KATEGORİLER

25 Haziran 2017 Pazar

DOĞAL ORTAK

24/07/2017 Cumartesi, Tire

Bayram telaşı her tarafı sardı. Çarşıya ve arife pazarına girmeye korkuyor insan. Erkenden çıkıp biraz alışveriş yapıyorum. İşler yolunda gidiyor, yoğunluğa rağmen kolay park yeri buluyorum. Dün telefon ettiğim kasap siparişleri hazırlamış, hiç zaman kaybetmiyorum. Hava sıcak ve bunaltıcı. Bir an önce yaylaya çıkmak için sabırsızlanıyorum.

Kızım eşlik ediyor bugün bana. Venüs'ü çok özlemiş. Oğlum İzmir'e varmış, gelince eşimle birlikte çıkacaklar yukarı. Bahçeye girer girmez Venüs annesinin görünce çıldırıyor, üzerine sıçramaya çalışıyor. Daha sonra eşim ve oğlum gelince kadro tamamlanıyor.

Şefimiz tabak süslemelerinden sonra vitrine el atmış. Bahçeden topladığı çiçeklerle pek alımlı hale geliyor vitrin soğutucumuz. Misafirlerimizi ekseriya verandada ağırlıyoruz. Onlardan biri Sun Express pilotu imiş. Ailesinden ayrı olarak havalı bir motosikletle geliyor. Yarın uçuşu olduğu için erken ayrılıyor.

Yarın bayram olduğuna göre bolca "Eski bayramlar" muhabbeti yapılacak. Bayram bazıları için yoğun çalışmak, bazıları için ise tatil. Bizim için ise hem çalışmak hem tatil. Çocuklarımızla birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bana göre Ramazan Bayramı dini bir bayram olması münasebetiyle vecibelerini tam olarak yerine getirenler in hakkı. Biz de onların sayesinde arada kaynıyoruz.

Akşama doğru bir fırsatını bulup yukarı yaylaya çıkıyor, kalan vişneleri topluyorum. Dallar ince, çekince önüme kadar eğiliyor ancak sapları kolay kolay bırakmıyor. Yere düşen meyveler sarmaşıkların arasında kayboluyor. Zahmetli bir iş vişne toplamak, kiraza toplamaya hiç benzemiyor.

Taş Ev'in önündeki kayısı ağacını gösteriyor Selma Hanım, üzerinde tek meyve kalmamış. Sabah geldiklerinde her yer kayısı parçalarıyla doluymuş. Sincaplar bir günde bütün meyvelerin hakkından gelmiş. Çekirdeklerini aşırıp gözüm gibi baktığım meyveleri parçalamışlar. Yapacak bir şey yok. Mis kokulu kırmızı erik olgunlaşmaya başlamış. Onların başına da bir şey gelmemesini diliyorum.

Eve yorgun dönüyoruz, keyifli bir günün ardından...

24 Haziran 2017 Cumartesi

YARIN GÜZEL OLACAK

23/06/2017 Cuma, Tire

Ramazan ayının sonuna geldik. Çiftçi destekleme primi alabilmem için son müracaat tarihinin ay sonu olduğuna dair Ziraat Odasından gelen mesaj altı aydır bir türlü el atamadığım, sürekli ertelediğim işi hatırlatıyor. Belge doldurulduktan sonra muhtar ve iki azaya imzalatılıp İlçe Tarım Müdürlüğü'ne verilecek. Bu basit bürokratik işlem gözümde o kadar büyüyor ki onun yerine elli çuval un taşımayı tercih ederim. Geçen sene hazırladığım belgelerin Tarım İlçe Müdürlüğü'ne teslim edilmediği gerekçesiyle teşvik parası yerine havamı almıştım. Mazot, gübre desteği olarak alacağım altı yedi yüz lira kadar bir para. Bürokrasi ve hastanelerde koşturmak, sıra beklemek oldum olası hazzetmediğim işler.

Rutin işlerimizi tamamladıktan sonra keyifli bir sofra hazırlıyor arkadaşlar. Yemeğimizi tatlı bir sohbet eşliğinde tamamlamak üzereyken bir araba yanaşıyor. Misafirleri Venüs karşılıyor. Son lokmamı aceleyle ağzıma atarken yanlarına koşup onu uzaklaştırmaya çalışıyorum. Karşı çıkıyorlar, "Bırakın, bırakın bizim de aynısı var, alışkınız biz." Genç kız üzerinin kirlenmesine aldırmadan sarmaş dolaş oluyor bizim haydutla. İstanbul'dan geldiklerini söylüyorlar. Verandada ağırlıyoruz misafirlerimizi. Bugün özel olarak yaptırdığım karadut şerbetini deniyorlar yemekle birlikte, hoşlarına gidince ikincini istiyorlar.

Bugün eşim dinlensin istedim. "Eşim" ve "dinlenmek" sözcüklerinin bir araya geldiğini görmedim oysa. O ne yapar ne eder bir iş çıkarır kendine. "Sıkışırsan gelip alırsın beni." demeyi ihmal etmiyor. Ertuğrul Şef rezervasyonlar bir biri ardına gelince "Birlikte üstesinden geliriz, bırakın dinlensin biraz eşiniz." diyor. 

Geçenlerde misafir ettiğimiz bir beyefendi Tire şubemiz gibi çalışıyor. Ödemiş'ten, Torbalı'dan hatta Aydın'dan gelen tanıdıklarına bizi öneriyor. Gelenler hoşnut kalıp ona teşekkür ediyor olmalılar ki, o da devamlı bizi tavsiye etmeye devam ediyor. Telefon ediyor. "Ödemiş'ten yola çıktılar iftar için size yönlendirdim." Teşekkür ediyorum. Az sonra yine arıyor. "Tamam, beni aradılar az önce Tire'ye gelmişler." diyorum. "Şimdi gönderdiklerim başka, birbirlerini tanımıyorlar, onlar Aydın'dan gelecekler." diye cevap veriyor. Diğer rezervasyonlarla birlikte iftar misafirlerinin artması kısa bir panik yaratıyor. "Keşke daha önce haber verseydiniz, çorbamız yeterli olmayabilir." diyorum. "Çorbanız olursa iyi olur." deyince beyefendinin misafirlerine mahcup olmamak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini anlıyorum. Şefimiz kısa süre kalmasına rağmen beni sakinleştiriyor. "Hallederiz." Tecrübe sahibi şefler hep böyledir zaten, mutlaka bir çözüm yolu bulurlar. Hemen işe koyuluyor, misafirler gelmeden çorba hazır. İşin ilginç yanı çok sayıda başlangıç aldıktan misafirlerimiz arasında çorba siparişi veren olmuyor. Bu işler böyle olur zaten. O çorba yetişmeseydi, herkes çorba isterdi. Şefimiz bu durum karşısında "Nur topu gibi bir tencere çorbamız oldu." diyor gülerek. 

Güzel bir haber alıyorum oğlumdan. Tam dokuz gün bizimle birlikte olacak. Kızım da akşam yola çıkıyor İzmir'den. Tatilimizi ailecek Taş Ev'de geçireceğiz. Yarın bütün aile hep birlikteyiz, keyfimize diyecek yok. 

Güzel bir şekilde ağırlıyoruz misafirlerimizi. Hepsinin ortak bir sözü var. "Cennette yaşıyorsunuz, insan yaşlanmaz burada." 

Eve döndükten kısa bir süre kızım geliyor. Eline kalın bir kitap alıp okumaya başlıyor. Ne günlük yazmamı, ne TV tartışma programı izlememi ne de bilgisayarımla meşgul olmamı istiyor. "Bak ben senin için geldim, ortak bir şey yapalım." diyor. Eşim yoldaki oğlumu saat başı arayarak nerede olduğu hakkında bilgi alıyor. Gecenin ilerleyen saatleri. Kızım kitabı elime tutuşturarak "Baba, benim boğazım ağrımaya başladı, sen devam eder misin biraz?" Kitabın konusu ilgimi çekiyor ama gözlerim de ağırlaşmaya başlıyor. Kalan yerden yüksek sesle okumaya devam ederek bölümü bitiriyorum. Kızım iyi geceler dileyerek odasına gidiyor. Eşim zaten ondan önce uykuya teslim olmuş. Yalnız kalınca uykum kaçıyor. Facebook sayfalarında güzel müziklere takılıyorum. Allah'ım ne kadar kötü bir alışkanlığım var. Bir şeye alışmaya göreyim. Saat sabahın beşine kadar ilginç bulduğum sayfalara saplanıp kalıyorum. Klasik müzik, opera türünden gözüme ilişen paylaşımlarla vaktim geçiyor. Sabahın köründe eşim yine uyandıracak. Bari iki saat uyuyabileyim diye kalkıp yatağıma gidiyorum. Yarın güzel bir gün olacak, çocuklarımla hep birlikte...

23 Haziran 2017 Cuma

RÜZGAR GİBİ

22/06/2017 Perşembe, Tire

Rüzgar gibi geçti bugün. Salonu grup düzenine göre tanzim edeceğim. Eşimin evde işleri uzayınca onu sonra alacağımı söyleyip çıkıyorum. Akşama destek için garson ayarladık ama bizimle devamlı çalışacak, aradığımız vasıflara haiz garson arayışımız hala devam ediyor. Müracaatlar olmasına karşılık "Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer" özdeyişine uygun bir halimiz de var. Sonunda yakaladığımız huzurun kaçmaması için daha çok çalışmayı tercih ediyoruz. İşte o müracaatlardan biri ile öğleden sonra görüşeceğiz. Eşim "Madem erken gidiyorsun onu da al yanına, geri getirdiğinde beni alırsın." diyor. İlk anda parlak bir fikir gibi görünüyor bu. Orta Park'ta sözleşip elemanı alıyorum. Yolda sohbete başlıyoruz. Çalıştığı yerden birkaç gün önce ayrılmış. İki aydır parasını vermiyor, sigortasını yatırmıyorlarmış. Taş Ev'i gezdirirken genel bilgi veriyorum. İlk sorum borcu olup olmadığı. Burada hemen herkesin olduğu gibi onun da borcu varmış. Evlilik programlarında sıkça söylendiği gibi nedense bu arkadaştan elektrik alamıyorum. Geri dönüp onu şehre bırakırken eşimi alıyorum. Evden erken çıkmamın başka işe yaramadığı sonradan dank ediyor kafama. 

Akşam iftar konukları dışında rezervasyon yaptıran misafirlerimizi verandada ağırlayacağımızı söylüyoruz. Onlardan biri Kemalpaşa'dan arıyor. Tavsiye üzerine gelmek istediklerini söylerken iyi bir yer ayırmamızı rica ediyor. 

Mutfak ekibi hazırlıklara devam ederken salon grup düzenini alıyor. Manzara tarafında bıraktığım geniş koridor bir yandan servise kolaylık sağlarken diğer yandan rahat fotoğraf çekilmesine imkan sağlıyor. Bütün katlanır camları açınca yaylanın temiz havası içeri doluyor. 

Venüs önce suyla daha sonra toprakla oynaşmaya başlayınca yüzü gözü kap kara oluyor. Kızıma whatsapp'tan resmini gönderirken "Bak şu yaramaz kızının haline." notunu ekliyorum.

Destek elemanını alıp getirdikten sonra misafirler gelmeye başlıyor. Park yeri sorunundan bahsedilemez burada. O kadar araba ağaçların altında hem de yardım almadan yer bulduklarına bir kez daha şaşırıyorum.

Güzel bir iftar yemeği veriyoruz misafirlere. Aynı anda hem salondaki grup hem de verandadaki konuklarımız çorbalarından tatlılarına kadar kusursuz servis alıyorlar. Tecrübe kazandıkça karşılaşılan sorunlar ortadan kalkıyor. Grup misafirlerinde her şeye hazırlıklı olmak lazım. Her an sürpriz gelişmeler olabilir. Mesela bir hanımefendi "Çocukları ayrı mı oturtsak?" dediğinde "Eyvah, bütün düzen alt üst olacak" diye iç geçiriyorum. Neyse ki, fazla ısrarcı olmuyor.

Taş Ev'in en güzel yanlarından biri de fotoğraf çekenler için güzel bir mekan oluşturması. Defalarca fotoğraf çekiyor ve manzaraya arkalarını verip bizden fotoğraflarını çekmemizi istiyorlar. Bu gecenin küçük misafirleri de çok eğlenceli buluyor burayı. Merdivenlerden bir aşağı bir yukarı koştukları yetmezmiş gibi salonda bir o yana bir bu yana koşuyorlar. Döşemenin ahşap olması altta verandada oturan misafirleri rahatsız ediyor ama çocuklara laf dinletebilirsen dinlet. 

Yemek ne zaman başladı, ne zaman dondurmalı kestane tatlısıyla sona erdi anlamıyoruz. Öyle çabuk geçiyor ki zaman. Gecenin sürprizi yine konuklarımızdan. Bir arkadaşlarının doğum günü için getirmiş oldukları pastayla taçlandırıyorlar yemeği. Çaylar içildikten sonra yavaş yavaş ayrılmaya başlıyorlar. Her giden bizlerden ne kadar memnun kaldığını anlatıyor. Yemeği organize eden beyefendi oldukça kibar. "Bir kusurumuz olduysa affola." dememe karşılık "Her şey çok güzeldi, artık sık sık görüşeceğiz, bizim bir kusurumuz olduysa siz affedin." diyecek kadar da alçak gönüllü. Yemek ücretlerini kendi aralarında toplayıp tek elden ödemeleri bizim açımızdan karışıklığı önlüyor. Böyle kalabalık gruplarda olduğu gibi yine Fifi serbest, Venüs kulübesinin parmaklıklı penceresinden dışarı seyrediyor. 

Grup misafirlerini uğurladıktan sonra verandada oturan misafirlerimizi de uğurluyoruz. Kemalpaşa'dan gelen iki genç çift fotoğraf çekmeye doyamıyor. Yukarıda masalar toplanırken terasa çıkıp fotoğraf çekmeye devam ediyorlar. Toplanıp yola çıkmamız geç vakitleri buluyor. Eve yaklaşırken eşime soruyorum. "Biz bugün ne yedik?" İyice bir düşündükten sonra aynı anda sorunun cevabını veriyoruz. "Hiç bir şey (!) " "Elemanlar?" "Onların da yediğini görmedim." diyor eşim. "Ya ayıp oldu insanlara." deyip üzülüyoruz. İşin gerçeği soluk alacak zamanımızın olmadığı. O yoğunlukta acıktığımız aklımıza gelmemiş bile.  

Eve girer girmez koltuğa atıp kendimi bilgisayarın karşısına geçiyorum. Facebook çok vaktimi alıyor. Ben öyle "Deprem oldu duydunuz mu?" "Hayırlı cumalar" "Başım ağrıdı, hastanedeyim." Yasin okudum, amin deyin." nevinden postlara aldırmam. Ancak takip ettiğim öyle güzel gruplar var ki onlara göz atmadan yapamıyorum. Günlüğümü yazmam lazım sıcağı sıcağına. Eşim çoktan uyudu. Saate bakıyorum. Dört olmuş, bu ramazan ilk davul sesini duyuyorum. TV kendi kendini seyrediyor. Sahur programları sona ermek üzere. Hocanın biri almış yine sazı eline. Kur'anda insanların sadece kıyamet gününü bilemeyeceklerinden bahsediyor. "Bakın, yağmur ne zaman yağacağını bilemezsiniz şeklinde bir ayet bulamazsınız Kur'anda. Yüz yıl önce insanoğlu yağmur tahmini yapamıyordu ama şimdi gelişen teknoloji sayesinde nereye ne zaman yağmur yağacağını bir hafta önceden bilebiliyor." Bilgisayarımı, televizyonu kapatıp yatıyorum. 

21 Haziran 2017 Çarşamba

İBADET

21/06/2017 Çarşamba, Tire 

Dün geceden başlayacağım. Nasıl söyleyeyim, bilenler bilir, ara sıra Amelie krizi tutar beni. Geçen gün bir video paylaşımına rastladım. İtalya'nın Trieste kentinde Slovak bir sokak sanatçısı Fransız müzisyen ve besteci Yann Tiersen'in “Comptine d'un Autre Eté: l'Après Midi” yani "Başka bir yaz tekerlemesi: Öğleden sonra" şarkısını kemanıyla icra ediyordu. Defalarca seyrettiğim "Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain" yani "Amélie'nin muhteşem kaderi" isimli filmin harika müziklerini yapan Yann Tiersen beni her zaman derinden etkilemiştir. Orada ailesiyle birlikte turist olarak bulunan Filistinli genç bir kız, koreograf ve dansçı Rima, babası Assad Baransi'nin ısrarı üzerine herkesin şaşkın bakışları altında nefis bir dans gösterisi sunuyor. Özellikle müziği beni inanılmaz ölçüde etkileyen bu gösteriyi facebook sayfamda paylaştım. Dün gece yine aklıma düştü, dönüp bir kez daha izledim. Arkasından youtube'tan bir sürü Amélie filminin orijinal müziklerini ve Yann Tiersen bestelerinin değişik müzik enstrümanlarıyla çalınan versiyonlarını dinledim. Dinledikçe coştum, çoştukça dinledim. Hepsini sırasıyla facebook sayfamda paylaştım. Ama "La valse d'Amélie" yani "Amélie'nin valsi" adlı parçanın akordiyonla icrası en güzeliydi. İnsanlar Tanrı'ya farklı şekilde ibadet ederek ulaşmaya çalışır. Benim yolum da bu işte. Bu müzikleri dinlerken adeta trans haline geçiyorum. Tanrı'nın sesi bu duyduğum. Ağlamak istiyorum nedensiz. Bu kadar etkilendiğim başka bir şey yok. 

Alışverişten sonra yaylaya varıyoruz eşimle. Ve bir sürpriz bekliyor beni. Selma Hanım büyük incelik gösterip Tire'yi konu alan bir kitap hediye ediyor. Uzun zamandır üzerine ölü toprağı serpilmiş kitap okuma alışkanlığımı yeniden hayata döndürmesi umuduyla kabul ediyorum. Babalar günü için düşünmüş sağ olsun. 

Bahçenin altındaki ağaçlarda şeftalilerin kızardığını fark ediyorum. Hemen yanındaki yayla elmaları da toplanacak hale gelmiş. Eşim yukarı yaylada kalan vişnelerin toplamamı istiyor ancak artık akşam olmak üzere. İlk fırsatta çıkıp toplayacağımı söylüyorum. Fırsat buldukça odasına çekilip Selma Hanım'ın bana hediye ettiği kitabı okuyor.  Hava güneşli, sıcaklık bunaltmıyor ama düne göre daha iyi. Rüzgar kesilince havuz başında sivrisinekler rahatsızlık veriyor. Buna bir çare bulmamız lazım. 

Bahçeyi hayvan dostlarımız eşeleyerek delik deşik ediyorlar. Venüs'ün keyfi yerinde. Boğazındaki şişlik tamamen kayboldu. Fifi ile birlikte boğuşmaktan yorgun düştükleri bir anı yakalıyorum.

Bugün Kadir gecesiymiş. Hicri takvime göre benim doğum günüm. Kadir gecesinde ne olmuş diye bir anket yapılsa doğru cevabı kaç kişi verir acaba? Kadir gecesinde Müslümanların kutsal kitabı Kur'anı Kerim indirilmeye başlanmış. Hadislere yani Hz. Muhammed'in sözlerine göre bu geceye öyle büyük bir değer atfedilmiş ki, her kim bu geceyi inanarak ibadetle geçirirse geçmişte işlemiş olduğu bütün günahları bağışlanacakmış. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Öyle kolay kolay bağışlanmayacak günahlar var çünkü. Bana göre, örneğin tecavüzcüleri, hak yiyenleri, katilleri, hırsızları ve çıkarı uğruna vatanı satanları af kapsamı dışında tutması gerekirdi yaratıcının. Eğer gerçekten bu hadis sahih sınıfında ise eski dostlarının deyişiyle Fettullah Hoca Efendi (!) ve RTE sabaha kadar dua edip kol kola cennete gidecekler. Olan yine bizim gibi garibanlara olacak ve cehennemi boylayacağız. Son günlerin moda sloganı ile sonlandırayım bu sohbeti. "Adalet istiyoruz." 

20 Haziran 2017 Salı

DOSTLARIMLA

19/06/2017 Pazartesi, Tire

Dün yurdumuzun tamamı sağanak yağışlı iken burada yağmur yok ama gün boyunca kapalı, sıkıcı bir hava vardı. Yaylaya çıkar çıkmaz gelen bir grup öğretmenle perşembe günü vereceğimiz iftar yemeğinin ayrıntılarını konuştuk.

Öyle bir hava ki canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Şefin sayesinde pencerelerden birine tel örgü taktık. Yemeğimizi yedikten sonra şarja koyduğum telefonun çaldı. Hemen koşup yetiştim. Birkaç kez "Alo" dedikten sonra karşı tarafın sesi duyuldu. "İyi akşamlar, orası Taş Ev mi?" Alışkın olduğum bu soruya her zamanki cevabım hazır. "Evet efendim, burası Taş Ev" İkinci soru daha da alışılmıştı. "İftar için rezervasyon yaptırmak istiyoruz, nasıl geleceğiz oraya?" Çok sağlıklı bir bağlantımız yok, ses gidip geliyor. Tarif vermek için nerede olduklarını öğrenmem gerekiyor. "Siz neredesiniz şu anda?" Verilecek cevabın şehrin içinde bir yer olacağından neredeyse eminim. "Samsun'dayız şu anda." cevabı beni şoke ediyor. "Efendim burası İzmir, Tire Taş Ev Restaurant, sanırım karayolu ile geliyorsunuz ama ne yazık ki iftara yetişmeniz biraz zor." Bu kez şaşırma sırası karşı tarafta. "Affedersiniz, orası Ünye Taş Ev değil mi? Numaranızı internetten aldık." Hayır efendim, maalesef yanlış numara almışsınız."

Demek ki Taş Ev Restaurant diye yazınca ta Samsuna kadar gidiyormuş namımız (!) Gece eve dönünce nedensiz bir yorgunluk hissi içinde koltuğa yığılıyorum. Yarın Venüs'e ilaç vermek için yaylaya iki kez çıkmak zorundayım. Pazar alışverişi gözümde büyüyor. Hiç bu kadar uyuşuk olmamıştım. Yattıktan hemen sonra meydana gelen depremi duymuyorum bile.

20/06/2017 Salı, Tire

Erken çıkmam lazım. Venüs beni bekliyor. Pazar alışverişini yapıyorum. Bayram yaklaşırken fiyatlar biraz yükselmiş sanki. Yaylaya çıkarıyorum malzemeleri. Zarif Fifi ceviz ağacının dibinde sükunetle karşılıyor beni. Ön ayaklarını iyice ileri uzatarak gelişimden duyduğu memnuniyeti gösteriyor. Hemen Venüs'ün kulübesini açıyorum, deli gibi sıçrıyor üzerime sevincinden. Hayvanların dostluğunun ne kadar içten olduğunu kanıtlıyor adeta. Onlarda riyakarlık yok, sevgi ve sadakat var. Venüs ve Fifi birbirleriyle oynaşmaya başladıktan sonra onları bırakıp kümese doğru ilerliyorum. Kara kızların bazıları sabırsız. Önce kümesin üzerindeki çatıya, oradan ceviz ağacının dallarına ve daha sonra uçarak bahçeye iniyorlar. Çoğu kümes içinde gelmemi bekliyor. Beni görünce çığlık atarcasına gıdaklama sesleri yükseliyor. Dün geceden hazırlanan sebze artıklarını önlerine attıktan sonra ikisi çift sarılı yumurtaları topluyorum. Ayrılır ayrılmaz arkamdan peşim sıra gelip bahçeye yayılıyorlar. Elimi kolumu yıkadıktan sonra malzemeleri dolaplara yerleştiriyorum. Venüs ortalarda görünmüyor. Bu sefer tek başıma ilacını içirmem zor olacak. Aklıma kümes geliyor. Her zamanki manzarayla karşılaşıyorum. Venüs gitmiş, tavuklara attığım sebzeleri yiyor. Biraz sonra tavuklar da gelip Venüs'ün mamalarını götürüyor. Bu garip durum karşısında gülümserken eşime daha önce söylediğim,"Bizim Venüs yakında gıdaklamaya, kara kızlar da havlamaya başlayacaklar bu gidişle." lafı geliyor aklıma. 


Uzunca bir zamanımı geçiyorum hayvan dostlarımla. Keyfine varıyorum temiz havanın. Yeniden görüşmek üzere dostlarımla vedalaşıyorum.

Bugünü evde dinlenmeye ayırdım. Eşim ev işleriyle meşgul. Akşama doğru yaylaya birlikte çıkmayı teklif ediyorum. İşinin olduğunu söyleyince yalnız çıkıyorum. Gün batmak üzere. Yaylaya doğru tırmanırken güzel bir manzara yakalıyorum. Güneş bulutların arasında, gecenin karanlığına teslim olmak üzere. Arabayla durulacak yer değil ama bu poz da kaçmaz. Yolda trafik olmadığını görünce bir kare çekiyorum. Az sonra bahçe kapısının önündeyim. Tavuklar benden ümit kesip kümese girmişler. Önce yanlarına gidip onlara yem vermem isabetli olacak. Geldiğimi görür görmez hepsi kümeslerinden çıkıp üzerime doğru koşuyorlar. Kümese girip kovadan avuç avuç yem atıyorum önlerine. Acıktıkları belli. Kümesin üzerindeki metal çatıdan sesler geliyor. Üç beş tanesi diğerlerinin yemlere üşüştüğünü görüp ardı arkasına yere uçuyorlar. Sürü psikolojisi bunlar için de aynen geçerli. Follukta geç yumurtlamış tembel bir tavuğun yumurtasını almaya kalkınca hain gözlerle bana bakıyor. Dikkat etmesen gagalayacak. Onlar karınlarını doyuradursunlar, ben kümesin kapısını kapatıp Taş Ev'e doğru yürüyorum. Köy fırınının yanı başında Fifi sevinçten kuyruğunu öyle bir sallıyor ki, bu "kuyruk sallamak" tanımından da öte. Kuyruğuyla birlikte kalçası, hatta vücudunun arka yarısını sağa sola komik bir şekilde sallıyor. Venüs ortalarda görünmüyor ama Fifi ona göz kulak olmuştur. "Venüs, gel kızım, koş, koş, koş." Kızımdan öğrendiğim sözcük bu "Koş, koş, koş." "Gel" dediğimde gelmiyor hala, hele ağzında bir şeyle meşgul oluyorsa eğer. Kısa bir süre sonra çıkıyor ortaya. Beni karşısında görünce sevincini görmelisiniz. Bugün su kovasına patilerini sokup "Cıp, cıp" yaptıktan sonra toprakta yuvarlanmamış olacak ki, tüyleri tertemiz görünüyor. Adeta yaramaz bir çocuk o. Beni bırakıp Fifi'nin ensesini, kulaklarını, bacaklarını ısırmaya çalışıyor. Isırmak değil amacı. Fifi, "Yine çattık belaya." dercesine sabırla Venüs'ün ataklarını savuşturmaya çalışıyor. Ondan kaçması çözüm değil, gidip yakalıyor onu. Alt alta üst üste boğuşuyorlar. Çoğu zaman bu şakalaşmalarını seyrediyor, gülümsüyorum. Fifi her zaman savunmada ancak bazen Venüs'ün keskin dişleri canını yakınca haddini bildiriyor onun. Venüs yaptığının farkında değil. Hemen önüne yatıp tırsıyor, Fifi havlama, hırlamalarıyla ona dişlerini gösterirken. Birbirlerinin can dostları onlar. Her ikisini de seviyorum. Venüs'ün yaramazlıklarını çocukluğuna veriyorum. Fifi ise bambaşka. Sanki saray terbiyesi almış, asalet akıyor her halinden. Diğer taraftan çok iyi bir koruyucu. Kim olursa olsun kötü amaçlı birini gördüğü anda cüssesine bakmadan canavarlaştığını bizzat gözlerimle gördüm.

Köpeklerimizden bahsederken lafım uzadıkça uzuyor. Aklıma Jack London'un şimdi ismini hatırlayamadığım bir romanı geliyor. Hapishanede geçen hayatını anlatırken, hücresinde gün boyu takip ettiği bir sineği konu alıyor. Yazar odada uçuşan alelade bir kara sineği en az üç dört sayfa boyunca anlatıyor. Sineğin yağını çıkarıyor adeta. O romanını okurken "Helal olsun adama, sinekten bile konu çıkarabiliyor." diye aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum.

Hemen ilacını hazırlıyorum, hava iyice kararmadan. Önce aldanıp bana doğru birkaç adım atıp duruyor. Şişeyi gösteriyorum, uzaklaşıyor. Tadı pek hoşuna gitmemiş olmalı. Bu sefer uğraşacağım gibi. Sanki elimde bir şey varmış gibi çağırıyorum. Bizim obur yemek olunca yelkenleri suya indiriyor. Hemen yakalayıp altıma alıyorum. Şırıngaya koyduğum antibiyotiği ağzına akıtıyorum. Neyse ki fazla uğraştırmıyor sağ olsun. Hava iyice karardı. Güzel bir mama kabı almıştı kızım ona. Bakıyorum mama kabı yerde. Ben yokken onunla oynamış ki kenarları kırılmış. İçini mama doldurup taş fırının yanına koyuyorum. Hemen gelip yemeye başlıyor. Sabırla karnını doyurmasını bekliyorum. Gitmeden önce onu kulübesine kapatmam lazım. Yemeğini yedikten sonra Fifi'yle oyuna başlıyorlar yeniden. Çağırıyorum, gelmiyor. Elime aldığım bir ağaç dalını gösterip kandırıyorum. Kulübesine doğru yaklaşıyoruz. Kapatılacağını anlayınca yatıyor yere. Kaldırmaya çalışıyorum. Mübarek henüz beş aylık ama on altı kiloyu geçti. Zor bela yerden kaldırıyor, yakaladığım gibi kulübesine sokuyorum.  

Arabayı kapının dışında bıraktığım için bahçe yolunda ilerliyorum. Demir kapıyı kapatırken arkamdan bir hırıltı sesi geliyor. Ne bu arkamdaki diye dönüp baktığımda Fifi ile göz göze geliyoruz. Yavrum beni uğurlamaya gelmiş. Elimi uzatıp verdiği patisini tutuyorum. "İyi akşamlar güzel kızım, yarın görüşmek üzere."

19 Haziran 2017 Pazartesi

BABALARA...

18/06/2017 Pazar, Tire 

Bugün Babalar Günü. Tarihçilerin araştırmalarına göre ilk olarak ABD'de kutlanmaya başlamış. Bugüne ilham veren Amerikan iç savaşı gazisi William Jackson Smart, eşi altıncı çocuğunu doğururken vefat edince geride kalan çocuklarına hem analık hem babalık yapıyor, onlara şefkatle bakıyor. Kızlarından biri, Sonora Smart Dodd, senede bir günün anneler gününe benzer şekilde kendisini ve kardeşlerini yetiştiren babası için kutlanması gerektiğini düşünüyor. İlk aklına gelen tarih babasının doğum günü olan 5 Haziran. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için bir yıldan fazla uğraşıyor, yazışmalar yapıyor, en sonunda istediğine kavuşuyor. İlk Babalar Günü hazırlıkların yetişememesi nedeniyle 19 Haziran 1910 tarihinde kutlanmış. ABD Başkanı tarafından  1966 yılında yayınlanan bir bildiride Babalar Gününün haziran ayının üçüncü pazar günleri kutlanmasına karar verilmiş. 1972 yılında ise bu özel gün resmi tatil ilan edilmiş. 

Zaman zaman düşünürüm; Annelik iç güdüsünden bahsedilirken babalar bir adım uzakta bırakılıyor. İstisnai durumlar dışında bunun bir haksızlık olduğundan şüphem yok. Çocukları için nasıl anneler canlarını feda etmekten kaçınmıyorsa babalar için de durum farklı değil bence. Babamı kaybedeli çok olmadı. O bakışlarındaki gurur, özlem, sıcaklık gözlerimin önüne geliyor. Babalar genellikle hislerini açığa vurmazlar. Ben ise bu konuda o kadar başarılı olduğumu söyleyemem. Sabah ilk olarak kızım arıyor. Arkasından oğlum. Onların sağlıklı, başarılı ve mutlu olduklarını duymak kadar güzel bir hediye olur mu? 

Hava kapalı, yağmur yağdı yağacak. Babamı hatırlatıyor bana. Ne çabuk geçiyor yıllar. Sağ sol olaylarının yoğun olarak yaşandığı bir dönemdi. Henüz on sekiz yaşındayım. Arkadaşlarla Alsancak'taki pub'lardan birinde kocaman bardaklar içinde bilmem kaç tane fıçı bira içmiştim. Pamukkale Turizm'in üniversitelerin açılış döneminde Ankara'ya kaldırdığı sekiz on otobüsten biriyle başlayacak yolculuğuma daha iki saat kadar zamanım var. Otobüs terminaline vardığımda midem bulanıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Oradan oraya dolaşırken, bir büfeden ilk sigaramı alıyorum. Sigara içen biri değilim o zamanlarda. Bir sigara içersem midemin bulantısını alır belki. Şimdi düşünüyorum da, ne alaka? Bir de kibrit alıyorum yanında. Zor bela sigaramı yakıyorum. İlk nefeste aldığım dumanla birlikte daha fazla kötüye gidiyor durumum. Gözlerim yaşlanıyor dumandan. Tam o esnada karşımda tanıdık bir yüz beliriyor. Bana doğru yaklaşıyor, gülerek. Elimde sigara, karşımda babam, başım dönüyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Ne yapacağımı bilemediğim gibi ne diyeceğimi de bilemiyorum. "Baba, sigara içmiyorum ben, biraz bira içtim, midem bulanıyor ondan." Eyvah, bir de bira içtiğimi kaçırdım ağzımdan. Ne aptalım ben. Sigarayı atıyorum elimden. Sarılıyor bana. "Gel, gel bir soda alalım sana, o iyi gelir." Babamdan hiç beklemediğim bir davranış bu. Beni uğurlamaya gelmiş. Karşılaştığı manzaraya bak. Yerin dibine batıyorum. Hiç kızmıyor. Kızsa daha iyi. Yakındaki bir büfeden aldığı soda şişesini dayıyorum ağzıma. O ise gülümsemeye devam ediyor. "Demek bira da içiyorsun?" diyor kızmadan. Otobüslere doluyor öğrenciler. Pencereden babama bakıyorum. Kim bilir neler geçiriyor aklından. "Benim oğlum büyümüş de bira içiyor." 

Ben sert baba olmayacağım. Çocuklarımla arkadaş olacağız. Dediğimi yapıyorum. Hiç bir zaman resmiyet olmuyor aramızda, bazıları yanlış bulsa da. Baba korkusu bilmesinler istiyorum. Saygı, sevgi doldursun yüreklerini. Neden korksunlar ki. Pırlanta gibi çocuklarım var, tam istediğim gibi. Onlarla her zaman gurur duyuyorum.

Fırından ekmek alıyoruz. Fırıncı dünyalar iyisi biri. Yeni bir çırak almışlar. Fırıncı fırının başında hareketsiz duruyor. Üzgün ve düşünceli bir hali var üzerinde. Meselenin iç yüzü anlaşılıyor az sonra. Müşterilerden biri bir tepsi biber dolması göndermiş fırına. Acemi çırak tepsiyi kapkara çıkarmış. Fırıncı üzgün. Teselli ediyorum, "İnsanız olur böyle şeyler." "Olmasa iyiydi."  diyor, dokunsan ağlayacak. Eşim, "Şuradan biraz dolmalık biber al, yenisini yapalım." diyor. Fırıncının yerine koyuyorum kendimi. Zor bir durum.

Venüs'ün keyfi yerinde. Su kovasının içine patilerini, kafasını sokup cıp cıp suyla oynuyor. Onun babası kim acaba? O da babasını özlüyor mu? Ya annesini? Onun annesi benim kızım. Geçen geldiğinde sarmaş dolaş olmalarını görmeliydiniz. Mutfakta dün topladığım vişneler reçel olma yolunda. Öğlen yemeğimiz köri soslu kremalı tavuk. Olamaz böyle bir lezzet. Keyifle yemeklerimizi yiyoruz, yağmur çiselerken. Venüs masamızın başında "Bana  da verin." dercesine sırasını bekliyor. Yemek sonrası Selma Hanım kahve ikram ediyor. Ramazan ve havanın etkisi ile önceki pazar günlerinin yoğunluğu yok. Telefonlar geliyor iftar yemeği rezervasyonları için. Fonda Beatles çalıyor. Selma Hanım "Bu parça çok hoşuma gitti, bir kağıda yazar mısınız adını?" diyor yanıma gelip. Ekip arkadaşlarım ayrı ayrı babalar günümü kutluyor, ben de Ertuğrul Şefin babalar gününü kutluyorum. 

Sohbet esnasında ramazandan sonra deniz ürünlerini menümüze dahil etmeyi öneriyor eşim. Ertuğrul Şef'in bu konuda harikalar yaratacağından eminim. Kiremitte alabalık da aklımın bir köşesinde duruyor. 

Facebook sayfaları babalar günü mesajlarıyla dolu. Herkes tanıdığı, tanımadığı, yaşayan ya da vefat eden babaların babalar gününü kutluyor. Baba deyince kiminin aklına Atatürk, kiminin aklına meşhur "Baba" filminin baş aktörü Marlon Brando geliyor. Bu aralar facebook çok zamanımı alıyor çok arzulamadığım halde. Bazı sayfalardan çok faydalanıyorum. Özellikle klasik müzik üzerine açılmış sayfalar, Fadiye Hanım'ın her postu sanat ve kültür kokan Tire sayfası, Leman Hanım'ın sayfası en beğendiklerim. Diğer taraftan karşıma bol miktarda çıkan, "Şu çocuğa bir geçmiş olsun demek yok mu?", "Bakalım kaç kişi amin diyecek?" "Oram ağrıdı, geçmiş olsun diyen yok mu?" türünden paylaşımlara birinci derece gıcık kapıyorum.

Yağmurun bastırmasıyla hava kararıyor. Verandada oturan misafirlerimiz böylesine yoğun bir bitki örtüsüne az rastladıklarını söylüyorlar. Hanımefendi Datça, beyefendi Fethiyeli oysa. Yağmuru seyrederek huzurlu bir ortamda yemeklerinin tadını çıkarıyorlar. Sipariş ettikleri keşkeğin çok hoşlarına gittiğini söylüyorlar. Avukatlık yapıyorlarmış İzmir'de. Yeni bir yer keşfettikleri için çok seviniyorlar. Adaletin anlamını yitirdiği ülkemizde ne kadar zor bir meslek seçtiklerini konuşuyoruz. Bu güzel ortamı şefimizin hünerli ellerinden çıkan dondurmalı irmik helvası ve eşimin meşhur trileçe tatlısı ile taçlandırıyorlar. 

Akşam saatlerine yaklaşıyoruz. Genç bir çift ilk kez geldikleri Taş Ev'in salonunda oturmayı tercih ediyor. Bu manzara karşısında fonda Edith Piaf çalıyor. Uzun uzun oturacaklar gibi. Hiç aceleleri yok belli. Tadını çıkarıyorlar. Eee, Taş Ev keyif yeri değil mi? Henüz iftar saatine çok var. Efsane çorbamız eşim tarafından hazırlanıyor. Fırsat bulup toplayamadığımız kara kızların yumurtalarını topluyoruz birlikte. Venüs bizim peşimizi bırakmıyor. Domates, salatalık ve sebze artıklarını tavuklardan önce kapıyor önlerinden.

Akşam misafirlerimize ikram ettiğimiz özel çorbamız büyük takdir topluyor. Ramazan dolayısıyla önceki haftalardaki yoğunluk olmasa da salonun ön cephesindeki bütün masalar dolu. İftardan sonra çat kapı gelecek misafirlerimiz orta masalara oturmak zorunda kalacak.

Misafirlerimizi vakitlice uğurluyor, Venüs'e ilaçlarını verdikten sonra günü sonlandırıyoruz.

18 Haziran 2017 Pazar

DEPREM

17/06/2017 Cumartesi, Tire

Kızım o kadar tembihlediği halde Venüs'ün ilaçlarını buzdolabında unutunca apar topar geri dönüp onları almaya gidiyorum. Venüs bugün çok iyi. Önceden olduğu gibi hareketlenmesi sevindiriyor bizi. İlaçlarını içiriyoruz. Karşıyaka'dan gelen öğlen misafirlerimizi hiç rahatsız etmiyor, yanlarında sessizce uzanıyor. Misafirlerimizi uğurladıktan hemen sonra Google'dan beş yıldızlı bir yorum aldığımız bildiriliyor. Belli ki çok hoşnut kalmışlar.

Dün yukarı yaylada gördüğüm vişnelerde aklım kaldı. Yanıma iki plastik kova alıp patika yol boyunca tırmanıyorum. İki büyük beyaz kelebek kah sağımdan kah solumdan bana eşlik ediyor. Türlü orman çiçekleri arasından tepeye varıyorum. Bu yıl ot temizliği yaptırmadığım için ayakkabılarımın içi dikenle doluyor. Hemen karşımda dalları meyve dolu vişne ağaçları görünüyor. Gömleğimi çıkarıp alçak dallardan teker teker toplamaya başlıyorum. Hafiften esen rüzgar ve ağacın gölgesi işimi kolaylaştırıyor. Ağaçlarda çok meyve var, topla topla bitmiyor. Sıkıca tutunduğu dallardan vişne saplarını ayırmak parmak uçlarımı acıtıyor. Belki de daha pratik bir yöntemi vardır bunun. Aşağı yaylada bir miktar vişne toplamıştık ama bu kadar zorlanmamıştım. Kızılcık toplar gibi zaman alıyor. Kızılcık dokunulur dokunulamaz ele düşüyor ama vişne öyle değil, dalını kolay bırakmıyor. Ufacık meyveleri teker teker koparıyorum dalından. Çok emek isteyen işler bunlar.

Rezervasyon yaptırmak isteyen misafirlerimizle yaptığım telefon konuşmalarını saymazsam, hiç ara vermeden on kiloya yakın vişne topluyorum. Aşağıdan telefon ediyor, yemeğe çağırıyorlar. "Siz yemeğinizi yiyin, ben dönünce yerim." diyorum. Elimdeki kovalar dolunca geldiğim patika yolundan geri dönüyorum. O iki büyük beyaz kelebek yine bana eşlik ediyor.

Misafirlerimizin çoğu tavsiye üzerine gelenler. Yine ta Ödemiş'ten kalkıp gelmişler. Ertuğrul Şef bana topladığım vişnelerden nefis bir şerbet hazırlamış. Keyifle içiyorum. Misafirlerimizi ağırladıktan sonra ekip arkadaşları ile birlikte dönüyoruz. Selma Hanım telefon ediyor. Büyük deprem olmuş, herkes sokaklarda (!) Arabanın içinde hareket halinde olduğumuzdan dolayı hissetmiyoruz depremi. Önce kızımızı arıyoruz. O çadır kampında olduğu için en emniyetli yerde aslında. Oğlumuzu arıyoruz. Deprem onun olduğu yerde hissedilmemiş bu kez ama biz henüz evimize girmeden öğreniyor depremin merkezini. Karaburun açıklarındaymış. Deprem profesörlerine gün doğuyor. Ahkam kesmeye başlıyorlar medyada. Ege'de yedi büyüklüğünde deprem olacakmış yakın zamanda. Hepsi kuru sıkı sallıyor. Evet, bilimsel olarak fay hatları haritası çıkarılmış durumda. Nerede deprem potansiyeli var nerede yok belli. Ne var ki depremin ne zaman olacağına dair kimse bir şey söyleyemez. Bir tarih atıyorlar, Nasrettin Hoca'nın "Ya tutarsa" fıkrası gibi.

Özellikle İzmir çevresi için yıllar önce şarlatan olmayan, gerçek bilim adamlarının yaptığı açıklamayı akılcı buluyorum. Bu bölge bir çok fay hattına sahip hareketli bir bölge. Sık sık deprem olur bu nedenle. Güzel tarafı hafif ve orta şiddetteki depremlerin çoğunu hissetmeyiz ama çok işe yararlar. Üzerindeki gerilim azalır her fay kırılmasında. Bu sebeple büyük deprem riski azdır İzmir civarında. Olası en büyük deprem büyüklüğü belki 6 yı biraz geçebilecektir. Hafif hasara sebebiyet verir bu büyüklükte bir yer sarsıntı. Yine de çok sayıda küçük depremlerin olması ürkütücü değil rahatlatıcıdır.  

17 Haziran 2017 Cumartesi

GÜNÜMÜZ VENÜS

16/06/2017 Cuma, Tire

Yaylaya çıkarken servise uğrayıp bilgisayarımı alıyorum. Hava oldukça sıcak. Bahçeden içeri girdiğimizde gözlerim Venüs'ü arıyor. Bir köşeye uzanmış sessizce yatıyor. Bugünün en önemli işi Venüs'ü eski sağlığına kavuşturmak. Bütün ekibin, İzmir'deki kızımın tek tasası bu. Gıdısı iyice sarkmış, bakışları solgun. Fifi'ye bile dalaşmıyor. Doktor hanımı arıyorum, beklediğini söylüyor.

Onu mümkün olduğu kadar sarmadan götürüyorum muayenehaneye. Fatoş Hanım çok seviyor hayvanları. O kadar sevmese yapamaz zaten işini. "Gece bir böcek sokmuş olabilir." diyor. Üç çeşit iğne yapıyor. Sonuncu iğnenin biraz canını yakacağını söylüyor. Muayene tablasında halsiz bir şekilde oturuyor Venüs. Biraz ateşi de yükselmiş. Onun bu haline üzülüyor, gözümün önüne o yerinde duramayan haşarı zamanları geliyor. "İyileşeceksin kızım, bir şeyciğin kalmayacak. Doktor teyzen seni iyileştirecek." Son iğneyi yedikten sonra kesik kesik sesler çıkararak canının yandığını belli ediyor. Doktor Hanıma patisini uzatıp teşekkür ettikten sonra ayrılıyoruz. Bugün ilaçların etkisiyle biraz halsiz olabilirmiş.

Yaylaya dönüyoruz. Bugün gözümüz Venüs'ten başkasını görmüyor. Kısa bir süre sonra iğneler etkisini göstermeye başlıyor. Bu iyi haber. Yemekten sonra birden kızımızı karşımızda görüyoruz. Venüs'ü merak etmiş, haber vermeden çıkmış gelmiş. Venüs birden karşısında annesini görünce çıldırıyor sevinçten. Her geçen saat kendini toparlamaya başlıyor. Hatta ufaktan ufaktan Fifi ile dalaşmaya bile başlıyor. Kızımın hazırladığı mamayı iştahla yemesi beni şaşırtıyor.

Öğleden sonra kuru kestane ağaçlarına fiyat verecek bir oduncu geliyor. Aşağı, orta ve yukarı yayladaki kuru ağaçları gösteriyorum. Yukarı yaylanın biçilmemiş otları arasından güçlükle ilerliyoruz. Yukarı yayladaki üç vişne ağacı üzerinde epey meyve görünüyor. Henüz nerede hangi meyvemiz var bilmiyoruz. Geçen sene çok erik veren iki ağaç bu sene meyve vermemiş. Armutlar da henüz çok ufak. Arkamızdan bir hışırtı duyuyoruz. O da ne? Venüs peşimize takılmış geliyor. Hemen arkasında onu hiç yalnız bırakmayan ablası Fifi gözüküyor.

Oduncunun eşi bahçede bizim dönüşümüzü bekliyor. Venüs ile Fifi kah önümüzden giderek kah arkamızdan gelerek bize eşlik ediyorlar. Bahçeye döndüğümüzde kiraz ağacının altında dinleniyoruz. Oduncu götürü ya da ton başına bir fiyat teklif ediyor. Verdiği fiyatın az olduğunu söylüyoruz. Bir miktar daha arttırıyor ama hala yeterli değil. Aslına bakarsanız kışın bizim de ihtiyacımız olacak oduna. Bu bakımdan o kadar da istekli değilim zaten. Eğer uygun görürsek bayram sonrası kesim işine başlayacağını söylüyor.

İftar misafirleri için masalar kuruluyor. Efsane çorbamız eşliğinde menümüzü oluşturan her şey hazır. Misafirlerimizden birinin kızı Fifi'yi çok seviyor. Venüs hızla kendini toparlıyor. Yarından itibaren beş gün süreyle içeceği ilacını alınca eski haline döneceğini umuyoruz.

16 Haziran 2017 Cuma

SÜRPRİZ KONUKLAR

15/06/2017 Perşembe, Tire

Emektar bilgisayarımı servise bıraktım gelirken. Klavyesi değişecekmiş. İdare ettiği kadar edecek artık. Bilgisayarın, internetin öncesini ve sonrasını bilen şanslı bir kuşağız aslında. Üniversitenin ilk yıllarını hatırlıyorum. Bilgisayar sözcüğünün henüz kullanılmadığı zamanları. Computer'di adı eskiden. Elektronik hesap makinelerinin istatistik hesaplarını, türev ve integral fonksiyonlarını yapmaya başlaması teknolojideki göz alıcı gelişmelerin ilk adımlarıydı. Hızla gelişen hesap makinelerine de computer diyorduk o zamanlar. Profesör Dr. Aydın Köksal'ın isim babalığını yaptığı "Bilgisayar" terimi TDK'ya 1981 yılında girmişti. Bunun yanısıra bellek, bilişim gibi bir sürü teknik kelime zaman içinde benimsendi. İnternet sözcüğüne Türkçe karşılık bulacak ve onu topluma kabul ettirecek biri ne yazık ki çıkmadı sonradan. Şimdiki nesle şaka gelir ama o devrin bilgisayarları 180 metrekarelik salonlara sığdırılamıyordu.

Ekibimizle birlikte güzel bir gün geçiriyoruz. Yemek saatlerimiz neşeli sohbetlerimizle doluyor. Misafir gelince el birliği ile onlara en güzel hizmeti veriyoruz. Venüs dışında canımızı sıkacak bir durum yok. O eski haşarılığını özlüyoruz. Diş değiştirme vakti mi geldi yoksa başka bir rahatsızlığı mı var bilemiyoruz. Bir düzelme olmaz ise onu doktor teyzesine götürmeyi düşünüyorum. Yoksa büyüdü de aklı başına mı geldi? Fifi ile bile uğraşmıyor artık.

Akşamın ilerleyen saatlerinde ekibimizle birlikte bir şeyler atıştırıyoruz. Ramazanda  kimse gelmez bu vakitte dediğimiz saatler...  "Hadi artık yavaş yavaş toparlanalım." demeyi geçirirken aklımdan, iki araba giriyor bahçe kapısından içeri. Geldikleri yerden emin olmayan bir ürkeklikle, "Restaurant?" Hemen buyur ediyor, onlara yol gösteriyorum. Hepsi de yabancı görünüyor. Sorum üzerine Fransız olduklarını söylüyorlar. Kısa süre içinde geldikleri yerin beklediklerinden ala olduğunu anlayıp rahatlıyorlar. Başlangıçlardan oluşan bir ordövr tabağı hazırlamayı öneriyorum. Böylelikle bütün lezzetlerimizin tadına bakmış olacaklar. Salonun şehri en güzel gören masalarından birini gösteriyorum. Katlanır camları açınca ellerindeki fotoğraf makineleriyle şehrin ışıl ışıl gece manzarasını çekerken dudaklarından "Magnificent" yani "Muhteşem"sözcükleri dökülüyor. Servis başlar başlamaz her gelen tabağı silip süpürüyorlar. Kaystros Karışık Izgara sipariş ediyorlar ana yemek olarak. Ustamızın hünerli ellerinden çıkan nefis tabaklar karşısında büyüleniyorlar. Rekor sürede tabaklar boşalıyor. Şefimiz onlara süslü bir meyve tabağı hazırlıyor. 

Misafirlerimiz yemeklerini yerken Taş Ev'in kısa tarihinden bahsediyorum. Onlar da iş için burada bulunduklarını, Japon bir firma ile paketleme konusunda çalıştıklarını söylüyorlar. Adını daha önce duymadığım bir firma bu. Konuklarımızı uğurlarken hepsi birer kartvizitimizi istiyor, servisten çok memnun kaldıklarını ve yemeklerin çok leziz olduğunu, iki hafta daha burada işlerinin olduğunu ve tekrar geleceklerini söylüyorlar. Sürpriz konuklarımızın güzel duygularla ayrılması bizleri mutlu ediyor.

15 Haziran 2017 Perşembe

YOLLAR YÜRÜMEKLE AŞINMAZ

14/06/2017 Çarşamba, Tire

Evdeki bilgisayarım beni yarı yolda bıraktı. Yaylaya çıkarken tamire bırakıyorum. Yüksek bedelli bir tamir veya parça değişimi derlerse yenisini almayı düşünüyorum. Hava sıcak ve bunaltıcı. Özellikle bu havalarda yaylanın serinliğini özlüyorum. Hemen yukarıdaki bilgisayarımın başına geçiyor, Leman Hanım'ı yazmaya başlıyorum. 

Kapıdan üç genç giriyor. Taş Ev'i merak etmişler, öğretmen arkadaşlarıyla bir iftar yemeği organizasyonu için konuşmaya gelmişler. Veranda yıkanıp temizlendiği için onları üst salona alıyorum. İftar menümüz hakkında bilgi veriyorum kendilerine. İftar yemeği bir açıdan dönem sonu yemeği olacak öğretmenlere. Mekanı beğeniyorlar. Önümüzdeki pazartesi günü için salonu tamamen rezerve ediyorlar.

Gündüz misafirleri verandada oturmayı tercih ederken özellikle çocuklu akşam misafirleri üşüyeceklerini düşünüp salonda oturmayı tercih ediyor bu aralar. Gündüz esen tatlı rüzgar akşam saatlerinde hızını kesiyor.

İlerleyen saatlerde dört kişi geliyor. Onlar da Taş Ev'in methini duymuşlar. Bir iftar yemeği vermek istediklerini söylüyorlar. Kirazın altındaki masada oturuyoruz. İçlerinde en genç olanı şirket sahibi. İnşaat işleriyle uğraştıklarını, halen bir kamu binasının müteahhitliğini yaptıklarını söylüyorlar. Esas mesleğim itibarıyla pek çok ortak konumuz oluyor. Tahmin ettiğim üzere en büyük problemleri bu bölgede kalifiye işçi bulmanın zorluğu. İşçileri dışarıdan getirdiklerini anlatıyorlar. İftar yemeğinin gününü belirledikten sonra arayacaklarını söyleyip ayrılıyorlar. 


Akşamın rezerve misafirleri ellerinde özenle yaptırmış oldukları bir pasta ile geliyor. Evliliklerinin ikinci yıldönümlerini kutlamak için onlar da Taş Ev'i seçmişler. İlk kez geldiklerini ve bir arkadaşlarının facebook paylaşımından Taş Ev'i öğrendiklerini söylüyorlar. Kalabalık olmadığı zamanlar şefimiz tabakları bir sanatçı edasında süslüyor. Hele özel günlerde harikalar yaratıyor. 

Pasta servisinden sonra son misafirlerimizi uğurluyoruz. Yeni ekibimizle işler rayına iyice oturdu. Ekibin değiştirilmesi bir işletme için çok arzu edilen bir durum olmasa da misafirlerimizin hepsinin memnun ayrılması işlerin yolunda gittiğini gösteriyor. 

Evde bilgisayarım olmadığı için günlüğümü yarın yazacağım. Eve varınca eşimin erken uyumasını fırsat bilip uzun zamandır izleyemediğim TV haber programlarından birini açıyorum. Kılıçdaroğlu ile yapılan bir sohbet çıkıyor karşıma. Politika ve politikacıları sevmiyorum ama bu kez konuşulanlar dikkatimi çekiyor. Şu "Kontrollü darbe" meselesi tartışılıyor. CHP başkanı kontrollü darbe sözünün arkasında duruyor ancak darbeyi ikiye ayırıyor. Birincisine diyecek bir şey olmadığını söylüyor. Birinci dediği Fetö'nün tanklarla, makineli tüfeklerle insanları katlettiği gece olanlar. İkinci darbenin planlayıcısının Erdoğan ve AKP olduğunu söylüyor. En ince ayrıntısına kadar planlanan darbeyi baştan beri bildikleri halde sonuçlarından çıkar sağlamak için göz yumduklarını anlatıyor. İşte bu yüzden darbe komisyonunun Hakan Fidan'ın ve Genel Kurmay Başkanının ifadesini almadığını, Fetö örgütünün orduya, yargıya, iş camiasına, milli eğitime ve akla gelen her kuruma nüfuz ettiği halde siyasete girmediği gibi saçma sapan bir sonuç çıkardıklarını ifade ediyor. Bunları söylerken araştırma komisyonuna verilen ifade tutanaklarını delil gösteriyor. Şimdiye kadar en cesur konuşmalarından birini yapıyor ama bana göre siyaseten söyleyemedikleri yığınla şey var. Ben darbeyi ikiye ayırmayanlardanım. Sözde darbenin tamamen RTE ve ekip arkadaşları tarafından planlandığını ve uygulamaya geçirildiğine inanıyorum. Ne var bu darbe tiyatrosunun içinde kandırılanlar var hem de general seviyesinde. Bir de kurbanlar... Tankın namlusuna elini sokup darbeyi önleyeceğini sanan zavallılar. Fetö ve RTE ekibi bana göre birlikte tezgahladılar bu oyunu. Ben buna inanıyorum bunu söyleyeceğim. İsteyen istediğine inansın. Genel Kurmay Başkanının, Cumhurbaşkanının yaverleri fetö örgütünden olacak, bunlar RTE ye karşı darbe yapmaya niyetlenecekler ama başarısız olacaklar öyle mi? Eğer niyet darbe ise çekersin silahı en yakınındaki rakiplerini vurursun, ne sokağa dökülür millet ne de selalar okunur camilerden bak o zaman. Darbeyi boğaz köprüsünü iki tankla kapatarak yaptıklarına inandırmak istiyorlar aklı kıt insanları. Ha bir de şu var. Havada uçuşan jetler meclisi bombalıyor ama Ak Saray'a dokunmuyor. Hani hedef RTE ve hükümetti? Yüzlerce insan telef oluyor, yaralanıyor, birileri kendini kurtarsın diye kurban ediliyor. Bakıyorsunuz içinde bir tane siyasetçi yok. Yahu bu darbe hükümete mi yoksa halka karşı mı yapıldı?

Reklam arası veriyor TV. Bir kamu spotu. İHH adına "Fitre yaz şu numaraya gönder." şerit halinde akan yazıda. Gözlerime inanamıyorum. Teknolojinin imkanlarından yararlanıyor müslüman kardeşlerimiz. Bilmiyorlar bu fitre ile müslüman kardeşlerinin birbirlerini öldürdükleri silahların paralarını ödediklerini. Hiçbir şey şaşırtmıyor bu ülkede artık beni.

Enis Berberoğlu tutuklanması ile ilgili söyledikleri de dibine kadar doğru Kılıçdaroğlu'nun. Sen milletten habersiz TIR larca silahı teröristlere götür. Suç üstü yakalanınca savcıyı, gazeteciyi, yönetmeni içeri at. Ne kadar yerinde bir tespit. "Suçlular dışarıda suçu ortaya çıkaranlar içeride." Batmışsın sen güzel ülkem... Şimdi elinde taşıyacağı "Adalet" pankartı ile yaklaşık beş yüz km yürüyecekmiş. Faydası olur mu? Adalet geri gelir mi sizce? Yürümekle yollar aşınmaz demişti babaları bir zamanlar...     


14 Haziran 2017 Çarşamba

LEMAN HANIM

13/06/2017 Salı, Tire

Bu hafta ışık hızıyla geçti. Sanki Akyaka'dan yeni dönmüş gibiyim. Sadece ben değil eşim de benimle aynı duygular içinde. Geçen haftanın salı gününden bugüne ışınlanmışız adeta. Arada geçen günler hiç yaşanmamış gibi. Oysa Uğur Böceklerini ağırladığımız bir cuma gecemiz vardı unutamayacağımız. Bazen oluyor işte, zamanın daha hızlı aktığı hissine kapılıyor insan. 

Gece öksürük nöbetlerim iyice azaldı. En büyük hayalim olan tatil günlerimde öğlene kadar yatakta aylaklık yapma şansını evlendiğim günden bu yana nadiren yakalıyorum. Eşim çok erken kalkmış, kahvaltıyı hazırlamış, beni mutfağa çağırıyor. Erken kalkmamın faydaları da yok değil. En önemlisi pazar alışverişi için arabama daha kolay park yeri buluyorum. Bunun yanı sıra işlerimi bitirip yaylaya, Venüs'ün yanına daha erken gidebilirim. Böylece eşimle birlikte kendimize daha fazla zaman ayırmış olabileceğiz. 

Tavukların yemi azaldı ama bugüne sıkıştırmaya gerek yok. Pazarın kurulduğu dar sokaklarda zorlukla ilerliyorum. Facebook sayfasındaki uyarı ilginç. "Bugün ıslanmamaya çalış." Ne ıslanması güneş tepemizde. Tezgah aralarında pazar ve çocuk arabaları arasında sıkışıp kalıyorum. Hele yolu kapatıp sohbet eden hatun kişilere, pazar arabasının tekerini ayağımın üzerinden geçirip arkasına bakmadan yoluna devam edenlere kızıyorum. Bir an evvel alacaklarımı alıp yaylaya doğru çıkıyorum yola. 

Fifi çok seviniyor beni görünce. Venüsü çıkardıktan sonra kulübesinden, sıra tavuklara geliyor. Yumurtaları topluyor, kümesin kapısını açıyorum. Hemen yayılıyorlar bahçeye. Venüs hiç olmadığı kadar sakin. Başını okşuyorum, ateş gibi yanıyor. Sularını tazeliyorum. Yemeklerini verdikten sonra dostlarımızın, pazar malzemelerini dolaplara yerleştiriyorum. Bugün erken bitiyor işlerşm. Değişik bir şey yapmak lazım. İlk aklıma gelen "Leman Hanım" Eşime telefon ediyorum. O da işlerini yeni bitirmiş. "Hadi Leman Hanım'la tanışmaya gidelim, bak Seha Amca'nın sergi açılışına da gidemedik." Sosyal medyada takip ediyorum Leman Hanım'ı uzun zamandır. Sergiler, söyleşiler, müzik, kitaplar... Yani sanatın, kültürün merkezi. Leman Hanım Kültür Evi. Kim bu Leman Hanım? Gözümde canlandırıyorum. Bizim yaşlarda sarışın, gözlüklü giyimi kuşamıyla entellektül görünümlü sanata tutkun bir hanımefendi olmalı. Eşi de ona bu konularda yardımcı oluyordur mutlaka.

Salı pazarı oldukça kalabalık ama biz yine de şansımızı kapalı otoparkta deniyoruz. Tam bizim girdiğimiz anda iki araç birden çıkınca kolay yer buluyor, arabamızı park ediyoruz. Heyacan içinde tarihi Bakır Hanın yüksek rıhtlı basamaklarını tırmanıyoruz. Aman Allahım (!) Burada her şey var. Adeta bir etnografya müzesi. Eskiye ait ne varsa sergilenmiş. Seha Amca'nın sergisini arıyor gözlerimiz. Kırlaşmış saçlarıyla nur yüzlü bir bey karşılıyor bizi. Yağmur nedeniyle alt taraftaki odaya taşımışlar Seha Gidel Hocanın son dönem resimlerini. Beyefendiye ismini soruyor, "Leman Hanım'la tanışmaya geldik." diyorum. Gülümsüyor. "Ben oğluyum adım Ahmet, annem 1992 yılında vefat etti." deyince bir kez daha şaşırıyorum. Sergiyi gezdikten sonra her odasından bilgi fışkıran eski kitapları inceliyoruz. Neler yok ki burada... Her daldan, her dilden yüzlerce kitap ayrı ayrı raflara dizilmiş. Ahh zaman. Zaman olsa da hepsini satır satır okuyabilsem. Ahşap oturma gruplarından birine yerleşiyoruz. Ahmet Bey bize eşlik ediyor. Eşim çay ben ise ev yapımı nefis bir limonata içiyorum. Az sonra kıymetli eşi Nursen Hanımefendi katılıyor bize. Nursen Hanım bir İstanbul hanımefendisi. Senelerce sahaflık yapmışlar Kadıköy'de. Sohbetlerine doyum olmuyor. Eşim beğendiği bir kitabı satın alıyor. Ziyaretçi defterlerine gönlümüzden geçenleri yazıyoruz.

Leman Hanım ilk anda Leman Kültür'ü anımsatıyor. Tire'de böyle bir mekanın olması şehre çok şeyler katıyor. Uzun yıllar ayakta kalmasını nesilden nesile bu güzellikleri aktarmasını dileyerek ayrılıyoruz yanlarından. İki dost, iki kültürlü, bilgili insan daha kazanmanın verdiği huzur dolduruyor içimizi.

Yağmur atıştırmaya başlıyor. Pazarı dolaşıyoruz eşimle. Ayhan Usta sesleniyor arkamızdan. "Bende cıvalı dondurma kaşıklarından bir tane fazla var, vereyim size." Şehrin güzel insanlarından bir o da. "Size dondurma ikram edeyim." diyor. Kaçırır mıyız bu teklifi? Hemen küçük dükkanına dalıyoruz. Keçi sütünden kendi elleriyle imal ettiği sakızlı dondurma koyuyor külahlara. Oradan çıkıp bizim Cambazlı Köyünden tanıdıklara gidiyoruz. İhtiyacımız olan karadut reçellerinden alıyoruz.

Bugün bizim günümüz. Şehrin en iyi bir kebapçılarından birinde iyice karnımızı doyurduktan sonra evimize dönüyoruz. Güzel bir günün sayfasını kapatıyoruz.

ÖNEMLİ MİSAFİRLERİMİZ

12/06/2017 Pazartesi, Tire

Yarın tatil yapacağımıza göre  haftamızın son çalışma günü bugün. Başkalarının hafta başı ile bizim hafta sonumuzun aynı gün olması hala garip geliyor bana. Dün gece bilgisayarımın isyan eden klavye tuşlarına bir yenisi eklenince şifreyi girememiş, bu yüzden günlüğümden uzak kalmıştım.

Eşim evi toparlamak istediğini ve bana eşlik edemeyeceğini söylüyor. Belli ki bugün önemli misafirlerimiz olduğunu unutmuş. Çok sevdiği Ayşe Ablası, eşi ve ABD'den gelen dostlarını ağırlayacağız. Bu durumu kendisine hatırlatınca mutlaka yukarıda bulunması gerektiğini söylüyor. 

Kasvetli bir hava, gökyüzü karardıkça kararıyor. Çakan şimşekler eşliğinde yağmur yağmaya başlıyor. Eşimi yaylada bırakıp şehre iniyorum. İlk olarak reklamcının yanına uğruyorum. Yön ve bilgilendirme levhasını hazırlamış. Koltukları yatırdığım halde levha arabaya sığmıyor. Yarın, olmazsa en geç çarşamba günü levhayı köy meydanına getireceğine dair yeni bir söz veriyor. Diğer işlerimi tamamlayıp dönüyorum. Yolun üstündeki rüzgar türbinleri Güme Dağının silüetini değiştiriyor. Sisli hava yamaçların matlaşmış yeşilliğini daha fazla koyulaştırıyor. Atıştıran yağmur damlaları altında durup bu anın fotoğrafını çekiyorum.

Selma Hanım mutfakta, kısa süre önce meydana gelen depremin etkisinden kurtulamamış, "Deprem oldu, kötü sallandık." diyor. Eşimin bulunduğu odaya giriyorum. "Evet, geçen seferkinden çok daha şiddetliydi ve daha uzun sürdü." diyor o da. Araba kullandığım için fark etmedim sanırım. Hemen Kandilli Rasathanesinin anlık deprem kayıtlarını gösteren websitesine giriyorum. Evet, depremin büyüklüğünün 6,3, merkez üssünün ise Midilli Adası yakınlarında Ege Denizi olduğu belirtiliyor. Facebook sayfaları deprem haberleriyle dolup taşıyor. "Sallandık." "Allah Korudu." "Geçmiş Olsun."

Çok geçmeden konuklarımız teşrif ediyor. Sıra dışı konuklarımızla özel olarak ilgileniyoruz. Akşam iftar misafirleri rezervasyon yaptırıyorlar. Gündüzün sakinliği misafirlerimize daha fazla zaman ayırmamızı sağlıyor. Birbirinden değerli, hayatlarını dolu dolu yaşamış insanlar. Onlardan biri meslektaşım. İlerlemiş yaşını hiç göstermiyor. ABD'de Beyaz Saray'a komşu bir yerde yaşıyorlarmış yine meslektaşım olan iki kızıyla. Dünyada gezmediği yer oldukça az beyefendinin. Ülke topraklarında da basmadığı yer içmediği su kalmamış neredeyse. Aslen İstanbullu olan eşi hanımefendi ile birlikte gezdikleri onca yerden sonra Tire'yi hiç bir yere değişmeyeceklerini söylüyorlar. Hanımefendi'nin sohbeti beyefendiden aşağı kalmıyor. Mühendis eşi olduğu her halinden belli. Senelerce Rusya'da bulunmuşlar, Beyefendi Van'da DLH kontrol mühendisi olarak başladığı meslek yaşamına İskenderun Demir Çelik Fabrikası, Aliağa Petkim Tesisleri gibi memleketin güzide projelerinde önemli görevler üstlenerek devam etmiş. Salonun en güzel masasında otururken yağan yağmur ve sisli şehir manzarası eşliğinde içilen çaylar tatlı sohbetimize eşlik ediyor. Uzaklardan gelen konuklarımız Taş Evi ve sunduğumuz yemekleri beğendiklerini söylerken yanlarında getirdikleri şık bir hediye ile bize "Hayırlı Olsun" diyorlar.

Masanın diğer önemli konukları eşimin sevgili Ayşe Ablası ve kıymetli eşleri. Karizmatik bir görünüme sahip olan beyefendi de ülkenin önemli kurumlarından birinde üst düzey yöneticilik yapmış. Çok fazla konuşmuyor ama bakışlarında insanın içini ısıtan bir tavır sergiliyor. Misafirlerimiz en zor günlerinde birbirlerine destek olmuş gerçek dostlar. Kimsenin kimseye güvenemediği bu devirde onların birbirlerine güven veren ilişkileri imrendiriyor insanı.

İftar saatine yakın yolcu ediyoruz saygı değer konuklarımızı. İftar misafirleri aynı anda geliyorlar. Rezervasyon yaptıran iki masa daha var. Top patlar patlamaz çorbalar masada olmalı. Ne erken ne de geç. İftar saati geliyor, çorbalar tam zamanında masalarda yerini alıyor. Rezerve masalar hala boş. Mutlaka ters bir durum olmuştur. Verandada oturan doktorlar grubu eşimin meşhur çorbasıyla bozuyor oruçlarını. Verilen tepki hiç şaşırtıcı değil. "Çorbanız efsane." Soğuklar ve arkasından sıcaklar servis ediliyor. Rezerve edilen masalardan birini kaydettiğim numarasından arıyorum. Telefon çalıyor ama cevap veren yok. Çok geçmeden bir mesaj geliyor. "Şu anda müsait değilim." Gelen grubun Bayındır'da faaliyet gösteren bir şirketin çalışanları olduğunu tahmin ediyoruz, verdikleri kuruluş isminden. Şahıs ismi vermeyen bu dostumuz bana dönüş yapmıyor, ben de bir daha kendilerini aramıyorum. Onlara rezervasyon yaptırdıkları halde gelmeyen, gelemeyeceklerini bildirmeyen kişilere uyguladığım bir mim koyuyorum. Bu durum ikinci kez başımıza geliyor. Bize fazla bir külfet vermiyor açılan servislerin yeniden toplanması ama bu tür insanlar kalitesini ortaya koyuyor bu davranışlarıyla. Neymiş efendim? Misafir her zaman haklıdır.     







12 Haziran 2017 Pazartesi

TATLI HAYDUT

11/06/2017 Pazar, Tire

Güneşli bir gün karşılıyor bizi. Hamaratlığımız üzerimizde. Erkenden çıkıyoruz yaylaya eşimle birlikte. Ekip arkadaşlarımızın henüz gelmediklerini kapalı bahçe kapısından anlıyoruz. İlk işim Venüs'ü özgürlüğüne kavuşturmak. Daha sonra kümese, kara kızların yanına gidiyorum. Elimde sebze ve yemek artıklarını koyduğumuz kova. Hepsi kümesin kapısında kümelenmiş beni bekliyor. Bugün onlar da çok hamarat, hiç fire vermeden hepsi yumurta bırakmış folluklara. Çok geçmeden şefin motor sesi duyuluyor. Telefonunu evde unuttukları için geciktiklerini söylüyor. Ertuğrul Şef ve onun kıymetli eşi kısa zamanda güvenimizi kazanıyorlar. Kullandıkları lisan, asaletlerini ortaya koyuyor. Seviyoruz onları...

Pazar olmasına karşın beklenen hareket olmuyor gün boyunca. Bu durum şaşırtıcı. Dostumuzun (!) yerinden söküp kendi pankartını astırdığı levhamızın olmayışı mı buna sebep? Herkes köy içinde bir yönlendirme levhamızın bulunmamasından şikayetçi. Reklamcı perşembe gününden beri söz verdiği halde levhayı yerine dikmedi. Bu durgunluk sadece biz de mi merak ediyoruz. Kışın, yağmurun yolları darmadağın ettiği günlerde bile böylesine durgunluk yaşamamıştık. "Şef ben motorla bir köyü dolaşayım." diyor. Aşağıdaki restoranlar insan kaynıyor olmalı. Kısa süre sonra dönüyor şefimiz. "Köyde tek araba var o da köylü kadının birinden erik alıyor, restoranlar bomboş." diyor. İnanmakta zorluk çekiyoruz. "İnanmıyorsanız birlikte inelim." diyor. Okulların tatile girmesi sebebiyle insanlar uzak yerleri tercih etmiş olabilirler diye yorum yapıyor şef. 

Havuz başındaki masamıza kuruluyoruz. Ustamızın elinden çıkan nefis yemekleri ağaçların arasında keyifle yiyoruz. Başka ne isteriz ki Allah'tan.

Destek elemanı Ali, ehliyet sınavını vermiş, arıyor. Bayrak direğinin olduğu yerde beklediğini söylüyor. Aşağı, onu almaya giderken hareketin başladığını, köy yollarında araç trafiğinin arttığını görüyorum. Ali'nin gelmesiyle birlikte birden yoğunlaşıyoruz. Bir anda bahçe birbiri ardına gelen arabalarla doluyor. Gelen misafirlere doktorların yaptığı gibi randevu veresim geliyor. Hepsi aynı anda gelmesin, teker teker gelsinler diye. Ali mi şans getiren?

Hem veranda hem salon hem de terastaki masalara aynı anda hizmet veriyoruz. Ali'yi getirmem isabet olmuş. İftara yakın Torbalı'dan daimi misafirlerimiz geliyor. Hemen siparişleri alıyoruz. İftar saatine baktığımız yok o hengamede. Bazen insanın yüzüne gülüyor şans. Çorbalar servis edilir edilmez top patllıyor sanki ayarlamışız gibi. 

Misafirlerimizi karşılarken onlara sataşmasın diye Venüs'ü kulübesine kapatıyoruz. Çıkan et ve kemik artıkları Fifi'ye gidiyor bu arada. Selma Hanım "Venüs kulübesinde ağlıyor." diyor. İçim burkuluyor. Hemen gidip kapısını açıyorum. Doğrudan yemek kabına koşuyor obur. Misafirlerimizden bir hanımefendinin köpeğe karşı allerjisi varmış. Bizim Venüs de gider bulur öylelerini. Kapının eşiğinde şirinlik yapmaya çalışıyor. Hanımefendi çantasıyla kendini korumaya çalışıyor. Ancak bizim haylaz çantayı yiyecek sanıp yalamaya çalışıyor. Hanımefendi çığlık çığlığa. Ali'ye sesleniyorum, "Götür şu yaramazı kulübesine." 

Gündüz vaktinin durgunluğunu eşimle birlikye Taş Ev'in hemen altındaki ağaçtan erik toplayarak değerlenmdirmiştik. Kocaman olmuş eriklerden kırk elli kilo kadar topluyoruz. Dallar alçak, yerlere kadar eğilmiş aldığı yükten. Kapının yanında sergilediğimiz erikleri satınca pek bir hoşumuza gidiyor. Bazı misafirlerimiz kara kızların yumurtalarından da satın alıyorlar. 

Durgun başlayan günümüz tatlı bir telaş içinde sona eriyor. 


KAHVALTI

10/06/2017 Cumartesi, Tire

Ramazan süresince kahvaltı servislerine ara vermiştik. Arayanlar, rezervasyon yaptırmak isteyenler oluyor ama özür dileyerek geri çeviriyoruz. Bu sayede hafta sonları biraz daha rahatladık. Öğlen vakti eşimle yaylaya giderken telefonum çalıyor. Arayan misafirden ziyade artık bir dost kabul ettiğimiz Burcu Hanım. "Üç kişi kahvaltıya geliyoruz." diyor. Kıramıyoruz. Eşim hemen işe koyuluyor. 

Masalar yukarıda dağınık vaziyette. Koşup salonu düzene sokmaya koyuluyorum. Az sonra konuklarımız geliyor. Onları verandada ağırlayabileceğimizi söylüyorum ancak hafiften esen rüzgar küçük çocuklarını rahatsız ediyor. Eşim "Burcu Hanımlar yabancı değil, yukarıda bir masa hazırlayıver." diyor. 

Öğleden sonra gelen misafirlerimiz kiraz ağacının altındaki masada oturmayı tercih ediyorlar. Beyefendi hava kuvvetlerinden emekli bir asker. Eşi İstanbullu bir hanımefendi. İstanbul'a yerleşmişler ama senenin üç dört ayını memleketi olan Tire'deki evlerinde geçiriyorlarmış. Taş Ev'i gezdiriyorum. Çok beğeniyorlar. Eşimle tanışıyorlar, ortak pek çok tanıdıkları çıkıyor. Beyefendi Girit, hanımefendi ise Selanik kökenli olunca daha bir kaynaşıyoruz. 

Dünkü yoğunluğun ardından sakin sayılabilecek bir hafta sonunu Allah'ın bir lütfu olarak değerlendiriyorum. Geceleri öksürük nöbetlerimin ardı arkası kesilmiyor. Ertuğrul Şef bana özel bir karışım hazırlıyor. Pekmezi ısıtıp içine karabiber basıyor. Normal olarak sıcak içilmesi gereken bu nesne misafirlerle ilgilendiğim için soğuyor. Buna rağmen boğazımda bir rahatlama hissediyorum. Akşamın iftar misafirlerini ağırladıktan sonra vakitlice evlerimizin yolunu tutuyoruz. 

11 Haziran 2017 Pazar

UĞUR BÖCEKLERİ

09/06/2017 Cuma, Tire

Bazı şeyler yokluklarında değer kazanır. Onlar varken kıymetini bilmeyiz. Belki de sahip olduğumuz her şey öyledir kim bilir? Benim derdim "z" harfi ve "." işareti ile bu aralar. Evdeki bilgisayarımın klavyesinde bu iki karakter tuşları sözümü dinlemiyor. Ne kadar büyük eziyetmiş kopyala yapıştır yaparak bu harfleri kullanmak. Ama yine de yazma aşkım her türlü engeli aşacak kadar büyük.

Evet, bugün özel bir organizasyon sebebiyle misafir kabul edemiyoruz. Uğur Böcilerini ve velilerini ağırlıyacağız akşam iftar yemeğinde. Hazırlıklar gün boyu devam ediyor. Serviste ihtiyacımız olacak destek elemanları sözlerini tutmuyorlar. Bu tür olaylar şaşırtmıyor artık beni. Şefimiz hep birlikte üstesinden geliriz diyerek sakinleştiriyor. Fiks menü olunca işler kolaylaşıyor zaten. Kalabalık grup ağırlamalarında sürprizlere hazırlıklı olmamız gerektiğini de biliyoruz aslında. Sibel Hanımefendi erken gelip salonu süsleyeceklerini söylüyor.

Alışveriş bittikten sonra salonu düzenliyoruz. Yetişkinler bir tarafta, çocuklar bir tarafta olacak, ortada boş yer bırakılacak karne töreni için böcilere. Salonun taşıyabileceği maksimum kişi sayısına göre güzel bir düzen oluşuyor. Cephe boyunca masa sayısı yetmeyince L düzeninde yerleştirilen masaların arasında terasa geçebilecek kadar bir boşluk kalıyor. Mutfakta hazırlıklar tamamlanmak üzere.

Avluda havuz başındaki masamıza kuruluyoruz. Mükemmel bir sofra donatıyor şefimiz. Eşimin hazırladığı muhteşem bir barbunya fasulyesini şefimiz güzel bir salata ile tamamlıyor. Selma Hanım boş durur mu? O da nefis bir pazı sarma hazırlıyor ki parmaklarımızı yiyoruz.

İlk misafirler gelmeye başlıyor. Taş Ev'i mutlu çocuk sesleri sarmalıyor. Masalar iftarlıklar, soğuk atıştırmalıklar ve salatalarla bezenmiş durumda. Ekip olarak uyumlu çalışıyoruz. Merdivenin karşı köşesi çorba servisi için hazır. Çorba kaseleri ve gerekli olması halinde kullanılacak fazladan tabak, çatal, bıçak ve kaşıklar düzenli bir şekilde servis masasına taşınmış, su sürahileri yerlerine konulmuş.

İftar saatine beş dakika kala çorba servisi başlıyor. Hanımefendi güler yüzlü ve sakin tavırlarıyla bizi rahatlatırken eşi beyefendi biraz gergin görünüyor. Konukların tamamına yakını yerlerini almış durumda. İlk aksiliği yaşıyoruz. Yetişkinler için ayrılan masalara bazı veliler çocuklarını oturtuyorlar. Bazı veliler ise arada boş sandalye bırakıp oturuyorlar. Kişi sayısına göre servis açıldığı için bu durum bizi ters köşeye yatırıyor. Dolayısıyla anaokulu sahibesi hanımefendinin de bulunduğu dört beş kişilik bir misafir grubu için ilave masa koymak, yeni servis açmak gerekiyor. Beyefendi ilave masanın taşınması ve yeni düzenleme için bizlere yardımcı oluyor. Şüphesiz, hanımefendinin olgun tavırları sayesinde bu kriz kolaylıkla aşılıyor.


Çorba servisinden sonra boşlar alınırken sıcak servisi başlıyor. Bu arada meşrubat ve ayran servisi yapılıyor. Masalara karışık bşr şekilde konulan fanta, sprite ve kola tercihleri değiştirilmek istenince hemen bu istekler yerine getiriliyor. Ekip olağan üstü bir performans gösteriyor. İşler tıkır tıkır ilerliyor. Velilerden iki çocuğunu da yanına alan bir hanımefendi yediklerini çok beğeniyor olmalı ki tabaklarında son lokma kalana dek boşları almama müsaade etmiyor. Tatlı servisi başlayacak diyorum, "Hayır, kalsın, devam ediyoruz biz." diyor.

Eşimin meşhur çorbasının yanı sıra yemekler beğeni topluyor. Sıra tatlılara gelince bir kısım misafirler sigara içmek üzere avluya çıkıyor. Kadehlerde ikram ettiğimiz kestane toplu sakızlı dondurma geceye damgasını vuruyor. Avluya, salona devamlı servis yapılıyor. Bazı misafirlerimizin çok hoşlarına gitmiş olmalı ki ikincisini istiyorlar. Kilolarca dondurma tüketiyoruz.

Özel Uğur Böceği Anaokulu öğretmenlerinden genç bir hanımi veli ve öğrencilere hitaben güzel bir konuşma yapıyor. Karneler törenle böcilere dağıtılıyor. Herkes geçirdiği bu özel geceden memnun görünüyor. Teker teker hesaplar ödeniyor. Bu esnada veliler teşekkür ederken memnuniyetlerini belirtiyorlar.

Anaokulunun sahibi hanımefendi ve eşi beyefendi ile birlikte son misafirleri ağırladıktan sonra avluda oturup gecenin kritiğini yapıyoruz. Onlar da her şeyin çok güzel olduğunu söylüyorlar. Beyefendi eleman konusunda yönlendirme yapabileceğini söylüyor. Biz genç girişimci bu aileyi samimi buluyoruz, seviyoruz. Onların bizi tercih etmelerinden dolayı velilerine karşı mahcup olmadıklarından, bilakis övgü almalarından dolayı mutlu oluyoruz.

Beyefendi ve hanımefendiyi uğurladıktan sonra elbirliği ile ortalığı derleyip toparlıyoruz. Yorucu ama bir o kadar güzel bir organizasyonun başarıyla üstesinden geldiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz. 

10 Haziran 2017 Cumartesi

TATLI YİYELİM

08/06/2017 Perşembe, Tire

Gittikçe daha çok seviyorum bu işi. Her şeyden önce eşimle birlikteyim. Bu birliktelikte yeni ekibimizin payı büyük. İş yerinde huzursuzluk olunca mücadeleye yalnız devam etmek zorunda kaldım bir müddet. Artık güle oynaya birlikte çıkıyoruz yaylaya. Sabah alışverişinden sonra bahçeye varıyoruz. Hava kapalı, yağmur ha yağdı ha yağacak. Rüzgar bulutları bir o yana bir bu yana savuruyor.

Yumurtaları folluktan toplama zevki eşime ait. Fakat bu kez mutfaktaki işini bırakamıyor, ben gidiyorum. Halde komisyoncuya verdiğim kirazlar için ödenen fiyatı duyunca kızmaya başlıyor. "Niye verdin, ben onları reçel yapardım." Ağaçlarda toplanacak kiraz var daha diyorum. Hemen ağaçların yanına koşuyor. "Merdiveni getir."

Kuşlar yemeye başlamış bir kısmını. Bugün ne toplasak kâr. Hemen işe koyuluyoruz. Yağmur başlamak üzere. Tanelerin her biri irileştikçe irileşmiş, renkleri siyaha yakın bir hal almış olmasına rağmen kütür kütür. Selma Hanım da katılıyor bize. Kısa zamanda iki üç kova topluyoruz. İşimiz bittikten sonra yağmur atıştırmaya başlıyor.

Yağmur ancak toprağı ıslatmaya yetiyor. Havuz başındaki masamıza kuruluyoruz ekip arkadaşlarımızla birlikte. Şefimiz çok sevdiğim mantarlı makarna hazırlamış. Afiyet ve neşe içinde yiyoruz birlikte.

Yarın için büyük bir organizyon var. Dün özel bir anaokuldan aramışlar, bugün Taş Ev'i görmeye geleceklerini söylemişlerdi. Bir sınıflarına karne töreni ile birlikte çocuklara ve velilerine iftar yemeği vermek istiyorlarmış. Gecikince telefon ediyorum. "Yoldayız, beş dakika sonra yanınızdayız." diyor özel anaokulunun sahibesi hanımefendi. Fifi'nin havlamasıyla birlikte bahçede üç kişinin yaklaşmakta olduğunu fark ediyorum. Yolumuzdan şikayet ediyorlar. İlk gelen misafirlerimizin olağan tepkisi bu. Güzelliklere ulaşmanın bir bedeli olduğunu söylüyorum. Taş Ev'i geziyoruz birlikte. Misafirlerin sayısı salonu dolduruyor. Yarına başka misafir kabul etmeyeceğimi söyleyince hanımefendi teşekkür ediyor. Menü ve net kişi sayısı üzerinde anlaşıyoruz.

Çalıştığımız bankalardan birinin personeli arıyor. "Yurt dışından misafir gelmiş, sizin orayı tavsiye ettim." diyor. Teşekkür ediyorum. Akşam misafirleri gelmeye başlarken en güzel masalardan birini yabancı konuklarımız için hazırlıyorum.

Ödemişte iş makineleri imalatı yapan bir firmanın Avusturya'dan gelen müşterileriymiş konuklarımız. Vitrinden soğukları seçiyoruz. Girit ve Yunan mezeleri ilgilerini çekiyor. Çok sayıda meze tabağı sipariş ediyorlar. Salonda yerlerini gösterdikten sonra servislerini açarken Taş Ev hakkında bilgi veriyorum. Onların anladığı lisandan konuşmam hoşlarına gidiyor. Menüleri dağıtırken İngilizce menümüzün olmadığı düşüyor aklıma. Yabancı konuklarımızdan özür dilerken bir an önce İngilizce menü hazırlamam gerektiğini düşünüyorum. Ramazan dolayısıyla alkollü içki almak konusunda tereddüt ettikleri anlaşılıyor. Onları getiren beyefendiler rahat olmalarını söyleyince birer bira söylüyorlar. Viyana'dan, Salzburg'tan konuşuyoruz. Salzburg'un en güzel şehirlerden biri olduğundan bahsediyorum. Onların bulundukları yer de Salzburg yakınlarındaymış. Mezelere bayılıyorlar, tabaklar tertemiz geliyor. Sıcakların arkasından sıra tatlılara geliyor. Kestaneli dondurma, dondurmalı irmik helvası ve trileçe sipariş ediyorlar. Tatlı tabakları da boş geliyor. Ödemişten gelen konuklarımız ve onların yabancı misafirleri son derece memnun bir şekilde ayrılırken yeniden geleceklerini söylüyorlar. Biz de mutlu oluyoruz bu durumdan.  

8 Haziran 2017 Perşembe

VİŞNE GÜNÜ

07/06/2017 Çarşamba, Tire

Havalar iyice ısındı artık. Bugün geç çıktık yaylaya. Bu rahatlığımız biraz da güvene dayalı. Allah nazardan saklasın. Huzur içinde böyle bir yaşam çok daha güzel. Her şey yolunda. Eşim kiraz toplamamı istiyor. Dün halde yok pahasına sattığım kirazlardan sonra gözüm ne kiraz ne de erik görmek istiyor. "Tamam, satmayacağız, reçel yapacağım." dese de ben inat ediyorum. "Hayır vişne toplayacağım, sen vişneden yaparsın reçelini."

Tam işe başlayacakken bir baba kız geliyor. Verandaya alıyoruz. Servisi yaptıktan sonra elime bir kova alıp vişne ağaçlarına gidiyorum. Dört kilo kadar vişne topluyorum. Hava oldukça sıcak. Yayla bunaltmasa da şehirde yaşamak daha zor artık. Sakin bir gün yaşıyoruz. Öğleden sonra menümüzün ağır toplarından biri olan mantarlı bonfile sote yapmasını istiyorum şefimizden. Son zamanlarda benim ne tavsiye edeceğimi soran çok oluyor. Ben yeni şefimizin elinden yemediğim bonfile sotenin tadına bakmak istiyorum bu sefer. Ekibimizle birlikte havuz başındaki masaya kuruluyoruz. Gerçekten de muhteşem bir yemek bu. Şefimizi tebrik ediyorum. Bundan böyle gururla önereceğim mantarlı bonfile sote. Etler yumuşacık, biber ve mantarlarla birlikte kullandığı baharatlar müthiş uyum sağlamış. Venüs yanımızda türlü maskaralıklar yapıp hakkını istiyor. Ekmeği yemeğin yağına batırıp veriyorum. Bir lokma daha alsın diye talimat vermeden önümüzde oturuyor, yatıyor, patisini uzatıyor. Fifi kenarda sırasını bekliyor.

Uzaklardan bir telefon geliyor. Son çalıştığım şirketin büyük patronu arayan. Hal, hatır soruyor. Uzun bir aradan sonra araması sevindiriyor. "Nasıl memnun musun hayatından?" diye soruyor. Hani zor bu işler yeniden mühendisliğe döneceğim desem çağıracak sanki. "Gayet memnunum." diyorum. 

Önce oğlumla, daha sonra kızımla telefon görüşmeleri yapıyorum. Genellikle, "Misafir geldi.", "Misafir hesap istiyor." deyip kesmek zorunda olduğum konuşmalar bugün için geçerli değil. Doyasıya konuşuyoruz.

Türkiye gündemini uzaktan takip ediyorum. Zeytinlikler imara açılacakmış, Katar'la birçok ülke diplomatik ilişkilerini kesmiş. Bizim cumhurbaşkanı teröre destek veren Katar'a asker gönderiyormuş. İran "Bölgemizde önemli gelişmeler oluyor." demiş. Gerçekten de kara bulutlar görüyorum yurdumun üzerinde. Çaresiz bir sessizlik içinde uzaktan seyrediyorum olup biteni. Gözlerimizi, kulaklarımızı kapatıyoruz. Ama şu Songül yarbaya içim yanmadı desem yalan olur. 

7 Haziran 2017 Çarşamba

ESKİ ÇILGINLIKLARIMIZ ANISINA

06/06/2017 Salı, Akyaka


Bugün yoğun bir program beni bekliyor. Hem büyük pazardan büyük alışverişler, hem yayladaki dostlarımızın bakımı yapılacak, hem de iş güç nedeniyle uzun zamandır ihmal ettiğim sevgili eşime bir sürpriz planlıyorum.

Sabahın erken saatinde Ertuğrul Şef arayıp halde beklediğini söylüyor. Arabanın içi erik ve kiraz kasalarıyla dolu. Öncelikle onları halde satarak bagajı boşaltmam lazım. Halin kapısında karşılıyor beni şef güleç yüzüyle. Her zaman alışveriş ettiğim manav hemen bagaj kapağını açıyor. "Bize mi getirdin?" diyerek. "Hayır, diyorum bu sahipli." yan tarafındaki komşusuna doğru yürüyorum. Eriklere bakıyor. İçinde olgunlaşması nedeniyle çatlamış bir kaç tane eriği bahane ederek söylediği fiyattan cayıyor. Verdiği fiyat ise komik. "Tamam, anlaşıldı." diyorum, bagaj kapısını kapatırken. Çöpe döksem daha iyiymiş. "Tamam" diyor başka bir alıcı, "Elli kuruş daha fazla vereyim." diyor. Pazar alışverişi için arabanın boşalması şart. Çaresiz kabul ediyorum. Kirazları da indirip komisyona bırakıyorum. Eşimi arıyor, durumu anlatıyorum. "Keşke vermeseydin." diyor. Ama ben çaresizim, nerede muhafaza edeceğim onca meyveyi?


Pazara gidiyorum. İlk olarak erik ve kiraz fiyatlarına bakıyorum. Aynı ayardaki kirazlar 8-10 TL, Erikler ise 6-8 TL. Ben ise erikleri 2 TL vermek zorunda kaldığıma yanıyorum.

Erken çıkmamın avantajından dolayı park yeri bulacağımı tahmin ediyorum. Domates fiyatını halde pahalı görüp almadım. Pazardan domates alacağım için kapalı oto parkta yer bulduğuma seviniyorum. Bir sürü alınacak şey var listemde. Taşıyabileceğim kadar yüklenerek defalarca taşıyorum arabaya. Son olarak kasap alışverişini yapıp yaylaya çıkıyorum. Eşim kuaförde saçlarını yaptırmakla meşgul.

Özel bir ana okulundan arıyorlar ben yukarıdayken. Bir sınıflarına velileriyle birlikte iftar yemeği vermek istediklerini söylüyor telefondaki beyefendi cuma gününe. Bir telefon daha geliyor. "Maalesef salı günleri kapalıyız." Bahçeye varır varmaz ilk işim Venüs'ü kulübesinden çıkarmak. Dünden beri yeni alışkanlığı patileriyle su kabını boşaltmak. Bunu yapınca içecek suyu kalmıyor. Henüz çevreyi tanımadığı için akşamları giderken kulübesine kilitlemek zorunda kalıyoruz.

Sırada kara kızlar var. Beni görünce bir bağrış, bir çağrış kümesin kapısının önüne yığılıyorlar. Kümesin kapısını açıyor, onlara Selma Hanım'ın ayırdığı yeşillikleri veriyorum. İki folluk ve yem kovası yumurta dolu. Özenle yanımda getirdiğim plastik kovaya dolduruyorum onları.

Fifi dostça ve zarif bir şekilde etrafımda dolaşıyor. Venüs ona biraz dalaştıktan sonra su kovalarının yanına gidip oynamaya başlıyor. Yine gidip iki patisini ve kafasını su dolu kovanın içine sokup pata pata suyu çalkalıyor. Bundan çok zevk aldığı belli. Ona bir havuz almak lazım yaz günleri için.

Tavukların yemi kalmamış, gidip yemlerini dolduruyorum. Ellerimi yıkadıktan sonra aldığım malzemeleri dolaplara boşaltmaya devam ediyorum. Venüs geldikten sonra günde elli sefer yıkanıyor bu eller. Eşim arıyor, "Nerede kaldın?" Venüs'le uğraştığımı söylüyorum. Kovasına mamasını koyuyorum. Bir pati vuruyor, kova bir yana mamalar bir yana. Fifi sakince suyunu içiyor. Bunu görür görmez Venüs gidiyor yanına, ona bir omuz vuruyor onca su kabı olmasına rağmen gidiyor Fifi'nin içtiği kovadan su içiyor. Fenalık olsun işte. Kime benzedi ki bu bilemiyorum? Zavallı Fifi kaderine razı bir şekilde çekiliyor bir köşeye...

Tavukları kümeste topluyor, kapısını kapatıyorum. Venüs'ü de kapatma zamanı geldi. Suyunu tamamlıyor kulübesine sokuyorum. Eve varışım saat üç. Hemen çıkıyoruz evden. "Nereye gidiyoruz?" diye soruyor eşim. "Bilmiyorum." diyorum eskiden olduğu gibi. Her zaman böyle yapardık biz. Saatin kaç olduğuna aldırmadan çıkardık yollara. Çoğu zaman milletin dönüş saatine denk gelirdi bizim gidişimiz. Böyle olunca rahat olurdu seyahatimiz. Bizim yön bomboş. Karşı yön yani dönenler kuyruk. Bir bakmışsın Akçakoca yollarındayız, bir bakmışsın Amasra. Gideceğimiz yere vardığımız saatler gün batımı saatleri olurdu genelde. Eşim, "Kuşadası olmasın ama (!)" "Yok, Kuşadası'na gitmiyoruz, sürpriz bir yere götüreceğim seni."

Kızım arıyor. Eşim konuşuyor dakikalarca. Merak edince söylüyorum Akyaka'ya balık yemeğe gittiğimizi. Eskiden sıklıkla DSİ li misafirlerimizi ağırladığımız güzel bir restoran vardı. "Halil'in Yeri."

Selçuk Belevi yolundan çıkıp otoyola giriyoruz. Aydın üzerinden Çine ve Yatağan. Aydın ve Çine yolları ne kadar çok değişmiş. Aydın'a yakışan kocaman bir otobüs terminali yapılmış. Yirmi sene sonra köy irisi durumundaki Aydın artık şehir görüntüsü veriyor. Çine yollarında bir Zekeriya Öz bir de Köfteci Tahsin geliyor aklıma. Zekeriya Öz burada Cumhuriyet Savcısı iken benzinciye para ödememiş ve güzel bir kötek yemiş diye anlatırlardı. Çine'den çıkıp Yatağan yolunda ilerliyorum. Bu yol Çine Barajı altında kalan yolun yerine yapılmıştı. Yani biz yapmıştık. İnsanın kendi yaptığı yolda seneler sonra seyahat etmesi heyecanlandırıyor insanı. Hemen arkasından Seyir Tepesini arıyor gözlerim. Hemen yönümüzü çeviriyor, Seyir Tepesinde mola veriyoruz. Çine Barajı, masmavi gölü ile muhteşem görünüyor. Yaklaşık yirmi sene iç içe olduğum her taşının altında ayrı bir hatıramın gizlendiği baraj bu. Yasin beyle geri geri gidip yoldaki çatlakları takip ederken aşağı uçmamıza ramak kaldığından mı bahsedeyim, Silt Kapanına Ulaşım Tünelinde meydana gelen bir göçükle ilgili  acilen yapılması gereken bir iş için işçilerle birlikte bayram gününde çalışmamdan mı? Küçük, salaş bir kafe açmış birileri Seyir Tepesine.

Yolumuza devam ediyoruz. Yatağan'dan Gökova istikametine dönüyoruz. Akyaka Bodrum ve Datça yarımadalarının tam kesiştiği noktada. Gökova körfezinde şirin bir belde burası. Önce Akyaka'da kısa bir tur atıyoruz. Hafta arası olmasına rağmen oldukça hareketli görünüyor. Halil'in Yeri'ni bulmakta zorlanıyorum. Restorana girince şaşırıyorum. Evet, burası eskiden sık sık geldiğimiz yer. Cam çerçeveler kaldırılmış, Azmak Çayı restoranın aralarından akıyor. Ne var ki gece camekanın arkasında bir akvaryum gibi manzarayı seyretmek daha hoş geliyormuş gözüme. Bu halini yadırgıyorum biraz. Sanki, yok sanki değil, gerçekten de daha salaş bir havaya bürünmüş. Fiyatlar bizim fiyatlarımızdan % 20 - 30 fazla. Mezeler bizim mezeler kadar iyi değil. Balık güzel olan tek şey. Yine de Azmak Nehri içinde bembeyaz ördekleri seyrederken yemek yemek güzeldi.


Saat 21.00 gibi kalkıyoruz restorandan. Eşim bir an önce eve dönmek istediğini söylüyor. Eee, az yol değil kısa sürede yaptığımız. Süratimi biraz arttırıyorum. Gece radarlarının daha az olduğunu düşünüyorum. Nerede radar var nerede yok üç aşağı beş yukarı biliyorum zaten. Yine de tuzak kuracak yeni yerler bulmuş olabilirler.

Belevi yoluna girince önümde dev bir çekici beliriyor. Işıkları yanmıyor. Radar tuzağı kurmak yerine bu tarfiğe çıkan bu ışıksız araçları kontrol etseler daha iyi olacak.

Saat 23.00 gibi evimize varıyoruz. Eski günlerimizi, eski çılgınlıklarımızı hatırlıyoruz. Olmayacak bir saatte "Falanca yere gidelim mi?" diye sorduğumda eşimin ağzından çıkacak "Gidelim." sözcüğünden evvel yola çıkmış oluyorduk. Bir zamanlar...