KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

27 Şubat 2020 Perşembe

HAYATIN İÇİNDEN BÖLÜM 3

Yok hayır, film bitmemişti henüz, yaşayacak günleri vardı Orhan'ın. Araba defalarca dönüp savrulduktan sonra yolun orta refüjünün üzerinde nihai yerini almıştı. Şoför donup kalmış, suçunu kabullenmiş bir şekilde gözlerini sabit bir noktaya dikmiş bakıyordu. Neyse ki, kimsenin burnu bile kanamamıştı. Karşı şeritten üzerlerine doğru ilerlemekte olan otomobilin sürücüsü aracını sağa çekip geldi yanlarına. Rauf Bey kazayı çoktan unutmuş, kaçırmak üzere oldukları uçağı düşünüyordu. Yanlarına, yardıma gelen adamdan kendilerini hava alanına bırakmasını rica ettiler. Sağanak şiddetini iyice arttırmıştı. Şoföre şantiyeyi arayıp yardım istemesini söyledikten sonra eşyalarını alıp yolun karşı tarafındaki adamın arabasına bindiler. Böyle şans olamazdı. Son sürat vardılar hava alanına. Uçuşun sadece on dakika rötar yapması sayesinde yetişebildiler uçağa. 

Hayatı biraz olsun düzene girmişti Orhan'ın. Akşamları erken saatte evine dönebiliyor, cumartesileri yarım gün çalışırken pazar günleri şirkete gitmiyordu. Her ne kadar şantiyelerden gelen telefonlar susmak bilmese de, akşamları eve döndükten sonra bilgisayarın başından ayrılmayıp İdarelere yazılacak yazıları hazırlamak ya da kontrol etmekten, maillerine bakıp onlara cevap yetiştirmekten bitap düşüyor olsa da şantiyeye göre kendine ayıracak daha fazla zaman bulabiliyordu. Bazı akşamlar ailesini alıp dışarıda yemeğe çıkabiliyorlar, tiyatroya ya da konsere gidebiliyorlardı en azından.

Özellikle Ramazan ayında şirketin iftar yemekleri eksik olmuyordu. Genellikle lüks otellerin restoranlarında, idarelerin muhtelif daire başkanları ve çalışanları için verilen iftar yemeklerinde oruç tutanların sayısı üçü beşi geçmiyordu. İftar bahane bol çeşitli sofralar şahaneydi.

Memleketin ekonomik durumu hayli bozulmuş, ekonominin başına Dünya Bankasında çalışan Kemal Derviş adında bir uzman getirilmişti. Pek çok şantiye ödeneksizlikten dolayı kapanırken baraj şantiyesinde çalışmalar son sürat devam ediyor, şirketin devletten alacakları inanılmaz miktarlara ulaşıyordu. "Devlette alacağın kalmaz." diyordu Rauf Bey, "Eninde sonunda öder hakkını."

Bir gün Genel Müdür Rauf Bey'in dahili telefonuyla irkildi Orhan, önündeki işlere dalmış uğraşırken. "Hemen gel buraya" diyordu. İşinin bölünmesi hiç hoşuna gitmezdi. Yine ne duydu kim bilir, çağırıp dedikodusunu yapacak birilerinin diye söylendi. Üst kattaki odasına girdiğinde Rauf Bey heyecan içinde, televizyondan gözlerini ayırmadan, "Gel, gel, otur şuraya" dedi. Orhan, masanın karşısındaki koltuklardan birine ilişip televizyonda Amerikan kanallarından birinin canlı yayınına kilitlendi. Tarih 11 Eylül 2001'i gösteriyordu. İkiz kulelerden birine isabet eden uçağı ve binanın orta katlarında çıkan yangını yansıtıyordu ekran. İkinci kuleye çarpmamıştı uçak henüz, ancak spiker heyecanla üç uçağın daha gökyüzünde farklı hedeflere yöneldiğini anlatıyordu. Çok geçmeden bir uçağın daha ikinci kuleye çakıldığını canlı yayında izlediler. Dünyanın düzeni yeniden kuruluyordu.

Devlet dairesinde çalışan bazı üst düzey memurlar işlerini diğerlerinden daha fazla biliyordu. Önemli daire başkanlıklarından birinin başındaki beyefendi de bunlardan biriydi. Eşi ressamlığa başlar başlamaz sergi üstüne sergiler açıyor ve ne kadar müteahhit varsa hepsine birer davetiye gönderiyordu. Özellikle ona işi düşen ya da düşme ihtimali bulunan sanatsever! müteahhit camiası ve şirketler büyük paralar ödeyerek tabloları satın alıyorlardı. Daire Başkanının eşi, tablolarına gösterilen bu aşırı ilgiye anlam vermese de canhıraş yeni tablolar üretmeye devam ediyordu.  Elbette herkes onun kadar zeki olamazdı. Diğer bir dairenin kadın daire başkan yardımcısı ise altına son model bir jeep çekince dikkatleri üzerinde toplamıştı. Onu çekemeyen birileri şikâyet etmiş olmalı ki çok geçmeden kadına bir soruşturma başlattılar. Soru şuydu: Devlet memuru maaşıyla bu aracı nasıl aldın? Yani, nereden buldun parayı? Soruşturanlar mal bildirim beyanında gösterilmeyen aracın yeni alındığını tespit etmiş, kaynağını öğrenmek istiyorlardı. Daire Başkan yardımcısının içi rahattı. "Kocamın hediyesi sağ olsun" deyiverdi. Bu kez müteahhitlik yapan kocasının hesapları didik didik edildi. Bir de ne görülsün, meğerse adamcağız son üç yıldır zarar ediyormuş! Gel sen şimdi ayıkla pirincin taşını. Yine çarklar döndü, taşlar bir şekilde yerine oturdu. Nasıl olsa gemisini yürüten kaptandı bu ülkede.

İşle ilgili kritik kararlar verilmeden önce Rauf Beyle birlikte ilgili daire başkanı ya da başkan yardımcısını ziyaret ediyordu Orhan. İşin müşavirliğini üstlenen yabancı mühendislerden öğrendiği yeni bilgilerden faydalanarak şirketin çıkarları doğrultusunda istediği hemen hemen her şeyi kabul ettirecek konuma gelmişti. Normal şartlarda bir daire başkanı ile tartışmak onunla bilgi yarışına girmek asla mümkün değildi. Fakat bu ortamı hazırlamak Rauf Beyin işiydi. Bu çerçevede hakkın sınırını belirleyecek olan, Daire Başkanının cesareti ve Orhan'ın insafı arasında bir çizgiydi. Daha çok da Orhan'ın insafının yanındaydı çizgi. Bazı durumlarda tartışmaların içine daire başkanına bağlı şube müdürleri, diğer mühendisler, bazen de Orhan'ın ekibinden mühendisler dahil ediliyordu. Birbirleri arasında yaptıkları telefon görüşmeleri, tartışmalar ve pazarlıklar sınır tanımıyordu. İster hafta sonu olsun isterse gecenin üçü fark etmezdi. Hem devlet görevlileri hem de Orhan ardı arkası kesilmeyen bu tartışmanın içinde kaybediyorlardı kendilerini. Devletin memurları, kendilerine sağladıkları menfaatin karşılığında takındıkları yapıcı tavırlarını sürdürürken, zihinlerinde "bu kadar kendimden vermeye değer mi?" sorusu canlanıncaya kadar sükûnetlerini korumaya çalışıyor, Orhan bunu fırsat bilip son kılıç darbesini hasımlarının böğrüne saplamaya hazırlanıyordu. Ne var ki, hedefine ulaştıktan sonra aynı soruyu kendine soruyordu Orhan. Evet, o da "bu kadar kendimden vermeye değer mi" sorusunu soruyordu kendisine.

Orhan işin içine gömülmüşken Rauf Bey sefasını sürüyordu. Bu arada şirkette yeni bir dedikodu almış başını gitmişti. Kendi halinde halim selim, biraz da safça olan sekreterlerden biriydi Esin. Babası yaşındaki genel müdürün baş-başa yemeğe çıkma teklifi karşısında ne yapacağını bilememiş, sessiz kalmıştı. Nihayetinde Rauf Bey'di bu. Onun dediklerini yapmadığı takdirde başına gelecekleri biliyordu. Diğer taraftan kendisine yapılan çirkin teklifi de içine bir türlü sindiremiyordu. En iyisi rahatsız olduğu bu konuyu yönetici asistanına iletmekti. Öyle de yaptı. Yönetici asistanı Tuğba, kendini Rauf Bey'den uzak tutmasını bilmiş, Rauf Bey de ona fazla yaklaşma cesaretini gösterememişti. Bunun nedeni Tuğba'nın aynı zamanda yönetim kurulu başkanına bağlı çalışmasıydı. Patron asistanına uygun olmayan davranışlarda bulunabilecek genel müdürü asla görmezden gelemezdi. Buna rağmen Rauf Bey ilk olarak şansını Tuğba da denemiş, yüz bulamayınca Esin'e dönmüştü. Ne de olsa kolay lokmaydı o kendisi için. Plânı ortaya çıksa bile "Ben bu şirketin genel müdürüyüm, bana mı inanıyorsunuz yoksa bir sekreter parçasına mı?" diyecek kadar gemi azıya alması şaşırtmazdı kimseyi. 

Birkaç gün sonra patron Orhan'ı odasına çağırdı. "Senin bu Rauf Bey ne işler karıştırıyor?"  deyip yüklendi. Sanki Rauf Bey'in hamisiymiş gibi haksız yere Orhan'a haddini bildirmeye başlamıştı. Bu sözlerin adresi belli olmasına rağmen içine düştüğü bu durumdan son derece rahatsız olmuştu Orhan. Niye Rauf Bey'i çağırıp yaptıklarının hesabını ona sormuyordu ki? Patron avazı çıktığı kadar "Kapının önüne koyacağım bu adamı, artık yaptıkları canıma yetti" derken Rauf Bey bu esnada aynı kattaki odasından bu konuşmaları dinliyordu. "Vay anasını" dedi Orhan, "Nasıl yapar bunu, hangi cesaretle!" Patron'un siniri geçip sakinleşinceye kadar başka bir söz çıkmadı ağzından Orhan'ın, sessizliğini korudu yüzüne asık bir maske takıp. Aslında bunun basit bir iftira olmadığını adı gibi biliyordu. Sadece bu değil, Rauf Bey'in böyle bir şeyi kabullenmeyeceğini de biliyordu. Sessizce patronun makamından ayrılıp Rauf Beyin odasına yöneldi. Kapı özellikle aralık bırakılmıştı. Rauf Bey'in esmer teni kızıla kaçmış oldukça gergin görünüyordu. Her zamanki neşeli tavrından eser yoktu. Otur bile demedi Orhan'a. Ama Orhan yine de oturdu karşısına. Patron'un söylediklerini bir bir anlattı ona. Gerçekten de Esin'e çıkma teklifinde bulunup bulunmadığını sormaya gerek bile duymadı. Fakat Rauf Bey "Sen bari inanma bu söylenenlere" dedi. Orhan rengini belli etmedi. İstediği cevabı alamayan Rauf bey sözlerine devam etti. "Bak kaç yıllık dostluğumuz var, sen de inanmıyor musun bana?" 

24 Şubat 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ #26

Ağaç Ev Sohbetleri 26. Hafta konusu sevgili "Deep" ten geldi. Güzel bir konu seçmiş arkadaşımız. Bu haftaki konumuz şöyle:




"Sıradan olmak, farklı olmak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sıradan olmak gibi bir korkunuz var mı?"


Sıradanlık... Herkes gibi olmak, diğerlerinin arasında kaybolmak. Ayırdedici bir özelliğinin ya da bir fikrinin olmaması. Bir sürünün içindeki koyunlardan herhangi biri olmak. Sanki bana itici, hoş olmayan bir tanımmış gibi geliyor "sıradan olma" durumu. Farkını gösterebilmek için olağanüstü bir çaba göstermek gerekmiyor, en önde yer almayı, insanların dikkatini çekmeyi de arzulamıyorum fakat herhangi biri olmak da incitiyor beni sanki. Hayır, bir korku değil bu. Bir tür iç huzursuzluğu diyelim.

Sadece ben mi böyle düşünürüm? Sanmam. İnsanların pek çoğu herhangi bir yönüyle farklı olmak ister sanırım. Bunun nedeni kendini çevreye farklı yönleriyle gösterip ilgi çekmek olabileceği gibi insanın iç dünyasında oluşan bir gereksinimden de kaynaklanabilir. Çünkü yaşadığımız dünyada rağbet az olanadır. Bir ülke düşünün ki, orada toplum adil yönetiliyor, eğitim ve kültür seviyesi yüksek, geçim kaygısı yok, kısaca çoğunluğun keyfi tıkırında. O zaman kim der ki ben diğerlerinden farklı olayım! Örneğin herkesin istediği ve kabiliyetli olduğu işi yaptığı, haftada çalışma saati makul düzeye indirilmiş, kendine ve ailesine rahatlıkla zaman ayırabilen, gelirde ve alınan hizmette adaletin sağlandığı bir ülkede sıradan vatandaş bunların hepsinden yararlanabiliyorsa başka ne ister farklı olmak ya da kendini farklı göstermek için? Adam gibi sıradan konforlu bir hayat sürmesi mümkün iken gidip kim banka soyar, kim kendini riske sokup vergi kaçırır, kim amirinin ya da patronunun gözüne girmek için daha fazla çalışır? 

Bizim ülkemiz gibi geri kalmış ülkelerde durum tamamen farklı elbette. Memleketin küçük bir azınlığı ekonomik bakımdan sorunsuz fakat onlar bile çetin piyasa koşullarında sıradışı bir şeyler yapma telâşı içinde. Kalan büyük çoğunluk ise sıradanlıktan kurtulmak için büyük mücadele veriyor. Çünkü yaşamak için bunu yapmaya mahkûmlar. Sıradanlık bu memlekette cehalet,  aç kalmak, acı çekmektir. Cahil insan, düşünemeyen insan kabul eder sıradanlığı. Meselâ hergün şehit cenazeleri geliyor, devlet erkânı televizyonlara çıkıp onların kanlarının yerde kalmayacağını söyleyip şehit olmanın faziletlerini anlatıyor. Cahil halk bu söylevlere inanıyor, ya da inanmak zorunda bırakılıyor. Ne alâkası var demeyin. İşte size sıradan, sıradanlaştırılmış bir örnek. Ancak gelişmiş ülkede vatandaşın kıymeti vardır. Orada sıradan olan, insana değer verilmesidir.

Sıradışı olmak bir başkaldırıdır aynı zamanda. Tepki vermektir. Tüketim toplumuna bir isyandır yerine göre. Herkesin yaptığını yapmamak, giydiğini giymemek, yediğini yememek, inandığına inanmamaktır. Sessiz bir haykırıştır çoğu zaman içten gelen. Bu yüzden saçını maviye yeşile boyatır, modayı kendi yaratır bazı insanlar.

Sıradanlıktan kurtulmak o kadar kolay bir şey değildir, cesaret ister çoğu zaman. Toplumun kuralları, adet, örf ve gelenekler var, mahalle baskısı var. Sıradan insanları yönetmek kolaydır, diğerlerinden ne farkın var senin diye sorar yönetenler, kendi farklılıklarını görmezden gelip. Bu yüzden pek çok konuda mahkûmuz sıradan olmaya. Belki de mutsuzluğumuzun nedeni  de bu zaten.

Sıradan olmak benim için yok olmaktır. Beni ben yapan diğerlerinden olan farkım. Dikkat çekmek değil amacım, sadece var olmaya çalışmak!

GÜZAR-I ÖMR*



"Ne bir cemaat için uğruna ölmeye değer, ne din için, ne de asırlar sonra değişecek sınırlar için... Hem, hadi ölelim diyelim, ya uğruna ölmek için öldürdüklerimiz? Onlara ne demeli? Hayatsa, bir şakadan ibarettir sadece, hem de koskoca bir şakadan! Gelirsin bu dünyaya, rüzgârda dalından kopan bir sonbahar yaprağı gibi savrulursun sağa sola, o şehirden bu şehire, o kadının kollarından başkasınınkine... Bir gün, arkana dönüp bakarsın ki, gelmiş geçmiş bir ömür, şaka gibi! Finaldeki şakası ağırdır ama. Az önce çaldığımız Exodus'un finali gibi acıtır biraz. Hiç yaşamadığın, ama hep beklediğin son bir şakayla da çekip gidersin bu dünyadan, hepsi bu!
...
"Sonra ne mi olur? Kendi kendine sorarsın, madem su gibi akıp gidecekti bu hayat, bunca şeyi niye dert ettim acaba diye. İşte cevabını da bir şarkıda arayıp durursun; ya İstanbul'un kasvetli meyhanelerini inleten bir gırnatanın çileli nağmelerinde, ya da, Şikago'nun kulüplerinin birinde sızım sızım sızlayan klarnetin kederli notalarında. Benim gibi..."**

* Güzar-ı Ömr: Ömrün Geçişi
** Gırnatacı- Ercüment Cengiz





22 Şubat 2020 Cumartesi

GIRNATACI - ERCÜMENT CENGİZ

Kitabın Adı: Gırnatacı
Yazar: Ercüment Cengiz
Yayınevi: Everest
Sayfa Sayısı: 342
Türü: Tarih

Aslen kadın hastalıkları ve doğum uzmanı bir doktor olan Ercüment Cengiz, yazmış olduğu bu ilk romanında Everest Yayınlarının 2012 yılındaki ilk roman ödülünü hakkıyla kazanmış. Gerçekten de son okuduğum kitaplar arasında en güzel romanlardan biri. Gerek konusu, gerek kurgusu ve edebi değere sahip ifade tarzıyla çok severek okuduğumu söylemek isterim. Türüne tarih demiş olsam da aslında pek çok türü içinde barındırıyor Gırnatacı. Psikolojiden aşka hatta romanın baş kahramanı ağzından felsefeye ulaşan geniş bir spektruma sahip. 

Daha ilk sayfalarından itibaren can alıcı betimlemeleriyle okuru içine çeken kitap 19. YY sonları ile 20. YY ilk yarısını kapsayan bir dönemde geçen sıra dışı bir arkadaşlık ve aşk öyküsünü son derece etkili bir tarzda ele alıyor. Dostluk, vefa, vefasızlık, özlem, aşk, arkadaşlık ve genel olarak insan ilişkilerinin anlatıldığı yaşam hiķâyeleri, Amerika'nın Chicago kentiyle Osmanlı'nın son dönemlerindeki İstanbul arasında farklı zamanlar ekseninde gidip geliyor. 

En başarılı bulduğum yönü kurgusu oldu romanın. Kitabın ilerleyen sayfalarında karşılaştığım sürprizler, zaman zaman insanın içini eriten duygusal anlatımlar etkileyiciydi.

Biri Ermeni üç arkadaşın kadim dostluğundan başlayan öykü, Gırnatacı Osman ile Ermeni arkadaşının aynı kıza sevdalanmalarıyla değişik bir hal alıyor. Osman'ın aniden Amerika'daki 400. Yıl kutlamaları çerçevesinde Sultan II. Abdülhamit'in emriyle ülke temsil heyetine alınmasından sonra gelişen olaylar, tesadüfler birbirini izliyor. ABD' de melez bir şarkıcıya gönlünü kaptırdıktan sonra hem eski arkadaşını hem de İstanbul'da onu hasretle bekleyen sevgilisini hayatı boyunca unutamıyor Gırnatacı. Melez dilberin onu terk etmesinden sonra ülkesine dönemeyen Osman, kalan günlerini Amerika'daki caz orkestralarında sürdürmeye devam ederken gırnata dediği klarnetinde arıyor eski arkadaşlarının ve biricik sevgilisinin yoğun özlemini.

Şiddetle tavsiye olunan bu kitap gerçek değerine henüz ulaşmamış. Kitapçılarda da pek bulunmuyor. İnternet üzerinden temin edip okuma fırsatını yakaladığım için mutluyum. 


20 Şubat 2020 Perşembe

ÇÖL ÇİÇEĞİ 3


Susuz kalmıştı Çöl Çiçeği. Ne işi vardı çölün ortasında. Kader işte! Yıllar önce henüz tomurcuklanmaya başladığı zaman bir deli rüzgâra kapılmış, kendini sıcak kumların arasında bulmuştu. Her şeye rağmen geldiği yere tutunmuş, susuzluğa razı olmuştu. Bir damla su bulurum ümidiyle köklerini derinlere indirmişti çaresiz. 

Bir seraptı gördüğü oysa. Solan yapraklarına inat hayâlleriyle avunur olmuştu. Dönüşü olmayan bu yolda günlerini geçirirken kum fırtınalarına direniyor, can suyunun kendisine döneceğini bekliyordu. Oysa nafile bir bekleyişti bu. Su yönünü çevirmiş terk etmişti Çöl Çiçeğini.

Çölün yavan suyu da neydi ki. Yavan, tatsız tuzsuz bir su işte. Ama ona da razıydı Çöl Çiçeği. Dünyanın tüm güzelliklerine arkasını dönmüş, o yavan suyun gelip gitmelerinin esiri olmuştu. Adeta gözleri körelmiş, onu bir başka iklime taşıyabilecek rüzgârlara kapılarını kapatmıştı. Çöl suyu sıkılmış, kendine başka mecralar ararken Çöl Çiçeği susuzluktan kavrulmuştu. Bir saplantıydı bu Çöl Çiçeğinin tutkusu. Kökleri derinlere inse de damarlarına çektiği bu su ona hiç çiçek açtırmamıştı.

Günler geçti, sudan ümidi kesti Çöl Çiçeği. Artık en ufak bir esintiye direnecek gücü kalmamış, kökleri iyice gevşemişti. Derken yeni bir rüzgâr esti, Çöl Çiçeğini kaptığı gibi rengârenk çiçeklerin, cıvıl cıvıl kuşların öttüğü, yeşillerin arasında gürül gürül ırmakların aktığı, cennet gibi bir diyara sürükledi. Yapraklarını tazelemek için havanın rutubeti yetmişti ona. Bu kez kararını vermişti, kendini rüzgâra teslim etmeyecekti Çöl Çiçeği. Türlü sular arasında seçtiğinden alacaktı suyunu. Dereler bir başka çağlamaya başladılar. Daha önce hiç görmedikleri güzeller güzeli Çöl Çiçeğinin peşine düşüp ona sularını sunmak için yarıştılar.

Hiç olmadığı kadar mutluydu Çöl Çiçeği. Ne işim varmış benim çöllerde diye söyleniyordu. Gördüğü her derenin şırıltısı ruhunu okşarken. Ne var ki çölün ortasında kendisini terk eden yavan suyun tadını yine bir türlü aklından atamıyordu.

SİZ HANGİ AYAKSINIZ?

Arkadaş, baştan söyleyeyim, bütün dünya alem aksini iddia etse bile bu bir siyasi yazı değildir. Siyaset kurumundan nefret ederim. Çünkü bugüne kadar ülkeleri adil bir şekilde yönetebilecek bir sistem icat edilmediğine inanıyorum. Zoruma gidense ülke yönetiminde söz sahibi kişilerin gerçeğin dışında algılar oluşturarak hem çevresindekileri hem de kendilerine karşı çıkanları aptal yerine koymaları. Benimle aynı şekilde düşünenler ne yapıyor buna karşılık peki? Hadi bunları gruplandıralım:

1. Bazıları iktidar olmanın kendilerine sağladığı çıkarları dikkate alıp büyük oyunun piyonları olmayı tercih ediyorlar. Pek çoğu  bu oyunun içinde daha önceden bilerek ya da bilmeyerek kirlenmiş oldukları için sessiz kalmayı ve hatta oyunun parçası olmayı elleri mahkûm devam ettirmek zorunda kalıyorlar. Biliyorlar ki oyunu terk etmek büyük çorap örecek başlarına. Bu kategoriye iktidarın içinde, yanında olan siyasetçileri, gazeteci ve yazarları, iş adamlarını, kısaca mevcut durumdan hoşnut, sadece kendi çıkarlarını düşünen, ülke nüfusuna oranla sayıları az fakat sahip oldukları güç sayesinde sesleri çok çıkan bir zümreyi alıyorum.
2. Bir kısım insanlar ise iktidarın nimetlerinden nasibini alamamış, ülkenin içinde bulunduğu durumdan hem ekonomik hem de sosyal yönden rahatsız, bu nedenle yılgın, mutsuz ve huzursuz. Olan bitenin farkındalar fakat biliyorlar ki seslerini çıkartmaya kalksalar hayatları kararacak. Bunlara hak vermemek elde değil. Çünkü eski güçlerini kaybetmiş, mücadele edecek bütün silâhları ellerinden alınmış, seslerini duyurabilmekten yoksunlar. Bu yüzden korkuyorlar. En cesurları sessiz kalıyor. Diğerleri ise  durumlarını daha fazla zora sokmamak için  gönüllü sakalığı kabul etmiş, iktidarın değirmenine su taşıyorlar.  
2a. Bu kategorinin sakaları muhalefet partileri, muhalif gazeteci, yazar, iş adamları. Ya da bulundukları konumu kaybetmekten korkan tüccarlar ve diğer meslek erbabı.
2b. Sessiz kalan ya da sesini duyuramayan, duyurabilse de bunu yapmaktan kendisine zarar gelir diye korkan iktidara karşı bir tavra sahip hatırı sayılır bir kitle de bu grubun içinde. 

3. Bir de benimle aynı düşünceye sahip olmayan bir grup var ki aslında en büyük güç ellerinde olduğu halde bunun farkında değiller. Sayıca en fazla oldukları halde akıllarını kullanmazlar. Fanatiklerdir. Söylenene kayıtsız şartsız inanırlar. Liderlerine taparlar, gerekirse bir an düşünmeden canlarını bile verirler bu uğurda. Bu insanlara liderlerinin bir hedef göstermesi yeter. Özellikle din ve milliyetçilik konularında iyi gaza gelirler. Gaza geldikleri zamanlarda çok yıkıcı olurlar. Genellikle eğitim ve gelir düzeyi orta ya da düşük, ataerkil yapıda, geçmişiyle övünen, geleceğe dair plânları olmayan, "ülkemiz dünya devi olma yolunda" nutuklarına kolayca kanan, gördüklerini, duyduklarını sorgulamaktan aciz bir topluluktur bu.

Hangi grubun içindesiniz bilemem ama ben bulunduğum yeri söyleyeyim size. Yöneticilik yaptığım dönemde çalıştığım kurum zarar görmesin diye 2a içindeyken emekli olduktan sonra 2b grubuna terfi ettiğimi düşünüyorum.

Şimdi ben bunları neden yazdım? İktidar cephesinden muhalefetine, cahilinden okumuşuna, zengininden fakirine kadar 15 Temmuzu darbe teşebbüsü olarak nitelemeyen benden başka kimse kalmadığını görüyorum. Evet, tek kişi kalsam da bu dünyada, kimse bu gördüklerimi, duyduklarımı, okuduklarımı, bildiklerimi hiçe sayıp aptal yerine koyamaz beni. İster fetöcü desinler, isterse terörist. 15 Temmuz benim için halâ ülkemizi Atatürk'ün kurduğu bağımsız, ilerici, üretken bir cumhuriyetten uzaklaştırıp sözde askeri vesayetten kurtarmaya ant içmiş işbirlikçileriyle vatan topraklarını süper güçlere peşkeş çekmek için plânlanmış büyük oyunun bir parçası, ABD-AKP ortak yapımı yeşil kuşak projesi. 

Acı bir gülümseme beliyor yüzümde. Haber programlarında tartışıyorlar her gece, birinciler ve ikinciler. Siyasi ayak nerede? Biri diyor diğerine, "Bende ayak ne gezer, bütün ayaklar sende!" Dost başa, düşman ayağa bakar demiş atalarımız, ne kadar da doğru söylemişler.

Edit: ABD-AKP ortaklığı derken kastım, sadece genel başkan, MİT başkanı ve belki bir elin parmak sayısını geçmeyen parti mensubu. Partinin diğer mensupları bakanlar, milletvekilleri ve parti üyeleri ya birinci ya da üçüncü kategoriden. İmkânım olsa olayı ortaya çıkarmak için ilk konuşturacağım kışi Hakan Fidan olurdu. ABD'nin kullandıktan sonra ortadan kaldirdığı pek çok kişi gibi Hakan Fidan'nın sonunu da pek hayırlı görmüyorum. Yarın bir suikaste ya da bir kazaya kurban gitse bu işin arkasında ABD'nin olacağı kesin!



HAYATIN İÇİNDEN BÖLÜM 2

Orhan kararını vermişti. Bütün bilgisini, tecrübesini şirketin çıkarlarına hizmet etmek için kullanacaktı. Sadece hakkı olana değil, hakkı olmayana da uzanacaktı kolları. Öyle bir çarktı ki bu, eğer dönüşüne ayak uyduramazsan parçalardı insanı. Yine de dikkat etmek gerekliydi. Sistem zayıf olanı, tedbirsiz davrananı gözünün yaşına bakmadan cezalandırıyor, sanki koca memlekette tek ahlâksız oymuş gibi afişe ediyordu. Böyle durumlarda sistemden nemalanan diğerleri, sütten çıkmış ak kaşık misali bir tavır sergiliyorlar, bütün pislik, şanssızlığının kurbanı olan bir kişiye yamanıyordu. Aynı Ergun Göknel'e örneğinde olduğu gibi!

İşte bu yüzden Rauf Beyle çalışmak başlı başına bir dertti. Taleplerinin ardı arkası kesilmiyordu. Orhan bu taleplerden uygun gördüklerine sesini çıkartmıyor, izah edilmesi mümkün olmayanlara ise karşı çıkıyor yapmamakta direniyordu. Uygun gördükleri de aslında haksız, devleti dolandıran taleplerdi ama bunlara kılıf hazırlamak Orhan için çocuk oyuncağıydı.

Rauf Beyin Orhan'a diş geçiremediği durumlarda esmer teni daha da kararıyor, farklı yollardan akıl veriyor, sonunda dediğini yaptırması için yalvarıyordu adeta. Orhan inattı, kafasının yatmadığı bir şeyi tövbe yapmazdı. Bu yüzden Orhan engelini aşmak için çareler aramaya başladı Rauf Bey. Buldu da. Yeni proje müdürü Mehmet Bey, yapı itibarıyla daha sakin ve rahat bir insandı. Orhan'ın aksine hakedişleri hazırlayan mühendis önüne ne getirirse basıyordu imzayı. Bunu fırsat bilmişti Rauf Bey. Hakediş mühendisi ile kafaları gayet iyi uyuşurdu zaten. İkisi de namazında niyazında dinine bağlı insanlardı ne de olsa!

Bir gün suç üstü yakalamıştı Orhan, hakediş mühendisini. Yapılan bir işi ikinci kez hakedişe koymuş, olur alınmayan bir imalâtı da yapılan işlerin arasına sıkıştırmıştı. Hakediş mühendisinin biraz üzerine gidince, Rauf Beyin, bunları sakın Orhan Beye söyleme diye tembih ettiğini çıkarttı ortaya. Rauf Beyle başa çıkmak hakikaten zordu. Kafaya koyduğu işi allem eder kallem eder bir yolunu bulur, hallederdi. Orhan, Mehmet Beyi yanına çekmeyi denedi. Ona imza, yani sorumluluk sahibi olduğunu hatırlattıysa da Mehmet Bey umursamadı. Yalnız kalmıştı Orhan.

Bölgede Ekrem adındaki kontrol mühendisi ile yakınlaşmıştı. Bu yakınlaşmanın nedeni birbirlerine duydukları güvenden başka bir şey değildi. Hakedişlere imza koyan bölge müdürlüğü elemanlarından biriydi Ekrem. Sen imzala dersen ben gözüm kapalı imzalarım hakedişi demişti bir keresinde. Orhan bu sözün üstüne iyice huzursuz hissetmişti kendini. Güvenilir olmak bir insanda bulunması gereken en önemli özellikti onun için. İki arada bir derede kalmıştı. Sonunda bildiklerini söylemese de "Bu hakediş raporunu iyi incele" deyip bir nebze olsun rahatlatmıştı kendini.

Orhan'ın amacı işin doğrusunu yapmak değildi. Çünkü biliyordu ki doğru yapmaya kalkan devletin memuru bile olsa en basitinden görevinden alınır, kızağa çekilirdi. Özel sektörde ise durum farklıydı. Kızağa çekme olmazdı özelde, çünkü özel sektör kenarda oturan mühendise devletin yaptığı gibi para ödemezdi. Müteahhide para kazandırmaktı esastı çalışan mühendis için. Para kazanmanın yolu ise devleti dolandırmaktan geçiyordu. Bir yandan bütün işler yüksek kırımlarla alınıyor, diğer yandan inşaatlar keşif bedelinin en az bir kaç kat fazlasına tamamlanabiliyordu. Sistem dürüst çalışan müteahhide çalışma imkanı vermiyordu. Devlet bu işleyişi gayet iyi biliyor, fakat sesini çıkartmıyordu.

Sık sık Rauf Beyle birlikte şantiyeleri ziyaret ediyordu Orhan. Her ziyaretin sonunda kenarda köşede kalmış ne kadar imalât varsa yeni birim fiyatlar yapıp patronları ihya ediyor, kontrolü elinde tuttuğu düşüncesiyle bu işlerden zerre kadar rahatsızlık hissetmiyordu. Yine o şantiye ziyaretlerinden birini yapıp kendine biçilmiş görevi yerine getirmenin huzuru içinde hava alanına doğru yola çıkmışlardı Rauf Beyle birlikte. Hava yağışlıydı. Yol boyunca konuşmuşlar, yolun sonuna doğru bir suskunluk çökmüştü üzerlerine. Uçuş saati yaklaştığı için şoför süratini iyice arttırmasına rağmen Rauf Bey ilk kez onu uyarmıyordu. Yer yer refüj kenarlarında biriken sular göllenip virajlı yolların ortasına doğru genişlemişti. Tam iki kez kontrolsüz bir şekilde bu su birikintilerine dalan şoför arabayı su jetine maruz bırakmış, şans eseri bir iki yalpalamadan sonra toparlamayı başarmıştı. Benzer durumlarda dikkatli olması için şoföre bağırıp çağıran Rauf Beyin nutku tutulmuş her nasılsa ağzını bile açmamıştı bu kez. Orhan'ın durumu da farklı değildi. Tehlikenin geliyorum demesine rağmen sessizliğini korumuştu o da. Hava alanına birkaç km kala beklenen oldu. Kavşağı geçer geçmez yolun solundaki su birikintisini geç fark edip hızını düşürmeyen şoför, arabayı kontrol edememiş, büyük bir süratle yoldan çıkan araç bir sağa bir sola savrularak dönmeye başlamıştı. Devrilip bir kaç takla mı atacağız yolun karşı şeridine geçip karşıdan gelen bir araçla mı çarpışacağız düşünceleri içinde sonucu bekleyen Orhan'ın bitmek bilmez o birkaç saniye içinde dudaklarından "Bu film burada biter" sözcükleri döküldü.    

18 Şubat 2020 Salı

Âmâk-ı Hayâl FİLİBELİ AHMED HİLMİ

Tasavvuf edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Âmâk-ı  Hayal, Filibeli Ahmed Hilmi tarafından 1910 yılında yazılmış güzel bir kitap.

Din ve tasavvufu birbirinden ayırırım. Tasavvuf hakkında muhtelif değerlendirmeler yapılmış bugüne kadar. Bazılarına göre batının materyalist düşüncelerine karşı geliştirilen İslami felsefe, bazıları ise tasavvufu bir şirk unsuru olarak görmüş. Günümüzde hiç alakası olmadığı halde İslami bir düşünce sistemi olarak değerlendiriliyor. Oysa İslamiyet bir, din, inanç sistemi. Tasavvuf ise bir düşünce ilmi. İslamiyete göre akıl gerçeğe ulaşmak için son derece yetersiz kalmakta, kutsal kitapta yazılanlara ve peygamberlerin sözlerine kayıtsız şartsız inanmayı ve onlara itaat etmeyi öngörmekte. Gerçeği başka yollardan arayanlar kafirdir dini açıdan. Tasavvuf bu bakımdan İslamiyetle bağdaşmamaktadır. Tasavvuf ehli dini baskılardan dolayı dini öğeleri tam olarak karşısına almamış, bunun karşılık ortaya koyduğu sağlam düşüncelerin Müslümanlar tarafından sahiplenilmiştir. Bu suretle tasavvufun Müslümanlık üzerinde yapacağı yıkıcı etkilerin bir bakıma önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ne var ki bazen tasavvufi düşünceler inanca ters düşmüş. Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi gibi değerli düşünürler İslamiyete ters gelen fikirlerinden ötürü en ağır işkencelere maruz kalıp katledilmiştir. İşte bu yüzden, yani düşünen, sorgulayan, gerçeği türlü yollardan arayan insanlar beni her daim cezbetmiştir. Tasavvufun temelinde eski Türk illerinin, Hint ve Orta Asya efsanelerini, İran ve Anadolu kültürlerini hatta eski Yunan mitolojisinden izleri bulmak mümkün. İslamiyetin doğduğu Arabistan topraklarına giremeyen tasavvuf ve felsefe bu yüzden Arapların kültüründen etkilenmemiştir.

Âmâk-ı  Hayal eseriyle tesadüfen tanıştım. Romanın baş kahramanları, hem doğunun hem de batının ilmini tahsil etmiş, her konuda kendini yetiştirmiş olmasına rağmen kafasındaki sorulara bir türlü cevap bulamadığından dolayı devamlı bir arayış içerisinde kıvranan Raci ve ona aradığı gerçeklerin yolunu ve mutluluğu gösteren Aynalı Dede adındaki bir meczup. Birbirinden bağımsız iki bölüm ve çok sayıda öyküden oluşan eser bir masal havasında. "Raci'nin Anıları" isimli ilk bölümde mezarlıktaki kulübesinde Raci'yi ağırlayan Aynalı, onu her ziyaretinde içinde afyon bulunan bir kahve içirmek suretiyle farklı hayal alemlerinde yolculuğa çıkarıyor. İkinci bölümün başlığı ise "Manisa Tımarhanesi". Burada Raci ile arkadaşı Sami'nin mektuplaşmaları, tımarhane hatıralarına yer veriliyor. Raci on beş gün sonra Aynalı Dede ile onun da atıldığı aynı tımarhanede buluşuyor ve sohbetlerine devam ediyorlar.

Âmâk-ı  Hayal, hayalin derinlikleri anlamına geliyor. Burada yazar Raci'nin hayal dünyasındaki yolculuklarını akıcı bir dille anlatırken insanı hayaller dünyasında derin düşüncelere sevk ediyor aynı zamanda. Doğrudan referans olarak aldığı bir dini inanç unsuru olmaksızın yaşamın anlamı ve amacına ilişkin derin konulara değiniliyor. Kitabın içeriğine özellikle girmiyorum. Çünkü bu konuda ne yazsam hafif kalacak. Pek çok yayın evi tarafından yayınlanmış bir kitap Âmâk-ı  Hayal. İnternet üzerinde de pdf dosyaları mevcut. Ben keyifle okudum, tekrar tekrar okunası bir kitap, konuya ilgi duyanlara şiddetle öneririm.      

17 Şubat 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 25

Ne çabuk geçiyor, günler haftalar... Ağaç Ev Sohbetleri başlayalı beri neredeyse yarım yıl oldu bile. Bu haftanın konusunu sevgili Sade ve Derin / Deep Tone belirlemiş. Geçen haftanın konusu gibi iç dünyamızı açığa vuran, düşünmemizi sağlayan güzel konular. Bu düzeyli platform umuyorum ki çok daha geniş kitlelere ulaşacak ve farklı duygu ve düşüncelere ulaşmamız için vesile olacak. Ağaç Ev Sohbetlerinin 25. Hafta konusunu başlatan İrem Can'ın doğum günlerini yeniden bir doğuş olarak nitelendirdiği yazısını buradan okuyabilirsiniz. İşte bu haftanın konu başlığı ve müteakiben naçizane benim düşüncelerim:

Temizlik yapmayı sever misiniz? Ev temizliği değil, kendimizi temizlemeyi. Eşya, çevre, insan, duygu, akıl, kalp, ruh, beden, ilişki temizlikleri yapıp kendimizi temizlemek, hayatımızda boşluklar açmak, yeniden doğmak anlamında. Beynimizi boşaltalım ki yeniden dolabilsin. 


Temizlenmek, kötülüklerden, kötü düşüncelerden ve bize ayak bağı olan fazlalıklardan arınmak elbette hepimizin yapmak isteyeceği bir şey. Bunun aksini düşünen var mı acaba? Gel gelelim bu işin üstesinden ne kadar gelebiliyoruz. İnsan yeter ki istesin, her işin üstesinden gelir dediğinizi duyar gibiyim. İstemek her işin başı eyvallah. Fakat çevremiz, alışkanlıklarımız, adet, gelenek ve göreneklerimiz, toplumun değer yargıları, sosyal ilişkiler istediğimiz her şeyi yapabilmemize imkân veriyor mu? 

Eşyalarımızı ele alalım örneğin. Moda denilen bir olgu var yadsıyamayacağımız. Giyimden ev dekorasyonuna, aksesuardan kişisel bakım ürünlerine kadar, renk renk, model model. Evler hınca hınç dolmuş eşya ile, dolaplar tıka basa. Muazzam bir tüketim toplumunun neferleriyiz. Bir gün lâzım olur diye dünya kadar para verip aldıklarımızı gözden çıkarmayı da göze alamıyoruz çoğu zaman. Birbirimizden güç alıyoruz bu yarışta sanki. Her gördüğümüzde aklımız kalıyor. Gereğinden fazla eşya bana göre bir kirlilik. Hiç kusura bakmasınlar ama kadınlar bu konuda uzak ara öndeler. 

Çevreme baktığımda yine kesif bir kirlilik görüyorum. Bu konuda çuvaldızı biz erkeklere batırayım daha ziyade. Çevre temizliği bireysel olmanın yanı sıra (hatta bana göre daha fazla) yönetimin işi. Ataerkil toplumda ülke idaresine yön veren siyaset kurumunun ve yöneticilerin çoğunluğu erkeklerden oluşmakta. Doğal kaynaklarımızın korunması, sağlık hizmetleri, hava ve su kirliliği, ses ve görüntü kirliliği gibi konularda baş sorumlu gördüğümüz siyasi kadroları istediğimiz gibi atabiliyor muyuz başımızdan? Hoş, yeni gelenler de farklı mı olacak. Yani istesek de olmuyor bazen temizlenmek.

Bakın insan temizliği konusunda geçmişte  birkaç sefer yanılmış olsam da fena sayılmam. Bana faydadan çok zarar getiren insanları temizlerim hayatımdan. Uzak tutarım kendimi onlardan. 

Duygular... Kötülük deyince ilk aklıma gelen duygu nedense kıskançlık oldu, çok daha yoğun kötü duygular olmasına rağmen. Nefret, kin gibi. Belki gıpta ettiğim olaylar, ilişkiler olsa da kıskançlık bana uzak bir duyguymuş gibi geliyor. Yani bende yokmuş gibi geliyor, belki vardır da ben farkında değilim. Ama kin ve nefret duygularımın olmadığını söyleyemem bak. Meselâ geçen gün zıpırın biri ekşi sözlükte artık Atatürk hegemonyasının sona erdiğini iddia eden onu aşağilayan bir başlık atmış. Sevgili peygamberinden kıskanır olmuş bizim Atatürk sevgimizi. Şimdi ben böyle birine kin duymayım, nefret etmeyeyim de ne yapayım. Hele büyük kurtarıcımızın fikirlerinden uzaklaştıkça batağa saplandığımız bugünleri yaşarken. Bu konuda nefret duygum hiç olmadığı kadar hoş görünüyor bencileyin.

İşte geldik akıl temizliğine. Akıl insanın taşıdığı en büyük hazine. Aklı olabildiğince temiz tutmak, aklımıza uygun gelmeyen söylenti ve belli amaçlara hizmet kapısı olmuş dogmalarla kirletmemek gerek aklımızı. Akıl doğrunun, gerçeğin ve sevginin yolu. Akıl olmazsa kalp ne işe yarar. Kim ister bitkisel hayat sürmeyi. Akılla doldurmak gerek yüreği, söküp atmak içinden tüm kötülükleri. Fakat o şeytan yok mu o şeytan. Tüm kötülüklerin sembolü, insanın hamuruna işlenmiş. Ne kadar istesek de güzelleştiremiyoruz dünyayı.

AĞAÇ EV SOHBETLERİ #24

Evet, bu kadar ara yeter.  Şöyle ufaktan bir nevi oruç ya da belki kendime verdiğim bir tür cezaydı bu. Cezaydı çünkü hiç kitap okuyamıyordum. Biraz kenarından, köşesinden de olsa başladım okumaya. Fakat oldukça yetersiz buluyorum kendimi hâlâ. Diğer taraftan yazmak da bir ihtiyaç benim için. Nefes alabilmek için ara vermiştim yazmaya. Yazmayınca yine nefessiz kaldım. Tanrım ne kadar zor benim için birden fazla şey yapmak! Hem kitap okumak, hem yazmak, hem de düşünmek, hayal kurmak aynı güne sığamaz mı? 

Kendime söz vermiştim, Ağaç Evin bütün sohbetlerine katılacağım diye. İşte bir hafta daha geçti su gibi, yeni bir konu geldi sevgili deep'ten. Geçen haftanın konusunu Tante Rosa hazırlamıştı ve ben ilk kez yazamamıştım. Oysa ne güzel bir konu seçmişti arkadaşımız. Biraz geç de olsa bir şeyler yazmam lâzım dedim. Evet, Ağaç Ev Sohbetlerinin 24. Hafta konusu şöyle belirlenmişti:

Gözünüzü kapatın ve uçan bir balon olduğunuzu hayâl edin... Yaşamdaki bazı ağırlıklar zaman zaman balonun yani bizlerin yükselmesini engeller. Peki bu ağırlıklar neler? Hangi yaşantılar, duygular ve düşünceler var?

Gözlerim kapalı, kocaman beyaz bir balonum şimdi, yükseliyorum gökyüzünde. İlk düşündüğüm şey, nereye bu yolculuk, gideceğim yer neresi? Bir insan olarak yaşamın anlamını çözememişken yeni bir yolculuk niye? Neyi arıyoruz, hedefimiz ne? Mutluluğun peşinde miyiz? Mutluluk gökyüzünde, yukarılarda bir yerde mi? Özgürlük mü aradığımız? Yüksekler daha mı özgür kılacak bizi? Daha mı rahata kavuşacağız bağlarımızı kopartarak, ağırlıklarımızı atarak üzerimizden?

Bu soruları herkes farklı bir şekilde cevaplandırabilir. Fakat gerçeği, doğruyu bulmak çok zor. Üstelik zaman içinde değişiyor düşüncelerimiz. Şu an bu yazdıklarım dökülüyorsa satırlarıma yarın farklı bir şekilde yakalamaya çalışabilirim kendi gerçek bildiklerimi. Değişmeyen sadece gerçeklerdir. Ve korkarım ki bizim onu bulma çabamız sonsuza kadar devam edecek.

Olayı biraz somutlaştırır, biraz da kişileştirirsem sembolleri ortaya koymakla başlamak isterim meselâ. Benim için yükselmek gerçeği bulmaktır. Gerçeği bulursam mutluluğu yakalayabilirim. Gerçekler tahammül sınırlarını aşan derecede acı olabilir. Her şeyin bir nedeni olmalı. İşte bu bizim canımızı acıtan nedenleri tek tek ortaya çıkarıp balondan aşağı sallamak isterim. Nedir gerçeklerin düşmanı? Başta yalan, hile, olduğundan farklı görünme telâşı, kandırma, aldatma vs. şeyler.

Toplumsal manâda konu daha da derinleşiyor. İnanca dayalı sömürüyü atmak isterim balondan önce. Daha sonra ırkların üstünlüğüne dayanan fikirleri. Balonuma sanatın her dalını, hümanist duygularımı alır iyice hafiflerim. Uçarım, yükselirim sonu belli olmayan alemlere...

10 Şubat 2020 Pazartesi

BREAK FOR BREATH

I need a break to take a breath. I can't read books for a long time. I'm fine, I don't have a problem, but I decided to take a break from my writing adventures for a while. I hope that you appreciate. In the mean time, although I am unable to participate in "Wooden House Conversations", please be sure that I will share my ideas about all the past issues when I returned. Goodbye for now, take care and stay friendly:)

8 Şubat 2020 Cumartesi

HAYATIN İÇİNDEN BÖLÜM 1

Marmara Depremi korkutmuştu herkesin gözünü. Genel Müdürlükten gelen üst düzey yetkililere büyük toplantı salonunda verdiği brifinglere katılım artmıştı. Sadece ilgililer değil, civar köylerin muhtar ve azaları, oda başkanları ve gazeteciler. Herkesin merak ettiği inşaatın ne zaman biteceği değil, barajın kaç şiddetinde depreme dayanabileceğiydi. İngilizler, bölgenin depremsellik özelliklerini dikkate alarak titiz bir çalışma yapmış, farklı senaryolara göre baraj gövdesinin dinamik analizlerini en gelişmiş bilgisayar yazılımları ile çözmüş, buna göre kullanılacak betonun taşıması gereken özellikleri belirlemişti. Görünürde hiçbir sorun yoktu yani. 

Korku büyüktü! Müteahhitlerin büyük bir kısmı için güzel bir fırsattı aynı zamanda bu. Baraj gövdelerinin ön ve arka yüz eğimleri yatırılmaya, böylece dolgu hacimleri arttırılmaya başlandı. İş adamları, hangi müteahhidin deprem korkusu ile iş miktarını ne kadar ve nasıl arttırdığı konusunda kulak kabartıyorlar, birbirlerinden öğrendiklerini sanki kendi fikirleriymiş gibi teknik elemanlarına aktarıyorlardı. Garip bir zevk alıyorlardı bu işten üstelik, bak sizin aklınızın ucundan geçmeyenleri ben düşündüm havalarında bir nevi üstünlük sağladıklarını zannediyorlar, tatmin ediyorlardı kendilerini. Büyük bir yarış başlamıştı müteahhitler arasında. Her biri yüklendiği işlerde diğerlerinin yaptıkları keşif artışlarını kıskanır oldular.

Zor işti mühendislik bu ülkede, ister devlette çalış, istersen özel sektörde. İyi mühendisin tanımı, en iyi projeyi, hesabı yapan değil, patronuna en çok para kazandıran kişiydi. Orhan da bu çarkın bir dişlisiydi. Fakat ana dişli Rauf Beydi. Akıl almaz taleplerle hedefi ortaya koyuyor, işin teknik kılıfına sokulmasında Orhan'a çok güveniyordu. Rauf Bey, kendini satmayı iyi bilirdi. Patronun hakkı olmadan cebine giren her kuruştan payını alma konusunda üstüne yoktu. Bu amacına her seferinde değişik yollardan ulaşırdı. Kâh patronlarla kavga dövüşle, kâh şirketin ona iş harcamalarında kullanmak üzere verdiği kredi kartından kişisel harcama yaparak. Öyle ki, şantiyelere gittiğinde üç kuruşluk berber parasını bile şantiye şefine ödetmekten çekinmezdi. 

Orhan'ın durumu farklıydı. Baba bildiği devletle ekmeğini yediği patron arasında sıkışıp kalmıştı. Ekmeğini devletten yiyen memurların aslında devleti yediğini çok iyi biliyordu. Hatta bir keresinde bir şube müdürünün "Devlet beni düşünmüyor ki, ben devleti düşüneyim." deyişi aklından çıkmıyordu. "Madem şirketinin çıkarını düşünmüyorsun, o zaman sen git de bana patronun gelsin" demişti müdür, en namuslu bildiği devlet memurlarından biriydi o Orhan'ın. Hangisi daha namuslu bir davranıştı? Topladığı vergileri yandaşlarına ya da menfaati uğruna peşkeş çeken devletin yanında yer almak mı, yoksa emeğinin karşılığında geçimini sağlayan patronun çıkarlarına hizmet etmek mi?

(Devam edecek)

ÇÖL ÇİÇEĞİ 2

Ne yaman duygudur şu aşk! Çöl Çiçeği'nin sayesinde yeni bir aşk türünün farkına varıyorum. Hava soğuk, ne keder. Anlatacaklarımız, dinleyeceklerimiz sadece yağmurdan etkileniyor. Çöl Çiçeği'nin içinde bulunduğu ruh hali de havanın durumu gibi. Yağmurlu günlerde ağlıyor, güneşli günlerde gülüyor, bulutlu günlerde kararsız. Meşhur kişilik analiz testini bilirsiniz. Seneler önce bir dostumuz yapmıştı bize. Eğer Çöl Çiçeği bunu duymadıysa bu testi ona yapmak istiyorum. İnsan aklının iki yöne birden baktığını, bunlardan birinin çevreye dönük olduğunu, dış dünya, insanlar hakkında bilgi topladığını, diğerinin ise iç dönük olduğunu, içimizdeki gizli dünyaya baktığını söyleyen Japon bilim insanı Profesör Isamu Saito'nun geliştirdiği kokoloji testinin basitleştirilmiş bir şekli aslında bu test. Popüler olduktan sonra birçok versiyonu çıkmış, bazıları büyük oranda doğru sonuçlar veriyor. Evet, bundan haberi yok Çöl Çiçeğinin. O halde başlayabiliriz.

En çok sevdiğin hayvan hangisi, söyle bana diyorum. Düşünüyor, kendini dinliyor. Uzun bir süre sonra cevabını veriyor. "Köpek" Neden peki, niçin bu hayvanı çok seviyorsun? Hangi özellikleri seni ona bağlayan. Anlatıyor, "Çok sevimli, dokunmak sevmek istiyorum, masum, güzel." Peki, diyorum köpeğin en sevdiğin hayvan olduğunu söyledin, hoşuna gitmeyen özellikleri ne bu hayvanın? Biraz düşündükten sonra cevap veriyor. "Hiç," diyor "Hiçbir şeyi yok, hoşuma gitmediği." Hiç mi yok? diye ısrar edince. "Havlamasını sevmiyorum." diyor, devam ediyor. "Ama o bir hayvan, ne yapsın ki, elinde değil havlamamak." Analiz, insanın en sevdiği hayvanın kendini nasıl gördüğünü açıklıyor. Kendini sevimli, masum ve güzel buluyor yani. Kendisiyle ilgilenilmesi hoşuna gidiyor. Tek kusuru çenesini tutmaması, karşısındakinin rahatsız olduğunu bildiği halde. Bu da benim yapım diyor, değiştiremem ki! 

İkinci sevdiği hayvana kedi demesini bekliyorum. Oysa o oğlak diyor. Bu eşini nasıl gördüğünü ortaya döken bir metafor. İlk aklıma gelen keçi inadı. Hafifçe gülümserken renk vermemeye çalışıyorum. Neden diye soruyorum? Güzel gözleri var, paytak paytak kaçmalarını, geri dönüp gelmelerini seviyorum diyor. Olumsuz bir özelliğini söyleyemiyor. Gerçekten de bu ilişkiyi iki inatçı keçinin köprü üstünde karşılaşmalarına benzetiyorum. Biri geri dönüp diğerinin geçmesine izin verse diğeri ondan sonra karşıya geçebilecek. Hayır, sonuna kadar inatlaşıyorlar. İkisi birlikte dereye uçacak, haberleri yok. 

Çöl Çiçeği kıskançlığın zirvesinde. Sevdiğinin elinde tuttuğu gonca gülden bile kıskanıyor onu. Vefalı, cefakar. Karakterini bile değiştirmeye razı. Ama bu ne kadar mümkün? Fuat, boşlukta, çaresiz, yılgın, kararsız. Ne Çöl Çiçeği'yle ne de onsuz yapabiliyor. Denedik olmuyor diyor. Arayış içinde belki. Fakat emin değil kendisinden. Çöl Çiçeği sağlam duruyor, ya da öyle gösteriyor kendini. Serbestsin şimdi, diyor. Gez, dolaş, yap istediğini. Madem ayrıldı yollarımız, ikimiz de çizelim kendi kaderimizi. Sözler başka kalpler başka şeyler söylüyor aslında. 

Çöl Çiçeği bu sabah neşeli, hiç olmadığı kadar. Tamam diyor, attım artık kafamdan. Gözleri teyit etmiyor sözlerini. Bir haber uçmuş gelmiş uzaklardan. Başka biriyle görmüşler Fuat'ı. İşte o, aralarını bozan kara kedi. Rahatlatır mı bu Çöl Çiçeğini. Kopartıp atmaya yetmez mi zincirlerini? Kararsızlığı aydınlanırken umudu kararıyor birden. Sözleri şen şakrak, gözleri buğulu. 

Kapat gözlerini diyorum bir kaç sorudan sonra. Kapatıyor. Bir orman düşün yemyeşil ağaçlarla kaplı. Kuşlar cıvıl cıvıl, yanında akan bir derenin şırıltısına kulak ver. Börtü böcek, kelebekler etrafında uçuşuyor, nefis bir hava. Ormanda ağaçların arasında ilerlerken karşına boydan boya bir cam çıkıyor. Kalın bir cam. Camın arkasında belki başka güzellikler var. Belki de yok, ama camın arkasına geçmeden göremezsin. Bunun tek yolu kırıp geçmen camı. Öyle kolay değil elbette. Camı kırarken sana zarar verebilir. Ne yaparsın diye soruyorum Çöl Çiçeğine? Uzun uzun düşünüyor. "Şu an bir şey yapamam." diyor. "Yani, camı kırmaya cesaretim yok. Yaralanmak, zarar görmek istemiyorum." Sonra birden havası değişiyor, neşe kaplıyor içini. "Ama iki ay sonra ne yapar yapar kırar o camı geçerim arka tarafa. Ne çıkarsa bahtıma." İki ay mı diyorsun? "Evet, tam iki ay." Bak diyorum iki ay sonra benim yaş günüm. Yani unutmam o günü, senin bu sözünü hatırlatacağım. Cam karşı cinsi simgeleyen bir sembol. Yani mealen diyor ki şu anda hazır değilim ama iki ay sonra yeniden yelkenlerimi açacağım aşka. Bunu ona açıklayınca gülüşüyoruz. 

Cevabından emin olduğum son bir soru Çöl Çiçeği'ne. Bu analizin parçası değil. Her şeye rağmen, bir kez daha dünyaya gelsen kiminle olmak istersin diye soruyorum. Son derece kendinden emin bir şekilde, tereddütsüz "Onunla" diyor. Benim aşkı tanımladığım "karşılıksız sevgi" dolaşıyor kafamda. Hayır bu tam uymuyor Çöl Çiçeğine. Daha fazlası, ya da azı. Sahiplenme var, kıskançlık var. Kılına zarar gelse canı yanıyor hala. Hani anneler çocuğuna her türlü lafı eder de, bir başkası ona laf ettiğinde yüreğine işler. Benzer şekilde, onu öldüreni kıskanır, ölümü bile kendi elinden olsun ister Çöl Çiçeği. Oysa gerçek aşk Ümit Besen'in "Nikah Masası" şarkısında yerini bulur. "Nikah masasına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin."
   

4 Şubat 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 23


Ağaç Ev Sohbetleri ilaç gibi geldi bu kez. Adeta dondum bu aralar. Yazmak ve okumak konusunda elim ayağım bağlandı. Nedeni yok, belki de vardır ama çözemedim. Ara verince yeniden yazıya dönmek her geçen gün zorlaşıyor benim için.

Yaşadığımız bu günler eskiyi aratacak mı? İlk bakışta karamsar bir tablo geliyor gözümün önüne.  Bu hafta Ağaç Ev Sohbetlerinin konusunu sevgili Konumuz Kitap / İrem Can belirlemiş.  

Yaşadığımız özellikle de son yıllardaki dünyanın halini nasıl buluyorsunuz? Avustralya'daki yangınlar, dünyanın dört tarafındaki depremler. Çin'deki virüs ve daha fazlası... Sizce BİZ nereye gidiyoruz?

Tek kelimeyle "korkunç" buluyorum. Ne yazık ki iyi şeyler göremiyorum yazılacak, söylenecek. Depremler, afetlerden bahsetmiyorum. Onlar zaten vardılar ve olmaya devam edecekler. Biraz insan sevgisi olsa karar sahiplerinin içinde, depremlerden, afetlerden de korkmayız aslında. Para hırsı gözlerini bürümüş insanların. Paraya hükmetmek için savaşlar, iç savaşlar çıkartılıyor. Dünyada gelir dağılımındaki makas her geçen gün daha çok açılıyor. Ülkeler süper güçlerin kontrolünde, adeta birer sömürge durumunda. Medya iktidarların elinde, cahil halkı kolaylıkla manipüle edip yerini sağlamlaştırıyor. Bugünkü iktidarlardan bahsetmiyorum, yarın muhalefet iktidara gelse aynısını yapacak. Liyakat diye bir kavram kalmamış. Devlet kadroları işinin ehli olmayan idarecilerle dolduruluyor. İşi iyi bilmek, yönetmek değil önemli olan. Beynini rafa kaldırıp yukarıdan gelen talimata göre hareket eden, maaşlarını vatandaşlarının vergilerinden alan yalaka idareciler bunlar. Talimatın nereden geldiği belli. Küresel sermayeden bahsediyorum. İnanılmaz derecede zalim ve hırslı.

Çevre kirliliği artarken su kaynakları, tarım arazileri azalıyor. Denizlerimiz kirleniyor, doğanın dengesini bozuyoruz. Bu gidişin nereye olduğu belli değil mi? Kendi sonumuzu hazırlıyoruz. GDO'lu ürünler, ilaçlarla insanların sağlığı hiçe sayılıyor. Son yüz yılda bilim ve teknolojide olağanüstü gelişmeler yaşandığı bir gerçek. Fakat her yenilik insanın zararına kullanılmaya devam ediyor. Dünya kaynakları hoyratça tüketiliyor. Fırsat eşitsizliği, dini ve ırksal ayrımcılık savaşları körüklüyor. Bütün bu kara tablonun özünde para hırsı var. Bu yüzden insanlar birbirine kırdırılıyor. Zengin daha zengin fakir daha fakir oluyor. Sömüren ülkelerde refah yükselirken az gelişmiş ülkeler sömürülmeye ve süper güçlerin taşeronluğuna devam ediyor. Hiçbir kuruma güven kalmadı. Bütün kurumlar paraya hizmet ediyor. Savaş çıkartılıyor, insanlar canından oluyor, birileri silahtan köşe oluyor. Derken bir virüs çıkıyor ortaya. Dünya Sağlık Örgütü tavsiyelerde bulunuyor. Gazozdan bir aşı buluyorlar, ilaç firmaları köşe. Evet, dünyanın hali berbat ve gittiğimiz yerin dibi.

Neyse ki ülkemizin hamdolsun bugünü de yarını da iyi. Eskiden kötüydük tabii, yirmi yıl kadar önce falan. Ancak şükürler olsun ki iyiyiz şimdi. Daha iyi de olacağız inşallah. Bilindiği gibi ülkemiz önemli fay hatları üzerinde. Allah muhafaza her zaman deprem olabilir yani. Elbette depreme karşı gelecek değiliz, Allah'ın takdiri. Maşallah Afad güzel çalıştı son depremde, kırk beş kişiyi enkaz altından çıkardı. Gelişmişliğin göstergesi. Söyleyin bakalım dünyada kaç ülkede Afad var? Yok tabii, varsa bile onları biz gönderiyoruz. Çevre konusunda da gelişmiş ülkelerle yarışıyoruz, hatta son atakla hepsinin önüne geçtik. Hükümetimiz bütün yurdu millet bahçeleri ile donattı, her yer yemyeşil maşallah. Bu bahçeler o kadar konforlu ki, al mangalını pişir etini. Var mı böyle gelişmiş ülke? Hamdolsun ekonomi bakanımız, milli damadımız, ekonomimizin çok iyi gittiğini söylüyor. Ben onun yalancısıyım. E, koca bakan yani, yalan söyleyecek hali yok ya. 2023 yılında en büyük ekonomiye sahip ilk beş devlet arasında yerimizi alacağız inşallah.

Arada iş kazalarında, maden göçüklerinde, trafikte bazı can kayıpları olsa da bunları hükümetimize mal etmek doğru değil. Günaha gireriz maazallah. Kader diye bir şey var. Azrail Aleyhisselam vadesi gelenin yanında zuhur edince ona kim engel olabilir ki? Her şey Allah'tan. Bazıları daha şerefli bir şekilde ruhunu teslim ediyor vatandaşlarımızın, hamdolsun hükümetimiz sayesinde şehadet mertebesine ulaşıyorlar. Ne kutlu mertebedir o. Gelişmişlik göstergesinde şehitlik önemli. Andolsun ki bu konuda lider ülkeyiz. Devletimiz üremeyi teşvik ederek daha çok şehit vermemiz için gerekli önlemleri tam zamanında almıştır. Gurur duyuyoruz.

Konuyu ülkemiz açısından ele aldığımızda geleceğe ümitle bakıyoruz elhamdülillah. Eğitimin kaldırılmasını bekliyoruz asrımızın liderinden. Gerçekten de boş yere beyinleri yıkanıyor okulda çocuklarımızın, gençlerimizin. Onun yerine mahalle mektepleri, kıraathane ve tekke sayılarının artacağını ümit ediyorum. Allah'ın izniyle nefesi kuvvetli hocalarımız ecnebi devletlerle girişeceğimiz her savaştan muzaffer çıkmamız için tesirli dualarını esirgemeyecekler. Tarihimizin altın sayfalarını yeniden yaşayacağız. Padişahlık geri gelecek. İnancımızın gereklerini özgürce yerine getirebileceğiz. Halkımız istedikleri yerlerini örtüp istedikleri yerlerini açabilecekler. Erkekler dört eş alabilecek. Artık kimse harama uçkur çözemeyecek. Rüya gibi değil mi? Sizi bilmem ama ben dünya bataklığa sürüklenirken ülkemin geleceğini hamdolsun çok iyi görüyorum.   

1 Şubat 2020 Cumartesi

ZAMAN

İnsanın algılayabildiği dördüncü boyutmuş zaman! Bilim adamları, filozoflar evrende on farklı boyutun varlığını dile getiriyorlar. Paralel evrenler, kara delikler, beyaz delikler, solucanlar... Kâinatın sırları, var oluşun bilinmezliği içinde kaybolmuş zavallı insanlarız biz. Bana göre bilimi en gerçekçi kılan değişime bıraktığı açık kapı. Yıllar boyunca nice fikirler, teoriler bir tarafa atılmış, yenileri türetilmiş. Bazen yoğun düşüncelere, derin hesaplara kendini kaptırmış insanların yanı başında duran basit gerçekleri gözlerinden kaçırdığını düşünürüm.

Bir yorumdan çıktım yola. Belki de geçen zaman değil, zamanın içinden geçiyoruz. Uzun, çok uzun bir çizgi bu zaman. Yürüyen bant üzerinde ilerliyoruz sanki. Bir durakta binip diğerinde iniyoruz. Hayat diyoruz bu kısa yolculuğun adına. Kimimiz düşe kalka, kimimiz keyifle ilerliyoruz. Aklımız geride kalıyor çoğu zaman, nadiren önümüze geçiyor.

Çok gerilere gidelim bantın üzerinde. Dünya öküzün boynuzunda. Bu aralar kafasını çok sallıyor bizim öküz Mercan. Yok olmadı, gelelim şu tek tanrılı dinlerin peygamberlerinin yaşadığı zamanlara. Dünya suyla kaplı dümdüz bir alan, kara parçaları suyun üzerinde yüzüyor. "Dünya düzdür, çünkü İncil'de öyle yazıyor." ya da "Dünya dönmüyor, çünkü Kuran'da öyle" Oysa M.Ö 310 yılında Samos'lu Aristarkos, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söyleyince kimse inanmamış.

1 Kasım 1710 tarihinde koyu katolik bir şehir olan Lizbon'da, kutsal Azizeler Günü sebebiyle halk kiliseleri doldurur.  Saat 09.40'ta meydana gelen deprem, onun arkasından çıkan yangınlar ve limanı vuran tsunami dalgaları 100.000'e yakın insanın ölümüne sebep olur. Kilise, başta olmak üzere halk şaşkındır. Tanrıya olan bütün vazifelerini ziyadesiyle yerine getirdikleri halde koca şehri haritadan silen böyle büyük bir afet nasıl başlarına gelebilir? Kısa bir süre sonra ülkenin tek hakimi Kilise Tanrı'nın öfkesinin sebebini bulur. Bu aralarındaki ahlâksız ve günâhkâr insanlardan dolayı kendilerine verilen bir cezadır. Tanrı'ya karşı gelen, ayinlere katılmayan, ahlâksızların ve günâhkârların teker teker toplatılıp öldürülmesini ister.

Aydınlanma çağının başlarında Voltaire, dindarların başına böyle büyük bir felâketin geldiği saatte günâhkâr Paris'te millet eğlence içinde sefasını sürüyordu der. Bu, Tanrı'nın öfkesi, insanlara verdiği bir ders olamaz. Kilise'nin dedikleri doğru olsa deprem Lizbon'da değil, Paris'te olurdu. Bunun dinle, Tanrıyla bir ilişkisi olamaz, jeolojik bir olaydır sadece der. Jean Jacques Rousseau, Sayın Voltair'e katılmadığını söyler. Bu deprem afetinin jeolojik yapıyla bir alâkası yok. Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım. Eğer deprem jeolojik nedenlerden dolayı olmuş olsaydı, ölenler sadece fakir halktan olmazdı.

Pekçok deprem oldu yurdumuzda. Eski Katolik Kilisesinin fikri uzantıları, yobaz takımı her depremin ardından "daha yetmedi mi anlamanız için?" diyerek bu doğal afeti Tanrı'nın bir ikazı, bir cezası olarak getirdiler önümüze. Ne yazık ki hâlâ bunlara inanan insanlarımız var. Profesör ünvanlı bir zat, Elâzığ depreminden sonra çocuk yaşta kızların evlendirilmesine yasak konulduğu için Allah'ın verdiği bir ceza olduğunu söylemiş depremin.

Yıl 2020. Zaman çizgisinde Samos'lu Aristarkos'la aramızda tam 2.330 yıl geçmiş. Kilisenin Lizbon depremini insanların günâhkârlığına, ahlâksızlığına bağladığı tarihten bu yana 310 yıl ileride yürüyoruz. Aslında yürüyen bedenlerimiz. Aramızda bazıları var ki o zaman tünelinde bedenleri ilerlerken akılları hep geriye gidiyor.