KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

30 Mart 2017 Perşembe

YAĞMURLU BİR GÜN

29/03/2017 Çarşamba, Tire

Sabah erken kalkıyoruz. Kızım işine gidecek, eşimle ben memlekete döneceğiz. Sabah kahvaltısından sonra yola koyuluyoruz. Gaziemir'den geçerken Metro'ya uğrayıp alışveriş yapıyoruz. Büyük alışveriş merkezlerinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Geç kalıyoruz diye ikaz ediyor eşim. Bir saat geride kalan aracın saati yanıltıyor beni. Daha zamanımız var diye önemsemiyorum. Olayın farkına vardığımda iş işten geçmiş oluyor. Bir de yoğun sabah trafiği, kırmızı ışıkta durmalar işin tuzu biberi oluyor. Ayşe Hanım'ı arayıp biraz gecikeceğimi haber veriyorum. 

Tire yoluna girer girmez gözümü karartıp gaz pedalına yükleniyorum. Mahmutlar köyünde radar kontrolü yapıldığını biliyorum oysa. Bu kadar erken saatte kontrol olmayacağı konusunda kendimi inandırmaya çalışıyorum. Köye yaklaşırken şans eseri hızım düşüyor.  Bir anda oraya kadar nasıl geldiğimi anlayamıyorum. Her zaman durdukları yerde trafik polisleri avlarını bekliyor. Onları görünce, içimden "Kumar oynadım, kaybettim." diyorum. Beni durduracaklarından neredeyse eminim. Yavaşlıyorum. Polislerde bir hareket olmadığını görünce yoluma devam ediyorum. Şanslı günümdeyim. 

Eşimi eve bıraktıktan sonra elemanları alıp yaylaya çıkıyorum. Aşkın Şef "Yarın kandil fazla iş beklemeyelim." diyor. "Mekanımız açık olacak miasafirlere, ister fazla iş olsun, ister olmasın." Kapalı olduğumuz dün kapımıza kadar gelip telefon eden misafirlerimiz geliyor aklıma. Üstelik İzmir'den misafirlerini getirmişler yanlarında. Kapımızdan dönmek zorunda kaldıkları için özür diliyorum. Facebook sayfamızda, trip advisor, foursquare gibi sitelerde salı günlerinin tatil günümüz olduğunu duyurmuş olmamıza rağmen bundan haberi olmayan misafirlerimiz karşısında mahcup duruma düşmek ağırıma gidiyor yine de.

Öğleden sonra çatırtı sesleriyle birlikte yer hareket ediyor. Bu bir deprem olmalı. Birkaç saniye sonra eşim arıyor. "Depremi duydun mu?, ben çok korktum." Sadece birkaç saniye süren depremin merkezi yakınlarda bir yer ise problem yok. Uzak merkezli bir depremin etkisi ise, o zaman kötü. İlk aklıma gelen yer Aydın oluyor. On dakika sonra Kandilli Rasathanesinin web sitesinde 3,5 büyüklüğündeki deprem merkezinin tahmin ettiğim gibi Aydın'a bağlı bir köy olduğu bildiriliyor.  Eşimi arayıp bilgi veriyorum. Eşim çocukları çoktan aramış bile.

Şömine sobayı yakıyoruz. Soğuklar bitene kadar hazırladığımız odunlar yetecek görünüyor. Birbiri ardına gök gürültüleri ortalığı inletiyor. Şehirde bardaktan boşanırcasına yağan yağmur bir saat sonra uğruyor yaylaya. Diğer günlere göre sakin bu akşam. Kaplan Köyüne doğru dürüst araç girişi yok. Hatırlı misafirlerimiz için bugün iyi bir fırsat. Yağmuru izlerken koyu bir sohbete dalıyorlar.

Eve döndüğümde gündüzden başladığım yazımı tamamlamak mümkün olmuyor. Fox TV den sabah haberlerini izliyoruz. Fetö bahanesiyle gözaltına alınan personelden bazıları, soruşturmaları tamamlanıp görevlerine iade edilmeye başlanmış. Haberi banttan sunan hanım spiker iki kez "geriye iade edildi" ifadesini kullanıyor. Eşimle birlikte tüylerimiz diken diken oluyor. Türkçeyi doğru kullanmak önemli. Büyük TV kanallarında böylesine büyük hatalar yapılırken okullarda öğrenciye nasıl öğretilecek doğrusu?

29 Mart 2017 Çarşamba

AŞK-I MEMDUH

28/03/2017 Salı, İZMİR

Kendimi bildim bileli gece kuşuyum. Öğrencilik yıllarımda, meslek hayatım boyunca saat 2.00 den önce uyku girmezdi gözüme. Gecenin sessizliğini severim. Bazen hızımı alamayıp sabaha kadar çalıştığım, okuduğum, yazdığım, TV de haber programlarını ya da tekrarlarını izlediğim olmuştur. Sabah yeniden doğuşu simgeler. Çoğu insana umut veren günün bu ilk bölümü bende farklı duygular uyandırır. Geceyi bitirdiği için sabaha öfkelenirim. Güneşin doğup ortalığı aydınlatmaya başladığı saatler bana daha hızlı akarmış gibi gelir. Ömrümden bir günün gittiğini bu saatlerde düşünürüm. Bitmez gibi gelen gecenin sakinliği sabahın telaşına bırakır yerini. Bir koşturmadır başlar hayatta kalma mücadelesinde.  Sabahları günün sürprizlerine hazırlarken kendimi, geride bıraktığım gecede kalır aklım. O bir daha hiç gelmeyecek, giderken ömrümüzden bir günü de yanında götürecektir. Bu yüzden sabahın erken saatleri hüzün çöker üzerime.

Son zamanlarda değişmeye başladı bu güzel huyum, geceleri oturamıyorum artık. Bilgisayarımın yanı başında  koltuğuma kaykılıp hemen sızıyorum. Eşim halimi görüp yatağa gitmemi söylüyor. Gözlerimi açıyor, yazımı yazdıktan sonra yatacağımı söylüyorum. Bedenim laf dinlemiyor. Kısa bir süre sonra tekrar uyuklamaya başlıyorum. Yaşıma göre beş saat uyku yetiyor bana. Sabaha karşı saat 3.00'te bazen 4.00'te ya da en fazla 5.00'te uyanıyorum.

Yine her zamanki koltuğumda sızarken bir rüya görüyorum. Belki rüya bile denemez buna. Sadece bir sahne var gözümün önünde. Eşimin elini sıkıyorum. İşte bütün rüya bu. Zorum ne idi bilmiyorum, oldukça sert sıkıyorum eşimin elini. Sağ elim hissiz, on gündür ağrıyan kolumun acısıyla uyanıyorum. Bir üşüme hissi sarıyor bedenimi. Saat sabaha karşı üçü çeyrek geçiyor. Bilgisayarı bile kapatmadan yatağa atıyorum kendimi.

Sabah ilk işim şu Hepatit aşısının ikincisini yaptırmak. Tahlil sonuçlarında herşey negatif çıkınca kızım paniklemiş, hazır hastaneye gitmişken oracıkta yaptırmıştı ilkini. Hava serince. Güneş bulutların arasında saklambaç oynuyor. Eşimin aksine dakik bir insanım. Eşim dakikten de öte. Eski genel müdürüm gibi ne olur ne olmaz diye bir saat öncesinden hazırlanır. Ben ise tam vaktinde giderim randevularıma. Ne erken, ne de geç. Saatime baktım, duşumu alıp, traş olacağım. Evden çıkıp yürüme mesafesindeki hastaneye doğru yol alıyorum. Enfeksiyon Hastalıkları bölümünü danışmadan sorup öğrenmem bir kaç dakika ilave zamanımı alır. Tam saatinde poliklinikte doktorun kapısındayım. Kapının üzerinde başka birinin ismi yazıyor. Genel bilgilendirme ekranında benden sonra gelen kişi bu. Hemen danışmadaki sekretere saatimi gösteriyorum. Tam randevu saatim. Erken gelmiş doktor, beni anons edip bulamayınca yerime benden sonrakini almış. Görevli "Hasta çıksın, siz girersiniz." diyor. On dakika kadar bekliyorum. Kapının üzerindeki ışıklı bilgi levhasında şimdi benim adım yazıyor. İçeri giriyorum, doktordan başka kimse yok. Ben kapıda beklerken dışarı çıkan biri olmadığından eminim. Doktorun ancak gönlü oldu demek. Durumu anlatıyorum. Orada aşı yapılmıyormuş, ilgilenip bir başka servisi arıyor. Gidip orada aşımı yaptırıyorum.

Pazar alışverişini bir an evvel tamamlayıp yola çıkmam lazım. Çarşıdaki alışveriş merkezinin otoparkında güç bela bir yer buluyorum. İşlerimi tamamlayıp yaylaya çıkıyorum. Kapıyı açık gören Aşkın Şef içeri giriyor. Akşam saatlerinde ucuzladığı için sarmaşıkları onun almasını istiyorum. Fifi'ye biraz ekmek parçalıyorum. Aldığım malzemeleri dolaplara yerleştikten sonra İzmir'e doğru yola koyuluyorum.

Kızımın evine vardığımda Venüs ile birlikte karşılıyorlar beni. Görmeyeli epey büyümüş. Yaramaz mı yaramaz. Tüyleri beyaz bir pöstekiyi andırıyor. Saatlerce oynuyoruz. Bitmez, tükenmez bir enerji ile yerinde duramıyor. Dişleri çok keskin ama canımı yakmamaya özen gösteriyor. Türlü türlü oyuncaklar almış kızım ona. Dün geceyi kızımla birlikte geçiren eşimi alıp alışverişe çıkıyoruz. Taş Ev'i süslemek için Alaçatı aydınlatması adını verdikleri ağacın dallarına asıldığında ortama güzel bir ahenk getiren renkli avizelerden aldıktan sonra sahil yolu üzerinden kızımın evine dönüyoruz. Sahil yolunda çalışmalar henüz bitmemiş. Güneş kalın bulutların arasında sönük bir ışık olarak kendini belli ediyor. Deniz dalgalı.

Kızımın sesi kısık hala. Nöbetini bir arkadaşına devretmiş. Akşama Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosunda Aşk-ı Memduh isimli bir oyuna bizim için de bilet almış. Nice zamandır tiyatroya gitmediğimden ilaç gibi geliyor bu bana. Evden çıkıp Bostanlı'ya varıyoruz. Oyunun başlamasına daha bir saat var. Eşimin geç kalacağız nidalarına kulak tıkayan kızım bizi ünlü bir pizzacıya sürüklüyor. Dükkan tıklım tıklım. Tam geri dönmeye hazırlanırken bir masa boşalıyor dışarıda. Garson siparişleri alıyor. Onlarca seçenekler arasından hepimiz farklı türden pizza sipariş ediyoruz. Benim tercihim dört peynirli olanından. Pizza hamurları ince ama gerçek İtalyan pizzası kadar değil.

Yemekten sonra tiyatro binasına doğru acele adımlarla yürüyoruz. Kızım sinirleniyor birden. Telefonundan oturacağımız yerleri öğreniyor. Birinci sınıf diye aldığı biletler ortadaki bölümlerin en arka ve en kenarından. Bilet satış görevlisi ile konuşuyoruz. Birinci sınıf dedikleri bölümler seyircilerin oturacağı yerlerin yüzde doksanı. Sadece sağlı sollu iki küçük kanat ikinci sınıfmış. "Sıkılmayın siz." diyor görevli, "Nasıl olsa önde boş yerler olacak, oraya geçersiniz." İçeri girip kötü yerlerimize oturuyoruz. Oldukça rahatsızlık verici. Kızımın yüzünden düşen bin parça. Aldatıldığını düşünüyor. Koltukların arkalığı bile yok, duvara sırtımızı dayıyoruz. Oyunun başlamasına dakikalar var artık. Kızım sahneyi ortadan gören boş bir yer kestiriyor gözüne. Hadi kalkın diye işaret ediyor önümüzden giderken. Gidip bize ait olmayan yeni yerlerimize yerleşiyoruz. Bizi gören birkaç kişi de yan taraftaki boşlukları dolduruyor. Oyun eski zamanların bir pop şarkısıyla başlyor. "

Biraz oyundan bahsetmek gerekirse; Dört oyuncu var sahnede, Volkan Severcan, Nurseli İdiz, Melda Gür ve Erhan Yazıcıoğlu. Oyun iki perdeli komedi. Volkan Severcan, oyundaki adıyla Memduh, çok sevdiği karısı tarafından aldatılmış, titizlik hastası, asansöre, uçağa binme, kapalı yerde kalma, köprüden geçme gibi daha bir sürü şeye fobisi olan sümsük bir karakteri canlandırıyor. Uçakta karışan valizini değiştirmeye geldiği evin sahibesi Canan rolünde Melda Gür oynuyor. Melda, evde kalmış, bir yuva kurmanın hayalini yaşayan, Memduh'un aksine kontrolü her zaman elinde tutmaya çalışan bir kız. Melda'nın annesi Münevver'i ise Nurseli İdiz canlandırıyor. Münevver, kızına aşırı derece düşkün, sık sık onu telefonla arayarak bunaltan bir tip. Dr. Aşkın Sevgiseli rolündeki Erhan Yazıcıoğlu ABD Başkanı tiplemesine bürünmüş, seyircilerle interaktif diyalog kurmaya çalışırken kendini aşk doktoru olarak lanse eden bir tip.

İki zıt karakterin komik ilişkisi üzerine kurulan oyunda Melda Gür ve Volkan Severcan'ı başarılı buldum. Nurseli İdiz oyunun birkaç bölümünde rol alıyor. Güzelliği ile göz dolduran sanatçı kapasitesinin altında bir rol üstlenmiş. Erhan Yazıcıoğlu ise tam bir fiyasko. Onun rolü sanki sonradan oyuna iliştirilmiş. Bir bakıyorsunuz seyircilere karışmış, bir bakıyorsunuz kızın yatak odasından fırlayıvermiş. Sanki yoldan çevirip, "Sen de doğaçlama bir şeyler söyle bari." demişler. Doğal olarak oyunun büyüsünü bozarken "Hiç olmasaydı daha iyiydi." dedirtiyor. Nurseli İdiz özellikle ikinci perdede şuh pozlarla seyircinin dikkatini çekiyor. Bu roller ona güzel oturuyor zaten. Sahnede oldukça rahat.

Tiyatrodan çıkıp eşime soruyorum kaç puan verdiğini. "Yedi puan" diyor. Ben ise en fazla beş puan veriyorum. Her şeye rağmen sahne çalışanlarının emeği var elbette. İyi ki gitmişim yine de. Ayrı ayrı puan vermem istenirse Melda Hanıma on puan Volkan Severcan'a dokuz puan, Nurseli İdiz'e yedi puan, Erhan Yazıcoğlu'na ise sıfır puan verirdim. Sahne dekoru idare eder, ışıklandırma vasat. Müzikler de çok daha iyi seçilebilirdi.

Gece evimize dönüyoruz. Kızım Venüs'ü alıp geliyor yanıma. Geç saatlere kadar oynuyoruz onunla. Uyku ağır basınca günlüğü yazmam yarına kalıyor. 

28 Mart 2017 Salı

KARA KIZLARIMIZ

27/03/2017 Pazartesi, Tire


Bugün ilk kez Fifi kapıda karşılıyor bizi. Hem de ne karşılama. Henüz bahçenin demir kapısını açmadan son sürat yanımıza koşuyor. Bizi selamlayıp aynı hızla Taş Ev'in yanına dönüyor. Arabadan iner inmez sevinci görülmeye değer. Onu bu kadar sevindirecek ne yaptık diye düşünürken aklıma aç olabileceği geliyor. Hemen kaynatılmış kemik ve et suyundan ağzına layık bir yemek hazırlıyorum. Öyle ya, onun gösterdiği bu sevginin bir sebebi olmalı. Yemek kabını her zamanki yerine bırakıyorum. O güzelim yağlı kemiklere bakmıyor bile. Duvarın üzerinde oturup başını bana doğru uzatıyor, kuyruğunu sallayarak. Göz göze geliyor, bakışıyoruz. Keşke dili olsa da anlatabilse aklından geçenleri. Hayır, hayır onun sevgisi karşılıksız. Ne yemek verdiğim ne de kömür yardımı yaptığım için... 

Hava düne göre daha serin. Aşkın Şef tavukları beslemeye gidiyor. Su kovalarından birini alıp ona eşlik ediyorum. Kümese doğru yaklaşırken tavuklar kapıya üşüşüyor. Biliyorlar ki onları doyurmak için geliyoruz. Karınları çok acıkmış. Kümesin kapısını açıyor Şef. Hepsi birden önlerine atılan sebze artıklarına ve yemlere hücum ediyor. Geldiklerinden bu yana epey serpilmişler. Bir ay sonra yumurtalarını toplar artık eşim. Bu onun en çok sevdiği iş. Tavukları almamın sebebi de eşime yumurta toplatma zevkini yaşatmak. 

Sabah kızım arıyor. Ne söylediği anlaşılmıyor. Ses telleri gitmiş. Anlaşamayınca whatsapp tan mesajlaşıyoruz. Bugün teziyle ilgili anketlerini tamamlayacak, yarın ise tek başına poliklinikte nöbet tutacakmış. "Devlet memurusun izin al." diyorum, "Olmaz." diyor. Bizim sülale hep böyledir işte. "Ben geleyim, ya da annen gelsin yanına." diyorum. "Annem gelsin, Venüs'e baksın." diyor. Annesi, "Ben ona bakmaya giderim, Venüs'e bakmak için değil." diyor.

Daha temizlik işleri bitmeden telefonum çalıyor. Ekranda oğlum yazıyor. Hiç aramazdı bu saatte. Geçenlerde yazdığım blog yazısını okumuş. Sık sık annesini aradığına değinip, uzun bir aradan sonra beni arayınca ne kadar mutlu olduğumdan bahsetmiştim. "Ben seni aramıyor muyum?" deyip sitem ediyor. "Yalan mı, yüz defa anneni aradıktan sonra bir defa beni arıyorsun." diyorum abartarak. Düzeltiyor, "Beş sefer annemi, bir sefer seni arıyorum." diyor. Annesine ne kadar düşkün olduğunu düşününce yüzde yirmilik oran, hiç fena değil.

Bahçeye bir araba giriyor. Oğlumla telefon görüşmesini sonlandırıyorum. Genç bir beyefendi levhamızı görüp gelmiş. Her geldiğinde Kaplan'a uğradığını söylüyor. Bu kez öğlen yemeğinde bizim konuğumuz oluyor. Tanınmış bir petrol dağıtım firmasının bölge sorumlusuymuş. Üst kattaki salona alıyoruz. Dün aynı saatlerde misafirlerin doldurduğu teras üşütüyor. İç mekanlar soba yakacak kadar soğuk değil. Misafirimiz ceketini çıkarıp masanın üzerine diz üstü bilgisayarını açıyor. Elinden düşürmediği telefonla yaptığı iş görüşmelerinin ardı arkası kesilmiyor. Birkaç çeşit soğuk mezenin yanına bonfile sipariş ediyor. Yemeğini yedikten sonra özellikle bonfileyi çok beğendiğini, şimdiye kadar yediklerinin en iyisi olduğunu söylüyor.

Öğleden sonra eşim arıyor. Ankara'dan bir arkadaşı oğluyla birlikte geliyormuş. "Gel beni al." diyor. Hemen iniyorum şehre. Evden eşimi alıp yeniden yaylaya çıkıyorum. Misafirler, gelmiş terasta güneşleniyorlar. Delikanlı başarılı bir mühendis, Cezayir'de baraj yapıyor. Eşimle arkadaşı üşüyüp salona geçiyorlar. Biz sohbete devam ediyoruz. İki barajcı bir araya gelince konu konuyu açıyor. Ortak tanıdıklardan bahsediyoruz. İyi tanıdığım bir arkadaşım onun amcasıymış meğer. Selam gönderiyorum.

Misafirler yemeklerini yedikten sonra eşimi de alıp İzmir'e gidiyorlar. Boğazından rahatsız kızım annesinin gelişine seviniyor.  

Akşam saatlerinde hava iyiden iyiye soğumaya başlıyor. İki gündür yakmadığımız şömine sobayı artık yakma zamanı. İki genç misafirimizin ısrarla terasta oturmak istemesi şaşırtıcı. Servisi terasa açıyoruz. Üşümelerine rağmen yerlerinden memnun görünüyorlar. Güneş battıktan sonra ısı düşmeye devam ederken kendilerine birer şal getirmemizi istiyorlar. Şalları verirken içeri geçmelerine dair önerimi tekrarlıyorum. Yerlerinden kalkmak istemiyorlar. Anlıyorum ki bu ısrarın tek nedeni diledikleri gibi sigara içebilmek.

Akşam misafirlerini uğurladıktan sonra bahçeye çıkıyorum. Gözlerim Fifi'yi arıyor. Ayşe Hanımın onun akşam yemeğini verdiğini öğreniyorum. "Fifi, Fifi gel kızım." Sesimi duyar duymaz kümes tarafından çıkıyor ortaya. Son sürat koşuyor yanıma. Gündüz çekemediğim fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Telefonun düğmesine her basışımda kafasını çeviriyor. Hareket edince resim flu çıkıyor. Yılmayıp güzel bir pozunu yakalıyorum sonunda.  

27 Mart 2017 Pazartesi

NEVRUZ ŞENLİĞİ

26/03/2017 Pazar, Tire

Bugün Nevruz, baharın gelişini karşılıyor insanlar. Her yerin kültürü farklı tabii. Bir başka kutlanır burada Nevruz. Sabahın erken saatlerinde yiyecekler, içecekler, mangallar hazırlanır, arabalara doldurulur, uygun buldukları ağaç diplerine serilir insanlar sere serpe. Çocuklar uçurtma uçurur babalar mangal başında. Özellikle Balım Sultan dedikleri türbe civarında iğne atsanız yere düşmez. Evlerde kimse kalmaz, sepetini alan kırlara koşar. Hırsızlara gün doğduğu gündür bugün.

Elemanlarla dün gün boyunca tartıştığımız konuydu Nevruz. Eşimle ben çok iş olacak beklentisi içinde değildik önce. Aşkın Şef ise bugünden çok umutluydu. Onun bu düşüncesi kafamızı iyice karıştırdı. Ne olur ne olmaz diye hazırlıklı girdik güne. 

Evden erken çıktık. Ekibe yeni katılan genç kızımız kapıda bizi bekliyordu. Onu alıp diğer elemanlarla birlikte yola koyulduk. Yolumuz üzerinde içi tıkış tepiş insan dolu araçlar en iyi yeri kapma telaşında. El birliğiyle hazırlıklarımız tamamlanıyor. Kahvaltı için ilk gelen misafirlerimiz Kuşadası'ndan. Favori mekan yine teras. Rezervasyonlar başlıyor. Bir anda teras doluyor. Hava bugünün hakkını veriyor. Güneş yakmaya başlayınca misafirler gölge aramaya başlıyorlar. Çaylar, kahveler salona taşınıyor. Günün ilerleyen saatlerinin gözde mekanı veranda. Kıştan beri hafif alkollü içkilerle meşrubatın en fazla servis edildiği gün oluyor bugün. 

Telefon trafiğinin yoğunlaştığı saatler. Telefonum birbiri ardına çalıyor. Yerimizin olup olmadığını soruyor arayanlar. Bir anda ses gidiyor. Son arayan numaradan ben arıyorum. Yine ses yok. Ne meşgul sesi, ne de çalma sesi. Başka bir telefondan arıyorum. Tam gününü bulur bu aksilikler. Bir ara elim mikrofon açık düğmesine takılıyor, karşıdan gelen sesler duyulmaya başlıyor. Olayı çözüyorum. Telefonum çalınca mikrofon açık düğmesine bastığımda karşı tarafın sesini alabiliyorum. Aksi takdirde karşı tarafın sesi gelmiyor. Elimde telefon, karşı tarafın dediklerini cümle alem dinliyor.

Yine telefonum çalıyor. Açma düğmesine basınca karşı taraftan bir kadın sesi geliyor. Oysa henüz mikrofon açık düğmesine basmamışım. Kendi kendine düzeliyor telefonum. Karşımdaki ses bir grup hanımın yemekli toplantısı için rezervasyon yaptırmak istiyor. Başka bir telefon Lions Club yemeği için altmış kişilik yerimiz olup olmadığını soruyor. İşte bu günün en güzel sorusu bu. Daha önce Lions ve Rotary kulüplerinin ayda bir düzenledikleri yemekli toplantılarının şeref konuğu olmuştum. Bu organizasyonlar üyeleri arasında güzel bir şekilde yardımlaşırken sosyal faaliyetlere ortam sağlıyor. Her ay mesleklerinde başarılı gördükleri bir kişiyi onur konuğu olarak ağırlıyorlar. Konuk olan kişi mesleğinin incelikleri hakkında bir konuşma yapıyor. Bulunduğumuz ilçede bahsettiğim iki güzide klübün olmayışına hayli şaşırmıştım. Beni arayan kişi şirketleri olan ve ticaretle uğraşan bir zat. İzmir'de yaşıyormuş. Konukları yurdun değişik yerlerinde Lions Club başkanlığı yaptığı dönem arkadaşları. Uzunca sohbet ediyoruz telefonda. Web sitemizin adresini veriyorum. Altmış arkadaşına göndereceğini söylüyor. İlçede Lions Club kurulmasını arzu ediyor. Ben de bu fikrini destekliyorum. Hoşuna gidiyor. Aralarına katılmamdan memnun olacağı hissine kapılıyorum. Kim bilir belki de Lion olmak var kaderde. Lionların eşlerine Lioness çocuklarına Leo denildiği geliyor aklıma. 

Akşam misafirlerinin dışında rakı içen pek yok. Rakı masaları pikniklerde kuruluyor. Yoğun bir gün yaşarken bugünkü servisimizde kafe tarzı talepler yorucu oluyor. Tanıtım açısından iyi bir şey aslında bu. Taş Ev'i duyan, merak eden gelip çayımızı içiyor. Onlara mekanı gezdiriyor, ilgileniyoruz. Biliyoruz ki, bir sonraki sefer en değer verdikleri dostlarını, misafirlerini burada ağırlayacaklar. 

26 Mart 2017 Pazar

HUZUR DOLU BİR GÜN

25/03/2017 Cumartesi, Tire



Huzur dolu bir sabaha açtım gözlerimi. Bir safra daha atmanın gönül dinginliğiyle güne başladım. Eşimle birlikte mutfak işlerinde bize yardımcı olan hanımefendiyi ve ufaklığı aldıktan sonra çıktık yola. Fırından kahvaltı için aldığımız çıtır gevreğin kokusu iştahımı kabarttı.

Güneşli bir hava karşıladı yaylada bizi. Fifi Taş Ev'in yanından ayrılmıyor artık. Bizi görür görmez şımarık hareketlerle sevgisini gösteriyor. Koşup yanıma gelerek ön ayaklarıyla ayaklarıma pat pat vurması, ardından utanmışçasına patileriyle yüzünü kapatması beni çok eğlendiriyor. Aslında bu yaptıkları bir minnet ifadesi. Sevildiğini iyi biliyor. İlk işlerimden biri onun karnını doyurmak.

Bu arada Zeytin'den haber var. Bizi terk edeli iki aydan fazla bir zaman olmuştu yanılmıyorsam. Bizim eski elemanlardan Kaplan Köyünde yaşayan Hüseyin'in yanındaymış meğer. Affı mümkün olmayan bir hatadan sonra Hüseyin ile yollarımızı ayırmıştık. Onun Zeytin'le olan ilişkisi görülmeye değerdi. Çeke çeke kulağını uzattığını söylerdi hayvanın. Pehlivan gibi güreşirlerdi her fırsatta. Demek ki onun yanında olmayı tercih etmiş. Üzüldüğümü söyleyemem. Zira son zamanlarda yemeğini verirken dişlerini gösterip hırlar, korkuturdu bizi. Keyfi yerinde olsun, bizden uzak dursun. Fifi öyle mi ya, ağzından kemiği alınsa bile sesi çıkmıyor. Gelen misafir çocuklarının gözdesi.

İşler tamamlandıktan sonra verandada güzel bir kahvaltı sofrası hazırlıyoruz kendimize.  Tertemiz yayla havasında kuş seslerini dinleyerek yapılan kahvaltı oldukça keyifli geçiyor. Bu esnada ilaçlama firmasından geliyorlar. Her ay en azından bir kez yapılan ilaçlama havaların ısınmasıyla birlikte önem kazanıyor. Börtü böcekler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı yavaş yavaş.

Kahvaltının sonunda misafirler gelmeye başlıyor. Tarkan dışında başka destek elemanı yok bugün. Servisi onunla birlikte yapacağız. Eşim ben yardım ederim dese de yorulmasını istemiyorum. Tarkan, çay kahve ve ekmek işlerine bakar, masaları toplayıp silerse bu işin üstesinden geleceğimizi umuyorum. Aynı anda üç beş masa misafir gelmesi durumunda elimiz ayağımıza karışır korkusu da yok içimde desem yalan olur.

Korktuğum başıma gelmiyor. Sanki ayarlanmış gibi, güne ve akşama yayılıyor misafirlerin gelişi. Hiç boş kalmıyoruz. Önce soğuk siparişlerini alıyor, onlar mutfakta hazırlanırken gelen misafirlere yer gösteriyor, servislerini açıyorum. Tarkan eksildikçe yukarı tabak, bardak, çatal bıçak takımlarını çıkartıyor. Menüden sıcak, ara sıcak ve içecekler seçilirken diğer masaların eksikliklerini not ediyorum. İçecek servisinden sonra soğuklar taşınıyor. Boşalan tabak ve bardakları Tarkan indiriyor aşağı. Daha sonra sıcaklara sıra geliyor. Aşkın Şef hazırladığı sıcak siparişlerini kapıp servis etmeye çalışıyor. Bazen elinden alıyorum, bu benim işim deyip. Ara sıra çoktan çıkmış oluyor yukarı. Ayşe Hanım elinde çay tepsisi yukarı servise çıkmaya çalışıyor, görür görmez elinden alıyorum. Onun mutfakta çok işi var. Elemanların bu gayreti ve kendinden ortaya çıkan işbirliği mutlu ediyor beni. Şakalaşıyoruz mutfakta. Taş Ev'de tam aradığım ahenk oluşuyor bir anda.

Taş Ev'in bütün mekanları değerlendiriliyor bugün. Hafif serinlik ve gölgeden hoşlanan misafirler verandayı, kış güneşinin keyfine varmayı isteyen misafirler terası, şehir manzarasının tadını çıkarmak isteyenler  ise salonda oturmayı tercih ediyor. Gelen bütün misafirlere özel ilgi göstermem işe hakimiyetimi arttırıyor. Tarkan da güzel iş çıkarıyor. Ne bir tabak ne bir bardak kırılıyor. Hesaplar karışmıyor, siparişler zamanında masalara geliyor. Yemeklerin lezzeti tüm misafirlerin dilinden düşmüyor. Taş Ev'e ilk kez gelen misafirlerin yazın çok güzel olur burası söylemlerini, şurasını burasını genişletin önerilerini saygıyla dinliyoruz.

Misafirlerden biri ile aynı üniversiteyi bitirmişiz. Çalıştığımız şantiyeler, şirketler, meslek yaşantımız ile ilgili pek çok ortak nokta yakalıyoruz. Sohbet uzadıkça uzuyor. İşimin yoğunluğu nedeniyle mecburen ayrılıyorum yanlarından.

Akşam yemeğine geçen gün gelen İtalyan misafirlerimiz geliyor. Birkaç kelime İtalyanca konuştuğumu bildiklerinden kendi dillerinden konuşuyorlar benimle. Onları güzelce ağırlıyoruz. Aşkın Şefin meşhur mantarlı bonfile sotesini öneriyorum. Bayılıyorlar. Son olarak İtalyan'a eşimin hazırladığı aslında bir İtalyan tatlısı olan Tiramisu öneriyorum. Tereci bizim tereyi beğenecek mi merak ediyorum. Meyve yemeyi tercih ediyor. Geceyi mutlu sonlandırıyoruz.
    

25 Mart 2017 Cumartesi

PAPATYA

24/03/2017 Cuma, Tire

Dün gece dönerken vermiştim kararımı. Tecrübeyle sabit, her kim ki kendini ben şöyleyim, ben böyleyim, bu işi ben iyi bilirim diyorsa o kişi kocaman bir sıfırdır, uzak durun. Bu işin yürümeyeceği zaten belliydi. Neymiş, ben egomu tatmin ediyormuşum. Ha şunu bileydin. Daha ne kadar tahammül edebilirdim ki bu trajik komediye. Geç vakitte bankacıları uğurladıktan sonra kapıya ilk çıkandı o. Ayrılmadan önce son kontrolleri yaparken masanın silinmediğini, olduğu gibi bırakılmış olduğunu gördüm. Aldım elime bezi, masayı silmeye başladım. Gecikince merdivenden yukarı çıktı, "Ben yaparım niye siz yapıyorsunuz?" demek zorunda kaldı. Elimdeki bezi masaya koydum. Yanıma geldi, "Ben yarın temizlerim." dedi. Her işi yarına bırakmak tembelliğini ele veren bir özellikti aslında. Aldım bezi tekrar elime, sinirlenmeye başladım. "Masa bu şekilde bırakılır mı hiç?" dedim. Sesimin tonu yükselmeye başlamıştı. "Unutmuş olamaz mıyım? Sizin unuttuklarınızı saysam.." diye cevap verince atışmaya başladık. "Bak evladım, burada patron benim, sen beni yargılayamazsın." dedim. "Ben de insanım, kimseye kendimi ezdirmem, bu şartlar altında çalışamam." deyince içimden "Allah razı olsun" demek geldi. Kendimi tutup "Tamam o zaman nasıl istersen, bahtın açık olsun." dedim. 

Yarın gelmezse ne olacak diye endişe duymak yerine büyük bir hafifleme hissettim. Sabahları onu aldığım yere her zamankinden önce gelmiş. Yelkenleri indirmiş gibiydi. Arabaya binerken "Günaydın." dedi. Umursamaz bir tavır içinde kısık sesle "Günaydın." dedim. Yolumuz üzerindeki kasaba uğradım, siparişlerin hazırlanması zaman alacak görünüyordu. Sonra gelip alacağımı söyledim. Tekrar hareket ettik. Ayşe Hanım her zamanki köşesinde gelmemizi bekliyordu. Yol boyunca hiç konuşmadık. Ayşe Hanım mutfakta işine koyuldu. O ise yukarı çıkıp beni şaşırtan bir tempoda çalışmaya başladı. Her öğlen çalışmaya başlamadan önce adet haline getirdiği kahvaltı törenini bile es geçti. Sigara bile yakmadan işe başladı. Salonu süpürüp, paspasladıktan sonra sobanın küllerini döktü. Oysa o kadar keyfi çalışırdı ki. Önce çay ocağında demliğe çay koymakla başlardı işe. İlk zamanlar misafir için yaptığını düşündüğüm bu hazırlığın aslında kendine olduğunu sonradan anladım. Bu arada avluda bir sigara yakar, arkasından kendine kahvaltı hazırlamaya koyulur, çayın demlenmesiyle birlikte kahvaltısını yapar. Gelişi güzel yaptığı temizlik sadece beş dakikada biterdi.

Ne yaparsa yapsın ilgilenmeyecektim. İçeriden çay istedi. Konuşmaktan kaçınarak çay koyduğumuz büyük şeffaf plastik bidonu uzattım. Teneke kutuyu doldurduktan sonra nezaketle bana geri uzattı. Aşkın Şef gelene kadar onu hiç muhatap almadım. Buna daha fazla dayanamadı, yanıma geldi, "Ay başından sonra ben ayrılayım." dedi. "Yok, sen ay başını bekleme, ben senin tam ay maaşını vereyim, hemen ayrıl." dedim. Bu benim meslek hayatında edindiğim bir tecrübeydi. Bu aşamadan sonra her dakikası bize zarar verebilirdi. Misafirlere ters davranabilir, nahoş durumlarla karşılaşabilirdik. Ağzından çıkanı kulağı duymayan biriydi zaten. Geçenlerde terasta eşiyle telefonda yaptığı küfürlü ağız dalaşını sadece salondaki misafirler değil bütün şehir dinlemişti.

"Peki o zaman." dedi. Aşkın Şef geldikten sonra aldığı avansları düştükten sonra kalan parasını saydım eline. İtiraz etmedi, itiraz edecek bir durum yoktu zaten. Çalışmadığı bir haftanın parasını da vermiştim. Hayır ben çalışacağım deseydi, verdiğim paranın iki katını teklif edecektim. "Hadi seni şehre bırakayım." dedim. Arabaya atladığımız gibi yola koyulduk. Çarşının içinde kendisini bırakmamı istedi. Onu bıraktıktan sonra kasaba uğrayıp hazırladıkları siparişimi aldım. Küçük pazardan alacağım fazla bir şey yok. Sadece yeşil biber getirmemi istemişti şef. Pazarın kurulduğu dar sokakta tezgahlara baka baka ilerliyorum. Sol taraftaki tezgahta aradığım biberi görüyorum. O da ne? Biberin üzerindeki etikete gözlerimi alıştırmaya çalışıyorum. Kilosu 12 TL ya fırlamış. Sadece o mu? Her şeyin fiyatı artıyor. Kasap et çeşitlerinin fiyatını arttırmış, ekmek bile zamlanmış.   

Yaylaya dönünce sırtımdan kilolarca yükün kalktığını hissettim. Diğer çalışanlar da bu gelişmeden oldukça memnun görünüyordu. Sadece bana değil onlara bile saygısızca davranmış. Salondaki dağınıklık ortadan kalktı. Sürekli ertelenen camlar silindi. Pırıl pırıl bir güneş, ideal hava sıcaklığı neşemize neşe kattı. Bahçeden önceden kesilmiş ağaç kütükleri ile sobada tutuşturmak için dal parçaları toplayarak akşama hazırlık yaptım. Öğlen gelen hanım misafirler verandada oturmayı tercih etti. Verandaya açılan kapıyı yakında açarız artık.

Çevremiz iyice yeşillenmeye başladı. Ayşe Hanım, neşe içinde bahçeye diktiği sarımsakların filizlendiği haberini veriyor. Bahçede dolaşırken her yerin papatya çiçekleri ile süslendiğini fark ediyorum. Ne kadar canlı duruyorlar... Bana göz kırpan bir papatyanın eğilip fotoğrafını çekiyorum.

23 Mart 2017 Perşembe

SARMAŞIK AVI

23/03/2017 Perşembe, Tire

Ekibi aldıktan sonra yolumuz üstündeki kasaba uğruyorum. Kuzular kesimden gelmemiş, ancak yarına hazır diyorlar. Esas mesele kesimdeki sıkışıklık değil kesilecek hayvan bulamıyor kasaplar. Ülkenin durumu bu işte. Hayvancılık ölmüş memlekette. Yakında onu da ithal etmeye başlarız. Yaylaya çıktıktan sonra bugün aşağı inmem artık diye düşünürken eşim arıyor, aşağıda işimin olup olmadığını soruyor. Ayşe Hanım "Yumurta kalmamış, aşağı inerseniz aklınızda bulunsun." diyor.

Yapacağım başka işler de var şehirde. Aşkın Şef gelince şehre iniyorum çaresiz. Vergi Dairesine uğranacak, muhasebeciye evraklar bırakılacak, TAPDK ya harç yatırılacak, tamirdeki robot alınacak. Köyleri Büyük Şehir Belediyesine bağlamanın nedeni anlaşılıyor. İlçe ve köylerde alkol ve tütün satışı yapan yerler için her yıl ödenen harçlar,  köy eğer Büyük Şehire bağlıysa iki katı. Öncelikli olarak yolumuzu yaptırması gereken Büyük Şehir Belediyesi, yola gelişi güzel levha dikmek, haraç toplamak peşinde. Köyün içinden bizim tarafa ayrılan yolun hemen başına köyün sınırına daha iki kilometre yol varken kaşla göz arasında Kaplan-Güle Güle levhasını dikivermişler. Muhtarı arıyorum, kendisine haber verilmediğini söylüyor. Trajikomik bir durum bu. "Ya muhtar, ben senin köy sınırlarının içinde olduğumu sanıyordum." diyorum. Yarın İzmir'e gideceğini hem yolların tamiri konusunu hem de levhanın doğru yere konulmasını isteyeceğini söylüyor. Bir şey çıkacağına zerre inancım yok.

İşlerimi hallettikten sonra yaylaya dönüyorum. Aşkın Şef'le birlikte sarmaşık toplamak üzere yukarı yaylaya çıkıyoruz. Burada sarmaşık bir iki haftaya kadar ancak bollanır diyorlar. Gözlerim alışık olmadığından sadece bir dal bulmam bile sevindiriyor beni. Aşkın Şef bu konuda tecrübeli. Orman içindeki yerlerini biliyor. Sık çalılıklara aldırmadan ağaçların arasına dalıyor. "Haftaya çok sarmaşık olur burada." diyor. Onun da elinde yarım demet kadar sarmaşık görüyorum. Arkamızdan bir hışırtı duyuyoruz. Yılan olabilir mi? Başımızı sesin geldiği yöne doğru çevirince Fifi'nin kuyruk sallayarak yaklaştığını görüyoruz. Artık bize iyice alıştı, peşimizi bırakmıyor.

Hava gün boyunca güneşli ve sıcak. Ancak akşam saatlerinde serinliyor. Fırat şömine sobayı bu saatlerde yakmaya başlıyor. Teras gün batımında muhteşem görüntüler veriyor.



Günlerin uzamasıyla birlikte misafirlerimiz daha geç gelmeye başlıyorlar. Taş Ev'e ilk kez gelenlerden biri kayınpederimi ve eşimi oldukça iyi tanıyor. Kimlerden olduğunu soruyorum. Benim de iyi tanıdığım yakın akrabalarından birinden bahsediyor. Kayınpederim sağken arkadaşları ile hemen her gece birlikte yemek yer, yemeğin yanında en fazla iki duble rakı içerdi. O güzel sohbetlerin yapıldığı, lezzetli yemeklerin yendiği sofralara ben de misafir olurdum. Bu sayede şehrin tanınmış, muteber kişilerini tanıma imkanım oldu. İşte bu akşam gelen misafirimizin adını andığı kişi onlardan biri. Şimdi düşünüyorum da, aradan otuz yıldan fazla zaman geçmiş, ben yirmi altı yirmi yedi yaşlarındaydım o zamanlar. Şimdi altmışıma merdiven dayadığıma göre onlardan sağ olanlar doksanını bulmuş. Misafirimizin akrabası olan saygıdeğer kişinin de doksan yaşında olduğunu, on beş gün önce eşini kaybettiğini ve maalesef Alzheimer hastası olduğunu öğreniyorum. Derin bir iç çekiyorum. Zaman ne çabuk geçiyor...

Benvenuti AMICI

22/03/2017 Çarşamba, Tire

Kahvaltıdan sonra geciktiğimi zannedip aceleci tavırlarla evden çıkmayı düşünürken eşim daha bir saatlik zamanım olduğunu hatırlatıyor. Ayva tatlısı için meyve soyma işlerinden sorumlu müdür sıfatıyla kazandığım sürpriz zamanı bu işte harcıyorum. Ayvaları soyar soymaz evden çıkıp yolumun üzerinde Fırat'ı almam gerekiyor önce. Ancak o yine ortalarda görünmüyor. İki gündür taşıdığım bozuk paraları markete vermek üzere caddenin karşı tarafına geçiyorum. Kasiyer kız bugün için ihtiyaç olmadığını söylüyor. Fırat'ı arıyorum, telefonu cevap vermiyor. Yine uyuyup kaldı mı bu çocuk? Evine gidip zilini çalıyorum. Yok, artık zaman kaybetmemem lazım. Nasıl gelirse gelsin. Arabama dönerken çalan telefonuma bakıyorum. Ekranda Ayşe Hanım yazıyor. Fırat'ı beklememden dolayı gecikince merak etmiş olmalı. Telefonun diğer ucunda Fırat'ın sesini duyunca kısa bir şaşkınlık geçiriyorum. Ayşe Hanımla birlikte olduğunu, telefonunun bozulduğunu, bu sebeple haber veremediğini söylüyor.

Hemen hareket ediyor, ekiple birlikte yaylaya çıkıyoruz. Hava güneşli, hafif bir serinlik var ama rahatsız edici değil. Fifi ayaklarımızın altında dolaşıyor. Eğilip yaklaşıyor, ellerimle başını tutuyor kendime doğrultuyorum. Göz göze geliyoruz. Sol gözü yaşlı biraz sanki. Uzun uzun bakışıyoruz. Sevildiğini biliyor artık. Kim bilir aklından neler geçiyordur. Onu anlamaya, iletişim kurmaya çalışıyorum. "Karnın mı aç, susadın mı?" Kaynatılmış kemiklerini bitirdi. Kuru ekmeği beğenmiyor. Kim bilir ne özel mamalarla besledi eski sahibi. Canı sıkılınca da attı başından. Su koyuyorum bir kaba, o da ilgisini çekmiyor. Yeni bir adet çıkardı son günlerde. Sesli öpücük gönderince havlamaya başlıyor. Birkaç gün öncesine kadar hiç havlamasını duymzadık. Bundan böyle gelen olduğunda bize havlayarak haber vermesi ne de güzel olur.

Bugün genel temizlik günü. Salondaki bütün masalar, sandalyeler, camlar siliniyor. Sandalyeler ters çevrilip masaların üzerine konulmuş. Genç bir çift geliyor erkenden. Henüz çalışma saatimiz bile başlamamış. Kahvaltı soruyorlar. Hafta arası kahvaltı servisimiz yok. Aşkın Şef mutfaktan sesleniyor, "Geri çevirmeyelim istersen." Bu yılın ilk veranda misafirleri oluyor gençler. Onlar gelmeden önce verandadaki masa ve sandalyeleri güzelce silmiş, yerleri süpürüp yıkamıştık. Henüz çay ocağında su bile kaynamamış. Aşkın Şef gözlemeleri pişiriyor. Yumurtalar da hazır. Kahvaltı tepsisini düzenlerken çay da yetişiyor, işlem tamam. Kahvaltı eşimin kontrolünde hafta sonları. Bu yüzden o yanımda olmadığı zamanlarda huzursuzluk hissediyorum az da olsa. Hangi reçellerden ikram edeceğiz misafirlere, gözlemeler nerede, peynirleri nereye koydu? Aşkın Şef'in malzemeleri ayrı, eşimin malzemeleri ayrı dolaplarda. Şehrin muhteşem manzarası eşliğinde keyifli bir kahvaltı yapıyor misafirlerimiz.

Öğleden sonra bir çift daha geliyor. Yemeğin yanında menüde gördüğü tahinli kurabiye ilgisini çekmiş. Sipariş üzerine bir porsiyon gönderiyoruz. Hanımefendi şimdiye kadar böyle bir lezzet görmediğini söylemiş garsona. Kurabiyelerin azaldığını bildirmek üzere eşimi arıyorum. Yaptıklarının beğenilmesi hoşuna gidiyor elbette. Yine yapacağını söylüyor.

Garip bir sessizlik var bugün. Kuşlar bile ötmüyor. Eşimin eli ayağı, robotumuz arızalandı. Servis bulamıyoruz bir türlü. Akşama doğru bir tamirci bulmak ümidiyle şehre iniyorum. Şehir bile sessiz. Esnafın yüzü gülmüyor. Telefonum çalıyor. Arayan kişi daha önce ziyaretime geldiğini hatırlatıp drone kullanarak havadan kamera çekimi yaptıklarını anlatıyor. Bu iş öncelikli işlerimin arasında değil. İlgilenmediğimi söylüyorum.

Akşam misafirleri OSB'den. Rezervasyon yaptırmadıkları için özür diliyorlar. Bu incelik beni benden alıyor. Daha önce ailesiyle birlikte ağırladığımız beyefendi bu kez çalıştığı şirketten İtalyan konuklar getirmiş. Taş Ev'de elit aileleri ve onların dışarıdan gelen misafirlerini ağırlamanın yanı sıra özellikle Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren şirketlerin iş yemeklerine ev sahipliği yapmak öngördüğüm bir husus. Yabancı misafirler yemek yerken memnun görünüyor. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Konuşmaları özel olabilir düşüncesiyle yanlarına fazla yaklaşmıyorum. Gizli konular genellikle özel sektörün devletle olan buluşmalarında konuşulur, bunu biliyorum. Hatta memur kısmı laf olmasın, ortalarda görünmesinler diye restoranın arka tarafındaki özel olarak hazırlanmış yemek odalarında ağırlanır. Misafirlerimiz devlet memuru olmasa da kendi aralarında iş konuştuklarından yemek boyunca uzak kalıyorum masalarına. Yemeklerini yedikten sonra yanlarına gidip kendimi tanıtıyor, mekan hakkında özet bilgi veriyorum. Göstermiş olduğum ilgi hoşlarına gidiyor. Roma'da tarihi binalara verilen önemin beni ne kadar çok etkilediğini anlatıyorum. Eski yapıların titizlikle korunduğu, onları yıkıp yerlerine AVM'lerin, beş yıldızlı otellerin yapılmasına asla müsaade edilmediği gerçek anlamda yaşanacak bir şehir Roma. Her tarafta devam eden restorasyon çalışmalarının gözleri kirletmemesi için paravanlar çekilmiş, çalışmalar ustalıkla gizlenmiş. Modern şehir yeni Roma adıyla sahil kesimine taşınmış. Aslına uygun olarak restore edilen bakımlı orta çağ binaları iş yaşamına hizmet ediyor hala. Her binanın önünden geçilirken hem yapana hem onu bugüne getiren zihniyete hayranlık duyuluyor. Bu yüzden eski Roma'ya milyonlarca turist akıyor. Yazın sıcak günlerinde şehir tamamen turizme yönelik faaliyet gösteriyor. Yabancı konuklarımıza çalışma hayatımda Türkler dışında en çok İtalyanlarla birlikte olduğumu anlatıyorum. İtalyanca bilip bilmediğimi soruyorlar. İngilizce ortak dil olmasaydı mutlaka İtalyanca öğrenmiş olabileceğimi söylüyorum. Ayrılırken avludan şehre bakıyor, bol bol fotoğraf çekiyorlar.

İtalyan misafirlerimizi uğurladıktan sonra avludan şehre doğru bakarken gözlerim dalıyor. Roma ile Tire'yi mukayese ediyorum. Hayır, hayır şehrin büyüklüğü değil mesele. Roma'da yaşayan insanların temizliğe verdiği önemi, turizme, sanat ve kültüre olan ilgisini düşündükçe karşımdaki şehrin manzarası içimi daraltıyor.  Koca şehirde bu işleri yapmak daha zor olsa gerek. Ekonomik sebepler hiç de bahane olamaz. Belediyenin yaptıkları yeterli değil. Mesela Tahtakale'deki Kutu Han'ın restorasyonu güzel bir proje. Gel gelelim hemen karşımızdaki Gölet Restoran demir yığınından başka bir şey değil. Ona harcanan parayla restorasyon bekleyen nice yapılara el atılabilirdi oysa.

Taş Ev'in bugünkü misafirleri geç vakitlere kadar oturmuyor bu kez, erken dönüyoruz evlerimize.

22 Mart 2017 Çarşamba

HAVA DEĞİŞİMİ

21/03/2017 Salı, Aydın

Bir hafta daha geçti. Eşimle bu güzel günü birlikte yaşamak mutluluk verici. Sabah kahvaltısından sonra kontrol için hastaneye uğruyoruz. Eşimin ultrason sonuçlarının güzel olması sevindiriyor bizi. Uzun zamandır ilk kez birlikte pazara çıkıyoruz. Dolaşırken her adımımızda bir tanıdık rast geliyor. Mehter takımı hızında ilerliyoruz. Sarmaşıklar bollanmış, tezgahları süslüyor ancak fiyatlar hala yüksek. Bir köylünün tezgahına yaklaşıyoruz. Pazarlık sonuç vermiyor. Kuşkonmazın demeti yedi, sarmaşığın altı lira. Taş Ev'e geldiğimizde biz de sizinle pazarlık yapacağız deyince şaşırıyoruz. Güler yüzlü köy kadınının bu lafı üzerine pazarlığı kesip tezgahtaki bütün sarmaşıkları alıyoruz. Köylü kadın soruyor, "Biz bu köy kıyafetiyle gelsek içeri alır mısınız?" "Ne demek, diyorum, başım üstüne bu kıyafetle gelirseniz daha da memnun oluruz, Taş Ev'in yöresel özelliğine katkı sağlamış olursunuz." Meğerse köylerine gidip gelirken Taş Ev'in önünden geçerlermiş. Tanınmak mutlu ediyor bizi. Elbette iyi izlenim bırakmak, iyi olarak tanınmak, güvenilir olmak önemli.

Pırıl pırıl bir güneş var bugün. Hava sıcaklığı ideal. Ne üşüyoruz ne sıcaklanıyoruz. Her mevsimin güzelliği ayrı deseler de ben bu baharı seviyorum. Ne soğuktan ne sıcaktan şikayet ediyor insan bu mevsimde. Pazarı dolaşmaya devam ediyoruz. Referandum yarışı tam gaz. Hayır'cılar, Evet'çiler harıl harıl çalışıyorlar. Ne kadar kötüleşti halimiz. Eskiden ister şehirli, ister köylü olsun insana bakınca siyasi tercihini anlamak mümkün olmazdı. Şimdi kılık kıyafetine bakınca insanların ne olduğu belli oluyor. Anayasa değişikliği, başkanlık sistemi hikaye. Nisan ayında yapılacak referandum Atatürk mü, Recep Tayyip Erdoğan mı havasına girmiş durumda. Evet oyu vereceklerin önemli bir bölümü Atatürk'ten vaz geçmediklerini söylüyorlar. Bir kısmı Atatürk'e düşman kesilmiş ama bu konuda konuşacak cesaretleri yok. Abdülhamit hayranlığı her geçen gün artıyor. Atatürk, bağımsızlığımızın mimarı, dini kullanarak halkı sömürenlerin korkulu rüyası, kimliğini kaybeden halka ulus bilincini aşılayan bir deha... Bugünleri görmüş çok önceden. Gençliğe emanet etmiş bu vatanı. Gençliğe bakıyorum, ellerinde akıllı telefonlar, ya oyun oynuyorlar ya da birbirlerinin postlarını beğeniyorlar. Referandum umurlarında değil. Hayırcı'ların çoğu orta yaşlı Atatürkçü hanımlar. Atatürk'ün ülkeyi emanet ettiği gençlik ise başlarını örtüp Evet'çiler safına geçmiş durumda. 

Pazar alışverişini tamamlıyoruz. Aldıklarımızı yaylaya çıkıp dolaplara yerleştiriyoruz. Fifi Taş Ev'in yanında bizi bekliyor. Sevincini sempatik hareketlerle gösteriyor bize. Ona yiyecek bir şeyler veriyoruz. Salı günleri alışkanlık haline getirdiğimiz balık sofrası kurmak yerine farklı bir şey yapmaya kararlıyız bugün. Kuşadası, İzmir derken Aydın'a gitmeye karar veriyoruz. Tam yirmi yıl önce, Çine Barajının yapımı sırasında bir yılımızı geçirdiğimiz şehre. Aydın'da yakın dostlarımız var, hatta Kaplan günlüğümü de okurlar kendileri. Kızacaklarını biliyorum ama pazar alışverişi nedeniyle geç vakit çıktığımız kısa süreli bu gezimizde onları telaşa sokmamak için kimseye haber vermiyoruz. Vakitten kazanalım diye Selçuk'tan otoyola giriyoruz. Şöyle alabildiğince gaza basmayı özlemişim. Eskiden Aydın çıkışında radar kontrolü olduğu geliyor aklıma, hızımı ayarlıyorum. Hava insanları dışarı davet ediyor...

Otoyol çıkışında kenti selamlamaya başlıyoruz. Şehir oldukça genişlemiş yeni binalar yapılmış ama imar denilen şeyin zerresi yok. Bulvarın üzerine yüksek binalarla adeta set çekilmiş. Yine de yirmi yıl öncesinin köy irisi havası kalmamış. Yeni açılan alışveriş yerleri canlılık getirmiş şehre. Geçen yıl uğradığımız Forum Aydın ilk durağımız. Hafta arası olmasına rağmen oldukça hareketli. Starbucks Coffee hınca hınç dolu. Aslında Aydın'a gittiğimde yapacağım ilk şey geçen sefer belirlediğim yerden kokoreç yemekti. Eşim "Ben aç kalırım sonra." deyip aklımı çeldi. Alışveriş merkezinde epey zaman harcadık. Eşimin en mutlu anları. Beğendiği giysilerin birini giyip birini çıkarıyor. Bu işin sonu gelmeyecek sanki. Onun mutluluğu benim şikayetimin önüne geçiyor. Sessizce bekliyorum işini bitirmesini. Giydikleri yakışıyor üzerine. Fikrimi alıyor, söylüyorum. İyi ki hanımlar giysilerini seçerken beyleri de düşünmüş işyeri sahipleri. Her mağazada oturacak bir yer var. Ayakta durmaktan yorulunca oturuyorum. Eşim inanılmaz bir enerji ile giysi denerken kendinden geçiyor. Oturduğum yerde bir ara uyukluyorum. Gözlerimi açınca bana yeni bir elbise gösteriyor üzerinde. Beğendiğimi söylüyor, tekrar başımı öne indirip uyukluyorum.

Bugün tatil günümüz olduğu halde telefonlar durmuyor. "Ödemişten yola çıktık, yeriniz var mı?" diyor bir misafirimiz. Salı günleri kapalı olduğumuzu özür dileyerek iletiyorum. Alışverişten sonraki durağımız D&R. Büyük bir mağaza buradaki. Fonda Haris Alexiou çalıyor. Bir kitap mağazasında bu tür müzik çalınmasını biraz yadırgasam da hayranlığımı kazanmış bir sanatçıyı dinlemek hoşuma gidiyor. Yarın unutmazsam eğer, Spotify'dan Alexiou'nun parçalarını indirmek ilk işim olacak. Eşim, üniversiteden sınıf arkadaşı, usta eleştirmen, yazar Hülya Soyşekerci ile ilgili Varlık Dergisinde yayımlanmış bir eleştiriyle ilgileniyor. Dergiyi aldıktan sonra Hülya Hanımın kitaplarını soruyoruz, olmadığını söylüyorlar.

Son günlerde eşimin hayranlığını kazanmış 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mısırlı yazar Necib Mahfuz'un hangi kitaplarının bulunduğunu öğrenmek istiyoruz. Yazarın mevcut iki kitabını da satın alıyoruz. Kitap raflarının arasında dolaşan eşim giyim mağazasında olduğundan daha da mutlu görünüyor. Akşama ayak ağrıları, bel ağrılarının başlayacağını hatırlatıyorum.

Karnımızı doyurduktan sonra Forum'dan ayrılıyor, şehrin ana caddesine giriyoruz. Cadde ışıklı taklarla süslenmiş. "Şehir havasına girmiş artık Aydın." diyor eşim. Yol üzerindeki levhaları gösterip "Baksana, şehri de geçmiş, büyük şehir olmuş." diyorum. Ana caddenin arka sokağına girip eskiden oturduğumuz evi görmek istiyoruz. Sokak tek yön yapılmış. Dar bir arka sokağa girmek zorunda kalınca eski evimizden uzaklaşıyoruz. Daha fazla zaman kaybetmemek için dönüş yoluna giriyoruz. Otoban üzerinden Selçuk ayrımına kadar ilerliyoruz. Otoyol çıkışından sonra geriye kalan yolumuz sadece otuz kilometre. Kızım telefonla arıyor annesini. Yarım saat boyunca, eve varıncaya kadar konuşuyorlar. Venüs'ü konuşuyorlar daha çok. Onu veterinere götürmüş, aşısını yaptırmış. Gittiği yerdeki kedi yavrusuyla oynaşmasının videosunu gönderiyor.

Tire-Belevi yolu pek çok kazaya sebebiyet vermesiyle nam salmış olsa da bana yeterince konforlu geliyor. Dar olduğundan bahsedilse de yoldaki standart şerit genişliği 3,50 m. Trafik yoğunluğu nedeniyle duble yol yapılması isteniyor. Hakkari Yüksekova'daki yollar geliyor gözümün önüne. Trafiğin yok denecek kadar az olduğu bu bölgelerdeki yolları düşününce Belevi yolunun duble yolu çoktan hak ettiğini düşünüyorum. Yollar virajlı, hata affetmiyor. Bununla birlikte acemi sürücülerin, sorunlu araçlarla yapılan seyahatin, sürücü hatalarının, aşırı sürat ve alkollü araç kullanımının meydana gelen kazalarda büyük pay sahibi olduğunu düşünüyorum.

Hava karardı, evimize yaklaşıyoruz artık. Yolun kenarında park eden bir aracın stop lambasının ışıkları yol boyunca sıralanan km levhaları üzerindeki kedi gözlerine karışıyor. Aracın durduğu yer yol şeridine elli santim kadar tecavüz etmiş. Karşıdan gelen araçların çoğunun uzun farları açık. Park halindeki aracı sollamak için sol şeride taşmak, karşıdan gelen aracın da iyice sağa yanaşması şart. Buna benzer durumlarda yolun ne kabahati olabilir. Madem park edeceksin, yol şeridini niye işgal ediyorsun? Şikayeti azaltmak için de eğitim şart.

20 Mart 2017 Pazartesi

KAPLAN'IN YOLLARI TAŞTAN

20/03/2017 Pazartesi, Tire

Sabah erken kalkıp alışverişi yaptıktan sonra ekiple birlikte yaylaya çıkmayı düşünsem de evdeki hesap çarşıya uymuyor. Ekibi bıraktıktan sonra yeniden şehre iniyorum. Kasabımız bonfile olmadığını söylüyor önce, biraz söylenince önündeki tezgahtan çıkarıp veriyor. Havalar ısınınca böyle oluyormuş, kuzu bulunamıyormuş vs. bir sürü bahane. Her gittiğimde et fiyatları artıyor. En güzel et onlarda bulunuyor anladık ama bizi de zorda bırakmaması gerektiğini bilmesi lazım. Belli ki başka bir kasap bulmak, hangisinin eti daha iyi, daha uygun fiyatlı ise oraya yönelmek lazım. 

Ziraat Odasına gittim, mazot, gübre teşviği adı altında devletten üç beş kuruş alırım diye. Listede adım çıkmamış. İlçe Tarım ÇKS dedikleri Çiftçi  Kayıt Sisteminde kaydım işlenmemiş. Canım sıkıldı. Oysa yaptığım onca masrafın ihmal edilebilecek bir bölümü, devletin sözüm ona desteğiydi. Yeniden bir tomar kağıt verdiler, muhtara, azaya imzalatılacak. Bu seneyi unutup gelecek seneyi kaçırmamam lazımmış.

Yapacak işlerimin arasında en önemlisi bulaşık makinesinin deterjanı bulmak. Otuz kiloluk bidonlarda tercihen kullandığımız markayı arıyorum bütün şehirde. Hepsinde yirmi kiloluk bidonlar var. Çaresiz birinden alıyorum. Çalıştığım bankalardan birine gidip telefon ve internet ödemelerini otomatik ödemeye bağlatıyorum. Döndükten sonra arıyorlar aynı bankadan. Telekom ödemesi diğer bir bankanın ödeme talimatına bağlıymış. Telefon ödemelerim ise bilmedikleri bir başka banka şubesi tarafından otomatik olarak ödeniyormış. Bana gelen telefon mesajından sonra hemen gidip ödüyordum oysa. Ya ben ayrı, banka ayrı ödüyorsak... Bankadan arayan memur öyle bir şey olmaması lazım dese de emin olamıyorum. 

Öğlen oğlum aradı. Çok sevindim. Uzun zamandır sadece ben aradığım zaman konuşuyorduk. Hep annesini arıyor, üzülüyordum. Akşam dönünce eşime hava atacağım. 

Aşkın Şefle birlikte yukarı yaylaya çıkıp sarmaşık toplayacaktık. Benim işler uzayınca o yalnız çıkmış. Sarmaşıklar olmamış daha ama domuzlar ortalığı talan etmiş. Aşağı yayladaki boşluğu da bir ara gidip onarıyor sağ olsun. 

Hava çok güzel bugün. Öğlen yemeğini avluda yiyoruz keyifle. Güneş Taş Ev'in terasını güzel ısıtmış. Tertemiz bir hava... Akşam rezervasyonları geliyor. Şömine sobayı yakmak gerekir mi acaba? Akşama doğru hava serinlemeye başlayınca sobaya ihtiyaç hissedilmeye başlanıyor.

Bu arada blogları okuyamıyorum. Yarın günümün önemli bir bölümünü bu işe ayırmak istiyorum. Eşim tesadüfen Belediye Başkanı ile karşılaşmış bugün. Yollarımızın bozulduğunu söylemiş. Başkan da söz vermiş ilgileneceğine. Bu çok güzel bir haber ama sevinmek için erken daha. Çukurların kapatılması değil çünkü tek sorun. Menfez ağızlarının onarılması, hendeklerin açılıp drenajın çalışır hale getirilmesi lazım. Taş Ev'in açılması, rüzgar tribünleri inşaatı Kaplan yolu trafiğini epey arttırdı zira. 


VENÜS, TAŞ EV'İN YENİ MASKOTU

19/03/2017 Pazar, Tire
Yorgunluğumuzu üzerimizden atamadan uyanıyoruz sabaha. Dün geç saatte İzmir'den yapılan kahvaltı grup rezervasyonuna hazırlık yapmamız lazım. Saat 10.00'da yola çıkacaklarını bildirdikleri için çok fazla telaşa gerek yok. Alışveriş için yeniden şehre dönüyorum. Geceyi birlikte geçirdiğimiz oğlum ve kızım birazdan yukarı gelecekler.

Hafta sonları çalışmak üzere yeni bir garson işe başlayacak bugünden itibaren. Şehirdeki işlerimi kısa sürede halledip yaylaya çıkıyorum. Kırkı çıkan Venüs şimdiden Taş Ev'in maskotu oluyor. İlk kez sosyal bir ortama giriyor. Önce Fifi'yle tanıştırıyor, birbirlerine karşı gösterecekleri tepkiyi merak ediyoruz. Beklediğimiz gibi Fifi, Venüs'ün aşırı ilgisinden pek hoşlanmıyor ve ondan uzaklaşıyor. Bebek Venüs Fifi'yi korkutup kaçırıyor.

Hazırlıklar tamamlanır tamamlanmaz misafir araçları geliyor. Bir anda bahçede ağaçların altı arabalarla doluyor. Kahvaltıya gelen misafirlerimizin hepsi genç. Önce öğrenci sandığım gençlerin asistan hekim olduklarını öğreniyorum. İnternet üzerinden keşfetmişler Taş Ev'i. Bu yöntemle tanınıp insanlara ulaşmak daha çok hoşuma gidiyor. Demek ki Facebook reklamları işe yarıyormuş.

Misafirlerimiz yemeklerini yedikten sonra bol bol fotoğraf çektiriyorlar. Hava genellikle kapalı bugün. Venüs'ü mümkün olduğu kadar güneş gören yerlerde tutuyoruz. Ne de olsa ilk kez çıkıyor dışarı. Önce terasta güneşin keyfini çıkartıyor, daha sonra bahçeye iniyor. Uykusu gelince üzerine battaniyesini sarıp, şömine sobanın yanında kızımın kucağında yerini alıyor. Yaramaz bir bebekten farksız.

Öğleden sonra kızımın arkadaşları geliyor ailesi ile birlikte. Birkaç saat sonra çocuklarımızı uğurluyoruz. Onlarla kısa süre de olsa birlikte olmak, sağlıklı ve mutlu görmek bile yetiyor bize. Akşam misafirleri gelmeye başlıyor. Ertesi gün mesai olması sebebiyle misafirlerimiz daha erken ayrılıyor düne kıyasla. Yarın olduğu gibi pazartesi günleri bana ilginç geliyor. Genel olarak insanlar haftanın ilk gününde tatil havasından zor sıyrılırlar. Pazartesi sendromu yaşayan çalışan kesimin yanında bizdeki durum tam tersi. Yarın bizim için haftanın son günü. Bir hafta ne çabuk geçti?

Haftaya burada baharın gelişi yani Nevruz kutlamaları var. Yerli halk mangalını alıp kırlara, bayırlara yayılır. Aşkın Şef ekibi daha da arttırmamızı öneriyor. Özellikle dışarından gelenler doldurur Taş Ev'i diyor. Haftaya kadar enerji depolamamız şart.

Oğlum gece yolculuğu yapıyor. Eve döndükten sonra kızımı arıyorum. Venüs'ü özel şampuanıyla yıkamış, saç kurutma makinesiyle kurulamış ve yatağına yatırmış.



19 Mart 2017 Pazar

ÇİFTE MUTLULUK

18/03/2017 Cumartesi, Tire

Kahvaltı günleri sabah erken çıkıyoruz yola.  İki gün önce sipariş ettiğim kuzu etini almak için yol üzerindeki kasabımıza uğruyorum. Kuzu zor bulunuyormuş bu aralar. Kasap Balıkesir'e kadar hayvan bakmaya gitmiş. Ancak bir saat sonra hazır olabileceğini söylüyor. Zaten şehirden başka alacaklarım da var. Hemen hemen her gün bir şeyler eksiliyor. Ekibi yukarı çıkardıktan sonra şehre geri dönüyorum. 

Sabah serinliği yerini güneşli bir havaya bırakıyor. Kahvaltı sakin geçse de öğlen saatlerinden başlayan bir yoğunluğun içinde buluyoruz kendimizi. Akşam rezervasyonları birbiri ardına sıralanıyor. Akşama doğru ekmeğin yetmeyeceği anlaşılıyor. Aşkın Şef kıyma da kalmadı diyor. Tam vaktinde çıkıp ekmekleri ve kıymayı yetiştiriyorum şefe. Yaylaya döndükten sonra birbiri ardına gelen konuklar bize sezonun en iyi cumartesi gününü yaşatıyor. Salonumuz tamamen doluyor, rezervasyonsuz gelen misafirleri geri çevirmek zorunda kalıyoruz. Şans yine yüzümüze gülüyor. Fırında ekmeğin bulunmadığı saatte ekmek bulmam, kasaptan kıyma almam sayesinde konuklarımızın menümüzden seçtiği her şeyi karşılayabiliyoruz.

Yol yorgunu oğlumu annesiyle birlikte eve bıraktıktan sonra kızımın da İzmir'den bize doğru yola çıktığını öğreniyorum. Mutluluğum çifte katlanıyor. Üstelik Venüs'ü de yanında getiriyor kızım. Yarın ilk kez yaylaya çıkıp sosyalleşecek bizimki. 

Gece oldukça geç vakte kadar misafir ağırlıyoruz. Şehre inip ekibi evlerine dağıtıyorum. Kızım benim gelişimi beklemiş. Annesi pazarlık yapmış onunla, kesinlikle Venüshiçbir yere değmeyecek. Ona küvet uzunluğunda bir duşakabin tahsis edilmiş evde. Kucağıma alıyor ve oynamaya başlıyoruz. Aynı peluş bir oyuncak gibi. İnsan elinden bırakmak istemiyor. Saat ikiyi geçtikten sonra bilgisayarımın başına oturabiliyorum. İnternet kesik. Modem ara sıra yapıyor bu numarayı. Kapatıp açınca düzeliyor ama kalkmaya mecalim yok. Günlüğümü yazmam ertesi güne kalıyor bir kez daha...


17 Mart 2017 Cuma

MART KAPIDAN BAKTIRIYOR

16/03/2017 Cuma, Tire

Dün yarın kandil, iş olmaz demişti Aşkın Şef. Sabah ekiple birlikte yaylaya çıkarken telefon etti. "Bugün kandil değilmiş, bir arkadaş facebook'ta kandil mesajı göndermiş, o yanılttı beni." "Peki ne zamanmış kandil?" diye sorunca, "Ya 28'i ya 29'u olması lazım." cevabını alıyorum. 

Pazar alışverişine ekibi Taş Ev'e bırakır bırakmaz başlamam gerek. Sağ kolumda hafiften başlayıp her geçen gün artan bir ağrı var. Ağır taşımam biraz zor bugün ama alınacak çok fazla bir şey de yok zaten. Patates, domates gibi ağır malzemeleri satıcılar arabaya yerleştiriyorlar. Selçuk ayvası arıyorum. Birkaç tezgah dışında pazara ayva gelmemiş pek. Kilosu altı liradan beş kilo ayva alıyorum. Aldığım diğer malzemelerle birlikte cadde üzerindeki pazar tezgahının yanına bırakıyor, geçerken alacağımı söylüyorum. Pazarda Giritçe avronez dediğimiz sarmaşık, enginar bollanmış olsa da henüz turfanda sayıldığından fiyatlar yüksek. Üç beş sap avronezin demetini altı liradan satıyorlar. Geçen hafta 1,5 liraya aldığım domatesin kilosu 3 liraya fırlamış. Patlıcan, salatalık, biber fiyatları hala çok yüksek. Yazın gelmesini dört gözle bekliyoruz artık.

Döndüğümde mutfak personelini eşimin hazırladığı fellah köfteleri yuvarlarken buluyorum. Malzemeler gelince Aşkın Şef meze yapımına girişiyor. Ben de fellah köfte yuvarlamasına katılıyorum. Ayşe Hanımın yardımıyla çabuk bitiriyoruz işi. 

Mart ayının en soğuk gününü yaşıyoruz. Bozdağ tepeleri yine kara büründü. Güme Dağında da kar yağdığı haberi geliyor. Bu soğukların bir an önce bitmesini istiyorum. Kolumun ağrısı ile odun hazırlamam da zor olacak. Depoda bir iki günlük odun kaldı.

Akşama Torbalı'dan misafirlerimiz var. İstedikleri masayı hazırlatıyorum. Onları beklerken beş kişilik bir grup arkadaş geliyor İzmir'den. Dışarıdan gelenlerin havaya yola aldırdığı yok. Yerli halk güneşin yüzünü göstermesini bekliyor.

Torbalı'dan gelen misafirlerimizi daha önce defalarca ağırladık. Taş Ev'in hayranlarından bir aile. Bu sefer yanlarına bir başka aile ile birlikte geliyorlar. Yeni misafirlerimiz karı koca meslektaşım. Onlar da çok beğeniyorlar Taş Ev'i. Beklediğimiz saatten daha önce gelen konuklarımız havanın soğukluğuna aldırmadan terasa çıkıyor, gün batımını izliyorlar. 

Avlunun hemen altında erik ağaçları çiçek açmış. Gündüz saatlerinde onların fotoğrafını çekmeyi ihmal ediyorum. Gece manzarası da fena olmaz bu güzelliğin deyip dışarı çıkıyorum. Serin esen rüzgar havayı iyice soğutuyor. Fotoğrafı çeker çekmez kendimi içeri atıyorum. Sıcak havaya tam alışmışken dondurucu soğuk rahatsız edici. 

Son günlerde yerli misafirlerimiz artış dışarıdan gelenler ise azalma trendine girdi. Bunun herhangi bir sebebi olduğunu düşünmüyorum. Taş Ev'i ilk kez keşfeden yerli misafirler bilakis sevindiriyor beni. Bu akşam ilk kez ağırladığımız misafirlerimizle sohbet ediyorum. Onlar da yolumuz uzak diye Kaplan Köyü'ndeki diğer restoranlara gittiklerini söylüyorlar. "Gerçekten uzak mıymış?" diye soruyorum. Hanımefendi "Hayır, hiç de uzak değilmiş." diye cevap veriyor. İki durum tespiti yapıyorum bu cevap üzerine. Tire ufak bir yer, ufak yerlerin doğal olarak dedikodusu bol. Anladığım kadarıyla yolumuzun uzak olduğu dilden dile konuşuluyor. Yolu Taş Ev'e düşmeyen birçok kişi etkileniyor bundan elbette. Bu birinci tespit. İkincisi, Taş Ev'i hiç bilmeyen daha çok sayıda insan var. Yaptığımız tek tanıtım facebook üzerinden olunca tanıtım konusunda yetersiz kalıyoruz. Misafirlerimizin artması elbette sevindirir bizi ama yeni açılan bir restoran için oldukça iyi bir durumda olduğumuzu düşünüyorum. Her şeyden önce kış mevsiminin başında hizmete açıldık ve kışı geçirdik. Sularımız dondu, yollarımız bozuldu, kardan ve hava koşullarından etkilendik.  

Şömine sobamız salonu güzel ısıtıyor. Tuvaletlerin dışarıda olması bir diğer dezavantaj. Buz kesen havada sıcak ortamdan buz gibi soğuk tuvalette ihtiyaç gidermek konfor kaybına yol açıyor ama aşağıdaki diğer restoranlarda da durum aynı olduğu için aleyhimize bir durum oluşturmuyor. Koca kışı geçirdik sayılır nasıl olsa. Önümüzdeki günlerde Taş Ev çok daha güzel olacak...

ÇOBAN KAVURMA

16/03/2017 Perşembe, Tire

Dün ekiple birlikte kararlaştırdığımız üzere yarım saat önce düşüyoruz yollara. Aşkın Şefi de alıyoruz rotamız üzerinde bir yerden. Havanın soğuk olacağını düşünüyoruz. Bu yüzden ilk yapacağımız şey şömine sobanın yakılıp salonun ısıtılması...

Rezervasyon saatine tam bir buçuk saat kala Taş Ev'e varıyoruz. Böyle durumlarda saniyeler çok daha hızlı akıyor sanki. Şömine sobayı yakıyor Fırat. Depodan bir araba dolusu kestane odunu getirip merdiven altına depoluyorum. Aşkın, ızgaranın ateşini hazırlıyor. Ayşe Hanım her zaman olduğu gibi işinin başında. Ben de onlara yardımcı oluyorum. Rezervasyon misafirlerini beklerken Büyük Şehir Belediyesine ait bir araç giriyor bahçeye. Aslında çalışma saatimiz bile başlamamış. Halk Eğitimde yapacakları bir toplantı için gelmiş misafirler. Sabah güneşi serinliğin önüne geçmiş. Üst kattaki salona çıktıklarında içeride sigara içmek için müsaade istiyorlar. "Terasta içebilirsiniz, hem hava da o kadar soğuk değil." diyorum. Birlikte çıkıyoruz terasa. Pırıl pırıl bir güneş havayı iyice yumuşatmış. Terasta oturabileceklerini, servisin dışarı taşınmasını rica ediyorlar. Siparişler alınıyor. Aşkın Şef meşhur gözlemesini terasa gönderince, yenisinin siparişi gecikmiyor.

Rezervasyon saati hayli geçtiği halde gelen giden yok henüz. Kışın öğle yemeğine fazla misafir gelmez. Gelecek olanlar da genelde rezervasyon yaptırırlar. Erken gelmemiz Belediye'den gelen misafirlere yarıyor. Yemeklerini yedikten sonra hesabı ödeyip ayrılıyorlar. Şehre inip alışveriş yapmam lazım. Söylenen saatin üzerinden yarım saat geçtiği halde beklemeye devam ediyoruz. Personeli yarım saat önce göreve çağırmış olmamın hiçbir anlamı kalmıyor. Rezervasyon yaptıran dostumu arıyor, misafirlerin geciktiğini söylüyorum. İstanbul'dan gelecek misafirlerin uçaklarının rötar yaptığını ancak er ya da geç mutlaka gelecekleri söylüyor. Bir saat daha geçiyor. Aşkın Şef beklememe gerek olmadığını ve gecikmeden şehre inebileceğimi söylemiş olsa da ilk defa gelecek bu özel konukları bizzat kendim ağırlamak istiyorum. Telefonum çalıyor. Ekranda İzmir kodlu sabit bir numara görünüyor. Henüz bekledikleri misafirlerin gelmediğini, bu sebeple yemeği iptal etmek durumunda olduklarını söylüyor. Gecikmeli de olsa şehre iniyorum. 

Alışveriş işinden sonra eve uğruyorum. Eşim yine boş durmamış nefis bir yaprak sarma hazırlamış yukarısı için. Yapraklar tülden daha ince ve harika görünüyor. Onun yorulmasına gönlüm razı değil ama boş duramama hastalığı var kendisinde. Yorulmasına karşı olduğum için "Ne gereği vardı şimdi bunun, zaten satılmıyor, yazık değil mi onca emeğine?" deyip söyleniyorum. Çok geçmeden o zehir hafızasıyla dalga geçtiğimi çıkarıyor ortaya. "Geçen sefer birbiri arkasına satılmamış mıydı?" diye çıkışıyor. "Haklısın" diyorum. Aslında istediğim tek şey onun yorulmaması.

Eski tanıdıklarımdan birini makamında ziyaret ettim. Odasında birkaç misafiri vardı. Hepsine merhaba deyip ellerini sıktıktan sonra masanın karşısındaki koltuklardan birine oturdum. Yanımdaki misafirlerden biri dikkat çekecek kadar çok konuşuyor. Daha sonra onun devletten emekli, orta düzey bir memur olduğunu öğreniyorum. O konuştukça hepimiz ağzımız açık dinliyoruz. Meslek hayatı boyunca karşılaştığı olayların nasıl üstesinden geldiğini anlatıyor. Öyle bir anlatıyor öyle bir anlatıyor ki, "Yok artık." diyecek hale geliyorum. Böyle bir insan yeryüzünde yok. Bu kadar dürüst, düzene bu kadar kafa tutan, kimsenin dokunmaya gücünün yetmediği... İnanmaya çalışıyorum, olmuyor. Nezaketen inanır gözüküyor, hatta dolduruşa gelip takdir dolu sözler bile sarf ediyorum. Hızını alamıyor, mafyayı nasıl dize getirdiğini anlatmaya başlıyor, avcıların abartılı hikayeleri gibi.  İki husus var aklımda. Birincisi insanın kendini övdüğü konularda daima tersi çıktığını tecrübe etmiş olmam, ikincisi mevcut düzenin kendisine karşı insanları uzun süre karar verici makamlarda tutamayacağı... Kimse hiç yalan söylemiyorum demesin bana. Bilirim ki o yalancının tekidir. Kimse ben dürüstüm demesin, bilirim ki her türlü namussuzluk onda. Kimse adilim demesin, kendini övmesin. Bıraksın yaptıklarını başkaları değerlendirsin.

Akşamın erken saatlerinden itibaren rezervasyon yaptıran, yaptırmayan misafirler gelmeye başlıyor. Eşimin hazırladığı yaprak sarma en çok talep edilen yemek. Aşkın Şefin maharetini bilen ya da bu yörenin insanları menüde bulunmadığı halde çoban kavurma ya da mantarlı bonfile sote sipariş ediyorlar. Şef işini iyi biliyor. Kuzu şiş için önceden marine edilmiş kuzu etlerini kullanıyor. Lokum kıvamında öyle güzel bir çoban kavurma çıkarıyor ki ortaya, tarifi mümkün değil. Ancak resimlerini çekmekle yetiniyorum.

Misafir masasına oturmak adetim değil. Lakin misafirim üniversiteden yakın bir arkadaşım, yanında getirdiği arkadaşları da kafa dengi olunca durum değişiyor. Geç vakte kadar oturuyoruz. Arka masada sadece genç bir çift var. Çok geçmeden onlar da kalkıyor. Sohbet derinleşiyor. Siyasi mevzulara dalıyor, memleketin gidişatını konuşuyoruz. Her birimizin siyasi görüşleri farklı olsa da birleştiğimiz husus Atatürk'ü sayıp seviyor, onun fikirlerini benimsiyor olmamız. Çok kitap okuyan, eğitim kültür düzeyleri yüksek insanlar. Ülkenin maceraya sürüklendiğini, bütün yaşananların ülkemiz üzerinde tezgahlanan hain planın birer parçaları olduğunu konuşuyoruz. Siyasilerin göz yumduğu hatta alenen destek verdiği Fetö örgütlenmesinin orduya nasıl adım adım sızdığını anlatan bir kitabı anlatıyorlar. Doğruyu, yanlışı görebiliyorlar. Yine de benim kadar karamsar değiller ülke geleceğine dair.

16 Mart 2017 Perşembe

FİFİ'NİN ŞANSLI GÜNÜ

15/03/2017 Çarşamba, Tire


Bugün öğlen yemeğinde doğum günü kutlaması var. Genellikle bu tür kutlamalar akşam yemekleriyle birlikte yapılırken sabah kahvaltısı ya da öğlen yemeğinde olunca sıra dışı bir durum çıkıyor ortaya. Elemanlar sabah beni bekletmiyorlar. Yol üzerindeki çiçekçiden kırmızı renkli bir gonca gül alıyorum. Şimdiye kadar bir gonca güle verdiğim en yüksek bedel isteniyor. Bunun sebebini çiçekçi izah ediyor. Hollanda'nın çiçek getiren tırları kriz nedeniyle gümrükte takılmış. Bu doğru mu yoksa bahane edip fiyat mı çekiyorlar anlamak mümkün değil. Çaresiz kabul ediyorum. Beyefendi şehir dışından geliyor arkadaşına sürpriz doğum günü yemeği için. Gül ve konfeti istemişti masa süslemesinin yanı sıra. Erken saatlerde arayıp teyitleşiyoruz.

Fırat şömine sobayı yakmakla başlıyor işe. Hava iyice soğudu. Kışın kazma kürek yaktırdığı günler. Biraz daha dişimizi sıktık mı bundan sonrası kolay. Depodan hazır kesilmiş odunlardan getiriyorum. Bir araba odun obur soba için bir gün dayanmıyor. Beklediğimiz saatte geliyor misafirler. Gündüz saati olmasına rağmen mumları yakıyoruz. Akşamın romantizmini vermiyor yine de. Yemekten sonra törenle masaya getirilen pastanın mumları üflenirken patlatılan konfeti de abartılı geliyor gözüme. Oysa akşam yemeğinde doğum gününü kalabalık arkadaş grubuyla kutlamak, alkolün verdiği çakırkeyiflikle güzelleşen neşeli bir muhabbetin sonunda doğum günü sahibine pastanın mumları üfletilirken kimsenin beklemediği anda patlatılan konfetinin verdiği etki bir başka oluyor.

Dışarıda ayaz var. Gelirken yolda rastladığım Fifi henüz yaylaya dönmedi. Dün yeterince yemek bırakmamıza rağmen çitin altından kaçmayı başarmış. Özgür olmayı seven bir köpek. Zeytin gibi vefasız değil ama. Öğleden sonra çıkıp geliyor. Birbirimizi görünce seviniyoruz. Aşkın Şef kaynattığı kemikleri veriyor. Zeytin'in aksine son derece sakin bir şekilde hırlamadan yiyor yemeğini.

Öğleden sonra mutfakta ceviz kırıyoruz akşam misafirlerimizi beklerken. Fifi bahçeye her çıktığımda yanıma koşturup ayaklarımın dibine yatıyor, kuyruğunu sallayarak. Telefon geliyor İzmir'den. Cumartesi günü için yeni bir doğum günü kutlaması... Masanın süslenmesini istiyor misafirimiz. Kulaktan kulağa özel gün kutlama talepleri bir çığ gibi çoğalıyor. Bir telefon da şehrin ileri gelen simalarından birinden, meslektaş bir dostumdan geliyor. Meslektaş derken restorancılık manasında değil elbette. Restoran işi benim için asla bir meslek olmayacak. Bir hobi, zamanı değerlendirme ve zevk aracı sadece. Değerli dostum OSB'den misafirleri için Kaplan'da Taş Ev'i adres göstermiş. Öğlen saat tam on ikide gelecekmiş misafirler. Salonu ısıtmamız için daha erken çıkmalıyız yola.

Akşam misafirlerimizden biri elinde bir balık paketiyle geliyor. Aşkın Şefle olan eski muhabbetine dayanarak onu pişireceğimizden emin. Aşkın Şef nezaketle dışarıdan balık kabul etmediğimizi söylüyor.  

Gecenin ilerleyen saatlerinde Fifi ayaklarımın etrafında dolaşıyor. Aşkın Şef onun yemek kabını kaynatılmış kemiğe ufaladığı ekmekle dolduruyor. Bugün onun şanslı günü. Tıka basa karnını doyurduktan sonra şımarık hareketlerle minnetini gösteriyor.

15 Mart 2017 Çarşamba

TIP BAYRAMI

14/03/2017 Salı, İzmir

Bugünü tam manasıyla kendime ayırdım. Uzun aradan sonra nihayet bu hafta anne ve babamı ziyaret edeceğim. Gitmişken kızımı ve Venüs'ü de görmekti niyetim ama olmadı. Bugün hava güneşli ama serin biraz.

Sabah kahvaltısından sonra yola çıkıyorum. Yarın öğlenki özel gün rezervasyonu için süsleme malzemeleri alacağım yerde mola veriyorum. Gaziemir'de büyük bir mağaza burası. Giriş katında muhtelif dekorasyon malzemeleri, heykeller, eskitme ahşap dolaplar, mumlar, tablolar enva-i çeşit aksesuarlar var. Hepsi cezbedici. Üst kattaki geniş alanda yapma çiçekler sergileniyor. Güller, ortancalar, menekşeler, çiçekli ve çiçeksiz bitkiler, hatta kaktüsler. Hepsi yapma ancak dokunmadan yapma olduğunu anlamak zor. Uzak Doğu'dan ithal edilen bu yapma çiçekler gerçek bir sanat şaheseri. Rengarenk gonca güller, açmış güller, demet güller... Kırmızı bir gonca gül dalını inceliyorum. Dikenler gerçeği gibi ele batmıyor. Sap kısmının rengi sanki olması gerekenden biraz daha açık ama çiçek yaprakları tam rengini bulmuş. Yapma çiçek gerçek çiçeğin yerini tutar mı? Tutmaz sanırım. O zaman gülü ağacından koparmak daha mı iyi? Diğer taraftan çiçek dalında güzel demiyorlar mı? Aslında çiçekçilik endüstri haline gelmiş. Her bir türü ve rengine farklı anlamlar yüklenen milyonlarca çiçek sevgiliye, hastaya, eşe ve dosta hediye edilmek üzere yetiştiriliyor. Yapma çiçek her ne kadar ustaca yapılmış olsa da suni olduğunu düşününce bütün havası kayboluyor gözümde. Taş Ev'i süsleyecek güzel resim ve tablolar var. Tablo seçiminde eşimle birlikte karar vermeyi tercih ediyorum. Ne yazık ki yanımda değil. Rahatsızlığından dolayı evde kalıp dinlenmek istedi.

Kızımı arıyorum. Ayarlarını mı kurcaladım da bozdum bilmiyorum ama ne eşim ne de ben kızıma telefondan ulaşabiliyorum. Telefon çalar çalmaz meşgule düşüyor hemen. Bu yüzden whatsapp kanalını deniyorum. Defalarca aramama karşılık cevap alamıyorum. Eşime telefon ediyorum. O bir şekilde ulaşıp merakımı gideriyor. İşyerine gitmiş. İnternetinde sorun olduğundan whatsapp görüşmesi de mümkün olamamış.

Bugün Tıp Bayramı. Kızımın ve onun gibi diğer sağlık çalışanlarının bayramı. İnsanlara şifa dağıtmak ne yüce bir duygu. Sabah misafirlerimizden birinin Facebook sayfasında "İyi ki, doktorluk mesleğini seçmişim." yazısını okudum. O an kızım geldi aklıma. Üniversite sınavında bütün tercihlerini silme Tıp Fakültelerinden yapacak kadar sevdalı bu mesleğe. Mesleğin zorluklarını onun öğrencilik yıllarından itibaren öğrendik. Sayfalar dolusu bilgiyi dar zamanda nasıl tutardı hafızaları anlayamazdım. Dilimin dönmediği Latince kelimeler nasıl olur da o kadar kolay dillerinden dökülürdü. "Ex" olmanın dünyadan elini eteğini çekmek, "Vertebra" nın omurgayı oluşturan kemikler olduğunu ondan öğrendim. Gün geldi ezberlemeye çalıştığı kelimeleri elime tutuşturduğu kitaptan takip ederken uykum ağır bastı. Ama o uyumadı. Üniversiteyi dönem ikincisi olarak bitirdi. Nöbetler başladı. Biz yatağımızda uyurken geceleri tükenmek bilmeyen enerjisiyle şifa dağıtmaya devam ediyordu. Devamlı kendini yenilemek zorunda hissettiren bir meslek doktorluk. Kızımla bugün buluşup onun bayramını kutlamak isterdim ama yine işinin başında olduğu için olmadı. İnsanlara şifa dağıtan bu yüce meslek dalında çalışanların bayramı kutlu olsun. Onlara hak ettikleri saygının gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Annemleri her ziyaret ettiğimde çocukluk günlerim gelir aklıma. Eve yaklaşırken telefon ediyorum. Annem açıyor telefonu. Sesi güzel geliyor. On gündür çektiği soğuk algınlığını atlatmış görünüyor. Seviniyorum. Onları ziyarete geleceğimi, babamın beni beklemesini söylüyorum. Geçenlerde babamın bir telefonu utandırmaya yetmişti beni. "Oğlum sen Ankara'dayken daha sık görüşürdük, seni çok özledik, gel de bir yüzünü göreyim." demişti. Geçen haftalarda iş, güç derken zaman bulamamıştım. Ancak bu haftaymış kısmet. Eşrefpaşa'nın dar cadde ve sokaklarından geçiyorum. Yeni yeni iş yerleri açılmış, bazıları kapanmış. Gördüklerim bana artık eskiyi hatırlatmıyor. Mahallenin eskileri, çocukluğumun tek katlı evleri gibi birer birer göçmüş gitmişler. Yeni yabancı yüzler eski bahçeli evlerin yerini alan apartman dedikleri küçücük kutucuklar gibi soğuk. Annem telefonda uyarmıştı "Kalaylıların evini yıkıyorlar sokağa girmen zor." diye. Geçişe kapattıkları sokağımıza giriyorum. Evin yakınlarında bir kapı önüne park ediyorum arabayı. Doğduğum evin karşısındaki evleri yıkıyor bir lastik tekerlekli ekskavatör. Çocukluk yıllarımı geçirdiğim sokağın son evleri de yıkılıyor. Eski zamanların kocaman evleri gözüme şimdi küçücük geliyor. Arabamdan inip başımı sol taraftaki binalara doğru kaldırıyor, dalgın dalgın bakıyorum. Hepsi birbirinin aynı beş katlı bitişik nizam binalar. Annemlerin evi doğduğum evin yanındaki apartman üçüncü katı. İlk kez evi bulmakta zorlanıyorum. İş makinesinin yıktığı yapılar sokağın görüntüsünü değiştirmiş. İmdadıma kapının önündeki çam ağacı yetişiyor. Bahçeli evimizin her iki yanına dikmişti onu dedem, çok eskiden. Çam ağaçlarının gölgesi, iğne yaprakları her zaman çocukluğumun bir köşesinde yerini korumaya devam ediyor. O ağaçlardan birinin elektrik hatlarına engel oluşturduğu gerekçesiyle kesildiğini öğrendiğim zaman çaresizce ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Dedemin hatırasıydı onlar. Diğeri kahramanca direniyor insanlara inat. İşte o eşini kaybetmiş çam ağacını gördüm de öyle emin oldum annemlerin oturduğu evden.

Beni özlemle kucaklıyorlar. Çok değil bir saat yetiyor birbirimizi görmeye. Babamın meşhur gut rahatsızlığı dışında olumsuz bir durum yok. Annem merakla soruyor, endişeli. Evet mi çıkar dersin. Ben karamsarım. "Korkarım öyle." diyorum. Televizyonda babam Ulusal Kanal ve Halk TV arasında dolaşıyor. Televizyonun sesi kısık ama aklı orada. Biraz yükseltiyor sesini sonra dayanamayarak. Ekranda Bahçeli. Ekranın altında büyük puntolarla "Ne değişti Bahçeli?" yazıyor. Bahçeli daha önceki yıllarda kayda alınmış bir grup toplantısında bas bas bağırıyor. "Cumhurbaşkanı Akepe'den olabilir, Mehape'den olabilir, Cehape'den olabiliiiir. Sadece Recep Tayyip Erdoğan'dan cumhurbaşkanı olamaz..." Şimdi cumhurbaşkanı olamaz dediği kişiyi çok daha büyük yetkilerle başkanlığa taşıyor. Benim gözümde siyaset kokmuş, lağım bile temiz kalır yanında. Anlayamadığım halk görmüyor mu bütün bu olup biteni, başkanlığın ülkeye değil sadece birinin günahlarını örtmeye yaradığını. İnşallah o günahlar bir referandumla örtülmez de yaptıkları yanlarına kalmaz bu halkı aldatanların, makam uğruna kendini satanların.

Annem yemek yemem için ısrar ediyor. Eskiden çok yemek seçer, her sevmediğim yemekte yağda yumurta yerdim. O günleri hatırlıyorum. Annem istersen iki yumurta kırayım deyince çocukluğuma dönüyorum. O yumurtalar çocukluğumun bonfileleriydi. Yapılacak işler nedeniyle fazla kalamıyorum, kırılmasın diye bir kahve içip ayrılıyorum yanlarından, çocukluğumun dar sokaklarından...

Gaziemir Metro'dan alışveriş yapmam lazım. Kızım arıyor, onunla görüşemediğim için üzgünüm. Evde eşimi yalnız bırakmamın huzursuzluğu da var içimde. "Venüs'ü de görmeyecek misin şimdi?" diye soruyor. Bir daha ki sefer inşallah.

Dönüş yolunda Aşkın Şefi arıyorum. Pazar alışverişini benim yerime o üstlendi bugün. Güzel arapsaçı görüp aldığını söylüyor. Eve girmeden önce Salı Pazarına gidiyor, kalabalığa dalmaksızın en yakın balıkçıdan balığımızı alıyorum. Salı günlerinin ritüeli haline getirdiğim balık masasını kuruyorum. Metrodan aldığım aysberg ve roka pazardan aldığım dereotu ve domatesle melez bir salata hazırlıyor, halis zeytinyağımızla çeşnilendiriyor, balığın yanında eşimle birlikte keyifle yiyoruz.

13 Mart 2017 Pazartesi

GARİP BİR GÖKKUŞAĞI

13/03/2017 Pazartesi, Tire

Bize göre haftanın son günü. Sabahtan parçalı bulutlu olan hava sürekli değişiyor. Bir ara pırıl pırıl bir güneş ortalığı aydınlatıyor. Serin havada güneşin değdiği yer ısıtıyor insanı. Depoda odun iyice azaldı, dışarıdakiler ise günlerce yağan yağmurun altında sırıl sıklam. Fırsat bu fırsat deyip Taş Ev'in arkasındaki istiflenmiş ağaç kümesine iniyorum. Ağaç motorunu çalıştırdıktan kısa bir süre sonra benzini bitiyor. Deposu küçük olduğundan üç araba odunu zor tamamlıyor. Benzini yağını tamamlayıp işe koyulmadan önce parçalara ayıracağım odunları seçiyor, bir üst sekiye taşıyorum. Alt kısımlarda biraz kurulardan varmış şansıma. Bir araba, iki araba derken motorun benzini bitene kadar çalışmaya devam ediyorum. Bu arada küçük bir kaza atlatıyorum. Uzun ağaç kütüğünün bir tarafına sol ayağımla basıp hareket etmesini önlerken ıslak ağaç ayağımın altından kayıyor. Testere ayağımın ucuna değip ayakkabımı parçalıyor. Şükürler olsun ki testerenin ucu ayakkabıyı keserken çorabıma bile değmiyor. Aklımdan geçen benim gizli bir koruyucum olduğu. 

Öğleden sonra yağmur kaldığı yerden aralıklarla devam ediyor. Salonda şömine soba tüm güzelliği ile yanıyor. Bir ara beni yukarı çağırıyor elemanlar. Şehir manzarası harika. Bozdağ tarafında her zamankinden çok daha kalın ve düşeye yakın bir gökkuşağı oluşmuş. Şehrin batı yakası yağmurla yıkanmış, berrak bir görüntü veriyor. Hemen fotoğrafını çekiyorum bu güzel tabiat olayının.

Şehre inip işlerimi görüyorum bu arada. Dönüşte iki gündür fırsat bulamadığım günlüklerimi tamamlıyorum. Önemli bir rahatsızlık geçiren eski bir dostumu arıyorum, telefon rehberim silindiğinden beri bir türlü ulaşamadığım. Dün gelen misafirlerimizden birinden aldım numarasını. İnsanlar zor günlerinde kendini göstermeli. Bu dostum da hem sağlık problemleri hem de iş problemleri ile inanması güç sıkıntılar yaşıyor. Ona sağlık ve iyi dileklerimi sunuyorum.

Akşam kızım arıyor. İşim olduğu için sonra ararım diyorum. Dün de aynı şeyi söylediğimi ama aramadığımı söylüyor. Yarım saat sonra arıyorum. O Venüs'ü anlatıyor bana, ben bizim Fifi'yi.