KATEGORİLER

28 Eylül 2023 Perşembe

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 214

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Ağaç Ev Sohbetlerinde bu haftanın konusu sevgili DeepTone'dan. 

"Bir araştırma yaparken yazılı basılı kaynaklara ve kitaplara başvurmak internete başvurmaktan daha iyi midir?"

İster yazılı basılı kaynaklardan, kitaplardan ister internet üzerinden bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi olduğu gibi araştırmalarda kullanmanın iyi bir yol olduğunu düşünmüyorum. Herhangi bir konuda araştırma yapacak isek, doğru yanlış demeden mümkün olduğunca fazla kaynaktan yararlanıp fikir sahibi olmamız gerekir. Topladığımız bu bilgileri, birbirleriyle kıyaslamak, yazarlarının ideolojik ve kültürel ve bilgi birikimlerini, dönemin özelliklerini dikkate aldıktan sonra aklımıza yatan kısmını doğru olarak kabul edebiliriz. Özellikle dini inançların, ideoloji ve siyasetin etkisi altında yazılan kitaplara ya da internet üzerinde yayımlanmış makalelere çok daha fazla dikkat etmemiz gerekir. 

Uzun yıllar önce oğluma sekizinci sınıf bilgi yarışmasında birincilik ödülü olarak armağan edilen, Fahrettin Erdoğan'ın (1874-1958) kaleme aldığı "Türk Ellerinde Hatıralarım" adlı biyografi ve anı kitabı kısa bir süre önce tesadüfen elime geçip okuduğum kitaplardan biriydi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dönem milletvekillerinden olan Erdoğan kitabında, Kurtuluş Savaşı öncesinde Bulgaristan, Romanya, Türkistan, Azerbeycan, Doğu Anadolu topraklarındaki Ermeni, Rus ve İngilizlere karşı yaptıkları mücadeleyi anlatıyor. Aşırı milliyetçi ve muhafazakar karaktere sahip biri. Aslında buna benzer kitapları, yazarına bakıp okumaktan imtina ederim. Çünkü bu kitaplarda bütün Türkler daima mazlum, cesur, cefakâr, çalışkan, vatan sevdalısı gösterilirken Ermeniler, Ruslar ve İngilizlerin hepsi zalim, cani, korkak, tecavüzcü, işkenceci olarak yansıtılır. Ayrıca yazarın kusurlu taraflarına, yapmış olduğu haksızlıklara, hatalara asla yer verilmez. Buna rağmen şu kadarını söyleyebilirim ki kitaptan edindiğim bilgilerin % 10'u bile doğru olsa çok şey öğrendiğim bir gerçek. Sözgelimi Atatürk'ün kurtuluş savaşını başlatmak üzere Samsun'a çıktığı yıllarda Doğu Anadolu'da Kars, Batum ve bazı ilçeleri içine alan "Güneybatı Kafkas Cumhuriyeti" adında bir devlet kurulduğu, bir yıl kadar ömrü olan bu bağımsız cumhuriyetin İngiliz işgali ile sonlanıp bakanlarının Malta'ya sürgüne gönderildiği bugüne kadar hiçbir yerde gözüme ilişen bir bilgi değildi. Elbette bu bilgiyi farklı kaynakları teyid ettikten doğruluğunu kabul ettim. 

Özetle kaynağın ne olduğu  önemli değil bence. İlk elemede yazarın ya da yayınlayan kurumun kim olduğuna dikkat ederim. Harvard'ın bir makalesiyle Çemişkezek Üniversitesi'nin bir yayınına aynı gözle bakmam elbette. Buradan yabancı hayranı olduğum  anlamı çıkmasın. Çıksa da bence mahsuru yok ayrı. İki ülkenin eğitim düzeyindeki farkı hepimiz biliyoruz. Diğer taraftan bütün Harvard Üniversitesi yayınlarının kayıtsız şartsız gerçekleri yansıttığı iddiasında değilim.

İnternet ulaşılabilirlik bakımından büyük avantaj sağlamakta. Bilgi kirliliği sadece internette değil yazılı basında da var. Bu bakımdan kopyacılık yapmak yerine, farklı ve çok sayıda kaynaktan aklımıza uygun gelenleri dikkate alarak araştırmamızı yapmak en iyisi sanırım.             

20 Eylül 2023 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 213

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Evet, Ağaç Ev Sohbetlerinde bu haftanın konusu sevgili DeepTone'dan. 

"Ekonomik büyüme mi, çevre koruma mı?"

Çevre koruma deyince üç aşağı beş yukarı herkes aynı şeyi anlar. Diğer taraftan ekonomik büyümeden bahsetmeye kalkarsak konu biraz çetrefilleşiyor. Özellikle ülkemizin de içinde bulunduğu geri kalmış ve otokrat yönetimler tarafından idare edilen ülkelerin ekonomik büyümeleri hormonlu. Yani kişi başına düşen gayri safi milli hasılamız artsa da ülkemizde yaşayanların sadece küçük bir kısmı zenginleşiyor, kalan kahir ekseriyetinin fakirleştiği bu durumda ekonomik büyümenin hiçbir anlamı yok. Peki bunun çevre korumayla ne ilgisi var? Şöyle ki o parsayı toplayan küçük azınlık servetlerini artırmak için çevreye en büyük zararı vermekteler Şehirlerde rant odaklı çarpık yapılaşma, hava kirliliği, turizm bahanesiyle deniz kıyılarımızın kirletilmesi, maden çıkarmak için ormanlarımızın yok edilmesi, baraj ve elektrik santralleriyle fauna ve floraya verilen zararların tamamına yakınının müsebbibi başta ülkeyi idare edenler ve onların yasalara aykırı, denetimsiz iş verdikleri insanlar. Elbette bütün bu işler çevreye minimum zarar vermek suretiyle yapılabilir ve memlekette ekonomik büyüme sağlanabilir. Lakin adaletin olmadığı ülkelerde yöneticiler aldıkları rüşvet karşılığında denetim vazifelerini yerine getirmezler ve gözünü para bürümüş bir avuç kodaman ülkenin hatta dünyanın geleceğini karartmaya devam ederler.

Bu hususta sade vatandaşların yapabileceği çok az şey vardır. Demokrasiden anladığımız belli periyotlarla ülkemizi idare edecek yöneticileri seçmek. Ülkemiz üzerinde akla gelmeyen türlü oyunlar oynanarak liyakat sahibi ahlâklı insanları seçme imkânı kalmamıştır. Bize seçmemiz için sunulan siyasi parti liderlerinin, ve onların atayacağı yöneticilerin temelde birbirlerinden hiç farkı yok. Ülkenin bir adım ileri gidebilmesi için çağdaş eğitim ve adaletin tesisi gerekir. Ne yazık ki ideolojisi ne olursa olsun iktidara talip olanların işine gelmez bu durum. Onların tek amacı yalan söyleyerek, göz boyayarak ve algı oluşturmak suretiyle makamlarını korumak ve iktidarı ellerinde tutmak ya da iktidarı ele geçirmektir.

Yukarıda saydığım nedenlerden ötürü çevre koruma, sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olup yasak savma kabilinden birkaç düzenlemeyle geçiştirilen bir olgudan öteye geçemeyecektir. Çevrenin korunmadığı bölgelerde cezayı sadece doğa kesmektedir. Dereler taşar, depremler ve diğer afetler sonucunda birçok can kaybı meydana gelmektedir. Ne yazık ki fatura ağırlıklı olarak yine yoksul kesime kesilir. Tanrı'nın  da pek adil olduğunu söylemek zor bu noktada.

Ne yapmak lâzım peki? Godot'yu bekleyeceğiz. Başka alternatifimiz yok bence!           

19 Eylül 2023 Salı

YUNANİSTAN MACERASI

Son yıllarda en çok görmeyi istediğimiz ülkelerden biriydi Yunanistan. Her seferinde bir aksilik çıkar erteleyip dururduk. Bu kez de aceleye geldi yeterli ön hazırlık yapamadık ama neyse ki şeytanın bacağını kırmış olduk en azından. Geçen seneki ilk plânımız aracımızla Edirne'den girip geze geze Atina'ya kadar indikten sonra geri dönmekti. Son iki senedir araca kasko yaptırmıyorum. Fakat yurt dışına çıkmak için hem aracın kasko sigortası olması hem de yurt dışı için ek bir teminat ödenmesi gerekiyormuş. Yakıt parası vs. düşününce fazla gelmiş, araçla çıkmaktan vazgeçmiştik. Geçen yıl Selanik-İzmir arasında karşılıklı feribot seferleri başlamıştı. Ne yazık ki ilginin az olması sebebiyle bu yıl kaldırılmış.

Geriye iki alternatif kalıyordu. Birincisi; İstanbuldan otobüsle Dedeağaç'a oradan sonra birer gün konaklayarak Gümülcine, Kavala ve Selanik'e geçmek daha sonra mübadele sırasında eşimin dedelerinin geldiği, Selanik'e 70 km mesafedeki Karaferye'yi (şimdiki adı Veria) görmek. Bu alternatif hem çok yorucu olacak hem de zamanımız yetmeyecekti. İkinci alternatif deniz yoluyla Sakız Adası, oradan Pire ve Atina, daha sonra trenle Selanik ve Karaferye'yi görüp aynı rotadan geri dönmekti. İkincisinde karar kılarak internet üzerinden feribot, tren biletlerini alıp Selanik'te konaklayacağımız yeri ayarladık.

Çeşme-Sakız Adası arasını Sunrise Lines'ın San Nicolas feribotuyla Sakız Adası-Pire arasını Bluestar Ferries'in Nissos Samos adlı yolcu gemisiyle yapacaktık. Verilen bilgi notunda iki saat önceden limanda olmamız gerektiği yazıyordu. Biz de İzmir'den erken yola çıkıp aracımızı bir akrabamızın evinin önünde park edip limana yürüdük. Aslında o kadar erken gitmemize gerek yokmuş, bir saat kadar kala limanın önüdeki acenta kapısını açtı ve check-in yaptırıp biletlerimizi aldık. Bu bekleme süresini hemen acentenin ve limanın karşısındaki bir kafede geçirirken ilk şoku orada yedik. İçinde incecik bir kaşar diliminin olduğu bizim gevrek dediğimiz simitin eetiket fiyatı tam 120 TL'ydi. Biraz düşününce hak verdik, dışarıdaki fiyatlariçin bizleri alıştırmaya çalışıyorlar herhalde dedik!. 

Pasaport konrolünden geçtikten sonra feribota bindik. Külüstür bir şeydi. Eşimin akrabaları duymasın sahipleri oldukları Ertürk Feribotlarından almamıştım bileti. Oysa onlar Sakız Adasına olan mesafeyi 20 dakikada alırken bizim külüstür Yunen feribotu San Nicolas'la yolculuk 35 dakika sürecekti. Neyse deniz havasını alarak gideriz, sorun değil dedik. Sakız Adasına vardığımızda gümrükten geçerek burnumuzun dibindeki Yunan topraklarına adım atmış olduk. Akşama kadar vaktimiz vardı. Sakız Adasının köylerine özellikle adanın güney kısmına günlük turlar var. Fakat ne yazık ki bütün yerler doluymuş. Belki gelmeyen olur diye saat 11.30'a kadar bekleyin dediler. Ama gelmeyen olmadı. Dönüşümüz hafta sonu olduğu için daha kalabalık olur şimdiden yerinizi ayırtın dedi görevli Nikolas. Hoş ve ilgili bir adamcağız, eşyalarınızı yazıhanede bırakabilirsiniz dedi, ilgilendi. Eğer vazgeçerseniz paranızı iade ederiz sorun değil dedi. Peki dedik 20'şer Euro ödeyerek iki kişilik yer ayırttık dönüşte tura katılmak için. 

İlk günümüz Sakız'da geçti böylece. Küçük bir yer, çarşıları, kafeleri alışveriş yerleri var. Adanın en meşhur ürünü adından da belli olduğu üzere sakız. Eşim kurabiye ve tatlılarda kullandığı için bir miktar aldık. Kilosu 250 Euro diye söyleniyordu. Sanırım bizimki 180 Euro civarına geldi. Limana yakın, ana caddenin bir sokak gerisinde Retro adında güzel bahçesi olan bir kafeye oturup kahvaltımızı yaptık. Belli ki Türkler çok ziyaret ediyor burayı. Türkçe olarak "kahvaltı 6 Euro" yazıyordu. Kocaman kızarmış bir yumurtalı tost ekmeği, domates, salatalık, zeytin tabağı bize gayet uygun geldi. Uygun geldi derken insan bir süre sonra alışıyor bu ülkenin parasına, ne kadar ucuz dediğimiz şeyleri TL'ye çevirdiğimizde olayın vehameti yani paramızın ne kadar değersiz bir hale geldiği çıkıyor. Deniz boyunca kafelerin, birahanelerin, restaurant ve börekçilerin dizildiği uzun bir cadde ve arkasında alışveriş mekanlarının olduğu bir bölgenin dışında fazla görülecek bir yer yoktu. Öğlen saatlerinde zaten esnaf siesta yapıyor, her yer kapalı. Meşhur bir dondurmacı varmış, ev yapımı! Gittik tabii. Son derece sıradan, İzmir'de her yerde yediğimiz dondurmadan farkı yok. Euro ödedik tabii, fazla değildi. Ne zaman ki TL ye çevirdim, vay be dedim, bu dondurmaya bu fiyat! Eşime söylemedim, onun da belki ilk kez sormamasına sevindim. Zaman geçmek bilmiyor, gez gez yorulduk. Sahildeki birahanelerden birine oturduk sonunda. Ben biramı söyledim, yanında bir de çerez tabağı getirdiler. Epey oturduktan sonra limana doğru yürüdük. 

Yunan topraklarında olduğumuz için artık pasaport kontrolü yok. Nissos Samos limanda bizi bekliyor. Yolcu gemisi Çeşme'den Sakız Adasına geldiğimiz feribottan çok daha büyük. Bir yandan araçlar gemiye alınırken bilet kontrolünden geçip en az yedi katlı geminin yürüyen merdivenlerinden yukarı çıkıyoruz. Biletimizin üzerinde koltuk numarası yazmıyor, ekonomi sınıfı olduğu için olmalı. Demek ki isteyen istediği koltuğa oturabilir diye düşünüyorum. Yolcu sayısı fazla olmasına rağmen gemi çok büyük olduğu için fazla kalabalık görünmüyor. İki kat çıktıktan sonra geminin ön ve arkasında yer alan iki kafeteryadan yemek, sandviç, içecek ve atıştırmalık satışı yapılıyor. Ortada masalar ve kafeterya tipi basit koltuklar var. Yemeğini, içeceğini alan buralarda oturuyor. Gemideki görevlilerden birine bileti gösterip nerede oturacağımızı soruyorum. Bize kafeterya sandalyelerini gösteriyor ve gemide epey boş yer olduğunu daha sonra gidip rahat, pullman koltuklara geçebileceğimizi söylüyor. Gidip boş koltuklardan ikisine geçiyoruz eşimle. Koltukların kolçaklarında numaraların olması biraz işkillendirse de sorun etmiyorum ama dönüş yolunda bunun ne anlama geldiğini acı bir şekilde öğreneceğiz. Yaklaşık beş koltuk ara ile tavandan sarkan birer tv, sesleri kapalı olarak farklı Yunan kanallarını gösteriyor. Dokuz saat sürecek gece yolculuğumuz rahat bir şekilde ilerlerken kâh kitap okuyoruz, kâh koltuklarımızı yatırıp uyuyoruz. Arada bir kalkıp gemiyi tanımaya çalışıyorum, üst katları kolaçan ediyorum, geminin ön bölümünde ortadan bir kapıyla girilen kamaralar yer alıyor. Bazen güverteye çıkıyor ve denizin serin kokusunu içime çekiyorum. Ön tarafta denizi yara yara ilerleyen geminin oluşturduğu beyaz köpüklü dalgaları seyrederken hayaller kuruyorum. Gemi uzaktan ışıkları yansıyan Ege adalarının arasında hızla yol alıyor. Adını bilmediğim iki ya da üç adaya yanaşıp yolcu indiriyor, yeni yolcular alıyor. Uzun bir yolculuk, haliyle karnımız acıkıyor. Kalkıp kafeteryadan soğuk zero kolamızı alıp eşimin marifetli elleriyle hazırladığı kekleri, börekleri atıştırıyoruz.

Yolcuların hemen hepsi Yunan vatandaşı, diğer ülkelerden bazı yolcular da var ama Türk'e hiç rastlamadık. Sağlı sollu yüzlerce koltuğun yer aldığı salon ve kafeteryaların çevresinde yadırgadığım görüntüler çarpıyor gözüme. Koltukların büyük kısmı boş olmasına rağmen insanların bir kısmı, özellikle genç olanlar, uyku tulumlarına girip sere serpe boş yerlere uzanmışlar. Bazıları yere battaniye, çarşaf sermiş etrafına aldırmaksızın evlerindeki yataklarındaki gibi rahat bir şekilde yatmış, uyuyorlar. Orta ve ileri yaştakiler kafeterya kanapelerine serilmişler, bazıları ayaklarını boş buldukları koltuklara uzatmışlar. Kırda piknik yaparcasına salonun dört bir köşesi yerde uyuklayan insanlarla dolu. Bende yanlışlıkla göçmenleri taşıyan bir gemiye mi bindik hissi uyandıran bir görüntüydü bu. Telekom'dan aldığım haftalık internet paketi işime çok yaradı. Google haritalardan geminin Ege denizindeki konumunu an be an takip ediyordum. Geminin yanaştığı adaların adlarını buradan görmek mümkün ancak Yunan alfabesini bilmeden bunu anlamak imkânsız. Pire limanına yaklaşırken yine güverteye çıktım. Dokuz buçuk saat süren uzun yolculuğumuzun sonuna gelmiştik.

Plâna göre gemiden iner inmez tren garına gidip önce sekiz buçuk km mesafedeki Atina'ya, oradan da yine trenle Selanik şehrine geçecektik. Biletleri internet üzerinden almıştım, zamanımız sınırlıydı. Liman çıkışında lokomotif işareti olan bir tabelayı takip edip liman dışına çıktık. İstasyonu sormak istiyoruz, insanların çoğu İngilizce bilmediklerinden anlaşmak hiç kolay değil. Taksilerden birine fiyat sorduk 20 Euro istedi. Oysa zaman olsa yürüyüş mesafesinde ulaşabileceğimiz bir yere gidecektik. Gençlerden fayda vardı. Hemen ilerimizde genç bir kıza sorduk. Oradan kalkan şu numaralı otobüse binerseniz sizi götürür istediğiniz yere dedi. Bileti nereden alacağız, ya da otobüste bilet alabiliyor muyuz diye soracak olduk, sorun değil bilet almanıza gerek yok dedi. Acaba doğru yere mi götürecek heyecanı içinde otobüse bindik. Sonradan öğreniyoruz ki, otobüs ve metrolarda genel olarak bilet kontrolü yapılmıyormuş. Fakat denetleme esnasında biletinizin olmadığı ortaya çıkarsa bilet ücretinin 60 katı kadar ceza ödemek zorunda kalınıyormuş. Bu uygulama Avrupa ülkelerinin çoğunda var. Yine navigasyondan takip ediyorum yaklaşık 1.200 metre yürüyüş mesafesindeki hedefimize an be an uzaklaşıyoruz. Normaldir bu otobüs trafikteki yolları kullanacak. Yaklaşık iki üç km yol gittikten sonra iniyoruz. Köprüyü geçin orada tren garını göreceksiniz diyor gençlerden biri. Neyse, sonunda gara varıyoruz. Bilet gişesinin önündeki yaşlı bir amca ile gişe görevlisi teyzemiz kendi dillerinde tartışıp duruyorlar. Trenimiz on dakika sonra kalkacak ve bağlantılı olarak Atina'dan Selanik trenine yetişeceğiz. Sohbetleri uzadıkça uzuyor, eşim sinir küpü. Araya giriyorum, yaşlı amca dur, sıranı bekle anlamında Yunanca bir şey söylüyor sakin bir üslûpla. Ve göz göre göre treni kaçırıyoruz! Ve ben o anda pişman oluyorum, bileti önceden aldığıma. Evet, gidiş dönüş internet üzerinden daha ekonomik ancak en ufak bir aksamaya tahammülü yok. Yaşlı adamın işi bitip gittikten sonra durumu gişedeki teyzeye anlatıyoruz. Sorun değil diyor bir sonraki tren on beş dakika sonra kalkacak onunla gidersiniz. Başka çaremiz mi var? Hem Atina hem de Selanik biletlerini alıp perona çıkyoruz.

Bir gezi yazısında okumuştum. Pire'den kalkan banliyö trenleri önce ara istasyonları ağır ağır geçiyor ve daha sonra hızlanıyorlarmış. Henüz iki istasyon geçmşken, yani daha hızlanma aşamasına gelmeden trenimiz duruyor ve bir anda bütün vagonların boşaldığını fark ediyoruz. Yine gençlerden biri trenin arıza yaptığını başka bir trene aktarma olacağını söylüyor. Hangi trene? Tren ortada yok. Bekle bekle, tamam diyorum artık, Selanik treni kaçtı. Peronda tren gözüktüğünde bir demiryolu görevlisine durumu anlatmaya çalışıyorum. Şansıma adam İngilizce konuşabiliyor. Tamam merak etmeyin ben durumu telefonla karşı tarafa bildiririm diyor. Hiç ümitlenmiyoruz. Bir mucize gerçekleşiyor, aktarma yaptığımız tren Atina garında perona yanaşır yanaşmaz aşağı iniyoruz ve görevli genç bir kız bizi karşılıyor, Selanik trenine yetişecek yolcu siz misiniz diye sorduktan sonra beni takip edin hemen diyor. Peşinden koşturup merdivenleri çıkıyoruz, biletimizde yazılı vagon numarasına bile bakmadan nefes nefese bizi Selanik'e götürecek trene bindiriliyoruz. Bu noktada Yunan demiryollarının sorumluluk anlayışına şapka çıkartıyorum.

Yaklaşık beş saat süren tren yolculuğumuz hayli keyifli geçiyor. Bir saat kadar sonra vagonların arasındaki çifte kapılardan geçip altı yedi vagon ilerliyoruz. Geldiğimiz vagon kafeterya olarak tanzim edilmiş. Tezgahın arkasındaki görevli hanıma birer kahve söyleyip boş masalardan birine oturuyoruz. Neyse ki telefonlarımızı şarj edecek prizler var masanın yanında. Zira telefonlarımızın şarjı neredeyse bitmek üzere. Yol boyunca geçtiğimiz güzergâh yeşille mavinin içiçe geçtiği doğal güzellikleri seyre dalarken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyoruz. 

Selanik tren garına öğleden sonra vardığımızda saat dört civarıydı. Turistik gezilerimizde konaklayacağımız yerin konumuna önem veririm. Eşim için önemli olan ise temizliği. Her ikisini sağlayan bir daire ekonomik bakımdan da daha uygun görünüyordu. Telefondan navigasyonu ayarladım ve 1.100 metre yürüdükten sonra dairemize gelip yerleştik. Temizlik ve konum itibarıyla beklentimizin de üzerindeydi. Hemen şehri gezmeye çıktık, çünkü sonraki günü tamamen Karaferye'ye (Veria) ayırmıştık. Eşim atalarının bir asır önce yaşadığı toprakları özellikle görmek istiyordu. Selanik'e gelip da Atamızın doğduğu evi ziyaret etmeden dönmek olmaz. İnternet'ten baktığımda ziyaret saatinin neredeyse biteceğini fark ediyoruz. Saat beşe bir çeyrek saat kala bir taksi çevirip şansımızı deneyelim dedik. Yol boyunca şöför yarım İngilizcesiyle hayat pahallığından dert yanarken Euro'ya geçilmesiyle birlikte Almanların sömürgesi olduk diyor. İçimden sen bir de Türkiye'yi gör diyorum. Atatürk'ün evine geldiğimizde kapanışa sadece beş dakika vardı. Görevliler yardımcı oldular ve üst kattan başlayıp aşağı doğru katları ziyaret etmemizi biraz da elimizi çabuk tutmamızı istediler. Bu ziyaretin kısa sürmesi aslında iyi de oldu. Atatürk'ün çoğunu bildiğimiz hayatı ve yaptıklarını anlatan yazılar, Zübeyde Hanım'ın ve Atatürk'ün biri gençlik diğeri ileriki yaşlarda olmak üzere iki adet balmumu heykeli ve birkaç bakır tas ve çatal bıçak takımı dışında bir şey yoktu. Fakat yine de o havayı solumak, gördük diyebilmek önemliydi bizim için. 

Atatürk Evi'nden sonra merak ettiğimiz ikinci yer, tabii ki Beyaz Kule'ydi. Ana caddelerinden biri boyunca yürüyerek sahile doğru indik. Beyaz Kule tüm ihtişamıyla karşımızdaydı. Dedikleri gibi şehrin sahil bandı İzmir'i andırıyor. Biraz ileride Selanik'in en önemli meydanı Aristoteles Meydanına vardık. Bu civarda güzel kafeler, restaurantlar ve nezih bir ortam var. Hava kararmaya başlarken yorgunluğumuzu gidermek için kafelerden birine oturup biramızı yudumlarken bir şeyler atıştırdık. Aslında tavernalardan birine gitmek istiyordum fakat karnımız doymuştu. Gezilecek birkaç tarihi yapı olmasına rağmen bizim tercihimiz şehrin havasını koklamak ve yerel mutfağını keşfetmekten yana oldu. Ertesi gün için Veria'ya gidecek otobüs terminaline gitmeye koyulduk. Epey bir mesafe yürüdükten sonra yanlış yere geldiğimizi söylediler. Meğer Selanik'te iki otobüs terminali varmış. Bizim gitmemiz gereken yer Makendonya Otobüs Terminaliymiş. Yürümekten bitap düşünce bir taksi çevirdik, bu sefer doğru yere vardık. Gişeler yeni kapanmıştı, erken saatlerde gelirseniz biletinizi buradan alabilirsiniz dediler. Önceden edindiğim bilgi beni şaşırtmıştı aslında. Selanik-Veria arası otobüsle 2,5-3 saat sürüyor deniliyordu. Gerçekten de otobüs 70 km lik yolu aradaki köylere uğrayınca o kadar uzun vakit alıyormuş ancak ekspres servislerde bir saat civarında sürüyormuş yol. Bu bilgiyi aldıktan sonra yine bir taksiye atlayıp dairemize döndük. O gece güzel bir uyku çektik. 

Sabah ssat 9.30'da ilk otobüs kalkıyordu. Erkenden taksiyle garaja vardık ve biletlerimizi aldık. Otobüsümüz tam saatinde kalktı. Navigasyonum açık bir halde geçtiğimiz yerleşim yerlerini, dereleri takip ediyordum yolculuk sırasında. Etrafı tarlalarla çevrili dümdüz yolda sabit bir hızla ilerledikten sonra ata topraklarını görme heyecanı her ikimizi de sarmıştı. Akşama kadar koca bir gün geçirecektik bu şehirde. Otobüs garaja varır varmaz, şehri tanımaya koyulduk. Turistik bir belde değil burası. Eşim anlatıyor, dedelerinin bir akarsunun kenarında büyük bir evleri varmış. Önce Yahudilerin Sinagogu ve onların yaşadığı mahalleyi geziyoruz. Yunanistan'da en büyük derdimiz Grek alfabesi. Çoğu kez tanıtım levhalarında Latin harfleri bile yok. Sözgelimi Veria'nın "V" harfi onlarda "B" ne alâkaysa. Neyse ki matematik ve fizik formüllerinden hatırladığım bazı sembol harflerle durumu kurtarmaya çalışıyoruz. Şimdi bütün gayretimiz Vera suyunu ve aynı bölgedeki Barbouta bahçelerini bulmak. Geniş bir meydandaki ahşap kanapelere oturmuş üç yaşlı teyze muhabbet ediyorlar. Onlardan birine yanaşıp Barbouta bahçelerini ve akarsuyu soruyorum. Kadın tek kelime İngilizce bilmiyor fakat Yunanca bize durmadan bir şeyler anlatıyor. Adının Dorothea olduğunu öğreniyoruz. 

Dorothea, bizim bu seyahatte aklımızda en kalıcı anlardan biri oldu. Smyrna'dan geliyoruz deyince daha da coştu. Devamlı bizimle Yunanca konuşmaya devam ederken anlamadığımızı bilmesine rağmen hız kesmiyor. Barbouta bahçelerine nereden gidebiliriz diye sorunca yanındaki iki kadına hoşçakal bile demeden önümüze düşerek kılavuzluk etmeye başlıyor. Kadın konuşmaya hasret kalmış demek ki. Eşimle gülmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Dorothea Teyze önde biz arkada ilerlerken muhtemelen bize Barbouta bahçelerinin tarihini anlatıyor fakat gram bir şey anlamıyoruz. Bu durumun kadıncağız için hiç önemi yok, el kol işaretleriyle bir şey demek istiyor. Buradan da gidebiliriz ama iyisi mi biz şu merdivenleri kullanalım demek istedi sanırım. Sonunda yanında şırıl şırıl, şirin bir derenin aktığı salaş sayılabilecek bir kafeyi göstererek burada bir şeyler yiyip içebilirsiniz dediğini tahmin ediyorum. Teşekkür ederken buyrun birlikte birer kahve içelim teklifimizi nazikçe geri çeviriyor ve samimi bir şekilde vedalaşıp yanımızdan ayrılıyor. Biz de merdivenlerden çıkıp kafeye giriyoruz. İlginç bir servis yöntemi var kafenin. Aşağıda dere kıyısındaki masalardan birine oturuyorsunuz. Masaların yanındaki telefonda 2 tuşuna basıp siparişinizi veriyorsunuz. İstedikleriniz hazırlandıktan sonra teleferikle masanınızın yanına geliyor. Yunanistan seyahati boyunca yediğimiz en güzel Greek saladı burada yedik. Gürültüden uzak, sadece derenin çağıltısı eşliğinde yarım saat kadar keyifli bir zaman geçirdik. 

Hesabı ödeyip kafeden ayrılır ayrılmaz bir sürpriz bizi bekliyordu. Birkaç yağmur damlası başımıza düştüğünde yaz yağmuru deyip önemsememiştik. Yahudi mahallesinin dar sokaklarından şehir merkezine doğru ilerlerken yağmur tüm şiddetiyle bastırdı ve biz kendimizi ıslanmaktan koruyacak bir sundurma dahi bulamadık. Caddeye çıkıp bir taksi arayışına giriştik, yolların sele dönüştüğü yağışta taksiciler bizi bekliyordu sanki. Nafile bekleyişten sonra eşim otostop yapalım dedi, iyi yapalım da nereye gideceğiz bilmiyoruz, ne diyeceğim ben insanlara dedim. Neyse ki duran hiçbir vasıta olmadı ve sırılsıklam ıslandık. Sonunda bir pastaneye sığınıp yağmurun dinmesini bekledik. Yaklaşık kırkbeş dakika sonra yağmur kesildi ve güneş yüzünü gösterdi. Eşimin en büyük arzusu ata topraklarını görmekti benimse daha çok yerel bir tavernada uzoyla deniz ürünlerinin tadına bakmaktı. Bir yandan yine yağmura yakalanırız korkusuyla adımlarımızı açarak şehrin merkezinde şirin bir tavernaya vardık. Kalamar, karides güveç, Greek salad ve uzodan oluşan menümüz geldiğinde keyfime diyecek yoktu. Ancak eşim kalamar tavayı sevdiğinden ızgarası pek hoşuna gitmedi. Güveç de istediği gibi değildi. Veria'nın bir de meşhur revanicisi varmış fakat oturacak yeri olmadığı için sen burada otur ben gidip alır gelirim dedim. Bulunduğumuz yere yakın küçük bir dükkândı. Bazı şeyler değerinden çok daha fazla ünleniyor nedense. Sıradan bir revani tatlısıydı, çok daha iyilerini ülkemizde yemiştik. Fakat yine de tatlı yani, oturup afiyetle ağzımızı tatlandırdık. 

Otobüsümüzün dönüş saatine daha çok var. Veria'yı hakkını vererek gezdik bu sayede. Yıkık dökük camiler, kiliseye çevrilenler, kiliseler ve tarihi yapıları gördük, şehrin havasını kokladık ve tam zamanında terminale vardıktan sonra Selanik'e dönüş yolculuğumuz başladı. 

Akşam saatlerinde Selanik'i son kez görme imkânımız oldu. Bir taksi tutup doğrudan otobüs terminalinden şehir merkezine vardık. Caddeler bu saatlerde oldukça canlıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse yeterince zaman ayıramamıştık bu şehre. Aslında gezdiğimiz yerler İzmir Alsancak'ın bir kopyası. Yorgun düşünce yine bir kafeye oturup ben biramı eşim de kolasını yudumlarken bir şeyler atıştırıp şehri seyre daldık ve geç saatlerde dairemize döndük. 

Sabah erken saatlerde yürüyerek tren istasyonuna geldik. Selanik'ten Atina'ya oradan da Pire'ye geçtik. Dönüş yolculuğumuz biraz da neyi nerede bulacağımızı bildiğimiz için sorunsuz ve rahat geçti. Pire'ye vardığımızda geminin saatine daha epey zaman vardı. Limanın karşısında bir pastanede oturup kahvaltımızı yapalım dedik. Eşimin öğrendiğine göre börekleri güzelmiş Yunanların. Yediğimiz feta peynirli börek gerçekten de muhteşemdi. Pire şehrinde bir süre çarşı pazar dolaştıktan sonra eşimin ısrarıyla birer bilet alıp belediye otobüsüne bindik. Niyetimiz biraz şehri turlamaktı. Daha önce belirttiğim gibi bilet kontrolü yok, otobüse bindikten sonra okutman gerekiyor sadece. Uyanıklık edip biletlerimizi okutmadık. Aslında otobüsün nereye gittiğini bilmiyoruz, rastgele birine atladık. Otobüs bir durak gittikten sonra ikinci durakta tamamen boşaldı. Meğerse son durakmış! Hevesimiz kursağımızda kalmıştı. Durduğumuz yer aslında son durak gibi durmuyordu. Güzel sahil yolu boyunca upuzun ilerleyen bir yoldu. Biz ileri gitmek istiyoruz, sor bakalım şunlara dedi eşim, ileride ne var? Soru bana garip geldi, adamlar siz nereye gitmek istiyorsunuz diye sorsa cevabımız hak getire. Neyse ki duraktakilerin ve şöförlerin hiçbiri İngilizce bilmiyorlardı, anlaşamadık. Bir süre sonra gençten bir çocuk geldi. Biz dedik limana dönmek istiyoruz, hangi otobüse binmemiz lâzım. Yolun karşı tarafında bir durak gösterdi. Bir çeyrek saat sonra otobüsün biri geldi durağa ve şansına bindik. Biletimizi yine okutmadık. Bu kez şansımız yaver gitmişti. Belediye otobüsü bizi öyle bir gezdirdi ki değme turlar halt etsin. Önce Paşa Limanı denilen ve yatların barındığı güzel bir koyun etrafından dolaştı, sonra aşağı yukarı şehrin bilinen bütün caddelerinden geçerek yoluna devam etti. Bir gözüm navigasyonda bir gözüm saatte maceralı bir yolculuğun içinde bulduk kendimizi. Zira geminin kalkış saati yaklaşıyordu, ve biz Atina'ya doğru yaklaşırken Pire'den mütemadiyen uzaklaşıyorduk. Ve Atina'ya geldik Akropolün etrafından dolaştık. Hani biraz daha ilerlese inip bir taksi tutup limana yetişmeyi düşündüğüm bir anda son durağa geldik. Aynı otobüse yeniden binip dönüş yolculuğumuz başladı, limana yakın bir durakta indik ve gemiyi kaçırmadan maceralı turumuz sağ salim tamamlanmış oldu.

Sakız'a dönüş yolculuğumuz tam bir felâketti. Gelirken gemi boşken dönüşte tıklım tıklım dolu. Hiçbir yerde ne boş koltuk ne de sandalye var. Sekiz dokuz saatlik yolculuk ayakta nasıl çekilecek. Tecrübeli olanlar, yerlere şilteleri sermişler, uyku tulumları içinde keyif sürüyorlar. Bazıları açık güvertede serin rüzgâra aldırmaddan kıvrılıp uzanmışlar. Neyse ki bir boş sandalye gözümüze ilişti. Eşimi oturttum. Koltuktaki gibi rahat değil ama hiç yoktan iyidir. Bir ara eşim sandalyesini bana emanet ederek boş koltuk avına çıktı ve gülerek geldi yanıma. Sandalyemizin üzerine eşya bırakıp koltuklara geçtik. Ben güverteye çıktım, biraz dolaşıp döndüğümde eşimin yerinde olmadığını gördüm. Koltuğun sahibi gelmiş ve eşim de kalkıp eski sandalyesine dönmüş. Benim için zor bir yolculuk değildi, sık sık açık güvertede vakit geçirdim ama eşim için üzüldüm doğrusu. Bir daha yolcu gemilerinde ekonomi sınıfından bilet almamayı öğrenmiş olduk bu sayede.

Sabahın ilk saatlerinde Sakız Adası'ndayız. Vakit oldukça erken ama börekçiler açık. Yine şu feta peynirli börekten aldım açık börekçilerden birinden ve doğruca ilk gittiğimiz Retro Cafe'ye gittik. Hava tam olarak aydınlanmamış. Telefonlarımızı şarj edecek prizlerin yerini biliyoruz nasıl olsa. Üstelik internet şifremiz de var. Fakat sabah ayazı eşimi rahatsız ettiği için börekleri aldığımız salona dönüp uzunca bir süre vakit geçirdik. Saat on buçuk'ta Sakız Turumuz var. Biletleri önceden almıştık. 

Tur çok güzel geçti. Sakız Adası'nın en meşhur turu Güney turu. Pyrgi ve Mesta köyleri oldukça turistik yerler. Türk rehberimiz ağırlıklı olarak Ertürk Lines yolcularına hizmet eden sempatik bir hanımefendi. Sakız Adası deyince damla sakızının nerede nasıl yetiştirildiğine dair önemli bilgiler veriyor. Sakız en önemli gelir kaynağı adanın. Merkeze 25 km mesafediki Pyrgy köyü kendine özgü mimarisiyle oldukça ilgimizi çekti. Cenevizli korsanlardan korunmak üzere yapılmış labirent şeklindeki dar sokakların arasında kaybolmamak mümkün değil. İki köyün arasında verilen molada yine Akdeniz usulü güzel bir yemek yedikten sonra dönüş yolculuğuna başladık. Başladık başlamasına da bizim feribotun hareket saatiyle otobüsün dönüş saati aynı. Sardımı bizi yine bir heyecan. Hem acenteye hem de rehbere durumumuzu anlatmamıza rağmen son derece rahat davranmaları bizi huzursuz ediyor. Tam şehre geldik ki trafikten ilerleyemiyoruz. Karşıda bizim feribotu görüyorum. Otobüsten adımımızı attığımız anla feribotun kalkışı aynı zamana denk geldi. Rehber bizi sakinleştirmeye çalışıyor. Önceden söz verdiği gibi sorun değil sizi artık Ertürk feribotuna bindireceğiz diyor. Yarım saat sonra kalkacak bir feribot bu, fakat diğerine göre çok daha hızlı. Rehber hanım hemen gereken işelmleri yapıyor ve bize biletlerimizi veriyor. Gümrük ve pasaport kontrolünden geçtikten sonra Çeşme'ye doğru ilerlerken maceralı yolculuğumuzu tamamlıyoruz..

15 Eylül 2023 Cuma

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 212

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Evet, Ağaç Ev Sohbetleri beşinci yılında ve bu haftanın konusu sevgili DeepTone'dan. 

"Değişiklikler, yeni deneyimler mi aynı hayat aynı alışkanlıklar mı?"

Değişiklik hayatın içinde olan bir şey. Değişime ayak uyduramayan silinir, gider. Dünya, çevremiz sürekli değişmekte. Dolayısıyla biz insanlar da kendimizi değişimden soyutlayamayız. Değişimin sonu iyi bir netice vermeyebilir fakat bunu göze almak ve her türlü sonucu baştan kabul etmek gerekir.

Hayatında sürekli değişiklik yapan insanları takdir ederim. Önlerindeki seçenekleri değerlendirerek birçok konuda deneyim sahibi olurlar. Bazen başarısızlığa uğrayabilirler ama aldırmaz, yeni bir yolculuğa yelken açarlar. Böylelikle onlar için hayat monotonluktan çıkar ve eğlenceli bir hal alır.

Her ne kadar değişiklikten yana olsam da yapı itibarıyla riski sevmeyen sağlamcı biri olarak değişim ve yeni deneyimler konusunda maalesef muhafazakârım. Değişiklik ihtiyacı ya bir zorunluluk ya da aşırı bir istek sonucunda ortaya çıkar bende. Yine de ölçer biçer, olası riskleri değerlendirir, ondan sonra alışkanlığımı bırakır değişikliğe imkân tanırım. 

En basitinden gittiğim bir restoranın hizmetinden, sunduğu yemeklerin lezzetinden, fiyat/fayda oranından memnun kalmışsam, kolay kolay başka bir yerde yemek yemeye gitmem.

Hayatın anlamını çözemedim ama sırrını çözdüğümü sanıyorum. Çevremizdeki insanların ve doğanın sürekli değiştiği bir dünyanın sabırlı, anlayışlı ve sakin bir izleyicisiyim. Hayatımda önemli değişiklikler yapmaya pek gönlüm olmadığına göre değişen çevrem beni yeterince tatmin ediyor olmalı. Belki bu yüzden yeni deneyimlere ve değişikliklere pek ihtiyacım kalmıyor. 

Eşim bana benzemez, o değişikliği pek sever. Sözgelimi bir yerde iki yıldan fazla oturduktan sonra ilk fırsatta yeni bir yere taşınmayı düşünür. Ya da evin içinde sürekli olarak bir değişiklik peşindedir. Belki onun sayesinde hayatımızda değişiklikler ve yeni deneyimler yaşıyoruz birlikte ve bu da bana yetiyor.  

5 Eylül 2023 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 211

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Evet, Ağaç Ev Sohbetleri beşinci yılında ve bu haftanın konusu oldukça ilginç ve yine sevgili DeepTone'dan. 

"Hayatta başarılı olmak için bir insanda olması gereken en önemli özellik nedir?"

Öncelikle başarının ne anlama geldiğine bir bakalım. Kelime anlamı olarak başarı; belirli bir hedefe ulaşma veya istenen sonucu elde etme halidir. Nedense başarılı bir insan denildiğinde hep olumlu algılarız. Oysa bu tanıma göre, bankayı soyup kasaları boşaltan bir gangster ile kadın voleybol milli takımımızın saygıdeğer sporcuları kendi alanlarında başarılı olarak değerlendirilebilir. Gangster'in iyi bir ahlâka sahip olması beklenmez ama sporcunun iyi ahlâka sahip olması aranan bir niteliktir. Ahlâk da toplumdan topluma, kültürden kültüre ve hatta zamana göre değişebilen bir kavram ama ben evrensel ahlâktan yani, kültür, ırk, din, milliyet, cinsel yönelim ve diğer herhangi bir ayırt edici özellikten etkilenmeksizin tüm bireyler için geçerli, evrensel etik diyebileceğimiz bir kavramdan söz ediyorum. Bu bakımdan başarıyı iki farklı açıdan ele almak gerektiğine inanıyorum: etik başarı ve etik olmayan başarı. Böyle bir ayrımın dilimizde yer almamasını yadırgadığımı söylemek isterim. Bu yüzden hileli yollardan zenginleşmiş insanlara "başarılı" iş insanı diyoruz ve bunlar emekleri, yetenekleri ve zekâlarıyla bir yere gelmiş iş insanlarıyla aynı saygıyı görebiliyorlar.

Ülkemizde ahlâk, etik değerlerden o kadar uzaklaştı ki, etik yönden başarıyı sağlamak pek çok dalda neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Gençlerimiz, iyi üniversiteleri bitirdikleri halde başarılı olamayacaklarına inanarak yurt dışında şanslarını denemeyi tercih ediyorlar haklı olarak. Çünkü ülkemizde zekâ, yetenek, bilgi, çalışkanlık, ekip çalışmasına yatkınlık gibi özellikler başarılı olmak için yeterli değil artık. Bu tür özelliklerin hiçbirine sahip olmayan kişiler bir bakıyorsunuz, büyük makamlara atanmış, başarılı diye anılıyor. O zaman nedir başarının ilk anahtarı? Şans!

Bakın şimdi, Kılıçdaroğlu'nu ele alalım. Bu adamda liderlik vasfı var mı? Zekâsıyla mı geldi muhalefet partisi genel başkanlığına? Ondan daha zeki, bilgili, tecrübeli adam yok mu partide? Eğer derin devleti, komplo teorilerini bir yana bırakırsak Deniz Baykal'ın uçkuruna sahip olamaması sayesinde şans yüzüne güldü adamın. Şimdi yeni bir şans kapısının açılmasını bekleyeceğiz kendisinden kurtulmak için. Binali Yıldırım'ın oğlu olsaydınız, sizin de gemicikleriniz olur ve başarılı bir iş adamı olarak bütün makamlarda saygı görürdünüz. 

Şimdi diyeceksiniz ki başarının tek ölçütü para mı? Değil elbette. Başarı sanatta, spor dallarında da olabilir. Ben yine şans faktörünün belirleyici olduğuna inanıyorum. Yıllar önce bir tünel işçisi bize sazlı sözlü konser vermişti şantiyede. Adamda bir ses vardı, İbrahim Tatlıses yanında halt etsin. İbrahim Tatlıses de soğuk demirciydi bir zamanlar. Daha sonra hangi şans onu meşhur konuma getirdi bilmiyorum ama bizim tünel işçisinin yüzüne gülmemiş o şans. Yerin metrelerce altında tünel kazmaya devam etti. Yetenek çok önemli. İnanıyorum ki pek çok yazar kabiliyetinin farkında olsun ya da olmasın tanınmadan, başarısını kimselere duyurmadan göçüp gidiyor bu dünyadan. Oysa onların kadar yeteneğe sahip olmayan diğer yazarlar tanıdıkları bir yayınevi sayesinde başarılı olup ödüller alabiliyorlar. Ölümünden sonra ünlenen, değeri sonradan anlaşılıp başarılı bulunan nice sanatçı, nice bilim insanını tarih sayfalarında okuyoruz.  

İster etik ister etik olmayan yönden başarı gösteren her insanın hayat hikâyelerine baktığımızda şans faktörünün rol aldığı en az bir olay görürüz. Şans insanın doğumuyla başlar ölümüne kadar etkisini kaybetmez. Şansın yanı sıra yetenek, çalışkanlık, hırs gibi faktörler başarılı olmak için katkı sağlasa da şans olmaksızın tek başlarına etkili olamayacakları kanaatindeyim. 

3 Eylül 2023 Pazar

HOPPİDİ

Zamanın hızla aktığını, günlerin peşi sıra birbiri ardına dizilip geçmiş hanesinde yerini aldığını düşündüğümde mutlu olduğuma inanırdım eskiden. Çünkü güzel şeylerin kısa, can sıkıcı şeylerin uzun süreceğine dair bir saplantım vardı. Yaşantımdaki bu sürat karşısında geriye kalan zamanımın azaldığını dert etmeden mutlu hissederdim kendimi. Beklemek her zaman canımı sıkmıştır. Zamanın eskisinden de hızlı geçtiğini düşündüğüm bu aralar, yeniden yazamaya başlayabilmek için Godot'u beklercesine  ilham perilerinin gelmesini bekledim uzun bir süre. Yazacak pek çok konu olmasına rağmen, diğer bir deyişle periler görevlerini tam olarak yapmış oldukları halde, görünmez bir el beni bilgisayar tuşlarına yanaştırmamak hususunda ısrarcı oluyordu. Her gün, yarın yazacağım diye niyetlenip aylarca yarının sürekli ötelenmesi canımı sıkarken, zaman geçtikçe kronikleşen bu durum yazma becerimi olumsuz yönde etkiledi, ne yazacağımı kafamda tasarladığım halde nasıl yazacağıma, nereden başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. 

Bu süre içinde tek avuntum kitap okumaya devam edişim oldu. Bir sürü kitap okumama rağmen son derece önem verdiğim kitap hakkında değerlendirme yazılarını yazamadım. Öyle bir an geldi ki, adeta fişim çekilmişti. 3 Temmuz Pazartesi günü sevgili DeepTone'un bloguna girdim ve Ağaç Ev Sohbetlerinin  konusuna bakmak istedim. 202. haftayı görünce şaşırıp kaldım. Son olarak 200. haftanın konusunu yazmıştım oysa. 201. hafta nereye gitmişti? Anladım ki koca bir haftayı kaçırmışım. O hafta benim için tamamen bir kayıptı. O moral bozukluğu ile asla bırakmam dediğim Ağaç Ev Sohbetlerinden de uzaklaşmış oldum. Blog arkadaşlarımdan da uzaklaştım uzunca bir süre, onların bana her daim yeni şeyler katan yazılarından mahrum kaldım. Merak edip, ses ver diyen gerçek dostlardan gelen mesajlar beni ziyadesiyle mutlu etti. Elbette bu uzun süre içinde acı ve tatlı günlerimiz oldu. Kısaca biraz bunlardan bahsedeyim.

Oğlum, ilk eşinden ayrıldıktan sonra bunalıma girdi. Eşinden sonra işinden de ayrıldı, bir süre onunla ilgilendik. Neyse ki daha sonra yeni işine ve arkasından yeni eşine kavuştu. İstanbul'da yapılan nişan töreninden sonra yılın ilk ayında Ankara'da evlendiler. Mutlu bir evlilikleri var.

Bizi en çok mutlu eden haber Mart ayının ilk günü geldi. Kızım hamileliğinin son günlerini yaşarken doktor en az bir hafta daha var doğuma demiş. Biz de kendimizi ona göre ayarlamışken ertesi sabah sancılandı ve şakacı, sabırsız torunumuz Atahan aramıza katıldı. Kolay bir doğum olmamıştı, annesinin dikişleri fazlaydı. İki ay kadar eşimle birlikte kızımızın yanında kaldık. İnanılmaz, ancak yaşanabilecek bir duygu torun sahibi olmak. Ben ve eşim için hayatın yeni bir başlangıcı. İlk doğduğunda elime almaya korktuğum küçücük bir şey. Ailede hemen herkes kız çocuk beklerken erkek olacağını öğrenince ister istemez biraz bozulmuştuk. Fakat bebek yüzünü gösterir göstermez kendine aşık etti bizleri. Ondan uzak kaldığımız her anı aklımızdan atamıyoruz.Geçenlerde komik bir şey oldu. Sabahın erken saatlerinde eşimin sesini duydum, "kapı çalınıyor" diye bağırıyordu. Uykumdan fırladığım gibi kapıya koştum. Eyvah, diyordum içimden, bizim kız torunu kapıya getirdi, her zaman karşıladığım gibi aşağı inip alacaktım, uyuyup kalmışım! Ben kapıya koşarken eşime sesleniyorum bir yandan. "Dur ben açıyorum kapıyı" diyerekten. Muhtemelen kızım beni apartmanın önünde göremeyince asansörle yukarı çıkmış! Baktım ki eşim arkamdan sesleniyor. "Dur sakin ol, kapının falan çalındığı yok, rüya görmüş olmalısın!" İnanmayıp gidip daire kapısını açtım, baktım, kimse yok tabii. Böyle işte artık rüyalarımıza da giriyor velet. Günler günleri, aylar ayları kovaladı. İlk yamuk gülüşleri mest etti hepimizi. Kucağımızdan indirmiyorduk. O boncuk gözlerinin içi gülüyordu. Hiç bir bebekte görmediğim kadar güleç yüzlü bir bebek oldu çıktı. Onu "hoppidi" diye çağırmaya başladık. Güldürmek için her türlü hokkabazlığı yapıp şekilden şekile sokuyorduk kendimizi. 

Kurban bayramı tatili güzel başlamıştı. Bizim hoppidi tam dört aylık koca bir adamdı artık. Eşimin bir hayalinin gerçekleşmesine az kalmıştı. Oğlum ve kızım eşleriyle ve tabii ki hoppidi ile Kuşadası'ndaki yazlığımızda bir arada olacaktık. Düşünüyorum da, gençlik yıllarımızda çok odalı geniş evlerde otururken eşim sürekli bir odayı oğlumuzla gelinimize, bir odayı kızımızla damadımıza veririz geldiklerinde derdi. Ben de yahu her ikisinin de aynı zamanda izinleri olmaz diyerek muhalefet ederdim. Tabii o zamanlar çocuklar henüz ortaokul lise çağındaydılar. Senelerce o geniş evlerin temizliğiyle, eşyalarıyla uğraşıldı. Şimdi emekli olunca küçücük eve tıkıldık. Bu bakımdan yazlık iyi bir imkân veriyordu. İki odayı çocuklara verip biz de salonun rahat, geniş koltuklarında idare edecektik. Eşim sabırsızlanıyordu. Bir sürü yemek hazırlığı yapmıştı, buzluktan önceden hazırladıklarını çıkardı, çocuklar gelmeden bir gün önce arabaya yükleyip çıktık yola. 

Sanırım Cuma günü akşama doğru havanın kararmaya başlamadığı saatlerdi. Çevre yoluna henüz girmiştik. Selway Outlet'e varmak üzereyken araba çekişten düşmeye başladı, emniyet şeridine yanaştığım sırada ön kaputtan dumanlar çıkıyordu. Hararet göstergesi son noktaya dayanmıştı. Bir çeyrek saat kadar bekledikten sonra yaklaşık 300 m ilerdeki alışveriş merkezine geldiğimizde yine hararet yaptı motor. Direksiyon sürücüsü olduğum için nedenini bilmem imkânsız. Servisten Necdet Usta'yı aradım. Neyse ki korktuğumuz olmadı. Önce bekle motor soğusun dedi, sonra sarı kapağı çevir tanka su doldur. Yanlış bir yere su koymayayım diye görüntülü aradım. Ne kadar gideceksin diye sordu. En fazla üç yüz km dedim. Peki, dedi. Her durduğunda, motor soğukken tankı suyla dolduracak ve gözünü hararet ibresinden ayırmayacaksın. Teşekkür edip, arada su ilavesi yaparak Kuşadasına vardık. Böylece eşimin buzluktan indirdiği börekler, çörekler çözülmeden işi halletmiştik. Dönüşte ilk işimiz arabayı servise bırakmaktı. 

Bir hafta sonra mutlu bir şekilde çocukları evlerine uğurladık, biz de İzmir'deki evimize döndük. Gece saat 14.15'te çalan telefon sesi hayra alamet değildi. Oğlum telefonda Gömü yakınlarında trafik kazası geçirdiklerini haber veriyordu. Biz iyiyiz ama araba pert dedi. Çok heyecanlı geliyordu sesi. Biz de panik olduk. Önce gelmenize gerek yok derken on dakika sonra, ikinci telefonda bayıldığını ve hastaneye gittiklerini söyleyip, gelmemizi istedi. Gelin de çok korkmuş, boynunda arabanın arkasındaki eşyaların kayması sonucunda bir çizik oluşmuş. Bozuk arabayla nasıl gideriz onca yolu diye düşünürken, gittiğimiz yere kadar gideriz deyip hemen çıktık yola. Neyse ki gece yolculuğunda hava serindi. Gözüm hararet ibresinde olmak üzere arada su ilave ederek hastaneye vardık. Olay şöyle olmuş: bizimkiler kendi şeritlerinde normal bir şekilde giderlerken diğer otomobil son sürat arkadan gelip sollamayı tamamlamadan sol tekerin olduğu yerden bindirmişler. Bunun üzerine ters dönen araç kıvılcımlar çıkararak sürüklenmiş önlerinden. Bizimkilerin aracı da aldığı darbenin etkisiyle bir sağ korkuluğa arkasında sol korkuluğa bindirerek hurdaya çıkmış. Araç hakikaten tanımayacak haldeydi. Verilmiş sadakamız varmış, derler. Böyle bir kazadan burunları bile kanamadan çıkmaları tek tesellimiz oldu. Sonuçta jandarma ifadeleri, emniyet müdürlüğü izinleri, aracın yüklenip Ankara'ya çekilmesi işleriyle uğraştıktan sonra iki gün moral vermek için yanlarında kaldık. Çıkan bilirkişi raporuna göre oğlumun aracına çarpan şahıs % 100 oranında kusurlu çıktı. Sigortadan bir kısmı alındı paranın, kalan kısmı için hâlâ uğraşıyoruz. Bu arada diğer araçta da dört beş kişi varmış, onların da burnu bile kanamamış. Muhetemelen alkollüydü sürücüsü, zira kâğıt imzalayıp hastaneye bile gitmemişler. Dönüş yolumuz epey çileli geçti. Gündüz yolculuğu yapmamız konusunda ısrar edince çocuklar, defalarca durup su ilave etmek zorunda kaldık. Her seferinde motorun soğumasını beklediğimiz için sekiz saatlik yol iki katına çıktı.

Artık günlerimizin yarısı Hoppidi'yle geçiyor. Annesi yarım zamanlı çalışmaya başladı. Sütünü sağıp sabah bize bırakıyor, öğleden sonra gelip alıyor. Altı ayını doldurdu ve gülmeye, güldürmeye devam ediyor. Resmini koyamıyorum, zira kızım nazar değer diye muhalefet ediyor. Kime benzedi, bilmem ki? Kızım ve damadım yerlerinde duramazlar, her ikisi de gezmeyi sever. Her fırsatta bir yerlere giderler. Hoppidi'ye kimlik çıkartır çıkartmaz yeşil pasaport da çıkarttılar. İki hafta önce Samos'a gittiler ikinci kez. Biz de bu fırsatı değerlendirip uzun zamandır ziyaret etmeyi düşündüğümüz Yunanistan'a gittik. Daha sonra bu gezimizden de bahsederim. İşte bendeki haberler böyle...