve narin çiçekler nasıl hayat bulur? Baktıkça insana umut aşılıyor.

08/11/2017 Çarşamba, Tire

Aklımda salep çiçeği. Uyanır uyanmaz yanına gidiyorum. Gözlerime inanamıyorum. Dün gece uykuya dalıp bütün cazibesini yitiren çiçek sabahın ilk ışıklarıyla serpilmiş yanında bir çiçek daha doğurmuş.

Eşime soruyorum. "Bugün ne tür müzik çalalım?" Aldığım cevap şaşırtıcı değil. "Roman havası." "Tamam." diyorum. "Ama kulağınız kapıda olsun, biri gelirse Taş Ev'in karizması sıfıra düşer." Spotify'dan bir roman albümü buluyorum. Romanların o kendine özgü neşeli ezgileri ve matrak sözleri ile neşemiz yerine geliyor. Parça sözlerinin büyük bir kısmı kaynanaları hicvediyor. Ne çekmiş bu romanlar kaynanalarından.

Dün pazardan aldığım kapya biberlerin közlenmesi bugüne kalmıştı. Hemen işe koyuluyoruz. Hava şömineyi yakacak kadar soğuk mu karar veremiyorum. Kah sıcaklanıyor üzerimden ceketi atıyorum, kah üşüyüp ceketimi yeniden üzerime alıyorum. Dün yapılan rezervasyon akşamın hareketli geçeceğini gösteriyor.

Saat 6.00 deyince hava kararmaya başlıyor artık. Kümesi kapattıktan sonra ışıkları yakıyorum. Ne olur ne olmaz misafirlerimiz üşümesin diye önceden hazırladığım şömine sobayı tutuşturuyorum. Elimizde bolca bulunan ceviz kabukları çıra yerine geçiyor. Hemen kestane odunlarını tutuşturuyorlar. Isınmaya ihtiyaç bulunmasa da yanan şömine görsel olarak ilave bir katkı sağlıyor.

Hava kararmaya başladıktan sonra grubun öncüleri geliyor. Arkadaşlarının doğum günü için masaları süslemek istediklerini söylüyorlar. Konuklar henüz gelmeden masalara servisler açılmış durumda. Yine bir doğum günü, özel bir gün kutlaması. Boşuna demiyorum. "Mutto"muz neydi? "En özel anlarınızda." Masalar, camlar, duvarlar süslenirken orta yaşlı bir çift geliyor. Onların da evlilik yıl dönümleri olduğunu öğreniyorum.

Rezervasyon masaları yeni gelenlerle birlikte uç uca ekleniyor. Şehrin tanınmış simalarından bir dost. Didim'den misafirlerini getirmiş. Hafta arası hiç beklemediğimiz bir yoğunluk.

Doğum günü pastaları kesiliyor. Konfetiler patlatılıyor. Emine Hanım yine korkuyor. Kocaman bir pasta. Salondaki diğer masalara ve bize ikram ediliyor. Misafirlerimizi teker teker uğurluyoruz. Temizlik, bulaşık derken saatler ilerliyor. Hafta arasını sürpriz bir şekilde hafta sonu gibi yaşıyoruz.

Personel servisinden döner dönmez Venüs'ü serbest bırakıyorum. Onlar da payına düşenlerden kendilerine güzel bir ziyafet çekiyorlar. Hava ısınmış gibi sanki. Yoksa bana mı öyle geliyor?

09/11/2017 Perşembe, Tire

Bugün yine günlerden Irmak. Kızımın doğum günü. Ne yazık ki bir arada değiliz. İzmir uzak bir yer değil. Lakin meslek aşkı onunla bir arada olmamıza izin vermedi. Tezini verdi, şimdi 15 Kasım'daki sınavına hazırlanıyor. Telefonu sessizde, harıl harıl çalışıyor. Sokak gürültüsü eksik değil. Devam eden inşaatın sesleri, sokak satıcılarının bağrışları, yanı başındaki caminin ezan seslerine karışıyor.

Yüreğim onunla atıyor bugün. Nereye baksam o geliyor aklıma. Sabahın erken saatlerinde arıyor, yaş gününü kutluyorum. O sınavı anlatıyor. O kadar çok konu, ezberlenecek bir dolu Latince kelime. Ocak ayında zorunlu hizmete gidecek nasipse. Dualarımız onunla. İnşallah sınavını verir ve güzel bir yer çıkar şansına.

Fazla söze gerek yok. O benim canım. Her şeyim, kızım. İyi ki doğdun, iyi ki varsın. Seni çok seviyorum. Sınavdan sonra en yakın zamanda kutlarız doğum gününü...

10/11/2017 Cuma, Tire

Bugün de özel bir gün. Atamızın arkasında ona aşık bir sürü insanı bırakarak yaşama veda ettiği gün. 79 yıl önce bugün Türkiye Cumhuriyeti kurucusunu kaybetti. Onun fikirleri, devrimleri ve ulus bilinci, topluma uzun yıllar ışık tuttu ve tutmaya devam edecek. Bu yıl Gazi Mustafa Kemal Atatürk daha bir coşkulu kutlanıyor. Facebook'ta birçok paylaşım. Medya Atatürk'e methiyeler düzüyor. Sözcü gazetesinin manşeti en hoşuma giden. "Onun sayesinde biz varız." Ve devam ediyor, "Atatürk, Çanakkale'de yanılmışım deseydi, şimdi yoktuk." O hiç yanılmadı ve ileriyi, bugünleri gördü. AKP dahil bütün siyasilerin Anıtkabir'e akın etmesi geç de olsa onun kıymetinin anlaşılması mı yoksa bazılarının söylediği gibi Meral Akşener'in geniş kitlelerden karşılık bulan Atatürk vurgusu mu? Zamanın Ankara valisinin sarf ettiği "Komünizm gelecekse, onu da biz getiririz." sözü geliyor aklıma. "Atatürk sevilecekse, onu da en çok biz severiz." demeye getiriyorlar. Yok anam, bacım yok. O kadar ucuz değil bu işler. Sizin Atatürk sevginiz Baykal'ın kara çarşaflılara CHP rozeti takmasına benzer. Bir hafta sonra çıkar gerçek yüzünüz.

Eşimle birlikte iniyoruz şehre. Onu kuaföre bırakıyor, küçük pazardan alışverişimi yapıyorum. Biraz geç dönüyoruz yaylaya. Kapıyı açar açmaz peşimizden bir araç giriyor bahçeye. Çok methetmişler Taş Ev'i, İzmir'den kalkmışlar gelmişler. Tavsiye edilen bir yer olmak mutlu ediyor bizi.

Bir süredir 24 Kasım Öğretmenler Günü rezervasyon talepleri gelmeye başlamıştı. Elini çabuk tutan kazandı. Öğleden sonra okullarını temsilen gelen iki genç öğretmen ile birlikte menü üzerinde anlaşıyoruz. Bundan sonra gelecek taleplere "Maalesef doluyuz." demek zorunda kalacağız.

Akşamın sürprizi, kızımın ani bir kararla gelmesi. Venüs'ün gözündeki kanlanma mı onu buraya getiren? İlaçlarını da almış yanına. Arabadan iner inmez sevgi gösterileriyle ilk olarak Fifi karşılıyor onu. Vakit geçirmeden Venüs'e koşuyor. Gözlerindeki yoğun kanlanma azalmış. Son olarak parçaladığı yatağının içinden çıkan elyaflardan mikrop kapmış olabilir. Hemen gözüne damlasını ve merhemini sürüyor. Kızıma güzel bir ordövr tabağı hazırlıyorum. Odasına çekilip çalışmaya başlıyor zaman kaybetmeden.

11/11/2017 Cumartesi, Tire

Kızımın getirdiği damla ve merhem Venüs'ün gözüne iyi geldi. Gözündeki kanlanma büyük ölçüde azaldı. Akçam yemeğine üç masa rezervasyon yaptırıyor.

Kızım uzmanlık sınavına hazırlanıyor. Ara sıra kafayı dağıtmak için Venüs'le şakalaşıyor. Hava kararmaya başlarken ilk gelenler rezervasyon yaptırmadan gelen misafirlerimiz. İşler yoğunlaşınca misafirlerimizi tanıma, onlarla rahat rahat sohbet etme imkanı kalmıyor. Gece geç vakitlere kadar koşturunca günlük yazılarım aksıyor. Bir sürü gelen oluyor ama her birini hatırlamak çok zor.

12/11/2017 Pazar, Tire

Pazar kahvaltısını kaldırmıştık güya. Geleni geri çevirmeyelim diye eşimin ısrarı üzerine yeniden başladık kahvaltı servisine. Elemanları alıp geri döndüğümde kapalı bahçe kapısının önünde bir aracın beklediğini görüyorum. İzmir'den gelmişler kahvaltı için. Kapıyı açıp buyur ediyorum misafirleri.

Rezervasyon yaptıranların dört katı kadar misafir çat kapı geliyor. Hava çok güzel olduğu için teras kapısı açık. Kahvaltısını tamamlayan kahvelerini terasta güneşlenerek içiyorlar. Tek şansımız kahvaltı misafirleriyle yemek misafirlerinin çakışmaması oluyor. Kahvaltı servisi sona erdikten sonra bizler de bir şeyler çöplenme fırsatı buluyoruz. Gözlemesi, pişisi derken fazla bir şey de kalmadığından olanlarla idare ediyoruz.

Son üç ayın en yoğun pazarını yaşıyoruz bugün. Bir iki tabak kırmamı saymazsak her şey düzgün gidiyor. Ama bizi en memnun eden husus misafirlerimizden birinin tuvaletlerin temizliğine övgüler yağdırması oluyor. Bu kadar övgüyü hak eden Emine Hanım'dan başkası değil. Bunu karşılıksız bırakmıyor onu primle ödüllendiriyorum.

Merak edip Taş Ev'i gezip görmeye gelenler de oluyor. Eğer müsait zamanım varsa onları zevkle gezdiriyor, bilgilendiriyorum. Dürüst olmak gerekirse başım kalabalık olduğunda işin zevki kalmıyor. Böyle durumlarda kapıdaki levhayı "restaurant" yerine "müze" olarak değiştirip bir giriş ve rehberlik ücreti koysak daha mı karlı olur bu iş diye bizimkilere takılıyorum. Gelenler "Ne güzel yapmışsınız burayı? Bir kartınızı alalım, en yakın zamanda geleceğiz." deyip ayrılıyorlar. "Bir de konaklama olsa ne kadar güzel olur." diyenler artıyor gün geçtikçe. Hatta İzmir'den arayıp "Konaklama hizmetiniz var mı?" diye soruyor bazıları.

Her pazar olduğu gibi bu pazar da gece geç vakte kalan olmuyor ama Emine Hanım ve ablasının bulaşıkları yıkayıp mutfağı toparlaması uzun sürüyor. Bir de üzerine çay keyfi yaptıkları için geç vakitlere kadar kalıyoruz. İşler bittikten sonra gece kahvaltısı yaparken elemanlarla yapılan sohbet eğlenceli olmaya başlıyor. Ben ise bir an önce servisi tamamlayıp günlüğümü yazmak istiyorum.

13/11/2017 Pazartesi, Tire

Dünkü yorgunluğun üzerine sabah geç kalkıyoruz. Hava kapalı ve ara sıra ince ince yağmur çiseliyor. Gece boyunca konularını tekrarlayan kızım sınav günü yaklaştıkça geriliyor. Onu rahatlatmaya çalışıyorum. Hiçbir şey yok aklımda, tek soru bile cevaplayamayacağım dediği sınavlarda en yüksek notu aldığı geçmişteki günlerini hatırlatıyorum. Beni duymuyor bile. Sanırım ona en güzel morali Venüs veriyor. Güneş biraz yüzünü gösterince ikisi birlikte yürüyüşe çıkıyorlar.

Elimizde kalan mezelerden Venüs ve Fifi'nin en çok sevdiği Arnavut ciğeri. İlk defa Fifi o ufak cüssesine aldırmaksızın Venüs'ü yanına yaklaştırmıyor. Şehre inip bir pizzacıda karnımızı doyuruyoruz. Ben daha önce denemediğim "calzone" sipariş ediyorum, acılı olanından. İçinde sadece sucuk olması gereken kapalı pizzanın içi salam ve şerit sosislerle geliyor. Siparişimin bu olmadığını söylüyorum, değiştiriyorlar. Garsonla fırının başındaki ustanın tartışmaları geliyor kulağımıza. Geri gönderdiğimin hamuru daha güzel iken yeni geleni pek başarılı bulmuyorum.

Biraz alışveriş yaptıktan sonra kızımızı uğurluyoruz İzmir'e. Yağmur bastırıyor. Yaylaya döndüğümüzde yağmurun yanı sıra fırtına çıkıyor. Bilgisayarımın başında otururken terastaki sandalyelerin şiddetli rüzgarın etkisiyle bir o yana bir bu yana sürüklendiğini duyuyorum. Eşim oğlumla konuşuyor. Oğlum yılbaşında program yaparsak yanımıza gelmeyeceğini söylüyor. "O zaman kapatır, biz Ankara'ya gideriz." diyorum.

Kızımı arıyorum. Sağ salim İzmir'e varmış olması rahatlatıyor. Eşim TV'de dizisi "Kırgın Çiçekler" in başında. Birazdan "Kim bir milyon ister?" başlayacak. O zamana kadar bu yazım bitmeli.

14/11/2017 Salı, Tire

Pazar alışverişini tamamladıktan sonra yaylaya dönüyorum. Köyün girişinde Emine Hanım'la zeytinliği geziyoruz. Gözlerim onunki kadar keskin değil. Bu sene yok senesi olmasına rağmen en az geçen seneki kadar zeytin yüklü ağaçlar. Umutsuz girdiğim bahçeden mutlu bir şekilde ayrılıyoruz.

Eşim her şeyin hazır olmasını istiyor. Büyük hazırlık var bugün. Sevgili kızımın sınavı için hazırlık yapmamız gerekiyor. Jüri üyelerine kahvaltı masası hazırlamak adettenmiş. Taş Ev zaten bu işin uzmanı artık. Catering servisi bizden. Tabaklar, çatallar, bardaklar itina ile paketlenip kutulara yerleştiriliyor. Aman unuttuğumuz bir şey kalmasın.

Akşam erken çıkma telaşındayız. Diğer yandan mekan kapanmaz. Nitekim misafirlerimiz arasında ağırlamaktan en fazla onur duyduğum bir aile İzmir'den gelen konuklarını bizde ağırlamayı tercih ediyor.

Misafirlerimizi geç vakit ağırladıktan sonra İzmir'e, kızımın evine varışımız saat 01.30'u buluyor. Park yerinin büyük problem yaşattığı bir sokak. Tek araçlık yer yok, arabalar yolun sağında ve solunda birbiri arkasına sıralanmış. Tek çare cama telefon numaramızı bırakıp garajın önüne park etmek. Ne var ki orayı da kapmışlar. Hemen onun arkasına zor bela yanaşıyorum. Saatlerimiz sabah saat 06.00'ya kuruluyor.

15/11/2017 Çarşamba, İzmir

Alarm çalmadan yirmi dakika önce eşim uyandırıyor. Kızımla birlikte iki araç çıkıyoruz yola. Sahil yolunda sabahın erken saatleri olmasına rağmen trafik yoğun. Kızım önde biz eşimle arkada araçların arasında şerit değiştire değiştire ilerliyoruz. Hızımız yol açıldığında oldukça fazla. Kırmızı ışıklardaki kaybettiğimiz zamana rağmen zamanında varıyoruz hastaneye. Sınav salonu fazla büyük değil. Malzemeleri taşıdıktan sonra paketler teker teker açılıyor. Altı kişilik masaya beyaz örtü seriliyor. Kahvaltılıklar, tabaklar, bardaklar yerleştiriliyor. Erken yola çıkmamızın ne kadar isabetli olduğunu anlıyorum şimdi. Çay semaverinin düğmesi eşimin elinde kalıyor. Ne yapacağız şimdi? Hemen elime bir bıçak alıp açma kapama düğmesinin altındaki çubuğu çeviriyorum. İşe yarıyor.

Her şey hazır hale gelince kızıma başarılar dileyip Bornova Vergi Dairesine gitmek üzere ayrılıyorum. Uzmanlık harcının yatırılması gerekiyor. Kızımın akşam uçağına yetişebilmesi için yaptığımız iş bölümünün gereği bu. Kızım "Ya sınavdan geçemezsem?" deyip telefonunu beklememi, daha sonra harcı yatırmamı istiyor. Vergi Dairesine yatan paranın geri alınmasının mümkün olmadığını bildiğim kadar kızımın sınavı geçeceğinden de eminim. "Hı, tamam, öyle yaparım." diyorum kızıma.

Sabah trafiği yoğun. Navigasyon yardımı ile hiç bilmediğim Vergi Dairesini bulmam zor olmuyor. Sıra numarası alıp beklemeye başlıyorum. Sıram gelince ödemeyi yapıp makbuzu alıyor, hemen hastaneye doğru yola koyuluyorum. Yolda kızım arıyor. Sesi heyecanlı geliyor. "Baba, harcı yatırabilirsin." "Yatırdım bile, az sonra yanındayım." Kızımı uzmanlık sınavını geçip artık uzman doktor olması sebebiyle kutluyorum.

Ne yazık ki sınav sonunda hocaları ve jüri üyeleriyle çekilen fotoğraf karelerine girmekte geç kalıyorum. Hastaneye döner dönmez masaların toplanması, yeniden paketlenip kolilere yerleştirilmesi zaman alıyor. Taş Ev'e geç dönüyoruz. Mangal sönmüş, yeniden ateşi yakmak zaman ister. Aksilik bu ya böyle zamanlarda misafir eksik olmaz.

Akşam olmadan başlıyor yoğunluk. Bonfile kalmamış, kuzu şiş kalmamış. Telaşla nasıl atlamışız bunları? Mangalda ateş yok. Gelen misafirlerimiz Allah'tan anlayışlı insanlar. Bekliyorlar mangalın yanmasını. "Çoluk çocuk sincapları seyrettik çok güzel vakit geçirdik." diyorlar. 

6 Kasım 2017 Pazartesi

ŞÖMİNE KEYFİ

31/10/2017 Salı, Tire

Büyük pazar alışverişi çileye dönüyor. Arabamı park edecek yer bulamıyorum. Dar sokak aralarından ilerlemeye çalışırken hareket halindeki ya da talih yüzüne gülüp park edebilmiş araçların arasından teğet geçiyorum. Sonunda pazar yerine oldukça uzak bir yerde güçlükle bir yer buluyorum kendime.

Personel servisini geciktirmemek için pazar alışverişini yarıda kesince yeniden şehre inmem farz oluyor. Pazar yeri olağan üstü kalabalık. Geçen haftanın yağmurlu olması diyorlar buna sebep. Yine aynı manzaralar. Daracık yollarda bebek arabalarıyla alışveriş yapan genç anneler, iki bastonla yürüyebilen yaşlı teyzeler, herkesin elinde pazar arabaları...

Dönüş yolunda eşim arıyor. "Misafirlerimiz var." Gelenler yabancı değil. Haftada en az bir kere ziyaret eder onlar bizi. Hava serin olmasına rağmen terasta, açık havada güneşlenmek istiyorlar. Geçen hafta yedikleri ayva tatlısının tadını unutmamışlar ki yemekten hemen sonra "Ayva tatlısı var mı?" diye soruyorlar.

Lüks bir arazi aracıyla zarif bir hanımefendi geliyor. Urla'da bir butik oteli varmış. O da duymuş namımızı. Lion kulüp dönem başkanlarını ağırlamıştık epey önce. Onlardan biri tavsiye etmiş. Salona çıkınca manzara büyülüyor onu. Şarap gurmelerinden oluşan kırk kişilik grubu getirmekmiş niyeti.

Gecenin sürprizi İzmir'den. Telefon ediyor hanımefendi, "Servisiniz var mı?" Sormakta haklı. Açılalı beri değişik nedenlerle üç kez değişti tatil günümüz. Dün kapalı olduğumuzu bilmeden kapıdan dönenler oldu. Telefon edip kapalı olduğumuzu öğrenenler daha şanslıydı tabii. Açık olduğumuzu söylüyorum. "Birazdan İzmir'den yola çıkıyoruz, sanırım bir, bir buçuk saat sürer yol." Taş Ev uzak diyen Tireliler geliyor aklıma. İnsanlar en az yüz kilometre yapmayı göze alabiliyorsa demek iyi şeyler yapıyoruz.

Quora'dan ilginç bir soru ve ilginç bir yorum dikkatimi çekiyor. Soru şu: ABD Irak'a girmeseydi şimdiki durum ne olurdu? Cevap verip yorum yapanlar hiç boş insanlar değil. Bütün sorulara verilen cevaplar bilgi, belge ve araştırmaya dayanıyor. Cevaplar olabildiğince özgür ve tarafsız. Bir ABD vatandaşı diyor ki "Şüphesiz Saddam ülkesinin başında olur, Işid ve benzeri terör örgütleri ortaya çıkmazdı. İran bu kadar güçlü olmazdı. Orta Doğu'da sükunet hakim olurdu. Unutmamak gerekir ki Saddam, Osama Bin Ladin'den en az bizim nefret ettiğimiz kadar nefret ederdi." diyor. Ben devam edeyim. Suriye karışmaz, üç milyon mülteci Türkiye'ye gelmezdi. Irak'ın Saddam döneminde o topraklarda yaşayan biri olarak cevabı gerçekçi buluyorum. Neydi Irak'a girmek için gösterilen asıl neden? Ülkeye demokrasi getirmek. Alın size demokrasi...

01/11/2017 Çarşamba, Tire

Hava mevsim normallerinin altında seyrediyor. Gündüz saatlerinde idare etse de geceleri şömine sobayı yakmaya başlayacağız artık. Alışveriş yapmadığım nadir günlerden biri.

Dört genç arabalarını bahçe kapısının önünde park edip bahçe içindeki yürüyüş yolundan yaya olarak yaklaşıyorlar. İzmir Alsancak'ta bir kafeyi işletiyorlarmış. Onlar da "Kahvaltı için harika bir yer burası." diyorlar. "Keşke burada bir de konaklama imkanı olsaydı." diyor bir diğeri. Eleman sıkıntısından bahsediyoruz.

Şömine sobayı yakmak konusunda karar veremiyorum. En azından hazırlık yapmak lazım. Erdal'ın kestiği kestane kütüklerini salona istif ediyorum. Her gün böyle biraz stok yapabilsem sonra rahat ederim.

Venüs'e mamasını veriyorum. Yüzüne bakmıyor. Pirzola kemiklerine alıştığından olsa gerek. İlginç olan kara kızların gelip Venüs'ün kulübesinin önündeki köpek mamasını yemesi. Serbest bıraksam en az bir tavuğu katleden Venüs yanına gelen tavuklara o kadar ilgisiz ki.

Ödemiş'ten sadık misafirlerimizden biri rezervasyon yaptırıyor. Eşi ile birlikte artık aşina oldukları mezelerimizden sipariş ediyorlar. Son derece kibar bir çift. Teşekkür sözcüğü dillerinden düşmüyor.

Akşam misafirlerini erken uğurladıktan sonra erken kapatıp dinlenme hesapları yaptığımız bir anda bir rezervasyon daha alıyoruz. Geç vakitlere kadar onları ağırlıyoruz. Bu sayede bu satırları yazma imkanım oluyor.

02/11/2017 Perşembe, Tire

"Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırından çektiği kadar." Orhan Veli "Kitabe-i Seng-i Mezar" isimli şiirini Süleyman Efendi için değil de benim için yazsaydı herhalde şöyle derdi. "Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, şu Tire'nin esnafından çektiği kadar." Bir aydır çay ocağının tamiratıyla uğraşıyorum. Dün "Servisteyim, işim bitince gelirim." demişti. Yorulmaması için "Yok sen zahmet etme, ben gelir alırım seni." desem de kar etmedi. Bugün telefonuma cevap bile vermiyor.  "Adam mı yok, başkasına gidin siz de." diyorsunuz değil mi? Yok arkadaş, hepsi aynı. "Bu işi yapacak zamanım yok." demiyorlar, sizi bağlıyorlar ama işinizi de yapmıyorlar. Eğitimle alakası yok bu durumun, tarihine yakışmayan bir kültür oluşmuş burada, sözlerin namus olmaktan çıktığı, yoz bir kültür. Eşim "Böyle değildi benim memleketim otuz sene önce, nasıl bu hale geldi anlamıyorum." der durur.

Sabah gıdak gıdak sesleri ta uzaklardan geliyor. Emine Hanım, "Sessizce git yanına oraya yumurtlamış olmalı." diyor. Kümesin arka taraflarından gelen sese doğru ilerliyorum. Kara kızlardan biri koca bahçe dar gelmiş olmalı ki, tel çitin arkasındaki ormana geçmiş. Ormanda yumurta aramak işime gelmiyor. Bahçede atılı bulduğum eski bir kümes telini kümesin ortasındaki ağacın etrafına sarıyorum. Böylelikle kümesin çatısına, oradan da dışarı atlayacak bir yolu kapattığımı umuyorum. 

Hava soğudukça kış hazırlıkları daha fazla önem kazanıyor. Dün başladığım yakacak odun istifine devam ediyorum. Girişte geçen sene odun istiflediğimiz yeri ağaç kütükleri ile dolduruyorum. Akşama doğru şömine sobayı yakmak üzere hazırlıkları tamamlıyorum. Depodan odunluk ve maşa takımlarını çıkarıp şöminenin yanına yerleştiriyorum.

Akşama doğru şöminede yılın ilk ateşi yanıyor. Kestane odunlarının çıtırtısı oldukça büyüleyici. Akşam yemeğine yakınlarda bir baraj inşaatını yapan şantiye şefi ve çalışma arkadaşları konuğumuz oluyor. Konu baraj, barajın tipi de silindirle sıkıştırılan beton SSB olunca muhabbet derinleşiyor. Sohbet ettikçe Kayseri'den, Zonguldak'tan, Aydın'dan pek çok ortak tanıdıklar çıkıyor ortaya. 

03/11/2017 Cuma, Tire

Biraz geç kalınca ikinci defa şehre inmek zorunda kalıyorum. Malum bu gün küçük pazar. Sabahın serinliği diri tutuyor insanı. İlk olarak çay ocağını tamir edecek ustanın dükkanına uğruyorum. Artık bu son gidişim. Yapmayacaksan yapmayacağım de. Dükkan kapalı. Telefon ediyorum, tahmin ettiğim gibi yine cevap vermiyor. Cevap verecek yüzü yok çünkü. Başka birini buluyorum bakalım o sözünde duracak mı?

Pazar oldukça kalabalık. Bebek arabasıyla arada sıkışan genç bir kadın elindeki pazar arabasını yolun ortasında bırakıp alışveriş yapmaya koyulan orta yaşlı bir kadına çıkışıyor. "Şu arabanızı önünüze alsanız da yol verseniz." Kadın bir şey demeden arabayı çekip yolu açıyor. Fırıncı Hatice Hanımın işleri yolunda. Pazarın içine nasıl girdiğini anlayamadığım bir pikabın arkasına ekmek dolduruyor. "İdare edebilirsen gerisini yarın vereyim." diyor. "Tamam, olur." diyorum gülümseyerek.

Akşama yine bir doğum günü yemeği var. Şömine sobayı erken yakıyorum. Geçen seneden işi öğrendiğim için sobayı yakmak uğraştırmıyor. Salon oldukça keyifli bir mekana dönüşüyor. Hem sıcacık hem de şöminenin ateşinde çıtır çıtır yanan kestane odunları güzel bir görsellik veriyor.

Saat yedi deyince misafirlerimiz gelmeye başlıyor. Eşimin TV de tiryakisi olduğu kelime oyununun başladığı saatler. Emine Hanım bizi çok güldürüyor. Dışarıdan mutfağa girsem "Ay korkuttunuz beni." diye çığlık atıyor. Hadi buna alıştık ama bugün ne dese beğenirsiniz? Salonda pencerenin kenarında duran bir iki biblo var. Benim çok hoşuma giden, bir dostumuzun hediye getirdiği dekoratif süs eşyaları. Biri saksafon çalan şapkalı zenci, diğeri gitar çalıyor. "Yukarıdakiler ne korkunç değil mi? Ben çok korkuyorum." demesin mi? Ne korkunç? "Hani pencerenin yanında duruyorlar ya, gece rüyama girmesin diye temizlik yaparken gözlerimi kapıyorum." 

Misafirlerimizden bir diğeri incir üreticisi. Arkadaşlarıyla birlikte gelirken bir torba incir getirmişler, tadımlık. Torbayı eşime uzatıyorum. "Balık getirmişler pişirilmesi için." Yüzüme şöyle bir bakıyor. Gülmeye başlıyorum. "Yok, yok hediye incir getirmiş misafirlerimiz." 

Eşimin kahvaltı ısrarı var yine. Bana söz veriyor. Sadece pişi ve börek vereceğim, aşırıya kaçmayacağım diye. "O zaman sadece rezervasyon yaptıranlara veririz kahvaltıyı." diyorum.

Misafirleri uğurladıktan sonra Venüs'ü serbest bırakıyorum. Sevinci görülmeye değer. Bu kadar enerjiyi nereden buluyor bilmiyorum.

04/11/2017 Cumartesi, Tire

Güzel başlayan bir gün. Venüs ile Fifi birbirleriyle eskisi kadar boğuşmuyor. İkisinin karşımda poz verir gibi durmaları üzerine vakit geçirmeden deklanşöre basıyorum.

Diğer günlerin aksine şarap siparişleri rakıyı solluyor. Ağırlamaktan büyük zevk duyduğumuz misafirlerimiz son geldiklerinde ayırtmışlardı masalarını. Talihsizlik işte, geçen geldiklerinde değerli bir yüzüklerini düşürmüşler. Ne kadar arasalar nafile. Yanlarında İzmir'den gelen misafirleri var bu kez. Hanımefendiler şarap beyefendiler rakı içiyor. İçtikçe coşuyorlar, kahkahaları ortalığı inletiyor.

Yan masada genç aşıklar. Onlar da şarap içiyor. Şömine ateşinde Tire manzarası ve şarap. Keyifler tıkırında. Benim ise başıma geleceklerden haberim yok.

Misafirleri yavaş yavaş uğurluyoruz. Hanımefendiler kendi aralarında karar vermişler. Bu mezeleri yapanın elinden öpülür. Eşimin elini öperek ayrılıyorlar. "Ayılabilirsek sabah kahvaltısında görüşmek üzere."

Genç çift, çifte kumrular gibi yan yana oturmuş şaraplarını yudumluyorlar. Kalkmaya hiç niyetleri yok gibi. Elemanları bırakmak için şehre iniyorum. Yakıt göstergesi sona dayanmamış ama ışık yanıyor. Şansıma güvenip eşimi yalnız bırakmamak için yakıt alma işini yarın sabaha bırakıyorum. Maceramız da böyle başlıyor. Dönüş yolunda Taş Ev'e varmaya iki yüz metre kala arabam yolun en dar kısmında kalıyor. Ne direksiyon dönüyor, ne fren tutuyor. Hemen dörtlüleri yakıyorum. Arkamda bir başka araba beliriyor. Arabadan inip emniyetli mesafeye kadar geri gitmelerini istiyorum. Fren de direksiyon da kazık gibi. Bir taraf uçurum. Diğer taraf budanmış ağaç dallarıyla kaplı. Zor bela biraz sola yanaşıp arkamdaki aracın geçmesini sağlıyorum. Şanssızlık işte! Neyse, yürünebilecek bir yol. Depoda bir bidon benzin olacaktı. Eşime durumu anlatıyorum. Depodan aldığım bidonu ve huni görevi görecek plastik bir şişeyi alıp aracın yanına varıyorum. Karanlık bir taraftan, bidonu tek başıma huniyi tutarak depoyu doldurmanın zorluğu diğer taraftan, bu işin tek başına olmayacağına kanaat getirip benzin bidonunu arabanın bagajına koyuyor, gerisin geriye Taş Ev'e dönüyorum.

Genç kumrular hala yukarıda oturuyorlar. Bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyorum bir kez daha. Teşekkür ederek bir istekleri olmadığını söylüyorlar. Saat 12.00 olunca müzik yayınını kesiyorum. Kalkma zamanının geldiğini anlıyorlar böylelikle. Hava oldukça serin. Durumu anlatıp bizi arabanın yanına kadar bırakmalarını rica ediyorum. Yanımızda götürdüğüm beş litrelik su bidonu işe yarıyor. Depoya üç dört litre kadar benzin boşaltıyorum. Eşim bir an önce dönmek için sabırsızlanıyor. Biraz daha benzin koymak niyetindeyken işi yarına bırakıyorum. Bir iki denemeden sonra araba çalışıyor ve arabayla Taş Ev'e geliyoruz.

Arabadan inerken aklım başıma geliyor. Yahu benim araba dizel. Ben kalktım benzin koydum. Tamam, şimdilik işimi gördü ve arabamı bırakılmaz bir yerden Taş Ev'e kadar getirdi. Hemen internete giriyorum. Aman Allah'ım ben ne yaptım? Motoru parçalarsınız diyen mi ararsın, krank milini kesersin diyen mi. Bazı yorumlarda araba ateş alır diyen bile var. Hemen arabayı olduğu yerde bırakıp depoyu boşaltın, benzin giren ne kadar aksam varsa servise temizletin yorumları iyiden iyiye canımı sıkıyor. Yarın pazar, kahvaltı vermeye karar verdik, alışveriş yapmam lazım, elemanları erken getireceğim. Yarın ola hayrola.

05/11/2017 Pazar, Tire

Ne zaman başımı yastığa koydum, nasıl uyandım hatırlamıyorum. Eşim kahvaltı telaşında, benim zorum arabanın durumu. Saat 07.30 da taksi duraklarından birini arıyorum. Cevap veren yok. Pazar sabahı kimin işi olur taksiyle. Canım sıkılıyor. Bir başka taksi durağını arıyorum. Uzun uzun çaldırdıktan sonra Mustafa isminde biri açıyor telefonu. Hemen gelmesini istiyorum. Niyetim şehirden mazot alıp mümkün olduğunca benzini mazot içinde seyreltmek. Hafta arası olsa tamircimi arayacağım ama bugün sanayide çalışan olmaz. Elimdeki 25 lt lik bidonda hala bir miktar benzin var. Şansım yaver gidiyor pazar olmasına rağmen 25 litrelik bir bidon daha alıyorum. Benzinlikten ikisini de mazotla doldurduktan sonra geri dönüyoruz. Mustafa arabasını o kadar yavaş kullanıyor lakin sesimi çıkartamıyorum. Elemanları alış saatim yaklaşıyor. Taş Ev'e varıyoruz. Bidonları indirdikten sonra elemanları almaya gidiyoruz birlikte. Mustafa "Şansımız varsa hortumla depodaki benzini çekebiliriz belki." diyor. Biraz da olsa rahatlıyorum.

Hortum işe yaramıyor. Aldığımız iki bidon mazotu aracın yakıt deposuna zor bela boşaltıyoruz. İnternet yorumlarında böyle bir durumda sakın ola sürat yapmayın diye uyardıklarını hatırlıyorum. İkinci sefer kontağı çevirince araba çalışıyor. Rolantide yarım saate yakın çalışır durumda bırakıyorum. Kahvaltı rezervasyonları başlayınca iyice daralıyorum. Bu benzin kokusundan nasıl arınacağım?

Taksi şoförünü gönderiyorum. İlk kahvaltı misafirleriyle ilgilendikten sonra acil ihtiyaçları almak üzere şehre iniyorum yavaş yavaş. Pencerem açık. Dışarıdan kuş seslerine benzer sesler geliyor. Sesler beni takip edince bunun motordan geldiğini anlıyorum. Benzinli motorine motorun alışma sesleri bunlar. Bir süre sonra sesler kesiliyor. Alışverişimi tamamlayıp kazasız belasız dönüyorum Taş Ev'e.

Yoğun bir pazar günü. Misafirleri ağırlama telaşıyla arabayı unutuyorum. Yoğunluk öyle bir hal alıyor ki rezervasyonsuz gelen bazı misafirlerimizi geri çevirmek zorunda kalıyoruz. Taş Ev övgü üstüne övgü alıyor. Telefonlara bile cevap veremez haldeyim. 24 Kasım Öğretmenler günü rezervasyonları gelmeye başlıyor. Böyle zamanlarda vakit hızlı ilerler. Bir bakmışız akşam olmuş. Öyle oluyor. Eşimle birlikte elemanları şehre bırakıyoruz. Arabada sorun yok görünüyor.