KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

31 Aralık 2016 Cumartesi

YILBAŞINA HAZIRLIK

30/12/2016 Cuma, Tire

Ekibe yeni katılan hanımefendi ve diğer elemanlarla birlikte yola koyulduk. Dün görüştüğüm belediye yetkilisi biraz rahatlatmıştı beni. Taş Ev'e yaklaşınca yolun durumunda bir değişiklik olmadığını gördüm. Canım sıkıldı tabii. Uzatmadan söyleyeyim. Aramadık yer kalmadı. Efendim, tuzlama araçları yukarı çıkamamış. Uzak köy yolları kapalıymış. Oradaki diyaliz hastaları için dağ köylerine öncelik vermeleri gerekiyormuş. İnsan bir işi yapamayınca bahaneler bulması kolay. İyi ki burası İzmir, kar yağınca halkın sokaklarda bayram ettiği belde. Hani Erzurum falan olsa yandık demek. Elli metre yeri tuzlamak için elli yeri arıyorum.

Sabahtan küçük pazara uğrayıp eksikleri tamamlıyorum. Öğleden sonra belediyenin yol bakım ekibi geliyor. Greyder ve bir tuz kamyonu işe koyuluyor. Tuzlama hemen etkisini gösteriyor. Dün bahçe içi yolları temizlediğimiz için rahatız. Arabayla Taş Evin önüne kadar giriyoruz artık. Bugün de yol açılmasa yılbaşı programı tehlikeye girecekti.

Olağanüstü bir soğuk hava var. Yolun buzlanmış olduğundan ve tehlike arz ettiğinden bahsetmem iyi olmadı galiba. Bugün gelen giden çok kişi yok. Aşağıdan gelirken diğer restoranlara baktım. Aslına bakarsanız oralarda da durum pek farklı değil. Kimse kapı dışarı çıkmak istemiyor olmalı. Dolu olan tek yer kahveler. Kışın ara mı vermek gerekiyor. Ama gün günü de tutmuyor hani. Geçen pazar yaz günlerinden biri gibiydi Taş Ev. Hava durumu ile ilgili olmalı.

Geçmiş olsun  mesajları geliyor dün yaşadığım olaydan dolayı. Karın sevincini yaşayanlar da yok değil. Bir çok araba kar görmeye geliyor. Kar ziyaretçilerin bazıları bahçeye girip  aileleriyle birlikte neşe içinde kar topu oynuyorlar. Oyunları bittikten sonra da Taş Ev'e konuk olup sıcak bir şeyler içiyorlar. Esen ayaz daha fazla üşümemize sebep oluyor. Sıcaklık sıfırın altında üç ya da dört derece civarında. Daha önce bizi ziyaret eden misafirlerimizden biri eşiyle birlikte geç vakte kadar oturuyor.

Yarına hazırlıklarımız tamam. Kızım yılbaşı süsleri yapıp Taş Ev'i donatıyor. Terasta, masaların üzerindeki karlar pasta gibi duruyor. Ortalık bembeyaz ama yollarımız açık. Sabah oğlum da gelecek. Bütün aile fertleriyle gireceğiz yeni yıla. Var mı daha büyük mutluluk? 

30 Aralık 2016 Cuma

YAYLADA ADRENALİN PATLAMASI

29/12/2016 Perşembe, Tire
Nereden başlamalı bilmiyorum. Sabah ekibi topladım. Alışverişi birlikte yaptık. Kaplan Köyüne kadar yolda herhangi bir sorun yok. Köy meydanında Aşkın Şef, Zeytin'i fark ediyor. Dün tel çitin altından çıkıp peşimizden gelmiş köye kadar bizi takip etmişti. Bugün yaylaya çıkış nedenim biraz da Zeytin'i görmek. Bu karda kışta ne buldu da ne yedi. Ona yemek vermek lazım. Bizi görünce koşturuyor yanımıza, uzun süre görmediği bir yakınına kavuşmuş gibi sallıyor kuyruğunu. Köyden ayrılınca yayla yolu sapağında belediyenin tuz yüklü kamyonu beklemekte. Belediyenin bir pikabı geri geri çıkarak yokuşu tuzlamaya başlamış. Yolun durumunu soruyoruz. "Yol kapalı, çıkamazsınız." diyorlar. Arabama güveniyor, onları dinlemiyorum. Taş Ev'e elli metre yaklaşana kadar teklemeden çıkıyorum yokuşları. Tam geldik derken son elli metrede takılıyoruz. Halen bulunduğumuz yer, dün araçlarıyla yolda kaldıktan sonra halen lastiklerine zincir takmaya çalışan arkadaşlardan otuz metre ilerisi. Az önce yanlarından  geçerken, "Eğer durursam kalkamam bir daha." diye seslenmiştim. Yolun bu kesimi çok kaygan. Araba artık ilerleyemiyor. Yolu kapatmamak için sol tarafa doğru yanaşmaya çalışırken bir yandan hendeğe düşmemeye çalışıyorum. Arabanın yarısı hendeğin içinde, arka sol tekerleğin arkasında ise kocaman bir ağaç kütüğü var. Yoldan geçen araçlar kayıp arabama çarpabilirler, huzursuzum ama yapacak bir şey yok.

Arabayı o halde bırakıp Taş Ev'e doğru yürüyoruz. Her taraf yirmi hatta yer yer otuz santime varan kar örtüsü altında. İzmir için inanılacak bir manzara değil bu. Hoş, burası İzmir değil. Şehirde yerler kar tutmamış bile. Ama burası yayla. Sefasının yanında cefası da olacak elbette. Bahçe kapısından Taş Ev'e kadar kilit parke taşı döşeli yolun üzerindeki karı donmadan önce temizlemek gerek. Aşkın ve Adnan Şeflerle birlikte ellerimize kürek ve fırçaları alarak yolun üzerinde biriken karları kürüyoruz. Epey bir zamanımızı alıyor bu iş, ellerimiz su topluyor. Hava sıcaklığının artması karları eritmeye başlamış yavaş yavaş. Arabanın yanına gidip son bir kez daha hendekten çıkmayı denemeliyim. Daha olmazsa yardım isteyeceğim. Bir çekici gelmesi lazım. Aracın yanına geldiğimde kapıyı açamıyorum. Yan tarafta kocaman bir ağaç kütüğü kapıya dayanmış. Biz ayrıldıktan sonra elli santim kadar daha kaymış hendeğe doğru. Sağ kapıdan girerek sürücü koltuğuna geçiyorum. Aklıma otomatik vitesli arabanın buz üzerindeki başarısızlığı geliyor. Vitesli arabaları buz üzerinde oynatan ben, otomatik vitesli arabada şişiyorum. Ankara'da da aynı durum başıma gelmiş, aniden bastıran yoğun bir kar yağışından sonra Portakal Çiçeği Sokağını çıkamamıştım. Vitesi manuel konuma alıyorum. Yanımızda getirdiğimiz külleri lastiklerin altına serpiyoruz. Tekerleklerin altını karton kutu parçaları ile besliyoruz. Birkaç başarısız denemeden sonra çalışmalara ara veriyoruz. Tekrar lastiklerin altını temizliyor arkadaşlar. Bir kez daha deniyorum.. Biraz sarsılıyor önce.  Zor da olsa arka taraf hendekten kurtuluyor. Patinaj yaparak ağır ağır ilerliyorum. Taş Ev'in önündeki meydana çok yaklaşmışken yerimde saymaya başlıyorum. İşte o andan sonra olanlar oluyor.

Araba yavaş yavaş geriye doğru kaymaya başlıyor. Kontrolü kaybetmiş durumdayım. Sağ tarafım uçurum. Yolun doğrultusuna paralel kalmam mümkün değil. Aklıma "Araç kayarken frene basılmaz." sözü geliyor. Ayağımı frenden kaldırmamla birlikte geriye doğru rampa aşağı hızlanıyorum. Direksiyonu çevirip, hiç olmazsa zor bela çıktığım hendeğe atayım kendimi diye uğraşıyorum. Araba beni dinlemiyor. O bildiği yöne kaymaya devam ederken çaresizlik içinde sonuma razı oluyorum. Hızla yaklaştığım bölgede yol iyice daralıyor. Şansım varsa ağaçlardan biri tutar beni. Geri geri kaymaya devam ederken aracın burnu sağa tarafa kayıyor. Bu iyi bir şey mi? Tersi olsa gerisin geriye uçabilirim. Ancak bu dönüş benim iradem dışında. Belki döne döne uçacağım. O çıktığım hendeğe saplansam diye dua ediyorum. Dün yolda aynı durumu yaşayan genç arkadaşım geliyor aklıma. "Böyle durumlarda ateist olsan imana gelirsin." demişti: Benim durumum da ondan farksız. Artık yapacak bir şey yok. Hakkınızı helal edin dünyalılar. Bu durumu sanırım birkaç kez yaşadım. İlki Karakaya Barajındaydı. Yolda ne kar ne buz vardı. Daha ehliyetim bile yoktu. Bir arkadaşla yarışa tutuşmuştuk. Gençlik işte. O önde ben arkada. Yanımdaki arkadaşın dolduruşuna gelmiştim. Allah ne verdiyse köklemiştim gaz pedalına. Önümdeki aracı geçmiştim geçmesine ama ilk virajda dans etmeye başlamıştık. Yol stabilize kaplıydı, oldukça da geniş. Süratimiz çok fazlaydı, çılgınca dönmeye başlamıştık yolun ortasında. Karşıdan gelen kamyon durmuş bizi izliyordu bir film sahnesi gibi. Bir taraf uçurum. 150 metre aşağıda Fırat Nehri akıyor. O zaman da aynı duayı etmiştim. Yolun uçurum tarafına doğru yaklaşan araç birden yönünü çevirip yanlamasına dağ tarafına çarpmıştı. Arabanın sağ tarafı iyice yukarı doğru havalandıktan sonra pat diye yere oturmuştu. Yürüyecek hali kalmamıştı ne arabanın ne bizim. Çekici ile çekmişlerdi arabayı. Bende hiçbir hasar yoktu ama arkadaşım kolunu incitmişti. Kaza yaptığım arabayla gidecektim Diyarbakır'a, ertesi günkü ehliyet sınavına. Sakinleştikten sonra inip arabanın durumuna baktık. Direksiyonu sağa çevir dedi müdürüm. Sol teker sağa dönmüştü. Sağ teker ise hala sola bakıyordu...

Nasıl olduysa yolun tam ortasında durdu arabam. Derin bir nefes aldım. Karşıdan gelen arabalara yol verecek halim kalmamış. Kimse kıpırdatamaz beni yerimden. Yaşayacak günlerim varmış demek. Yok, zincirsiz olmaz, bu kadar macera bana çok. Tamirci Olgun Usta'yı arıyorum. Telefona cevap vermiyor. Böyle günlerde usta bulmak zor zaten. Yürüyerek gidip çağıramam başka birini. Taş Ev'de ocak temizliği için aldırdığı çaput bezleri aklına geliyor Aşkın Şefin. "Lastiklere çaput bezlerini bağlayalım, o zaman yavaş yavaş ilerleyebiliriz." diyorlar. Yapacak başka bir şey yok. Gidip bezleri alıyor, kapıları kapatıyoruz. Elimizdeki bütün çaputları lastiklerin etrafına bağlıyoruz. Geri vitese takıp yavaş yavaş kaydırıyorum arabayı Cambaz Ali'nin kapısındaki meydana kadar. Oraya arkamı verip yönümü aşağı çeviriyorum. Buradan aşağıya kadar tuzlama yapılmış, yol açık görünüyor.  Köyden aşağı rahatlıkla iniyor, köy meydanında çaputları çözüyoruz.

Hiç aklımda yokken Aşkın Şef "Bilgisayarı almayacak mıydın?" diyor. Bilgisayarımı yukarda bırakmıştım. Hava ısınınca karlar yumuşamış. Bu cesaretle, "Bilgisayarımı bırakamam yukarıda, dönüyoruz." diyorum. Hemen geri dönüyor, öğlen saatlerinde takılıp kaldığım yerleri rahat bir şekilde geçiyorum. Burada işin püf noktası, aracı otomatik vitesten alıp manuele çevirmiş olmam. Bahçe kapısının önüne park ediyor, Taş Ev'de bıraktığım bilgisayarımı alıyorum. Yolda trafik artmış ama o son rampa araçlara kök söktürüyor. Vişne çürüğü renkli bir Şahin patinaj yaparak ilerlemeye çalışıyor. Gelirken bana yol veren Audi, biraz ileriden döndükten sonra Şahin'in gelişinden korkarak önüme yanaşıyor. Bir müddet bekledikten sonra neyi beklediğimizi soruyorum arkadaşlara. Audi neden ilerlemiyor önümüzde? Şahin rampayı çıkamayıp geri döndü. Audi'nin sağından çıkıyorum yola ağır ağır. Bu belalı rampayı aşarsam karada ölüm yok. İlk yüz metreden sonra karşımda hızla kaptırmış gelen vişne çürüğü renkli Şahin'i görünce karşımda onu kızgın boğa kendimi matador gibi hissediyorum. Yol dar, adam son şansını deniyor. Sürati çok ama tırmandıkça hızdan düşüyor. Az önce saplandığım hendeğin bulunduğu yerdeyim. İyice yanaşıyorum yolun kenarına sürtmesin diye araba. Aramızda beş santim mesafe kalıyor. Rahat bir nefes alıyorum. Cambaz Ali'nin evinin önü ana baba günü. Hayatında kar görmemiş insanlar kar yağdı diye dağlara atıyorlar kendilerini. Arabalarında ne zincir var ne çekme halatı. Yol dar ve hala buzlu. Greyder bıçak atmış ama hendekler tamamen karla dolu. Arabaların arasından geçerek aşağı inmeye devam ediyorum. Karşıdan bir araba daha. Biraz ileride yolun nispeten geniş yerinde dursa problem yok. Hızını kesmiyor. Yolun en dar yerinde burun buruna geliyoruz. Biraz sağa yanaşıyor, yolun kenarındaki fiberglas kilometre çubuğunun üzerine sürmek zorunda kalıyorum arabayı. Yan yana geldiğimde lise talebesi yaşlarında bir kızın sürücü koltuğunda oturduğunu görüyorum. Hala ilerlemeye çalışıyor, araba patinaj yapıyor. Biraz kaysa üzerime yapışacak. O neyse de diğer taraf uçurum. Arabanın arkasında iki kız daha var. Çılgın bu insanlar. Arabayı güç bela biraz salıyorum yokuş aşağı. İlerledikçe mesafe daralıyor. İki araç birbirinden ayrılırken dikiz aynasından mesafenin milimetreye düştüğünü görüyorum.

Şehre iniyoruz. Önce Adnan Şefi bırakıyorum. Sabahtan beri bir şey yemedik. Köşedeki kokoreççiden bol acılı birer yarım ekmek arası söylüyoruz Aşkın Şefle. Adnan Şef garip. Güzel şeyleri sevmiyor. Afiyet olsun deyip ayrılıyor yanımızdan. 

Eve gidiyorum. Canım durmadan bir şeyler yemek istiyor. Marketten kek, bisküvi türünden bir şeyler alıyorum. Evde onları yerken telefonum çalıyor. Arayan eşim. "Karnım aç geliyorum, gelince pideciye gidelim." diyor. Evden çıkıp karşılıyorum onu. Birlikte pidemizi yedikten sonra bir kase dondurma alıyorum. Kızım "Şekerin yükselecek." diyecek yine, biliyorum. Ama bugün ben bedava yaşıyorum.

Yine de şanslı günümdeyim. Bir sürü badireden sonra sapasağlam ayaktayım. Bu tür olayların insanı şoka soktuğunu biliyorum. Üniversiteden bir arkadaşım çok ciddi bir trafik kazası geçirmiş, araçta bulunan dört kişi ölürken onun burnu bile kanamamıştı. Kazadan hemen sonra, cenazelerin başında oynamaya. başladığını söylemişti, "Bana bir şey olmadı, bana bir şey olmadı" diyerek.

Bir de güzel tarafı vardı bu karın pek tadına varamadığımız. Bütün gençler koştu dağlara bugün. Neşe içinde kar topu oynadılar. Tam da Taş Ev'in bahçe kapısının önünde bir de kardan adam yapmışlar. Yayla kar örtüsü altında harika görünüyor. Bahçemiz ve Taş Ev kartpostallara konu olabilecek nefis manzaralar çıkarmış ortaya. Bu hengamede ne fotoğraf çektim, çektim mi çekmedim mi hiçbir şey hatırlamıyorum...        

29 Aralık 2016 Perşembe

KAPLAN DAĞININ KARLARI

28/12/2016 Çarşamba, Tire

Dün geceki öfkem uykumu kaçırdı. Yatağa gidecek mecal bulamadım kendimde. Gecenin ilerleyen saatleri sabaha koşarken bir anda gün ağardı. Dünün aksine kar havası var bugün. Bir ara panikliyorum geç kalacağım diye. Altımıza yeni dükkan açan Ayvalık'çıya karışık bir tost hazırlamasını söyledim, zamandan kazanmak için. 

Sonuna kadar güvendiğim adamla vedalaşacağımı düşünmüyor değildim ama günün sürprizi Yakup'tan. Tostumu yedikten sonra biraz alışveriş yapacak zamanım oldu. Önce mandıraya uğradım. Patatesçi de ona yakın. Dar sokakların arasında arabamla ağır ağır ilerleyerek patatesçi dükkanının önünde durdum. Dükkanda kimsecikler yok. Yan dükkanlarda da öyle. Geçen sefer geldiğimde, ondan önceki gelişimde de durum aynıydı. Zavallı Çuvalcı işini gücünü bırakmış, her tarafta komşusu Patatesçiyi aramıştı. Bir iki defa seslendim. Onun dükkana dönüşünü beklesem geç kalacağım. Yukarıda patates kalmadığını da biliyorum. İki cephesi açık köşe dükkana girip terazinin bir kefesine ağırlıkları, diğer kefesine seçtiğim patatesleri doldurmaya başladım. Bir naylon poşet, daha sonra bir tane daha. Adam hala yok ortalarda... Parasını sonra bırakırım diye geçirdim aklımdan. Patates torbalarını arabama yükleyip dükkandan ayrıldım.

Adnan Şefi aradım tam iki dakika varken buluşma saatimize. "İki dakika sonra ordayım." oldu cevabı. Yolumuz üzerindeki fırına uğrayıp ekmek aldık. Yakup'u alacağız az ileriden. Telefon etmeye gerek yok artık, saati biliyor nasıl olsa. Buluşma yerine geliyor, beklemeye başlıyoruz. Adnan Şef, "Aradınız mı Yakup'u?" diye soruyor. Aramama gerek var mı her sabah deyip çıkışıyorum, sanki bekleten oymuş gibi. Bir beş dakika daha bekliyorum inatla. Sonunda çeviriyorum numarasını, meşgul çalıyor. Bir kez daha çeviriyorum. Cevap vermiyor. Bir kez daha. Tam beş sefer arıyorum, cevap yok. Hemen karşıdaki kafede dayısı var. "Onun telefonu bile yok bende." diyor. "Daha dün nasihat ettim ona. Bak bunlar düzgün insanlara benziyor, rahat edersin diye" Karşı masadaki adamı başıyla işaret ederek, "Öyle demedim mi len Abdullah?" "Aha bak o da şahit." Yapacak bir şey yok. Buraya kadar. Yola çıkmak üzere Aşkın Şef görünüyor motosikletiyle. "Biz Adnan'la devam edelim, sen dayısının tarif ettiği eve bir git bakalım başına bir şey mi, geldi adamın?" Dayı hala konuşmaya devam ediyor, "Dün pazarda görmüştüm onu, bugün tatil, yarın gideceğim demişti hâlbuki bana."

Yaylaya çıkıyoruz. Bahçe kapısı açık. Demek teşrif buyurmuş hazret. Gelmesi benim için büyük sürpriz. "Günaydın" diyor. Soğuk bir günaydınla karşılık veriyorum. Adnan Şef'le içeri taşıyoruz eşyaları. Biraz sonra Aşkın Şef geliyor. Hüseyin yanıma yaklaşıyor. "Şu benim hesabı çıkaralım, amca" diyor. Memnuniyetle karşılıyorum bu teklifi. Kendi isteği ile bu kararı vermesi daha da güzel. Safralar atılmadıkça yükselmek mümkün olmaz. Aşkın'a soruyorum Yakup'u. Fabrikada çalışmaya başlamış. Bu film burada çok revaçta. Karaktersizlik diz boyu. Yüzü yok ki telefonu açsın. Çalıştığı günün parasını istemeye bile yüzü yok.

Aşkın Şef mutfakta mezeleri hazırlamaya başlıyor. Adnan Şef ona yardım ediyor. Dışarıda atıştıran kar havayı yumuşatmış biraz.

Öğleden sonra kar yağışı şiddetini arttırıyor. Yayla yavaş yavaş beyaza bürünüyor. Bahçe içindeki yolun üzerinde biriken ve sürekli kalınlaşan kar örtüsünden gözüm korkmaya başlıyor. Göze hoş geliyor bu görüntüler. Birkaç fotoğraf çekiyor, Instagram, Twitter, Facebook sayfalarımda paylaşıyorum. Facebook'u çözdüm iyice de, diğerlerine yeni yeni alışmaya çalışıyorum. Pek çok özelliğini, hatta ne işe yaradığını çözmekle meşgulüm şu sosyal medya dedikleri hastalığın. Paylaştığım fotoğrafları beğenenler oluyor. Ben onların fotoğraflarını beğenecek olsam ne, nasıl yapılır tam olarak bilmiyorum. Kırmızı kalp göndermek beğenmek demek mi? Yanlış anlaşılmasın sonra?

Akşam erken geliyor, havanın durumu malum. Taş Ev'in ışıklarını biraz erken açıyorum. Kaplan yolunda araç trafiği kesiliyor. Kar yağışı bir ara durur gibi olsa da yeniden başlıyor. İzmir'de ilk kez bu kadar yoğun bir kar yağışına şahit oluyorum. Ankara günleri geliyor aklıma. Bu görüntülere yabancı değildim aslında. Kardan, buzdan korkmuyorum. Çok ağır kış şartlarına da, karlı buzlu yollara da alışkınım. Ankara'da bu manzarayı gördükten sonra şirket boşalmaya başlar, trafik yolları kapatmadan evlerinin yollarını tutardı herkes. Bense hiç umursamaz saatinde terk ederdim şirketi. Yollar geçit vermezdi kar yağdıktan hemen sonra. Maceralı bir yolculuktan sonra eve varmayı başarırdım her zaman. Taş Ev'de durum biraz farklı. Sadece bir kilometrelik bir yol kesimi var sıkıntı yaratan. Köye indikten sonra yolların temiz olduğunu düşünüyorum. Bu şartlar altında köyden yukarı çıkabilen pek babayiğit olabileceğini sanmıyorum. Bugün misafir gelmez artık buralara. Personele acil durum anonsu yapıp hemen toplanmalarını yoksa geceyi burada geçirmek zorunda kalacağımızı söylüyorum. Arabamın üzeri, camlar karla örtülmüş. İzmir'de kar temizliği yapacağım hiç aklıma gelmemişti.

Zeytin'i serbest bırakıyorum. O da ilk kez görüyor karı. Şaşırıp oradan oraya koşuyor. Şaşkınlıktan mı bu heyecanı, yoksa sevinçten mi, anlamıyorum. Işıkları, kapıları kontrol ediyoruz. Kapının dışında acı acı patinaj sesleri. Belli ki yolda kalan araçlar var. Bu durum canımı sıkıyor. Dönüş yolu maceralı geçeceğe benziyor. Tecrübeliyim ama bu arabayı ilk kez karlı hava koşullarında kullanacağım için biraz ürkeklik hissediyorum. İlk sınav bahçe içinde S çizen yaklaşık yüz metrelik parke yolda olacak. Depoyu kilitlerken birkaç kez ayağım kayıyor. Zeytin bile koşarken sık sık kayıp düşüyor. O iyiden iyiye acemi. Neler düşünüyordur acaba ilk kez gördüğü kar hakkında. Gece don yaparsa buz pistine dönüşür burası. Şimdiden yılbaşı gecesini düşünüyorum. Belediyeye söyleyip tuzlatmak lazım yolları.

Arabaya doluşuyoruz. Direksiyon başında derin bir nefes alıyorum. Silecekler kesintisiz yağan karı camdan kaydırıyor. Heyecan dorukta. Ön panelde yukarı yayladan inerken kullandığım bir düğmeye basıyorum. Düğmenin üzerinde kaygan yolu simgeleyen bir sembol var. Ekranda ışığın yanması devreye girdiğini gösteriyor. Muhtemelen dört çeker hale geliyor bu durumda. Hafifçe gaza basıyorum. Hareket ediyoruz. İlk birkaç metrede sorun görünmüyor. S'in ilk kıvrımında zorlanmaya başlıyoruz. Hareket etmeye devam etsek de aracın arkası sola doğru kayıyor. Panik yok. Hızım oldukça ağır ve sabit. İlk virajdan kurtarıyorum. Arabanın ön kısmı sağda yol dışına çıkıyor. Hiç istifimi bozmadan aynı tempoda gaza basarken sola doğru çeviriyorum direksiyonu. Biraz patinaj yaptıktan sonra arabayı yola oturtmayı başarıyorum. İkinci virajda aracın arka kısmı yine sola kayıyor. Bu taraf tehlikeli. Uçurum falan yok ama o tarafa kayarsa kendi başına çıkması zor bu şartlarda. Ayağımı fren pedalından çekiyor, hafiften kesik kesik gaz veriyorum. Normal arabanın çıkması mümkün değil bu yoldan. Lastikler yeri kavrıyor ve düzlüğe çıkıyorum. Kapının dışında durursam bir daha kalkamam. Bu yüzden yol kenarına çıkmak iyi olacak. Kapının hemen dışına çıktığımda verdiğim kararın ne kadar isabetli olduğunu anlıyorum. Sol tarafta geçen ay ördürdüğüm taş duvar can simidi gibi yetişiyor imdada. Duvarın arkası uçurum. Duvar asfalt yola kadar uzamıyor. Son yirmi metrede patinaj yapmaya başlıyoruz yine. Arabanın arkası yar tarafına doğru kaymaya başlıyor. Çöp konteynırlarına doğru yaklaşıyoruz. Çok fazla sıkıntı çekmeden kıç ata ata yol kenarına kadar çıkıyoruz. Yolumuz üzerinde bize doğru gelmeye çalışan başka bir araç var. Farlarından bize oldukça yakın bir yerde olduğu anlaşılıyor. İnatla basıyorlar gaza. Patinaj sesleri ürkütücü. Yol dar, virajlı. Yolda kalacak bir araç bizim de mahsur kalmamız anlamına geliyor. İnip yola çıkıyor, sesin geldiği yere doğru ilerliyorum.

Tanıdık bir kadın sesi "Yolda kaldık." diyor, çaresizlik içinde. Başındaki kapüşonu yüzünü kapatmış. Kar tipi şeklinde yağmaya devam ediyor. Başını kaldırınca yüzünü görüyorum. Yabancı değil. Taş Ev'de ağırladıktan sonra gerçekten dostumuz olmuş iki genç. Hoş sohbet, güzel insanlar. Arabanın direksiyonundaki kişiyi tahmin ediyorum. Şehrin çılgın çevrecisi. "Bu havada ne işiniz var, yolunuzu mu şaşırdınız?" diyorum. Boşuna sorulmuş bir soru bu tabii. Çünkü onlar dağlardan inmiyor zaten. Ancak bu havalara hiç alışkın değiller. Buzda araba kullanmak ayrı hüner ister. Arabayı uçuruma kaydırmak korkusu gözlerinden okunuyor. "Uçuruma doğru kayan arabada, insan ateist olsa imana gelir." diyor heyecanla. Bu koşullara rağmen ne arabalarından ne de birbirlerinden vaz geçiyorlar. Genç kadın "Uçarsak birlikte uçarız, seni mi seyredeceğim kenarda." diyor bağlılıkla.

Şantiye hayatımda ne araçlar kurtarmıştık yolda kalan. Burada çekme halatımız bile yok. Çaresizlik içinde "Bizim elemanlarla birlikte bahçe kapısının önüne itelim arabayı." diyorum. Arabayı itmek bir yana ayakta zor duruyoruz. Son bir gayretle arabayı patinaj yapa yapa bahçe girişindeki düzlüğe çıkartmayı başarıyoruz. Aslında en akıllı iş onu burada yolun kenarında bırakmak. Delikanlı razı değil. Yavaş yavaş aşağı inmeyi deneyelim birlikte diyor. Önden gitmemi istiyor. Diğer personelle birlikte aşağı doğru hareket ediyoruz. Arkadan selektör yapıyor. Genç kadın telefon ediyor arkadaşına, ne istiyor diye. Çok ağır ilerlemesine rağmen arabayı kontrol edemiyormuş. Yolun ortasında duruyoruz. Arkamdaki far ışığı yavaş yavaş kayarak kaybolup ortalık karanlığa bürünüyor. "Sanırım kaydırdı arabayı." diyorum bizimkilere. Arabadan iniyoruz aşağı hep birlikte. Elli metre kadar geride araç yola yanlamasına dönmüş. Arka taraf uçurum. Dışarıdan direksiyon yönü, hızı konusunda genç adama telkinde bulunuyor, ileri geri manevra yaptırarak aracın yönünü düzeltiyoruz.

Aracı burada bırakmak en iyisi. Genç adamın hiç rahat değil. Yoldan geçen diğer araçlar çarpabilir korkusu var içinde. Yüz metre kadar aşağıda Nihat Efendi ile Cambaz Ali'nin bahçe giriş kapılarının önü oldukça geniş. Acaba oraya kadar ilerlemek mümkün olur mu ki? Genç adam biraz daha hareket ettireyim derken araba şarampole doğru kayıyor. Kurumuş otlarla dolu hendeğin içine saplanmasından endişe ediyorum. Neyse ki altı sağlam. Buradan aracı çıkartmak oldukça zor artık. Aracı biraz daha içeri almasını istiyoruz arkasını emniyete almak için. İsteksizce çıkıyor arabadan. Kapıları kilitliyor. Hep beraber arabama biniyoruz.

Cambaz Ali'nin kapısı, ahşap evin virajı gibi buzlanmanın yoğunlaştığı kritik yerleri problemsiz geçiyoruz. Geriye tek korktuğum yer kalıyor: Köy meydanından yukarı doğru çıkan yol parçası. Yolun eğimi oldukça fazla burada. Neyse ki korkum nafile çıkıyor. Beklediğim kadar kar tutmamış orası. Rahatlıkla geçiyoruz. Köyden çıkıp aşağı inerken hızlanıyorum. Önce karla karışık yağan yağmur şehre inerken tamamen yağmura dönüyor. Herkesi sağ salim evlerine bırakıyorum.

28 Aralık 2016 Çarşamba

GÜVEN KUŞU

27/12/2016 Salı, Tire

Ne güzel başlamıştım güne oysa. Alışamadığımdan değil, insan olana yakıştıramadığımdan ötürü bu duyduğum rahatsızlık...

Salı Pazarı. Artık rutine bindi işler. Of puf demeden çıkıyorum yola. Yaptığım iş bir bakıma hamallık olsa da bundan rahatsızlık duymuyor, tadını çıkarıyorum. Başkasına yaptırsam yaptırırım aslında. Lakin yük taşırken bile başkaları egoist hesapları olacak akıllarında... Bir tur attım eski camilerin olduğu, pazara açılan sokaklarda. Hangi cami olduğu çok mu önemli? Önümdeki araçlar yolu kilitlemiş. Bırakınız park etmeyi sokaklar araçtan geçilmiyor bile. Minaresinde mavi-yeşil taşları olan caminin önünden geri dönmek zorunda kalıyorum. Gözlerim yol kenarında park edecek yer arıyor durmadan. Caddeye çıkarken pek de tekin olmayan bir yere park edebiliyorum arabayı sonunda.

İlk durağım Pazarcı Ahmet. Akraba gibi olduk bu aileyle. Çalışkan, dürüst, eşiyle birlikte yaşam için çabalayan güzel bir insan o. Nesli tükenmekte olan cinsten yani. Personel yemeği için sebzeleri ondan satın alıyorum bu hafta. Kısa zamanda iki kolum birden doluyor. Kasaba uğruyorum arabaya doğru ilerlerken. "Bunları taşıyacak adamınız yok mu?" diye soruyor çalışanlardan biri. "Var ama bu zevke ortak etmek istemiyorum onları." diyorum. Sakatata zam gelmiş, et de zamlanacakmış yılbaşından sonra. Güven arıyorum bugün, kaybettiğim güveni. Hesabı soruyorum. "Şu kadar." diyorlar. Kaç kilo verdiklerini soruyorum. "İstediğinden fazla biraz." diyor tartan kişi. Uzatıyorum geri "Bir tartın bakalım şunu." 50 gr. eksik çıkıyor. "Hem zam yapıyorsunuz hem de eksik tartıyorsunuz, güvenimi sarsıp arayış içine sokmayın beni." diyorum.  Hem gramajı tamamlıyorlar hem de bu seferlik eski fiyattan veriyorlar hatalarını örtmek için.

Arabaya doğru ilerliyorum elimdeki yükten bir an önce kurtulmak için. Yaşlıca bir teyze (varsan baksan benden üç beş yaş büyüktür ama nedense benim hala teyze diyesim geliyor) laf atıyor. "Ne o doldurmuşsun kollarını, kıtlık mı var?" "Kıtlık falan yok." diyorum gülümseyerek "Lokantaya alıyorum." "Hah, tamam oldu, hayırlı işler olsun o zaman." diyor. "Allah razı olsun." diyorum arkama bakmadan. Bu muhabbet başka yerde olmaz işte. Memleketin iyice azalmış güzelliklerinden biri, sokak ortasında yapılan birkaç dakikalık lakırdı. Kötülüğün zerresi yok akıllarda. Dostça...

İlk partiyi arabanın arka koltuklarına yerleştirip çıkıyorum ikinci sefere. Toptancıya uğrayıp birkaç şey sipariş ediyorum. Karı koca çalışıyorlar. Adam yılların esnafı, işini biliyor lakin kadının konuşmasına gıcık kapıyorum. Logo desenli kolonyalı mendil yaptırmak istiyorum. Logomuzda birkaç renk var. Daha fikrimi almadan "Tek renk olsun." diyor. "Ama logodaki renkleri kullansak daha iyi olmaz mı?" diyecek oluyorum, ağzımı kapatıyor."Yok, yok tek renk daha güzel olur." "Bu gösterdiğiniz ebat bana göre büyük, bunun yarısı olsa yeter." diyorum. "Sizin oraya büyük yakışır, küçüğü düşünmeyin." Hiç katlanamam bu ısrarlara. Canım sıkılmaya başlıyor. "Peki 5.000 tanesinin fiyat ne olur?" "Adam hemen arayalım matbaayı." diyor. Fiyatı şu, klişe için de şu kadar ilave edileceğini söylüyor. Kadın durmuyor. "5.000 adet az size 10.000 tane alın en azından, çabuk biter." Kardeşim sana ne. Cebimde ne kadar para var, ihtiyacım ne kadar sen nereden biliyorsun? Tek renkli fiyatı yüksek bulup, matbaacıya telefon etmelerini, hiç olmazsa aynı fiyata logonun renklerini kullanmalarını istiyorum. Kadın sanki üretici. Matbaaya göstermelik de olsa soracağı yerde "O zaman fiyat farkı çıkar, bu fiyat tek renk için." Adam daha esnaf, koluma girip "Tamam sorun değil, sizin dediğiniz gibi olsun." diyor.

Sonraki durağım tamirci Rüştü Usta. Öğlen yemeğine çıkmış, yarım saat sonra dükkanda olacağını söylüyor. "O zaman ben eşyaları yaylaya bırakırım bu arada." deyip yaylaya çeviriyorum yönümü. Hava oldukça mülayim. Güneş ısıtıyor. Hava güneşli olunca daha sık geliyor akla bizim yayla. Sabah erkenden arıyor birileri telefonla. Kahvaltı var mı diye soruyorlar. Belki de kapıya kadar gelmiş, kapalı olduğumuzu görmüşlerdir. Salı günleri çalışmadığımızı gösteren bir yazı asamadım kapıya daha. Onlar da İzmir'den yola çıkmış, hazır Salı Pazarına gelmişken arkadaş tavsiyesi üzerine Kaystros' un meşhur serpme kahvaltısının tadına merak edenlerden olmalı. Bahçe kapısını açıp giriyorum içeri. Zeytin beni görünce neşeyle zıplayıp kuyruğunu sallamaya başlıyor.

Eşyaları yerleştiriyorum dolaplara. Yakınlardan bir ağaç motoru sesi geliyor. Zeytin'e yiyecek bir şeyler bırakıyorum. Bahçeyi çeviren beton çitin öte yanı çam ormanı. Ağaçların arasında kıpırdayan insan siluetlerini görünce o tarafa doğru ilerliyorum. Motor sesi kesiliyor. Geri dönüyorum, motorun sesi yeniden yükseliyor. Kapıları kapatıp çıkıyor, arabamı ormana doğru sürüyorum.  Bahçenin köşesine varınca ağaç motorunu kullanan kişinin ormanın karşı tarafındaki komşumuz olduğunu anlıyorum. Çamlığa kimsenin girmediğini söylüyor. Onun orada olması bir parça rahatlatıyor beni. Yukarı yaylaya çıkan yolun girişinde, demir kapının hemen önünde tanıdık bir motosiklet var. Sahibini arıyorum, tahmin ettiğim üzere cevap vermiyor. Onun telefonu her zaman arızalı zaten. Demir kapıya yaklaşıyorum. Kapının kilidi açık. Benim dışımda anahtar verdiğim ve sonuna kadar güvendiğim tek kişi var. Deponun anahtarını da aynı kişide. O kadar güveniyorum ki ona tahmin edemezsiniz (!) Tanıdık motosikletin sahibi ile sonuna kadar güvenip anahtarları teslim ettiğim kişi yakın arkadaşlar. Kapıdan girip motor sesini takip ederek yukarı yaylaya doğru ilerliyorum. Bir de ne göreyim? Sonuna kadar güvendiğim kişi ve motosikletin sahibi baş başa vermişler kendilerine emanet edilen anahtarla kilitli kapıyı açmışlar, yine kendilerine güvenilip emanet edilen başka bir anahtarla kilitli depoyu açıp içinden aldıkları ağaç motorunu kullanarak yayla yolunda kendilerine odunluk ağaç kesiyorlar. Güven denilen olay anlık bir olay. Bir kuş gibi uçar gider. Pişkin pişkin sırıtıyor sonuna kadar güvendiğim kişi. "Dost değil miyiz?" Söyleyecek laf bulamıyorum. En kaliteli yakacak olan meşe odunun kilosu elli kuruş. Elli kilo kadar ya var ya yok kestikleri. Topu topu 25 TL ederi. 25 TL nin lafı mıdır ettiğim? 25 TL için değer mi damgalanmaya? Pişkin pişkin üçe bölüşelim teklifi mi midemi bulandıran? Nedir bu toplumdaki ahlaksızlığın geldiği boyut? Çok mu aç kaldınız? Çok mu üşüdünüz? Değer mi? Neden inancım azaldı benim? Onlar benden inançlı, Allah'tan korkarlar (!) ama kuldan utanmazlar. Ben korkmam, çünkü korkacak bir şey yapmam. Ben kuldan utanırım, kimsenin kapısını, kilidini izinsiz açmam. Hangimiz daha makbul?

Bir yığın laf söyleyip ayrılıyorum. Güven kuşu uçmaya görsün. Aşağı inip Rüştü Ustaya uğruyorum. Bankaya sigorta şirketinin ödediği kasko bedelini ödüyorum. Daha fazla istiyor. Sigorta şirketi daha fazla çıkarmış da yıpranma düşmüş de... Sadece o değil. Dengesi bozulur diye hiç gereği yokken eski lastik yerine yenisini aldık bir de. Güya kasko sigortamız var. Zaten sinir tepemde. Biraz fark ödeyip ayrılıyorum yanından. Hale gidip domates alıyorum. Aklım hala yaylada. Dayanamayıp tekrar çıkıyorum. Kapı kilitlenmiş, açıp içeri giriyor, yukarı yayla yoluna tırmanıyorum. Odunları olduğu gibi bırakıp gitmişler. Ya da bir kısmını alıp bir kısmını bırakmışlar. Güven bir kere kaybolmaya görsün. Hep şüpheyle bakar insan. Kimsenin şüpheyle bakmadığı kullardan olmayı nasip etsin yaradan. Yollar son yağmurdan sonra iyice bozulmuş. Fotoğrafını çekerken sonuna kadar güvendiğim kişinin lafı çınlıyor kulaklarımda "Dost değil miyiz?" Ben yanlış mı biliyorum dostun anlamını. İçime şüphe düşüyor, TDK'ya bakıyorum. Tam beş anlamı varmış dostun. 1. Güvenilen, yakın arkadaş. 2. Evlilik dışı ilişki kurulan kişi. 3. Sahibine sevgi gösteren hayvan. 4. Bir şeye aşırı ilgi duyan, koruyan kimse 5. İyi geçinen, aralarında iyi ilişki bulunan. Sizce sonuna kadar güvendiğim kişi hangi tanıma uyuyor? Yok, yanlış anlaşılmasın Zeytin değil kastettiğim.

Kaliteli blogları okumaktan kitap okuyamaya fırsatım olmuyor. O bloglardan birinde bir anı yazısı okudum. Yazarını tanımadığım için utandım. "O zamanlar" isimli blogta yayınlanmış Ayfer Tunç'un ödül kazanmış "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız" isimli kitabı. Kitaptan yapılan alıntıda yazar, çocukluk ve gençlik yıllarımızı o kadar güzel anlatmış ki...


26 Aralık 2016 Pazartesi

PAZARTESİ PAZARI

26/12/2016 Pazartesi, Tire


Ne kadar ilginç... Genel olarak pazartesi günü insanların hafta başıyken bizim hafta sonumuz oluyor. Bu garip duruma tam olarak uyum sağladığımı söyleyemem. Günler baş döndürücü bir hızla geçiyor. Bu sabah evden çıkıp Toplu Konut pazarına uğradım. Manzara şaşırtıcı. Bütün pazarcı ve köylülerin getirdiği ürünler araçlarının üzerinde bekliyor...  Bir tek tezgah açılmamış daha. Saate baktım, dokuz buçuğa geliyor. Doğrusunu söylemek gerekirse "Nasıl böyle rahat olabiliyor bu insanlar? Bu saate kadar pazar kurulmaz mı?" soruları uçuşmaya başladı kafamda. Diğer taraftan ortalarda dolaşan zabıta memurları, polisler olağanüstü bir durumun olduğuna işaret ediyordu. 

Zerzevat yüklü bir kamyonetin yanında duran köylü kadınlardan birine sorup meseleyi öğrendim. Meğerse pazar yerinin ortasından doğal gaz borusu geçiyormuş. Bu konuyla ilgili muhtarlık ile belediye arasında bir ihtilaf doğmuş. Pazar kurulması yasaklanmış. Eğer tezgah açarlarsa 200 TL para cezasına çarptırılacakları söylenmiş pazarcılara.

Önümdeki kamyonetin üzerinde ihtiyacım olan yeşillikler görünüyordu örtülerin altında. Köylü kadın belediye zabıtalarından korka korka istediklerimi verdi.

Alışverişimi tamamladıktan sonra önce Adnan Şefi, daha sonra yeni elemanımız Yakup'u alıyor ve yayla yoluna koyuluyoruz. Hüseyin her zamanki gibi önceden gelmiş temizliğe başlamış. Zeytin bahçenin içinde oradan oraya koşuyor.

Sabah haberlerinde Rus uçağının düştüğünü ve meşhur Kızıl Ordu korosunun yaşamını yitirdiğini öğrendim. Suriye'deki Rus birliklerine moral vermeye gidiyorlarmış. Neye niyet neye kısmet. Öyle bir dünyada yaşıyoruz işte. Buna benzer haberler çok duyuyoruz. "Can kurtarmaya giderken canından oldu." sözü sıklıkla kullanılıyor. Kızıl ordu belki can kurtarmaya gitmiyordu ama cephedeki askerin en fazla ihtiyaç duyduğu moral desteği vermeye gidiyordu. Bu gözle bakarsanız onlar da vatanlarına hizmet yolundayken bir kaza sonucu can vermiş oldular. Aynı çerçeveden bakılırsa şehit oldular diyebiliriz. Şimdi birileri çıkıp gavurdan şehit olur mu sorusunu sorabilir. Evet, bana göre olur. Neden derseniz, şehidin TDK sözlük anlamı "Kutsal bir ülkü ve inanç uğrunda ölen kimse" olarak açıklanıyor. Aynı sözcüğün karşılığı İngilizcede "martyr" olarak geçiyor. Yunanca çıkışlı bu kelime şahitlik anlamında kullanılıyor. Bilindiği gibi şehit de aynı kökten yani şehadetten (tanıklık) geliyor.  

Hava düne göre daha soğuk geldi bana. Çarşambaya kadar yağış yokmuş. Yağmur duasına mı çıksak acaba?

YILBAŞI PASTASI

25/12/2016 Pazar, Tire
Akşam saat bire kadar oturdu dünün misafirleri. Bir ilki gerçekleştirerek Taş Ev'i misafirlere emanet ettim. Kendilerini evlerinde hissetmelerini söyleyip bütün personeli şehre bıraktım. Döndükten sonra birlikte epey oturduk daha. Sanki kendi yerim değil de dışarıda başka bir restorana eğlenmeye, sohbet etmeye gitmişiz gibi geldi. Kalkmalarını istemediğim altı kişilik misafir grubu bana özel bir gece yaşattı. Özellikle İstanbul'dan gelen gönül gözü açılmış hanımefendinin anlattıklarını ağzımız açık dinledik. Onları yolcu ettikten sonra geceyi Taş Ev'de geçirdim.

Bu sabah saat dokuzda şehirdeki bütün personeli toplayıp yaylaya çıktım. Eşim hala oğlumun yanında. O burada olsaydı kahvaltı hazırlıklarını birlikte yapacak, personeli bu kadar erken almaya gerek kalmayacaktı. Hüseyin'e erken gelmesini, gelir gelmez sobayı yakmasını söylemiştim ancak ben çıkana kadar gelmemişti daha.

Yaylaya döner dönmez kahvaltı hazırlıklarına başladık. Hüseyin gelmiş, gelir gelmez hemen sobayı yakmış. Havanın güzel olması sayesinde halkımızın yoğun ilgisine mazhar oluyor bugün Taş Ev. Özellikle Kuşadası, İzmir, Karşıyaka, Torbalı'dan çok sayıda konuğumuz oluyor. Açıkçası nispeten sakin geçirdiğimiz haftanın ardından hiçbirimiz bu kadarını beklemiyorduk. Son hafta salonda kendime tahsis ettiğim masada  geç vakitlere kalmadan günlüğümü yazıyordum. Bugün o masayı bile misafirlere bırakmak zorunda kaldım. Öğlen saatlerinde güneş yüzünü iyice gösterdi. Yaylanın temiz havasını solumak isteyen misafirlerimizden bazıları terasta oturmayı tercih etti. Küçük çocukların olduğu salonumuz Hüseyin'in devamlı odunla beslediği şömine soba sayesinde sıcak.

Gelen misafirlerimizin hepsi kaliteli insanlar. Bir ara bahçeye çıkıyorum. İki kız çocuğu kendi hayal dünyalarına dalmış, buldukları kısa ağaç dallarını toprağa gömüyor. Sözde ağaç dikiyor ufaklıklar. Bir diğeri dallardan yılbaşı pastası hazırlamış. Fotoğraflarını çekiyorum. Kendilerini işe o kadar kaptırmışlar ki hiç oralı olmuyorlar. Taş Ev'e dönüyorum. Kapıda Milli Piyangocu personelle sohbet ediyor. Bu dağ başına nasıl gelmiş anlamakta zorluk çekiyorum. Bir yandan Taş Ev'den sebeplenmiş olması güzel bir şey. Aşağı inip çıkan misafirler şanslarını denemek için onu masalarına davet ediyor.  

Günlüğümün çok sayıda takipçisi olduğunu bir kez daha anladım. Özellikle facebook sayfama yaptığım paylaşımlardan sonra arkadaşlık teklifleri arttı. Bana arkadaşlık teklif edenlere kimin nesiymiş diye bakıyor, sayfalarını ziyaret ediyorum. İçlerinden bazıları ile ortak arkadaşlarımızın olması onlara güven duymamı sağlıyor. Siyasi görüşleri, hayata bakış açıları, arkadaşları, paylaşımları o kişi hakkında önemli ip uçları veriyor. Halen arkadaş listemin yarısı karşılaştığım kişilerden değil. Onlardan biri, veterinerlik görevini sürdüren bir arkadaş, ilk kez ziyaret etti Taş Ev'i geç saatlerde. Bu tanışmada beni mutlu eden sahip olduğu hayat görüşü, çalışkanlığı ve onun Giritli bir aileden olması. Diğer taraftan, ilçemizde geçen yıl üçüncüsü yapılan Giritliler Festivalini organize eden kişi kendisi.

Dün gecenin üstüne bu gece. yoruyor ve uykusuz bırakıyor. Önemli bir olumsuzluk yaşamamış olmamız sevindirici. Bugün ilk kez ziyaret edenlerin yanı sıra daha önce defalarca bizi şereflendiren misafirlerimizle doldu Taş Ev. Bugünün diğer bir özelliği de Taş Ev tarihine ikinci personel değişikliği kaydının düşülmesi. Mutfakta görevli bir elemanımızla kendi arzusu üzerine yollarımızı ayırdık. Ona teşekkür edip bundan sonraki hayatında başarılar diledik. Mutfağın temizlik ve bulaşık işlerine yeni bir çalışma arkadaşı katılacak yarın.

Izgara yoğun çalışınca fan dumanı atmaya yetmiyor. Pencereye bir aspiratör takmak çözüm olabilir. Gece Aşkın Şefe vurdu piyango. Hüseyin'i gönderdikten sonra diğer personeli şehre bıraktım. Taş Evi Aşkın Şefle birlikte kapatırken saat gece yarısını geçiyordu.
  

24 Aralık 2016 Cumartesi

ROMEO ve SİYASET

Sabah gelince Zeytin'le oynaştık biraz. Sonra kahvaltıya hazırlık yaptık.

Sabah sabah Dire Straits dinliyorum, Romeo ve Jüliyet. Eski günleri hatırlattı bana. Önce grubun lideri Mark Knopfler ne alemde, merak edip araştırdım. Malum, internet sayesinde kolaylaştı bu işler. Gençliğimizde zevkle dinlediğimiz müzikleri yapan sanatçı bugün 67 yaşında. Şarkının sözlerini inceledim. Bir kaç kötü çeviri çıktı karşıma. Orijinal sözlerine baktım daha iyi çevrilebilir mi diye. Bana da bölük pörçük konusu anlaşılmaz geldi. Böyle olunca Türkçesi de anlaşılmaz oluyor doğal olarak.  İki gencin arasında geçen romantik ilişki konu edilen ama beklenen duyguyu vermekten uzak. Hikaye tam olarak anlaşılmıyor. Gel gelelim orijinalini dinlemek güzel geliyor. Mark Knopfler'e ait bu şarkının sözlerinde bilinen Romeo Jüliyet aşkı yok.

Dire Straits'den yola çıkarken gerçek Romeo ve Jülyet'i merak ettim. Yüzyıllarca dilden dile dolaşan  bu aşkın kahramanları kimlermiş? Onları asıl meşhur eden İngilizlerin ünlü oyun yazarı William Shakespeare elbette. Biraz araştırınca Shakespeare'in bu öyküyü kendi kafasından uydurmadığını öğreniyorum. Bu bahtsız aşk hikayesinin ortaya çıktığı ülkenin İtalya olduğu çıkıyor ortaya. İtiraf etmek gerekirse bu duruma fazlasıyla şaşırıyorum.

Küçük yaşlarımdan itibaren Avrupa ülkelerini sınıflardım kafamda. Güç, kültür ve büyüklük (toprak büyüklüğü değil) olarak İngiltere, Fransa ve Almanya başı çekerdi. İkinci grupta İtalya, İspanya, Portekiz ve Avusturya yer alırken, üçüncü gruba Balkan ve Benelüks ülkeleri girerdi. İskandinav ülkeleri ve İsviçre'yi özel kategoriye sokardım. İtalyanların bize benzediğini söylerlerdi. Her ikisi de Akdeniz ülkesiydi sonuçta. Böyle olunca bizim ülkemizde ikinci kategorideydi çocuk aklımda. Zaman içinde daha çok bilgi ve tecrübe sahibi oldum. Düşüncelerimin bazıları değişti ve bu arada. Bana en büyük değişikliği yaşatan ülke İtalya oldu. İngiltere, Almanya ve Fransa'dan neyi eksik. Tarihse tarih, kültürse kültür. İlk olarak birinci lige çıkarttım onu. Hemen arkasından kendimizi küme düşürdüm. İtalya'nın bir savcısı vardı hatırlarsınız. 1992 yılında Temiz Eller Operasyonu adı altında 300'ün üzerinde siyasetçi, iş adamı, polis ve hakimi mahkum ettirmişti hani. 2014 yılı başlarında verdiği beyanatta "Bizde de para dolu kutular bulunmuştu ama polis hırsızdan hızlıydı." demişti.

Biz ne yaptık? Ülkenin askerini, polisini, yargısını çetelere teslim ettik. Sadece siyasetçilerimizi koruyabildik çetelerden. Siyasetçilerimiz akıllı, içlerine hiç çete, örgüt mensubunu almadılar. Ama o anlı şanlı Türk Ordusu, yüce yargı, namusumuzu emanet etmekten gurur duyduğumuz emniyet teşkilatı, ilim irfan yuvası üniversitelerimiz pek bi kofti çıktılar.

Yok siyaset yapmayacağım. Siyaset yapılmaz bu ülkede zaten. Ancak bakın söyleyeyim size, bende her geçen gün yabancı hayranlığı artıyor. Özellikle de İtalyan hayranlığı. Roma'ya gittim defalarca. Tarihlerini nasıl da özenle koruyorlar. O tarihe ve kültürel zenginliğe yeter demeden sonu gelmeyen restorasyon çalışmaları... Bütün dünya akıyor Roma'ya, dünya kadar para bırakıyor orada. Petrol fiyatı artmış, paranın değeri düşmüş ne gam. Turizm geliri yeter onlara, hayatları garanti. Bizde bir anayasa kitabını fırlatmak ekonomiyi, bir uçak düşürmek turizmi batırmaya yetiyor. Tamam, tamam sustum, konuşmayacağım.

Shakespeare'de kalmıştık. Shakespeare dedim de aklıma geldi. İngilizler bizi ağırlamak için bir tane restoran bile bulamamışlardı düşünebiliyor musunuz? Bize Londra'da bir İtalyan restoranında (!) akşam yemeği vermişlerdi. Siz hiç İngiliz Mutfağı diye bir şey duydunuz mu? Shakespeare, Romeo ve Jüliyet' in tarihi ünsüz İtalyan şair ve kısa öykü yazarı Masuccio Salernitano (1410-1475) kadar gidiyor. Masuccio Bey, 50 öykülük serisinin 33.üncüsü, Mariotto ve Ganozza adlı öyküde işlemiş konuyu. Daha sonra Sinyor Luigi da Porto (1485-1529) "Giulietta e Romeo" adlı öyküsünde aynı konuyu ele alıyor. Luigi bey herkesin dilinden düşürmediği Romeo ve Jüliyet isminden sıkılmış olacak ki, bir süre sonra bazı eklemeler yaparak öyküyü "İki Soylu Aşığın Hikayesi" adında yeniden piyasaya sürüyor. Tam dört öyküsü Shakespeare eserlerine konu olan İtalyan yazar Matteo Bandello (1480-1562), konuya bir de ben el atayım diyor ve öykünün son sürümünü hazırlıyor. Fransız Hümanist yazar Pierre Boaistuau tarafından Fransızcaya çevrilen dört Bandello öyküsünden biri olan "Romeo ve Jüliyet", son olarak 1562 yılında İngiliz şair Arthur Brooke (?-1563) tarafından kaleme alınan "Romeo ve Jüliyet' in Trajik Öyküsü" adlı şiire konu oluyor. William Shakespeare yukarıda saydığım yazarlardan faydalanıyor meşhur Romeo ve Jüliyet eserini sahneye koyarken.

Esasen öykü biraz da bizim Türk filmlerini andırıyor. Birbirine düşman iki soylu ailenin çocukları olan Romeo ve Jülyet'i ilk görüşte aşk ateşi sarar. Bu ilişki ailelerinden habersiz alevlenirken aralarını rahip Laurance yapar ve onları evlendirir. Romeo karıştığı bir olay nedeniyle yaşadığı Verona vilayetinin prensi tarafından Mantua'ya sürülür. Jüliyet istemediği Kont Paris ile evlendirilmeye zorlanır. Rahip durumu kurtarmak için 40 saat onu cansız gösterecek bir iksir hazırlayıp Jüliyet'e içirir. Ailesi tarafından öldü sanılıp mezara defnedilir. Olaydan habersiz Romeo durumu öğrenir öğrenmez Verona'ya gelir. Kont Paris'i öldürür ve ardından Jüliyet'in mezarına gider. Onu öldü zannedip yanına aldığı zehri içer ve canına kıyar. Rahip Jüliyet'i uyandırmaya gelince cansız yatan Romeo'yu görür. Jüliyet'i uyandırır. Bu manzara karşısında dehşete düşen Jüliyet, Romeo'nun hançerini kapıp kendini öldürür. Baştan sona olayın tek şahidi rahip Laurance olanları anlatınca aileler arasındaki düşmanlık sona erer.

Biraz havadan sudan bahsedeyim. Taş Ev'e doğru son virajdan sonra yerdeki kar erimedi hala. Bugün İzmir'den gelen misafirler patinaj çekmiş. Akşama doğru yoldaki karlar biraz daha eridi. Akşam saatlerinde İstanbul'dan gelen misafirlerimizle Sivas'ı konuştuk. Türkü istediler. Muammer Ketencoğlu dışında çalacağım türkü yok. O bitti Zeki Müren dinliyoruz. Güzel insanlar...   

23 Aralık 2016 Cuma

YAYLA YOLLARI KARLI

23/12/2016 Cuma, Tire

Küçük pazardan alacaklarım var. Evden ne kadar erken çıkarsam o kadar rahat park yeri bulurum. Caddelerin tenha olması şaşırtıcı. Sadece bir polis aracı çıkıyor karşıma. CB gelmekten vaz mı geçti yoksa? 

Zat-ı muhteremin önce Aliağa'ya oradan Tire'ye geçeceğini haber verdi bültenler. Saat 16.30 da açılış yapacakmış OSB'de. Pazarda dolaşırken belediye hoparlörlerinden anonslar başlıyor. Kaymakam adına yapılan açıklamada CB ve onun yardımcısı (!) Başbakan'ın ziyaretleri münasebetiyle şehirden otobüs kaldırılacağı, saygıdeğer halkımızın açılış törenine davetli olduğu duyuruluyor. Açılışını yapacağı Sütaş tesislerine ait araçlar köy köy dolaşıp şakşakçı topluyor. Katılımın yüksek olması bakımından çevre il ve ilçe yöneticilerinin gerekli önlemleri (!) alması da istenmiştir .

İyi bilirim bu işleri. Şimdiye kadar kimse kıramadı rekorumu. Çine Barajı açılışında BB'di şimdinin CB'si. Çevre il ve ilçelerden ne kadar otobüs, midibüs, minibüs varsa kiralamıştık müteahhit firma olarak. Bu yetmemiş, taksiler bile kiralanmıştı. Binecek vasıta kalmayınca yollara dökülmüştü halkımız. Kilometrelerce uzayan bir araç ve yaya kuyruğu meydana gelmişti. Büyük bir insan seli baraja doğru akıyordu. Genci, yaşlısı, kadını, erkeği her yaşta bir sürü insan. Neler gördü bu gözler... Araç bulamayıp koltuk değnekleriyle yürümeye çalışan nineler, tekerlekli sandalye üzerinde engelli vatandaşlar daha ne diyeyim size. Bu insanları çeken neydi oraya. Dağıtılan bir küçük kumanya mı? bir kutu ayran mı, yoksa bir küçük pet şişe suyu mu? Sevmesem de kabul etmiştim karizmasını muhteremin. O gün, eski BB, yeni CB'yi dinlemeye tam otuz bin kişinin geldiği söylendi. Sadece Çine'den değildi gelenler. Adeta bütün Ege Bölgesi akmıştı baraja.

Pazar işini planladığımdan önce bitiriyorum. Patlıcanın, biberin kilosu altı liraya çıkmış. Arapsaçını sekiz liradan aldım. O yerden biten otların kilosu bile dört lira olmuş. Soğuk havaya kabahat buluyor pazarcılar. Kuzu kulağı çıkmamış hava muhalefetinden dolayı. Yer elmasını yapamayacak yine bizim Şef. İşim bitiyor ama Adnan Şefi almaya bir buçuk saat var daha. Uzun zamandır yapmadığım bir şey geliyor aklıma. Şehrin en meşhur kuyu tandırcısına gidiyorum. Kapıdan girer girmez tanıyorlar beni. Şu tanınma olayı hem iyi hem kötü. Bugün pazarda da bir sürü insan selam verip hatırımı sordu. "İşler nasıl gidiyor?" diyenler bile vardı aralarında. Bense pek çoğunu hatırlayamadım. Tanınmak güzel de tanıyanı hatırlamamak kötü. Tandırcının küçük dükkanına oturup az çorba söyledim. Tandır çorbası dedikleri içine tandır etinin sularının aktığı bildiğimiz pirinç çorbası ama öyle bir lezzeti oluyor ki yağla ıslatılmış pide ile birlikte, sormayın. Arkasından yağsız tarafından bir tandır yedim, kendime geldim. Eskiden ameleler işe çıkmadan önce bu tandırdan yer, akşama kadar hiç acıkmazlarmış.

Tandırcıdan çıktıktan sonra pazarda birkaç tur daha atıyorum. Biraz vakit geçirdikten sonra Adnan Şef'i alıyorum. Yayla yollarında yerler ıslak.  "Buralara kar yağmış." diyorum. Adnan Şef inanmıyor. Yukarı tırmandıkça yol kenarlarında yer yer kar birikintileri görünmeye başlıyor. Taş Ev'e bir kilometre kala yolun tamamen karla örtüldüğünü görünce şaşırıyoruz. Hava sıcaklığı düne göre biraz daha yüksek. Güneş çıkınca akşama kadar erir muhtemelen. Aksi takdirde dönüşümüz sıkıntı yaratacak.

Yolun bu halini gören nasıl gelir Taş Ev'e diye düşünürken öğleden sonra bir misafir çalıyor kapımızı. Tasavvufla uğraştığını söyleyen bu gençle biraz sohbet ediyorum. Tire'den bir arkadaşı tavsiye etmiş bizim burayı. Şehirden yola çıkıp yürüyerek gelmiş hem de. "En az iki saat sürmüştür." diyorum. "Evet, sürdü o kadar." diyor. Sipariş ettiği Tire Şiş Köfte geliyor önüne. Soğutmadan yemesi için "Afiyet olsun" deyip ayrılıyorum yanından.

Hüseyin şömineye odun hazırlarken geliyor yanıma, "Amca motorda sorun var." "Ne olmuş motora?" diye soruyorum. "Çalışmıyor, çalışırken de takır tukur sesler geliyor." diyor. Ağaç kesim motorunu yanımıza alıp şehre iniyoruz. Tamirci motoru söküp bakıyor. "Bujisi arızalı, gidin parçacıdan alın aynısını." diyor. Bir sürü parçacıya bakıyoruz. Aynı tipte buji yok. Tam ümidimizi kesmek üzereyken son uğradığımız yerden ona yakın bir tane buluyoruz. Buji yerine takılınca eski haline dönüyor motor. Hemen dönüyoruz geri.

Akşama doğru hava soğumaya, yerdeki karlar donmaya başlıyor. Taş Ev'in en soğuk günleri bunlar diyorlar. Sadece bu sene biraz erken teşrif buyurdular.

CB

22/12/2016 Perşembe, Tire

Birkaç gündür şehirde kalıyorum. Eşim oğlumun yanında hala. Sabah çok erken kalkmama gerek yok. Meteoroloji hava sıcaklığının mevsim normallerinin altında seyrettiğini söylüyor. Gelecek beş günlük hava tahmin raporlarında yağış beklenmiyor. Dün bir öykü yazmak geçti içimden. Ankara'yı hatırladım. Defalarca okudum yazdığımı. Her okuduğumda bir şeyler değiştirdim. Çok zamanımı aldı. Yazı yazmak da şiir yazmak gibi, ilham meselesi. Bir yandan çok istekli görünürken diğer yandan yazmak zorundaymışım gibi geldi bana. Aklımın bir köşesine Jack London gelip kuruldu. Bir romanında hapishane hayatından bahsediyordu. Kendisinden başka sadece bir sineğin bulunduğu tek kişilik hücresinde. O sinek hakkındaki gözlemlerini, onunla kurduğu ilişkiyi ustalıkla kağıda dökmüştü. Ne yazayım diyenlere güzel bir örnek olabileceğini düşündüm. Sırası geldiğinde havada uçuşan küçük bir karasinek bile yazara ilham verebiliyordu demek. Ondan rahatsızlık duymak yerine detaylı bir şekilde hareketlerini izlemek, hücresinde onu bir kader arkadaşı olarak görmek, onunla oyun oynamak kimin aklına gelirdi ki?

Tepemizde rüzgar tribünleri kuruluyor. Ben kısaca pervane diyorum onlara. Öğleden sonra bakım ekibinden iki kişi misafirimiz oldu. Genel olarak sakin bir gün. Amacım böyle günleri yazıp okuyarak değerlendirmek. Şömine sobayı yaktı Hüseyin. Birbiri arkasına koca ceviz odunlarını yutan soba salonu ısıtmaya başladı. Müzik yokken salonun sessizliği kulağımı tırmalıyor. Vivaldi'nin dört mevsimini çalmaya başlıyorum. Okumaya yeni başladığım kitap ile bitirmeye çalıştığım öykü arasında öncelik konusundaki kararsızlığım rahatsız edici.

İlçemiz CB nin OSB'de yapacağı açılış nedeniyle hareketleniyor. Sütaş tesislerini açacakmış beyefendi. Bazı kesimlerde bir telaş bir telaş. Tarihi bir gün olacakmış yarın. Mutlaka Orta Park'a getirmek şerefine nail olmalıymışız. Selçuk-Belevi yolunun kaderi bu gelişe bağlıymış. Kendi aramızda şakalaşıyoruz. "Öğlen yemeğini Taş Ev'de yiyecekmiş." diyorum. Hüseyin'in o meşhur kahkahası gecikmiyor.

Akşama doğru matbaadan arıyorlar. Yılbaşı için hazırlattığım afişler gelmiş ama yanlışlıkla Ödemiş'e götürmüş kargo onları. Bir saat sonra arayıp alabileceğimi söylüyorlar. Hüseyin'i yanıma alıp iniyorum aşağı. Şehrin kritik yerlerindeki mağazaların camlarına, duraklara, AVM önlerindeki direklere yapıştırıyoruz.

Facebook sayfasına bir mesaj geliyor. "Kalacak yeriniz varsa yeni yıla Taş Ev'de girmek isteriz."  Henüz konaklama imkanımız olmadığını yazıyorum özür dileyerek. Öğretmen Evi'nde yer bulabildikleri takdirde gelmeyi düşündüklerini bildiriyorlar.

Sözcü gazetesi yazarları Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil'i okuyorum. Hislerime tercüman oluyorlar. Yılmaz Özdil, 2016 yılını özetlediği makalesinde 15 Temmuz'u öyle güzel anlatıyor ki, görmeyen gözlere parmak sokuyor. Usta kalem şöyle anlatıyor olayı: F-16 lar meclisi bombaladı, genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları esir alındı, TSK bile kendini savunmak için organize olmazken, MİT'in bile haberi yokken, her şeyi bilen CB bile durumu ancak eniştesinden öğrenirken memleketin 85.000 camisinden senkronize sala okunmuş, devlet komadayken nasıl olduysa memleketin en ücra köyündeki imamlar, müezzinler organize olmuştu (!) Siz hala bunun bir darbe olduğuna mı inanıyorsunuz? Eğer bunun darbe olduğunu düşünüyorsanız, o tankları dize getiren demokrasi aşığı bacılar neden Pkk'ye Işid'e karşı evlerinden çıkmıyor hala. Eğer haberleri yoksa ben söyleyeyim o zaman. Reisleri seferberlik ilan etti. Haydi çıksanız ya sokaklara. Çıkmazlar, çıkmazlar elbet.

Mehmet'ler can veriyor. Şehitlik derecesine yükseliyor hepsi. Ben değil CB dahil herkes öyle diyor. Ne mutlu onlara, ailelerine. CB'miz başbakanımız, bakanlarımız mağdur. O büyük gururdan mahrumlar. Kendi çocuklarına şehit olma fırsatını vermediler. Ne denir ki başka, Mehmetler şehit, vatan sağ olsun. Uyan artık aklını kullanamayan zavallı halkım...  

22 Aralık 2016 Perşembe

ANKARA'NIN BUZLU YOLLARI

Yılbaşına bu gün olduğu gibi tamı tamına dokuz gün kalmıştı. Hayatında ilk kez gördüğü kar, yayalar için tahsis edilmiş dar yürüyüş yolunda, üzerine basıla basıla camsı bir yüzey oluşturmuştu. Karda, hem de buz üstünde nasıl yürünür bilmiyordu. Bilene kolay bilmeyene zor diyorlardı buzda yürümek. Gözlerini yerden ayırmıyor, ayağını basabilecek ufacık buzsuz bir yer arıyordu. Yollar, duvar kenarları, ağaç gövdelerinin etrafı, kaldırım taşları, her taraf buzla kaplıydı. Bacaklarının titremesinin soğukla bir ilgisi olmadığını adı gibi biliyordu. Attığı her ürkek adımda kayıp düşerim korkusuydu onu titreten.

Isıtmayan kış güneşi solgun yüzünü gösterirken var gücüyle günü aydınlatmaya çalışıyor. Hafiften esen soğuk rüzgar, boğazına kadar iliklediği gocuğundan içeri girmesin diye çözülmüş atkısını yeniden doluyor boynuna. İşte bu hareketi pahalıya mal oluyor ona. Ayağı kayıyor, dengesini kaybetmesiyle kendini yerde buluyor. Buzun üzerinde birkaç kez debelendikten sonra güçlükle kalkıyor ayağa. Üstü kirlenmiyor. "Buzda düşmenin iyi tarafı bu olmalı." diye söyleniyor kendi kendine. Bu buzda ilk düşüşü. Elini ayağını kontrol ediyor. Evet, hiç bir tarafı ağrımıyor.

Uzun saçları gocuğunun siyah kürkü üzerine dökülmüş. Soğuktan ürperip gül kurusu renkli boğazlı kazağının içine çekiyor kafasını. Yaka kürkünü atkısının üzerine kaldırıp üşüyen boynunu ısıtmaya çalışıyor. Gökten inen seyrek kar taneleri nazlı nazlı süzülürken rüzgarın etkisiyle hızlanıp yön değiştiriyor. Rüzgarın soğuk esintisi olmasa o kadar üşümeyecek belki de. Sadece elleri üşüyor, özellikle parmak uçlarının donduğunu hissediyor. Oldum olası eldiven kullanmayı sevmiyor.  

Sol tarafında yol boyu uzayan beton parapet üzerinde yirmi santim kalınlığında kar birikmiş. Duvara tutunmak istiyor. Sol elinin kara gömülmesiyle birlikte bileklerinden soğuk sular süzülmeye başlıyor. Üzerine basılmadığı sürece kar yumuşak kalıyormuş meğer. Sağ elinde kitaplarını tutuyor sıkıca. Sanki emanet verilmişler kendine. Gözü gibi koruyor onları. Yavaşça doğrulurken etraftaki genç insan kalabalığına bakıyor. Nasıl da rahat yürüyorlar buzun üstünde. "Gideceğin yer soğuk olur, iyi koruyasın kendini." demişti tanıdık tanımadık herkes. Ayakkabılarının altı lastik olsun kaymazsın o karda buzda. Altı kauçuk ayakkabısıyla bile kayıp düşmeyi başarmıştı ya. Ama öğrenecekti bir gün diğerleri gibi buz üstünde yürümeyi. Bir püf noktası olmalıydı bu işin. Nasıl soracaktı arkadaşlarına. Henüz doğru dürüst arkadaşı bile olmamıştı ki daha. Olsun yine de birileri yol gösterebilirdi belki.

Elinde taşıdığı kitaplar mı bozuyordu dengesini. Düşerken son bir refleksle elini havada tutmayı başarmış, bir tarafını kırmak pahasına kitapların yere dağılmasını önlemişti. Birkaç adım daha attı. İlk adımında sorun yoktu ama ikinci adımında yine dengesini kaybedermiş gibi oldu. Kontrolsüz birkaç hareketten sonra ayakları üzerinde durmayı başardı. Kamburu çıkmış kedi pozisyonunda kıpırdamadan öylece kala kalmıştı. Nefes alması bile yeniden dengesini kaybettirecekmiş gibi geldi. Neyse ki başkalarının ona baktığı yoktu. Oysa buz üstünde yaptığı komik dansı gören herkes katıla katıla gülebilirdi onun bu haline. Kitaplarını bırakmamıştı elinden. Çaresizlik içinde etrafına bakındı. Bir ara kendini komik buldu. Hatta sessizce güldü içine düştüğü bu duruma. Topu topu üç yüz metre yolu kalmıştı ama bu mesafede kim bilir kaç defa düşer kalkardı. Her düşüşünde ilkinde olduğu kadar şans güler miydi yüzüne? Yoksa düşüp bir yerlerini mi sakatlardı?

Memleketini hatırladı. Hiç kar düşmezdi oraya. Yollar buz tutmazdı. Sadece küçük su birikintilerinin üzerinde incecik bir buz tabakası oluşurdu. O da her zaman değil, sadece çok soğuk havalarda. Çocukken ayakkabısıyla o ince buz tabakasını kırmak en büyük eğlencesiydi. Bu merakı yüzünden bazen ayakkabısının içi buz gibi soğuk suyla dolardı. Su çamurla karışmış olurdu her zaman. Kirli su kirletirdi çoraplarını. Pişman olurdu sonra yaptığına.  Ama her seferinde bunu unutur yine kırmaya can atardı ince buz tabakalarını.  Yerdeki buzlara dikkatle baktı bir kez daha. Çocukluğunu hatırladı. Burada buzların altında su yok. Dondu mu dibine kadar donuyor.

Yanından kızlı erkekli bir sürü insan geçerken elinde kitapları olduğu halde kıpırdamadan durduğunu hatırladı. Ne zamana kadar böyle durabilirdi ki. Hafifçe belini doğrulttu. Her iki ayağı buz üzerinde olmasına rağmen kaymadığından cesaret alıp bir adım daha atmayı denedi. Bir kez daha kaydı ayağı. Hem kitap tutan eliyle, hem de diğer eliyle boşlukta halkalar çizerek dengesini bulmaya çalıştı. Şans eseri düşmeden toparladı kendini. İyice korkmuştu gözü. Eğer düşseydi kafasını yere çarpacaktı. "Ne zor şeymiş buz üzerinde yürümek." diye söylendi biraz öfkelenerek.

Arkasına baktı. İki genç yürüyordu ondan tarafa. Gelenlerin doğulu olduğunu düşündü her nedense. Belki giyimlerinden belki de buz üzerinde rahat yürümelerinden. Sanki ayaklarından yere bağlanmış gibi komik bir halde dikilirken seslendi gençlere. "Hocam, bi bakar mısınız?" Hocam demeye çabuk alışmıştı. Herkesin adı hocaydı burada. Bakkalı, çakkalı, şöförü, arkadaşı, işçisi, öğretim üyesi... Hiç kimsenin adını öğrenmek zorunda olmaması hoşuna gitmişti. Gençler durdu yanında. "Hocam" dedi yaşıtı gençlere, utana sıkıla, "Bana yardım edin buzda yürüyemiyorum." Gençler birbirlerine bakıp hafiften gülümsediler. O buna aldırmadan devam etti. "Bizim oralarda kar buz yok, o yüzden yürümeyi beceremiyorum." 

"Kasma kendini rahat ol." dedi gençlerden biri. "Düşme korkusuyla yürüyemezsin." Elinde miydi sanki bu? Düşmekten korkmasa çağırıp yardım ister miydi hiç, tanımadığı insanlardan? Şivelerine bakıp doğulu olduklarından emin olmuştu artık. Onların yardımdan anladıkları sadece sözlü taktik vermek miydi yoksa? "Taktik böyle verilir." dedi içinden. "Biriniz sağıma, diğeriniz soluma geçin." İki gencin arasına girip kollarıyla sağlı sollu yapıştı onlara. Sağ elinde kitapları vardı. Olmuyor, yine olmuyordu. Yoldan çevirdiği gençler zorlukla önlediler düşmesini daha ilk adımında. Birkaç başarısız denemeden sonra daha iyi hissetti kendini. "Telaş etme, yere rahat bas." diyordu yanındakiler. Yavaş yavaş küçük adımlar atmaya başladı. Kendini yeni yürümeye başlamış çocuklara benzetti. Utanılacak durumdu bu ama yapacak bir şey de yoktu hani. Artık yalnız başına bir adım atacak cesareti göremiyordu kendinde.

Hafiften eğimli bir yere geldiler. Her taraf buzla kaplıydı yine. İki adımda geçilebilecek bir yerdi aslında ama bu tümseği aşmak   hiç de kolay bir şey değildi onun için. Yanındakiler koltuk altlarından sıkıca tuttular. İlk adımında kayarken aralarından, gocuğunun kolları kaldı gençlerin ellerinde. Eğilip kaldırmaya çalıştılar. "Tamam, ben hallederim." dedi utanarak. Sökülmüş kolları uzattılar aynı anda. Hala yerde yatıyordu. Uzanıp aldı ellerinden gocuğunun sökük kollarını. Teşekkür etti her ikisine birden. "Kendim hallederim gerisini artık." dedi. Ne kalmıştı ki geriye. İki sökük kollu bir gocuktan başka. Kalçasında hafif bir ağrı duysa da önemsemedi.

Şehre inip diktirmek lazım kolları yerine. Tek kışlık giyeceğiydi bu gocuk. Amerikan pasajındaki terzilerden birine gitmek üzere otobüse bindi elinde gocuğu ve sökük kollarıyla. Hava soğuktu ama üşümüyordu artık. Düşe kalka öğrenmişti buz üstünde yürümeyi de soğukta üşümemeyi de...

21 Aralık 2016 Çarşamba

KIŞ BAŞLIYOR MUYMUŞ?

21/12/216 Çarşamba, Tire

Google'ın Doodle'ı ile açtım gözümüzü bu sabah. Kışın başlangıcıymış bugün. Ne yani şimdiye kadar boşuna mı üşüdük o kadar? Güya iki üç derece ısınacaktı havalar. Bu önyargı ile rahat çıktım evden. Öğleye doğru yaylaya geldik. Bütün ağaçlar elbiselerinden arınmış çırılçıplak geldi gözüme. Koca koca ağaçlar kuru insan figürleri gibi ellerini apış aralarına sokmuş soğuktan titriyorlar adeta. Şömine sobamızı yaktı Hüseyin. Kestane odunları ısıtmıyor hiç. Yandığında kapı pencere açtıran sobamıza ne oldu. Bütün hüner ağacın cinsinde miymiş? İki ceviz odunu atınca biraz daha canlanıyor alevler.

Yerler siliniyor, paspaslanıyor. İçeri girmek yasak. Bahçeyi dolaşıp mıntıka temizliği yapıyorum. Bu hafta toplantı yok. Ne söyleyeceğim ki toplantıda. Hüseyin'in yaptıklarında sonra. Elimde kocaman bir çuval. Naylon poşetler, sebze kartonları, kömür kutuları, çuvallar, kağıtlar, plastik kaplar ne gördüysem topluyorum. Topladıklarımın bir kısmını fırtına diğer kısmını Zeytin taşımış olmalı. Yukarı çıkarken Hüseyin'le karşılaşıyorum. Sobaya odun hazırlıyor. "Son toplantıda mıntıka temizliği yapılacağından söz etmiştim ya, işte onu yapıyorum." diyorum. Utanıyor mu biraz, bilmiyorum. Elimde topladığım atık malzemeleri dışarıdaki çöp konteynırına taşıyorum.

İçeri giremiyorum daha yerler kurumamış. Yukarıdaki salon da öyle. Bir kaç fotoğraf daha çekiyorum. Yaprakları dökülmüş kestane, ceviz, elma ve kiraz ağaçlarının dayandığı çam ormanı adeta onlara yeşil bir fon oluşturuyor. Ağaçların dallarında yaprak kalmayınca avludaki yaprak temizleme işi de olmuyor. Taş Ev'in fotoğrafını çekiyorum bu sefer. Yapraklar önünü kapatıyordu önceleri. Bundan ötürü karşıdan tamamı görünmezdi hiç.   

Elimde adını dahi unuttuğum bitmeyen kitabımı bırakacağım artık. Daha önce Glenn Meade'nin "Buz Kapanı" adındaki macera türündeki bir roman okumuş çok hoşuma gitmişti. Şimdi aynı yazarın aynı türdeki bir başka kitabı "Brandenburg" isimli roman geçiyor elime. Muhtemelen oğlum almıştır. O sever böyle gerilim macera türü şeyleri. 

Yayladan aşağı doğru bakınca bütün şehir evlerine kapanmış hissini uyandırıyor. Çevre yolunda trafik bile işlemiyor doğru dürüst. Kapının yanı başındaki havuza doğru yürüyorum. Havuzu dolduran boru donmuş. Su akışı kesilince havuzun içindeki su da donmuş. Deponun üzerinden taşan sular da öyle. Geçen hafta aldığımız önlemler sayesinde Taş Ev'in suyu kesilmiyor.

Dün boş vaktim vardı biraz ya. Yaşamı sorguladım kendi kendime. Şu Rus Elçisinin vurulmasından sonra. Olayın geçtiği binayı biliyorum. Kim bilir kaç kez geçtim önünden. Birkaç resim sergisini de gezmiştik orada yanlış hatırlamıyorsam. Karlov, yani Rusya'nın elçisi, bize emanet edilen. Suikasta uğramasından bir saat önce. Bilebilir miydi başına gelecek olanı? Merak ettiğim şey, bir saat önce vurulma anından, neler vardı acaba aklında. Google Amcaya müracaat ettim. Yaşamın anlamı, neden geldik dünyaya nev'inden bir kaç sözcük sıraladım. Çıkan yazıların büyük kısmı İslam dini adına yapılan açıklamalar, yorumlar. Bir kaç tane de yaradılışı baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesine dayandıranlar. Dini, imanı bir tarafa bırakıp bilimsel bir açıklama, bir görüştü aradığım. Bulamadım. Zaten bilimin bilinmezlerini bildirmekte bire birdir dini açıklamalar. Çünkü bilimsel ispat gerektirmez. Ol dedi oldu. İnternette bir şey bulamayınca canım sıkılıyor. Madem bir şey yok ben yazayım dedim. Vakit geç oldu, vaz geçtim.

Oturduğum yerden başımı sağa çeviriyorum. Pencereden bakınca yolun sağına dizilmiş bir çift konteynır ilişiyor gözüme. Gelen misafirlerin en büyük merakı bu konteynırlar. Ne işe yaradıklarını soruyorlar. Biri ardiye diğeri yaşam ünitesi deyip başlıyorum anlatmaya. Bahar gelince bu şantiye görüntüsünü bir şekilde kamufle etmemiz şart.

20 Aralık 2016 Salı

SALI TATİLİ

20/12/2016 Salı, Tire

Kapalıyız bugün. Tam anlamıyla tatil yaptım sonunda. Erkenden yolcu ettim eşimle oğlumu. Pazar alışverişine çıkmadan önce hale gittim. Soğuktan korumak için bütün sebze ve meyvelerin üzerine branda çekilmiş. Arabanın bagaj kapısını açınca koca ceviz kütüğünü görüp Ünal Ustaya gitmem gerektiğini hatırladım.

Ünal'a telefon ettim. Uzun uzun çaldıktan sonra açtı telefonu. Çayı hazırla geliyorum dedim. Az sonra kapıda karşıladı beni. Epeydir görüşmediğimiz için birbirimize sitem ettik şaka yollu. "Güzel haberlerini alıyoruz." Taş Ev'in dedi. Arabanın arkasındaki ceviz kütüğünü göstererek bunu dilim dilim keserek peynir ya da et servisi için kullanmak istediğimi söyledim. Kütüğü biraz inceledikten sonra biraz ilerideki büyük atölyelerine götürmemi istedi. Çok zaman kaybetmeden Selim Ustanın bulunduğu diğer atölyeye gittim. Bütün ortaklar oradaydı. Ağacın kesildikten sonra üç dört hafta kuruması gerekiyormuş. "Aksi halde eğilir bükülür kullanamazsın." dediler.

Kütüğü bırakıp pazara gitmek üzere hareket ettim. Her zaman yer bulabildiğim tarihi camilerin yer aldığı dar sokaklara çıkan arka tarafta park edecek yer bulamadım. Dönüp stadın yakınlarında yer aradım yine yok. Bu nasıl akıldır bilmiyorum. Herkes için mi bu sıkıntı yoksa sadece ben mi çekiyorum. Yolda Kaymakamlık, Mal Müdürlüğü vs. kamu kurumlarının park yerleri var. Oralarda yakını olanlar bir şekilde park ediyor olmalılar. Kimin görevi şu park sorununu çözmek? Kendi açısından bunu problem görmeyen birinin olmalı.

Neyse ki sağ taraftaki aracın hareket etmesi sayesinde bana gün doğdu.  Oradan bir dakika geç ya da erken geçsem bu şansım olmayacaktı. Hemen boşalan yere soktum arabamı. Pazara oldukça uzak mesafe ama bunu bulduğuma şükrettim.

Geçen seneden beri pazarcılardan biri Selçuk ayvası getiriyor. Aynı yerden biraz ayva aldım. Aldıklarımı yaylaya çıkarırken yolun sağında ve solundaki zeytinlikleri seyrediyordum. Yamaçlara geniş yaygılar serilmiş, zeytinler silkeleniyor. Bazıları klasik yöntemle, yani sırıkla ağaçları silkelerken tek tük de olsa zeytin silkme makineleri kullanılıyor.

Bahçe kapısını açıp içeri girerken Zeytin havlayarak selamlıyor beni. Gelişim onu sevindirmiş olmalı. Pazar alışverişimi dolaplara yerleştirirken Zeytin'e de yiyecek bir şeyler hazırladım. Yanına gidip sevdim biraz. Yemeğini verdim. Çok acıkmış olmalı ama kötü huyu yine nüksetti. Yemeğini önüne verince geri alacağımı düşünüp hırlamaya bana göz dağı vermeye başladı. Arkamı dönüp uzaklaştım. Zira zincirinin kilit kısmını çeke çeke bozmuştu. O sinirli haliyle ne yapacağı belli olmaz.  

Dönüş yolunda şehre hakim bir genişlikte durup şehri seyrettim. Birkaç poz alıp yoluma devam ettim. Canım bir şeyler yazmak istiyor. Ama istemekle olmuyor. Birkaç gündür Azra Kohen'e takıldı kafam. Eşimin okuduğu gazetenin pazar ekinde Ayşe Arman'la bir röportajı çıkmış. Bazı fikirlerini kendime yakın bulsam da çoğu deli saçması geldi. Yanlış anlaşılmasın delileri sever ve sayarım. Amacım hakaret değil asla. Şu meşhur kitap dizisi Fi, Çi ve Pi yi okumadan bir şey söylemek zaten haksızlık olur. Benim değerlendirmem bahsettiğim röportaj ve çok sayıda yoruma dayalı. Helal olsun kadına. Eğer başarının bir ölçüsü çok satmak ise bu işi güzel kotarmış. Kitabın içinde özellikle öne çıkan seks temalı bölümler okuyucuyu fena sarmış olmalı. Bir zamanlar güldürü tiyatrosu ve parodilerde fazlasıyla prim yapan bel altı konularını hatırlattı bana. Blog dünyasında şu kitap dizisini okuyan varsa yorumlarına bakayım hemen.

Az önce oğlum aradı. Kocaeli'ne varmış ve otellerine yerleşmişler. Şehir hakkında ilk intibaları kalabalık ve dar sokaklar... Park yeri deseniz orada da durum buradan farksızmış.

19 Aralık 2016 Pazartesi

MENÜNÜN AĞIR ABİSİ

19/12/2016 Pazartesi, Tire


Yayladan daha yaman şehrin soğuğu. Arabaların camları donmuş, üstlerine kırağı yağmış. Camdaki buzları eritmek için her iki aracı da çalıştırıyoruz. Eşimin arabasının kliması arızalanmış. Sabah erkenden ustaya götürmek istiyoruz ancak buzlar çözülmüyor bir türlü. Tırnaklarımızla camın üzerindeki buzdan film tabakasını çizerek açtığımız pencereyi büyütüyoruz. Nihayet önümüzü zar zor görebilecek hale geliyor. Olgun Usta kısa bir kontrolden sonra bizi oto elektrikçisine gönderiyor. Oto elektrikçisi de işin içinden çıkamıyor. Gösterge panelinde problem olduğunu söyledikten sonra arabayı kendi servisine ya da Ödemiş'e götürmemizi salık veriyor. Olgun Usta'ya dönüyoruz. "Benim bir elektronikçim var." diyor, "Akşama hallederim." Olgun Usta işini iyi bilir ama parayı sever diyorlar. Yarın yola çıkılacağı için çaresiz kabul ediyoruz.

Adnan Şefi alıp birlikte yaylaya çıkıyoruz. Yayla yolları kırağıyla bezenmiş. Bahçe kapısı kapalı. Hüseyin ağaç kesim motorunu alıp yukarı yaylaya çıkmış olmalı. Öğlene doğru arıyor, Hızara benzin ve bıçkı yağı aldığımı söylüyorum. Yemeğini yedikten sonra yukarı yayladaki ağaç kesim işine devam ediyor.

Öğlen bir fırsatını bulup şehre iniyorum. Ne zamandır ihmal ettiğim Aşkın Şefin siparişi kireci almak ve Hüseyin'in baltasına sap yaptırmak için değil sadece. Gitmişken unuttuğum bilgisayarımı da alıyorum. Toplu konut pazarına uğruyorum ama almaya değecek bir şey yok. Soğuk hava bütün yeşilliklerin tazeliğini kaybettirmiş.

Gani Ustayı aradım. Yukarı yaylada Hüseyin'in kestiği kocaman bir ceviz ağacını aşağı çekmek için traktörünü getirmesini söyledim. Az sonra geliyor. Ben yaylaya döndüğümde bütün odunlar aşağıya indirilmiş bahçenin uygun bir köşesine yığılmış bile. Gani Usta ile Hüseyin avluda yorgunluk çayı içiyorlar.

İzmir'den dayımız arıyor. Çeşme'deki evin sözleşme taslaklarına bakıp bakmadığımı soruyor. Bana gönderdikleri sözleşme üzerinde konuşuyoruz biraz. Lafın arasında sıradan bir şeymiş gibi bir vefat haberi veriyor yakınlardan. İnsanlar yaptıklarıyla birlikte gidiyorlar eninde sonunda. Gidenler can yakıyor bazen. Bazen doğal karşılıyoruz. İyi ya da kötü izler bırakıyorlar arkalarından.

Akşam siparişlerinden biri çoktandır fotoğrafını çekmek isteyip bir türlü denk getiremediğim Taş Evin ağır abisi "Kaşarlı Mantarlı Bonfile". Aşkın Şefi uyarıyorum "Bu sefer yukarı göndermeden fotoğrafını çekeyim artık."

Sabahtan akşama kadar Türkçe Pop Müziği çaldık . Kafam şişti desem yeridir. Listedekilerin çoğu ismini bilmediğim hatta ilk kez dinlediğim şarkıcılara ait. Sessizce inip müziğin sesini kıstım önce. Sonra Yann Tiersen'in Amelie'sini başlattım. Ruhum dinlendi... 

18 Aralık 2016 Pazar

ORİGAMİ

18/12/2016 Pazar, Tire

Kış kışlığını yapıyor. Yerler yer yer buz tutmuş. Çeşmeden akan kaynak suyu ellerimi donduruyor. Hüseyin erkenden gelip işe koyulmuş. Adnan Şefi almaya gidiyorum. Bu soğukta acaba kim çıkar evinden?

Aşağı inerken yol kenarında toplanan işçi kadınları görüyorum. Bayır araziye sağlı sollu yayılmış zeytin ağaçları silkinip toplanmayı bekliyor. Arabanın sıcaklık göstergesi dışarıda havanın sıfırın altında iki olduğunu gösteriyor. O eller zeytini nasıl tutacak bu soğukta bilinmez.

Yaylaya döndüğümde henüz gelen giden yok.  Salonu ısıtmak için o muhteşem şömine sobamız bile zorlanıyor. Hüseyin'in hazırlamış olduğu odun dev bir kestane ağacının parçaları. Henüz gövde tam manasıyla kurumadığından zorlukla ateş alıyor. Yukarı yaylanın kuru ceviz ağaçlarından hazırlık yapmayı öneriyor Hüseyin. Eğer böyle giderse bugün doğru dürüst ısınamayacak bu salon. Depoya stokladığımız kuru odunlardan getiriyor. İki parça atınca şömine canlanıp eski haline dönüyor.

Sabah misafirlerimiz bugün için beklentilerimizin altında. Hava ve yol durumu etken buna tabii. Vardır her işte bir hayır diyoruz. Yine de akşama doğru hareketlenme başlıyor. Gelen misafirlerden bir hanımefendinin merdiven çıkması mümkün gözükmüyor. Yanındakilere "Siz yukarı çıkın, ben aşağıda bir yerde otururum." diyor. Aşağısı soğuk, bütün yerlerimiz yukarıda. Geri dönmek zorunda kalıyorlar. Ben de engelli olmanın yarattığı eksikliği içimde hissediyorum.

Uzun zamandır haberlerden bihaberim. Çok şey kaybettiğimi düşünmüyorum aslında. Buna karşın terör olaylarından öyle ya da böyle haberdar oluyoruz. Terörü bu ülkede normal yaşantımızın bir parçası haline getirenlerin kitabi söylemlerinden en az teröristler kadar nefret ediyorum.


Kızım arıyor, uzun uzun konuşuyoruz. Origami yapmış Taş Ev'i süslemek için. "Gelirken yanımda getireceğim." diyor. Akşam hava kararıyor "Genel tuvaletlerin ışığı yanmıyor." diyor Hüseyin. Hemen koşup panodaki anahtarı gösteriyorum ona. Birkaç gündür hidroforu devre dışı bırakıyorum, kazanı donup çatlamasın diye. Tuvaletlerin aydınlatmasına da aynı anahtar kumanda ettiğinden kapalı kalmış. İki üç gün evvelki suların donmasından sonra bir daha aynı durumun tekrarlanmaması sevindirici.

17 Aralık 2016 Cumartesi

GERİ SAYIM BAŞLADI

17/12/2016 Cumartesi, Tire

Hava soğuk mu soğuk. Kapının önünde uzayan hortumun içindeki su buz tutmuş. Eşimi hummalı bir şekilde kahvaltı hazırlığına girişmiş halde bırakıp sabahın seher vaktinden hallice düştüm şehrin yollarına. "Acaba açmış mıdır?" sorusu kafamda dolanırken uğradım matbaaya. Matbaanın çalışanları salonun orta yerindeki yakmaya çalıştıkları sobanın başına toplanmışlar. Yeni basılan kartvizitlerimi teslim ediyorlar. Yılbaşı program afişini soruyorum. Bugün hazırlanacağını söylüyorlar.Onları sobanın başında bırakıp alışverişime devam ediyorum. Planladığım saatte Adnan Şef'i aldığım yerde oluyorum. Adnan Şef'le birlikte fırından ekmeğimizi alıp yaylaya çıkıyoruz.

Zeytin'i bana doğru koşarken görüyorum. Bahçe kapısı açık. Belli ki Hüseyin gelmiş. Gelmese  şaşırmazdım.

"Günaydın" diyor. Soğuk bir "Günaydın" dökülüyor dudaklarımdan.

Açılış saati ile birlikte kahvaltı misafirleri birbiri arkasına gelmeye başlıyor. Daha dün eşime "Bunca hazırlığa ne gerek var, bu soğuk havada kim gelir dağ başına ." demiştim. Onun cevabı her zamanki gibi hazır. "Ya gelirlerse." Eşimden gelecek "Gördün mü, haklı mıymışım?" tepkisine hazırladım kendimi. Neyse ki fazla bekletmeden ağırladık sabah misafirlerimizi.

Öğleden sonra matbaacı yılbaşı programı afiş dizaynını gönderdi. Salonda terasa açılan kapının yanındaki masayı kendimize ayırdım. Dışarının soğuğundan sonra şöminenin sıcaklığı iyi geliyor.

Bu geceki misafirlerimiz Taş Ev'e ilk kez konuk oluyor ve ilk kez dışarıdan konuk getiriyor. Gelenler hakkımızda iyi şeyler duymuşlar. Yolumuzdan şikayet etmelerine rağmen çok memnun ayrılıyorlar. Yol konusu gerçekten önemli ama şimdilik yapacak bir şey yok. En fazla bir dilekçe yazıp iyice derinleşen çukurları doldurtmak lazım. Eskiden yerel belediyelerin işiyken bu, şimdi Büyükşehir Belediyelerine kaldı. Saçma sapan bir yönetim anlayışı işte.

Bugün ilk yazdığım günlüğün sene-i devriyesi. Geçen sene bu zamanlar Taş Ev'in daha camları bile takılmamış. Yağmur yemesin diye kocaman çerçevelere gerilmiş kalın naylonlarla korumaya çalışıyoruz. Bir kestane gömüsü açmışız tam 1.700 kg. Bu sene çıkan bütün kestane bile o kadar yoktu. Ferforje işleri için ustalarla cebelleşiyorum. Yakup Usta giriş kapısının yan duvarlarını örmeye başlamış. Hepsi bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden...