KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

29 Eylül 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 58


Sevgili
Deeptone'nun hamiliğinde devam eden Ağaç Ev Sohbetlerinin 58. hafta konusunu Andremoda önermiş. Bu hafta yine kısa bir soru üzerindeki kişisel düşüncelerimizi paylaşacağız. Soru şöyle;

"Hangi mevsimin insanısınız, neden?"

İlk bakışta soru hangi mevsimden hoşlandığımız şeklinde algılanıyor ve bunun nedenlerinin açıklanması isteniyor gibi gelse de, sanırım esasen sorulan, karakter özelliklerimiz. Hepimizin bildiği mevsimsel özellikleri gözümüzün önüne getirmeden önce bizim yaz mevsimi olarak bildiğimiz Temmuz ve Ağustos aylarında, Brezilya'nın Rio de Janeiro şehrinin kışı yaşadığını, yılbaşında bizim kar yağmasını beklediğimiz havalarda orada yaşayanların 40 derece sıcaklığın altında kavrulduklarını unutmayalım. Singapur gibi bazı ülkelerde ise bütün yıl boyunca hava sıcaklıkları 25 ile 35 derece arasına sıkışmış olup mevsimsel farklar sadece muson yağmurlarıyla sınırlanmakta. O zaman gelin biz dört mevsimi bütün özellikleriyle yaşadığımız ülkemiz coğrafyasındaki haliyle düşünelim.

Yaz havaların sıcak, gündüzlerin uzun, yağışların az olduğu ve deniz sezonunun açıldığı bir mevsim. Tatilin ve eğlencenin bol olduğu, dolayısıyla daha az kazanılıp daha çok harcandığı bir zaman dilimi. Öyle fazla sıcak bir insan olarak görmem kendimi, insanları iyice tanımadan önce yakınlık göstermem. Gündüzlerden daha çok geceleri severim. Yaz gecelerinin iyice kısalmış olması pek işime gelmez. Denizin kenarında yiyip içmek ve denizi seyretmek dışında plajda, güneşin altında ıstakoza dönmek yada denize girip yüzmek pek ilgimi çekmez. Turizm sektörü dışında genel olarak verimsiz bir mevsimdir. Bu yüzden yaz mevsiminin insanı olarak göremem kendimi.

Sonbahar deyince aklıma sararıp dökülen yapraklar, serinleyen havalar ve melankolik bir atmosfer gelir. O sıcağın bunaltıcı havasından sonra rahat bir nefes alırız. Şu sıralar neredeyse ekim ayına gelmemize rağmen hala yazın sıcaklarından kurtulamasak da bu mevsim genelde serin kabul edilir. Çalışanlar işlerine öğrenciler okullarına kavuşurlar. Değişken bir havası vardır sonbaharın, ilkbahar gibi kararsızdır yani. Ben grilikten kaçarım, nadiren o zona girsem de hemen çıkmaya çalışırım. Hüzün, yaprak dökümü, melankolik haller benim karakterimle pek uyuşmaz. Yaza tercih ederim ama ben sonbahar insanı da değilim sanırım.

Kış, serttir, soğuktur. Yağışlıdır, geceleri uzundur. Sıcak bir kişi olduğumu söyleyemesem de soğuk da sayılmam aslında ama soğuğu severim. Kolay kolay üşümem, bazen üşümek hoşuma bile gider. Geceler... En sevdiğim uzun gecelerin mevsimidir kış. Kar yağar bu mevsimde pek çok bölgemizde. İzmir'den çıkana kadar görmediğim karı, sonraki yıllarda bolca gördüm. Kar yağınca doğa üzerine beyaz bir gelinlik giyer. Muhteşem bir manzara çıkar ortaya. Sadece yerlerin buz tutup yürümenin zorlaşması ve karın erimesiyle birlikte cadde ve sokakların çamurla kaplanması bana göre belki de tek kusuru bu mevsimin. Öyle görünüyor ki kış mevsimi bana epey uyan bir mevsim.

Gelelim ilkbahara mevsimine. Ağaçlar çiçek açar, doğa yeniden uyanmaya başlar. Sonbahar mevsiminin tam aksine hüzün yerine bir umut kaplar insanın içini. Doğanın uyanışı neşelendirir. Ben de bu mevsimin Nisan ayında doğmuşum. Bana bu mevsimin başı sanki yeni bir yılın başlangıcı gibi gelir. Yılbaşı neden Ocak ayının başında olsun ki. Mart ayının başında olsa daha isabetli olmaz mı? Jesus çok mu bozulur bu işe? Nisan yağmurları vardır. Altında yürümeye bayılırım. Sevmediğim yönü var mı? Kararsızlığı aynı sonbahar gibi. Bir bakarsın güneş açar, bir bakmışsın sağanağa tutulmuşsun. Fakat her ikisi de çok çabuk döner kararlarından. Yok ben öyle kararsız biri değilim, belki biraz uzun düşünür öyle veririm kararımı ama kararsızlık dönemim oldukça kısadır. Kararımdan da kolay kolay dönmem. Umudumu kolay kaybetmem, karamsarlığım pek yoktur. Yeni bir işe başlarken neşeyle, hevesle ve umutla girişirim. Ama bu olmadı deyip hemen elimden bırakmam. Bu nedenle bazı yapısal özelliklerim ilkbahara uyar, bazıları ise uymaz. 

Sonuç olarak tek mevsimin insanı değilim sanırım. Fakat beni yine de mevsimlere göre tasnif etmek isterseniz, % 50 kış ve % 50 ilkbahar mevsimlerinden oluşan melez bir karışım çıkar ortaya ancak.

* Bu konu üzerinde sohbete katılmak hususunda kendinizi, düşünce ve duygularınızı serbest bırakın. Bu sohbetler kendimizi, başkalarına anlatmaktan ziyade kendimizi tanımaya yarıyor. Ağaç Ev Sohbetlerine katılmak için henüz giriş kartı sorulmamaktadır.    

27 Eylül 2020 Pazar

ADEMİN KABURGA KEMİĞİ

- Efendim!

- Ne var?

- Yedinci hatta Adem sizinle görüşmek istiyor, efendim.

- Bağla bakalım.

- Alo, Selamün aleyküm?

- Aleyküm selam, Adem. Her şey yolunda mı?

- İdare ediyoruz. Rabbim, beni siz mi aradınız?

- Evet, daha sonra arayacaktım, seninle konuşmam gereken bir konu var. Ama şimdi acilen bir şey öğrenmek için arıyorum.

- Buyurun efendim, sizi dinliyorum.

- Adım kullanılarak yapılan bir rezervasyonu onaylamak için beni restorandan aradılar. Sanırım bana bunu açıklaman gerekiyor.

- Aradılar mı? Harika! Onayladınız, değil mi?

- Evet, haklıymışım. Tahmin ettiğim gibi, rezervasyonu yaptıran sensin değil mi?

- Sanırım. Rezervasyon bu gece için yapılmış, değil mi?

- Öyle görünüyor.

- Onayladığınız için teşekkürler. Öğrenmek istediğiniz başka herhangi bir şey? Biraz acelem var da.

- Ey Adem, ne zamandan beri restorana gitmek için rezervasyona ihtiyacın oluyor senin?

- Bu gece rezervasyon yaptırmadan restorana girebilmek imkansız. Yine de az kalsın rezervasyon yapamıyordum. Yalnız adınızı kullanmam işe yaradı. Sonra bana hemen bir masa ayırdılar.

- Peki bu restoranı bu kadar özel kılan ne?

- Cennetteki tek restoran olması. Ve Sevgililer Günü olması münasebetiyle bu gece dolup taşacağından eminim.

- Sevgililer Günü orada mı kutlanacak?

- Evet, daha fazlasına ihtiyacım mı var? Şimdi bir an önce kıyafetlerimi almam gerekiyor ve ...

- Ne kıyafeti?

- Ah, bugün Sevgililer Günü yemeğinde giymek için yeni bir asma yaprağı satın aldım. Şimdi hemen gidip onu teslim alacağım. Aslında, denemem gerekiyordu. Daha önce giymeyi denedim ama başaramadım, kötü bir sırt ağrım var. Şimdi giyinip giyinemeyeceğimi görmek istiyorum.

- Sırt ağrısı?

- Evet. Uyandığımdan beri sırtım fena halde ağrıyor. Sanırım kötü yattım.

- Anlıyorum. Adem ... Yemeğin hakkında ...

- Ah, içiniz rahat olsun efendim, her şey yolunda, sadece restoran rezervasyonumu onaylamanız gerekiyordu. Şimdi kıyafet sorununu çözeceğim. Şarap zaten mağaramda.

- Şarap mı?

- Evet. Neden şaşırdınız? Şarapsız Sevgililer Günü olur mu hiç?

- Bak, Adem ...

- Ve şimdi buna hazırım. Övünmek gibi olmasın ama Sevgililer Günü tarihinin en güzel hediyesinin benimki olacağına inanıyorum. Bu ilk Sevgililer Günü olduğu için pek aranmaz ama... Her neyse, bu muhteşem bir hediye. Ne olduğunu söylememi ister misiniz?

- Adem, aslında ...

- Söylüyorum. Ama Tanrım bunu bir sır olarak saklamalısınız. Yüzük şeklinde bir taş, tamamı kıvrık sarmaşıklarla süslenmiş. Saçma bir şey belki ama uğraştığıma değdi.

- Adem, beni dinler misin, lütfen?

- Efendim.

- Bir şey söyleyebilir miyim?

- Elbette.

- Bildiğim kadarıyla senin kız arkadaşın yok.

- Bunu biliyorum. Bu yüzden onu hemen bulmam gerekiyor.

- Gerçekten mi?

- İşte bütün mesele bu. Bir kız arkadaş bulmak için sadece birkaç saatim var, çünkü maymunlara bugün kız arkadaşımla geleceğimi söyledim.

- Sen ne diyorsun?

- Konuyu size açacaktım. Burada Sevgililer Günü sohbeti başlayalı beri, Cennet'teki bütün hayvanlar benimle dalga geçiyor çünkü benim bir kız arkadaşım yok. Bildiğim kadarıyla kız arkadaşı olmayan tek kişi benim.

- Endişelenmen gereken daha önemli şeylerin olduğunu düşünmüyor musun?

- Ama siz, hayvanların ne yaptığını görmüyorsunuz. Tek yapmanız gereken oraya, ormanın içine girmek. Orada maymunlar yüz yüze dans ediyor. Dans edecek kimsem olmadığı için bana bir dal veriyorlar ve benim onunla dans etmem gerektiğini söylüyorlar. Utanç verici bir durum.

- Tamam ama ...

- Geçen gün gece boyunca tüm mağaramın duvarlarını karaladılar. Kömürle bir sürü yazı yazdılar. Aslan dişi aslanı seviyor. Fare, küçük fareye aşık. Domuz domuzcuğu seviyor. Bütün hayvanlar mağarama ilan-ı aşk ettiler. Hepsi! Horoz bile!

- Kim?

- Horoz. Acayip yaratık!

- Gagalı hayvanlar!

- Evet. Onlar bile. Ve en sonunda maymunlar her şeyin ortasına dev bir “Kimse Adem'i Sevmiyor” diye yazdı.

- Gerçekten mi?

- İcat ettikleri oyundan bahsetmiyorum bile. Adem Oyunu.

- Adem oyunu mu?

- Evet öyle. Bütün hayvanların resimlerini muz yapraklarının üzerine çiziyorlar. Her hayvanın bir erkek ve bir dişisi var. Sadece benim bir partnerim yok. Her biri bir avuç yaprak alıyor ve sonra her oyuncu diğerinden bir yaprak çekiyor. Elinizdeki yaprak hangi hayvanla eşleşirse, o sizin eşiniz oluyor. Ve oyun böylece devam ediyor. Tahmin et oyunun kaybedeni kim?

- Kim?

- Oyunun sonunda, çifti olmayan ve bu nedenle tek yaprak alan kişi. Adem'den başkası değil!

- Bu oyunun güzel bir fikir olduğu inkar edilemez.

- Bu çok aşağılayıcı.

- Her neyse, doğru değil bu ve sen kalkmış bu yargını kız arkadaşı olan herkese yaymaya çalışıyorsun.

- Hayır herkese yaymıyorum, hayır. Sadece maymunlara söyledim. Ve bu yanlış bir şey değil. Gerçek şu ki benim bir kız arkadaşım yok. Gerçek olan, “henüz bir kız arkadaşımın olmaması”. Hep bu konu üzerine kafa yoruyorum.

- Ne yapmaya çalışıyorsun?

- Bazı kızlarla konuşuyorum.

- Kızlar?

- Evet, şu anda bir devekuşu ile flört ediyordum.

- Devekuşu mu?!

- Ama bugün benimle yemeğe gelemeyecek. Bugün onun bir başkasıyla randevusu var.

- Aklını mı kaçırdın?

- Kızmana gerek yok, o gelemiyor zaten. Ne o, ne kunduz ne de panter. Hepsi bana eşlik etmemek konusunda kararlı. Aslında, panterle konuşmadım bile. Onunla konuşmaya başlar başlamaz kocası gelip hırlamaya başlıyor ve ben de yanlarından ayrılmak zorunda kalıyorum.

- Adem...

- Bu yüzden acele etmem lazım. Başka kızlar bulmam lazım. Sanırım şimdi kaplumbağalar kumsalda güneşleniyor olmalı. Hiçbir şey istemeyen biri gibi yanlarına uğrayacağım. Bakalım havalı kaplumbağalardan birini ayarlayabilecek miyim.

- Adem, bu benim izlenimim mi yoksa kur yapmak için hayvanlara mı dadandın?

- Hayır, kimseyle çıkmak istemiyorum. Bu durum farklı. Hadi benimle gelin sizi yemeğe davet ediyorum.

- Olur canım!

- İki arkadaşın yemeğe çıkmasının nesi var? Sırf Sevgililer Günü olduğu için bir arkadaşımı yemeğe çıkaramaz mıyım?

- ...

- Niye susuyorsunuz?

- Sen ne diyorsun, Adem?

- Ah, hat düştü sandım, cevap alamayınca.

- Hayır Adem, hala buradayım. Çok yordun beni. Başka bir nedeni yok.

- Endişelenmenize gerek yok. Bugüne kadar kimseye çıkmayı teklif etmedim. Ancak bugün restorana bir kız arkadaşımla gitmem gerekiyor. Aksi takdirde, hayatımın geri kalanının benim için hiçbir anlamı olmayacak.

- Bana sen... şimdi? Ve Şarap?

- Peki o zaman... Akşam yemeğinde iyi bir ruh haliniz varsa ... Bana güzel bir şekilde eşlik edebilir, beni takdir etmesini biliyor ve seviyorsanız... Neden olmasın?

- Adem!

- Her neyse, bu tür şeylerin planlamadan olması gerektiğini bir yerlerde okumuştum.

- Adem, yeter! Artık hiçbir kadınla konuşmayacaksın.

- Aslında ... Sır saklayabilir misiniz?

- Evet.

- Şimdi size bir şey söyleyeceğim, ama bu kesinlikle aramızda kalmalı. Tamam mı?

- Söyle.

- Hayır, başlamadan önce bunu bir sır olarak saklayacağınıza söz vermeniz gerekiyor.

- Adem?

- Efendim.

- Şansını zorlama.

- Affedersiniz. Neyse ... uğur böceğinin işime yarayacağını düşünmüştüm.

- Kimin?!

- Uğur böceği ile flört edebilirim . Gördüğüm kadarıyla kocasıyla kavgalı ve bu sabah benimle uzun uzun sohbet etti. Onu bu ​​akşam yemeğe davet edersem, sanırım kabul eder. Sorun şu ki... Bu bir uğur böceği, değil mi? Bana göre biraz küçük. Garip görüneceğini düşünüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

- Adem, hiç böyle bir şey olabilir mi?

- Ayrıca herkes restoranda yalnız olduğumu sanır. Masanın üzerindeki uğur böceğini kimse görmeyecektir. Bana hiçbir faydası olmaz.

- Adem, lütfen, ben...

- Öte yandan, restoran faturası ucuza gelir. Bir uğur böceği ne yer ki? Yarım parça çimen yaprağı mı? Çiçek çanağından bir ufak parça mı?

- Adem beni duyuyor musun?

- Efendim.

- Bence bu işi unutmalısın.

- Uğur böceğini mi? Belki de haklısın. O küçücük ve karşısında sırtı ağrıyan biri olacak, onu kaldırmak için eğilip eğilemeyeceğim bile meçhul. Aslında, bu sırt ağrım için bana yardım edemez misiniz?

- Hayır, Adem.

- Çok acıyor ama. Acaba bir yere mi vurdum?

- Bilmiyorum. Her neyse, bence söylediklerinin hepsini unutmalısın. Bu konular hakkında düşünmeyi bırakmalısın. Sadece uğur böceğinden bahsetmiyorum.

- Neden bahsediyorsunuz? Başka ne var?

- Hayır Adem! Ben her şeyden bahsediyorum! Akşam yemeğinden, uğur böceğinden, hediyenden, kız arkadaşlarından.

- Bana söyleyebileceğinizin hepsi bu mu?

- Sevgililer Günü yemeğini unut. Cennette kalacaksın ve oradaki yemeğe yalnız gideceksin. 

- Tabii maymunların size  gülmesine katlanmak zorunda olmadığınız için bunu söylüyorsunuz.

- Adem, Cennetle ilgilenmezsen, çok daha kötüsüne dayanman gerekecek. İstersen yanına ateşten kılıcı olan bir melek gönderebilirim ve yemeğini onunla yiyebilirsin. Eminim onu seveceksin.

- Hayır, bunu yapmak zorunda değilsiniz.

- Hepsi bir tarafa, her gördüğün dişiyi yemeğe davet etmeyi bırak. Bu doğru değil.

- Peki. Anladığım kadarıyla farklı ırklar arasındaki aşka karşısınız. Yakında Siz...

- Adem, bunu zaten açıkladım. Siz ve hayvanlar farklı cins değilsiniz. Farklı türlersiniz.

- Oh evet. Bu ırk ve tür meselesini hep karıştırırım. Nasıldı? Ben hayvanlar alemindeyim, omurgasız ... Hayır. Durun bir dakika, bu yanlış. Her zaman unutuyorum.

- Önemli değil. Sadece dişi hayvanlarla çıkmanın yanlış olduğunu bil yeter.

- Hatırladım! Omurgalıyım! Değil mi?

- Dediklerime odaklan, Adem! Dediklerime!

- Affedersiniz. Her neyse, artık fikrinizi değiştirmek için çok geç, rezervasyon artık onaylandı. Şu anda iptal etmek imkansız.

- Bana asılmayı bırak. Üstelik benim adıma yaptırmışsın rezervasyonu.

- Bu doğru. Öyle olsa bile, bana eşlik etmek istemiyorsanız restoran müdürüyle bile ilgilenebilirim. Her ne kadar sıkıcı bir sosyal demokrat da olsa.

- Dediklerimi dinlersen durumunu düzeltirim. Bu konuyla ve maymunlarla ilgileneceğim.

- Anlaştık o zaman.

- Ama sen sadece cennetle ilgileneceksin. Ve artık kadınları yemeğe davet etmek yok.

- Sağ olasınız. Bu arada, günün geri kalanında izin kullanabilir miyim? Bu sırtım beni öldürecek, bir süre uzanmak istiyorum.

- Her şey yolunda. Sen git dinlenmene bak.

- Teşekkür ederim.

- Başka bir sıkıntın var mı Adem?

- Hayır efendim. Teşekkür ederim. Görüşürüz.

- Hoşça kal Adem.

Telefonu kapatır kapatmaz, Tanrı, maymunları cezalandırması gerektiğine karar verdi. Onları cezalandırmak için muz yaprağı oyunu fikrinden yararlandı ve o andan itibaren maymunlardan birinin oyundaki "eşsiz hayvan" olacağını belirledi. Daha da kötüsü, oyunun adını primatların kendilerinin seçmesi gerekecekti.

Ormana bazı melekler gönderdi ve beş dakikadan az süren bir konuşma sonunda maymunlar zora düştüklerinde her zaman yaptıkları şeyi yaptılar: Bunun gençlerin hatası olduğunu, inkar etmenin veya kararı protesto etmenin çıkar bir yolu olmadığını ve suçu üstlendiklerini söylediler. Böylece Jogo do Bicho* doğdu.

Ama aslında Tanrı başka bir şeyle daha çok ilgileniyordu. Adem'in sırt ağrısıyla ilgili şikayetlerini dinleyip mağaraya doğru yürüdüğünü gözlemledi. Ve Adem'in mağaranın ağzından geçip karanlıkta kaybolduğunu gördü.

Muhtemelen Adem, üç gün boyunca yüzünü mağaradan dışarı çıkarmadığı için Tanrı'nın ona hazırladığı sürprizin geç farkına vardı. Mağaradan çıktığında, Cennet'te gördüğü en güzel yaratıkla el ele tutuştu. Güneşte parlayan kıvırcık saçları ve denizin rengini yansıtan gözleri ile Adem'in geliştirilmiş ve daha güzel bir versiyonuydu. Ve parmağında asma dalından kıvrılmış taş bir yüzük vardı.

Bu olay cennette günlerce konuşuldu. İki hayvan bir araya gelince konu hep aynıydı.

- Ve Tanrı kadını yarattı.

Adem mutluluğunu saklayamadı. Sevgililer Günü hediyesi olarak kendisine masaj yaptırdığı için artık sırt ağrısından şikayetçi değildi. Artık bu aklına bile gelmemişti ancak,

Kaburgalarından birinin gittiğini hiç fark etmedi.

*Jogo do Bicho: Brezilya'da yasadışı olmasına rağmen ülke genelinde çok popüler bir kumar oyunu. 

- Öykünün Portekizce orijinali için tıktık

22 Eylül 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 57

Ağaç Ev Sohbetleri pazartesi günlerinin en çok keyif verici sosyal ve düşünce etkinliği haline geldi benim için. 57. Haftanın konusu harika sohbet konularını gündeme getiren sevgili Deeptone tarafından belirlenmiş yine.  Yine diyorum, çünkü konu öneren başka bir arkadaşımız çıkmamış. Her ne kadar haftanın sohbet konularını önermede sevgili Deep'e fazla yüklenmiş olmamızın, kendisini ve bizleri rahatsız ettiğini düşünmesem de, diğer arkadaşlardan farklı konu önerilerinin gelmesi durumunda, Ağaç Ev Sohbetlerine daha fazla ilgi ve katılımın sağlanacağına inanıyorum. Bu hafta, sohbete katılan diğer arkadaşlardan etkilenmemek amacıyla bir değişiklik yaparak konu hakkındaki düşüncelerimi onların yazılarını okumadan önce yazmaya karar verdim. Bütün sohbetlere katılan ve bu etkinliği sonuna kadar destekleyen bir blogdaşınız olarak, müsait olduğum haftalarda sohbet konusu önermek hususunda hazır olduğumu belirterek haftanın sorusuna ve konu hakkındaki düşüncelerimi aktarmaya başlıyorum:

"Roman okumak mı daha keyifli, film izlemek mi?"

Roman ve film, içinde büyük emek barındıran sanatın iki dalı. Ancak kendi penceremden bakacak olursam, kaliteli ve ilgimi çeken konuda bir roman okumanın yine kaliteli ve ilgimi çeken konuda bir film seyretmekten daha keyif verici olduğunu söyleyebilirim. Takdir edilmelidir ki herhangi bir romanı herhangi bir film ile mukayese etmenin bir anlamı yoktur. Çünkü öyle güzel filmler vardır ki pek çok romana tercih edilebilir. Benzer şekilde bazı romanların yerini de pek çok film dolduramaz. Bugüne kadar bir sürü roman filme çekilmiştir. Romanını okuyup daha sonra filmini seyrettiklerim arasında "filmi daha güzeldi" dediğim bir örnek olmadı bugüne kadar. 

Sorunun cevabı kişinin zevkine göre değişebilir belki. Fakat şahsen bu tercihimi sadece zevkle sınırlandırmam benim açımdan yeterli olmazdı sanırım. Roman okumayı öncelememin başka sebepleri de var elbette. Şöyle ki;

- Roman, hayal ve düşünme kabiliyetimizi daha çok harekete geçirir.  Film izlerken görselliğimizi ve işitselliğimizi kullanırız. Bu avantaj gibi görünse de aslında insanı tembelleştirir. Örneğin bir olay anında kapının çalındığı gösterilmek istendiğinde, film izlerken kapının rengini, büyüklüğünü, ahşap mı, demirden mi imal edildiğini, kapıyı çalan kişiyi, kişinin kapıyı yumrukladığını ya da parmağıyla hafifçe tıklattığına dair yüzlerce detayı birkaç saniye içinde görebiliriz. Ancak bu detayları olduğu gibi yazıya aktarmak sayfalar alır. Yine de eksik kalan, okurun hayal gücüne bırakılan bir şeyler olacaktır mutlaka. İşte bana göre yazının sihri ve büyüklüğü burada. Usta bir yazar mükemmel ifadelerle sizi hayal kurmaya ve düşünmeye zorlar. Edebiyatın en güzel yönüdür bu. 

Roman, dilimizi doğru kullanmayı ve kendimizi daha iyi ifade etmemizi sağlar.  Güzel bir film seyrettikten sonra ondan aldığımız faydalı çıkarımlar olabilir. Yeni bir şeyler de öğrenebiliriz. Ben bu özellikleri romanda  daha fazla buluyorum. Ayrıca okumanın yazmayı da teşvik ettiğini düşünüyorum. Kelime hazinemizin artması, imla kurallarına vakıf olmamız ve ifade şeklimizi geliştirmemizde roman okumanın film izlemeye kıyasla daha etkili olduğunu düşünüyorum. 

Roman, çok daha fazla öğreticidir. Türlerine göre farklı konularda yazılan romanlar aynı türdeki filmlere göre daha fazla bilgi içerir ve kazanılan bilgi daha kalıcıdır. Çünkü üzerinde daha çok kafa yorulan konular akılda daha uzun yer tutar. Film izlerken pek çok şey önünüze hazır olarak gelir. Roman daha fazla düşünmeye anlamaya sevk eder ve bu yüzden daha kalıcı bir öğrenme imkanı yaratır.

Film izlemeyi romana tercih ettiğim tek tür doğa belgeselleri. Çünkü bir albatrosun gökte süzülüşünü görmeden hayal etmemiz oldukça zor olurdu sanırım. Bir de filmde gördüklerimiz hayal gücüne fazla pay bırakmıyor. Romanda yanlış bir hayal, yanılgıya dönüşür. Romanın bir yerinde geçen albatros kuşunu hayal etmeye çalışırken onu bir uçak zannedebiliriz ki, o zaman bu, büyük bir hata olur.   

Sonuçta her şeyden önce bir zaman meselesi, keşke yeterli zamanımız olsa da, bütün kaliteli romanları ve bütün kaliteli filmleri seyredebilsek.

15 Eylül 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 56

Sevgili blogdaşımız Sade ve Derin / Deep Tone Ağaç Ev Sohbetleri'nin 56. Hafta konusunu belirlemiş. Bu belki de sohbetler başlayalı beri sorulan en kısa ve öz soru olmuş. 

"Nasıl okuyorsunuz blogları?"


Blog benim için bir yaşam tarzı oldu diyebilirim. Fırsat buldukça ve günün 24 saatinde blog yazılarını ve bloglarda yapılan yorumları okurum. Sevgili Deep'in yaptığı gibi okumada belli bir standardım ya da düzenim yok. Özellikle bana bir şeyler öğretecek ve keyifli bir okuma sağlayacak blogları tercih ederim. Takip ettiklerim arasında gerçekten kalemi kuvvetli arkadaşlar var, onları okumak benim için kitap okumak kadar değerli. Bazen yazmaya daha çok kendimi kaptırıyor, blog okumalarım seyrekleşiyor ve kaçırdığım bazı yazılara üzülüyorum. Daha sonra takip ettiğim bloglar arasında genel bir tarama yapıp onlardan bazılarına ulaşıyorum. Bazen de yazmamın kısırlaştığı dönemlerde ya da fırsat bulduğumda blog okumalarım sıklaşıyor.

Okuduğum blogların hakkını verdiğimi düşünüyorum. Çünkü, ilgimi çeken yazıları satır satır okumaya anlamaya çalışırım. Hatta, dönüp dönüp birden fazla okuduğum yazılar da oluyor. Önce bir kez okurum bazen, yorum yazacak durumda hissetmem kendimi, sonra döner yine okur yorumumu yazarım. Yorum yazmak hakkında fikirlerim eskisi gibi değil. Daha önce yorum konusunda farklı düşünürdüm. Ev ziyareti gibi gelirdi bana. Biz geldik şimdi sıra sizde, artık sizi bekliyoruz gibi yani. Böyle bir zorunluluk hissettiğim için pek kıymet vermez, canım istediğine yorum yapar, yazdığım yazılara yorum yapılıp yapılmadığını o kadar önemsemezdim. Fakat artık düşüncelerim değişti. İnsanın yazdığı bir yazı okununca, yazarın ruhunun okşandığını anladım. Bir nevi paylaşım, etkileşim, ayrı bir keyif...

2015 yılının sonundan beri Kaplan Diary adını verdiğim bu blogta yazıyorum. Günlük olarak başladığım yazılar zaman içinde çeşitlilik kazandı, burası bir bakıma benim mabedim oldu. O ilk yıllarda Evde Yazar'ın adını zikretmeden geçemeyeceğim. Şimdi çalışma hayatının içinde eskisi kadar sık yazamıyor maalesef. Bir de Buzlu Kalem vardı, genç bir doktor arkadaşımız, öykülerine bayılırdım. Şimdi artık yazmıyor, ya da başka bir isimle yazıyor, izini kaybettirdi. Burada orkestra şefi gibi bloglar arası köprü kuran sevgili Deep'i anmadan olmaz. Diğer taraftan sevgili Manxcat Kuyruksuz Kedi'nin hayatını anlattığı bir yazıdan sonra aramızda bir dostluk ve anlayış köprüsü oluştu. Daha sonra onun "canımdan öte" dediği  Denize Bakan Ev'i kendime yakın buldum ve her ikisinin yazılarını da zevkle okuyor ve fikri tartışmalarından büyük zevk alıyorum.  

Okuduğum bloglar üzerinde uzun yorumlar yapıyorum bazen. Öyle ki, yaptığım yorumun uzunluğu asıl yazıdan da uzun oluyor zaman zaman. Uzun yorum almayı da seviyorum. Yorumlar üzerinde tartışmayı da. Genellikle öykü, kitap üzerine yazılan yazıları, günlük, deneme ve araştırma yazılarını okumayı seviyorum bloglarda. Siyaset ve dini konular da dahil olmak üzere her türden yazıları ve güncel tartışmaları takip ediyorum. Hiçbir siyasi ve dini bağlantım yok fakat yaşama dair belli görüşlerim var. Düşünmeyi seven, yaşamı sorgulayan blog yazarları benim favorim. Takip ettiğim blog yazarları, listeme düştüğünde ilgimi çeken yazıları okuyorum. Arada bana yorum yapan blog arkadaşlarına dönüp onların bloglarında yazdıklarına bakıyorum. Genellikle okuduğum bütün yazılara yorum bırakıyorum.   

13 Eylül 2020 Pazar

İNSAN NE İLE YAŞAR? - TOLSTOY

Kitabın Adı: İnsan Ne ile Yaşar
Yazar: Lev Nikolayeviç TOLSTOY
Sayfa Sayısı: 159
Yayınevi: Sis Yayıncılık
Çeviren: Emel Erdoğan
Türü: Öykü

Yazar Lev Nikolayeviç TOLSTOY (1828-1910) kırsal bir bölgede yaşamasına rağmen on beş yaşından itibaren Voltaire ve Rousseau'yu okuyup kendini yetiştirmiş, gerçekçi bir düşünür, "Anna Karenina" ve "Savaş ve Barış" gibi iki önemli romanın yazarı, kalemi güçlü edebi bir kişiliktir. 

"Hikayelerimin kahramanı, yüreğimin bütün gücüyle sevdiğim, bütün güzellikleri içinde anlatmaya çalıştığım ve hep güzel olan, güzel kalan ve hep güzel kalacak olan gerçektir." diyen Tolstoy, yazmış olduğu öykülerinde bu gerçek anlayışını satırlarına çarpıcı olarak nakşetmiştir. Öyküde yer alan kahramanların iç sesleri, kendi iç hesaplaşmaları, basit fakat düşündüren kısa cümlelerle okura aktarılmakta. Okurken insanı hem gülümseten, hem bilgilendiren hem de doğruyu yanlışı gösteren bir tat alıyor insan.  

Kitapta üç öykü bulunmakta; bunlardan ilki "İnsana Ne Kadar Toprak Lazım?" insanın doymak bilmez hırsını anlatıyor. İki kız kardeşin şehir ve köy yaşamından hangisinin daha iyi olduğuna yönelik tartışmalarından sonra köyde yaşayan küçük kız kardeşin kocası Pahom'u şeytan dürtüp büyük arazilere sahip olmasını ve çok para kazanmasını istiyor. Büyük bir hırsın esiri olan Pahom bu uğurda son nefesini veriyor.

İkincisi, üçünün arasında benim en sevdiğim öyküydü. "Bey ve Uşağı" adını taşıyan bu öyküde, Vasili adındaki ikinci sınıf bir alsatçı ile onun saf ve temiz uşağı Nikita'nın ilişkisi anlatılıyor. Ne zamandır pazarlık yaptığı bir arazi sahibinden satın alacağı koruluk için berbat bir kış gününde yola çıkmayı göze almış, Nikita ile birlikte yola çıkıyorlar. Yine, ilk öyküdekine benzer bir hırs faktörü var bu öyküde de. Vasili kendine gereğinden fazla güveniyor ama hava şartları, onu hedefine ulaştıramıyor. Diğer taraftan beyin uşağına hiç değer vermeyişi, onu atından bile aşağıda görmesi her fırsatta satır aralarına işleniyor. Bu öyküde yine kazanan iyi oluyor.  

Sonuncu öykü, kitabın adını taşıyor. "İnsan Ne ile Yaşar" adındaki bu öykünün kahramanı Simon, fakir bir ayakkabıcı. Karısıyla zar zor geçinen bu adam, kıt kanaat biriktirdiği parayla kasabaya inip kışı geçirmek için ihtiyaçları olan bir kürk satın almak ister. Parayı denkleştirmek için önce alacaklıların kapısını çalar fakat hemen hemen hiçbir tahsilat yapamaz. Ödünç olarak kasabadan istediği kürkü de alamayınca çaresiz geri döner. Yolda, bir türbenin kenarında karşılaştığı çıplak ve çaresiz bir adam görür, acıyıp üzerindekileri verir ve onun soğukta donmasını önler. Daha sonra alıp eve getirir. Aslında bu adam gökten kovulan bir melektir. Evet, bu öyküde biraz fantastik öğelerle iyiliğin her zaman mükafatlandırılacağı fikri öne çıkarılmış. Bana göre biraz gerçeklerden uzaklaşması yazarın genel karakterine bu öyküde ters düşmüş. Bu sebeple ben, konusu itibarıyla bu öyküsünü diğer ikisine göre biraz daha az sevdim. 

9 Eylül 2020 Çarşamba

EYLÜL - MEHMET RAUF

Kitabın Adı: Eylül
Yazar: Mehmet Rauf
Sayfa Sayısı: 288
Yayınevi: Sis Yayıncılık
Türü: Roman

Mehmet Rauf'un Eylül adlı romanını Eylül ayında okumak tam bir tesadüf oldu benim için. Öncelikle, ilk psikolojik roman olması nedeniyle ünlenen bu kitabın ilk olarak 1901 yılında basıldığını belirtmek isterim. Yazarın ilginç bir hayat hikâyesi var. Bahriye mektebinden mezun olup kıdemli yüzbaşı rütbesine kadar yükselen Rauf, yazmış olduğu Zanbak isimli romanın pornografik bulunması sebebiyle ordudan atılmış ve 6 ay hapis cezası almış. Hapisten çıktıktan sonra hayatını yazarlıkla kazanmaya çalışmış ve yazdığı bazı kitapların yanı sıra, bazı romanları muhtelif dergi ve gazetelerde tefrika edilmiş. Daha sonra henüz evliyken ikinci bir eşle nikâh kıymış, bu da yetmezmiş gibi, yazdığı eserleri okuyup etkilenen ve kendisinden 25 yaş daha küçük bir kadınla üçüncü evliliğini yapmıştır. İlk romanı olan Eylül, önce dizi halinde bir gazetede yayınlandıktan sonra büyük ses getirmiş ancak daha sonraki kitaplarında bu işi bir kazanç kapısı olarak gördüğü ve yaşantısındaki derbederliği yüzünden ilk zamanlardaki başarısını koruyamamış ve okurlarını kaybetmiştir. Bir süre Tevfik Fikret'le aynı evde yaşayan Mehmet Rauf, Eylül romanını Tevfik Fikret'in eşine beslediği duygulardan esinlenerek yazdığı rivayet olunur. Son yıllarında ekonomik sıkıntılar çekerek önce felç olmuş ve arkasından yaşama veda etmiştir.

Kitabın ilk baskı yılını düşündüğümde fazla sayıda Osmanlıca kelimeyle karşılaşacağımı düşünmüştüm. Bu konuda fazla zorlandığımı söyleyemem, belki okuduğum baskı 2012 yılına ait olduğu için sadeleştirilmiş olabilir. Fakat sadeleştirmeden doğan bir hata mıdır yoksa o zamanın konuşma tarzı mı bilmiyorum, romandaki pek çok cümle beni ziyadesiyle rahatsız etti. Edebi değeri oldukça yüksek bazı bölümler olmasının yanı sıra okurken kulağımı tırmalayan ve anlamakta zorlandığım bölümler ve oldukça sıkıcı tekrarlar var kitapta.  

"Önce Beyoğlu'na gitmiş, oranın mevsimi olmadığına suç bularak adaya geçmişti." cümlesi evet, anlaşılabilir. Bu cümleyi, ""Önce Beyoğlu'na gitmiş, oranın mevsimi olmadığını bahane ederek adaya geçmişti." olarak okumayı tercih ederdim en azından.

"Dışarıda köpüren rüzgârla perdeler uyanırken güneşin sunduğu o ılık gizlilik içinde, nasıl da rahat ve bu müzik sarhoşluğunun içinde nasıl da mutluydu, kendini, dünyayı, her şeyi unutuyordu." deyip içimi eritirken, sonra bir anda,

"Ve o bütün vücuduyla ağlayarak: "Necib, Necib'" diye haykırıyordu." demesi, beni benden alıyordu. Bu noktadan sonra hadi düşün bakalım, bütün vücuduyla nasıl ağlar bir insan! Hıçkıra hıçkıra, titreye titreye de, bir şey de. Aklıma kadının kol ve bacaklarından göz yaşları akıyormuş gibi bir sahne geliyordu. 

Romanın konusu son derece basit ve kişi sayısı oldukça az. Olayların tamamı üç kişi arasında geçiyor. Süreyya ve karısı Suat ile Süreyya'nın halasının oğlu Necip. Necip, Süreyya ile yakın arkadaş, yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Devamlı birlikte oldukları için Suat'la da beraber aynı zamanda, üstelik onunla başta müzik olmak üzere ortak hoşlandıkları şeyler daha fazla. Süreyya ise tam aksine müzikten hoşlanmıyor, onun, Suat'ın hiç hoşlanmadığı deniz ve balık avcılığı merakı var. Durum böyle olunca doğal olarak Suat ve Necip arasında bir duygusal bağ oluşuyor. Önce gizliden başlayan bu ilgi karşılıklı olarak alevleniyor. Kitabın büyük bir kısmı her iki aşığın birbirine duyduğu derin tutku, kıskançlık, aykırı bir ilişki olması sebebiyle korku ve pişmanlık, suçluluk, sadakat gibi konular üzerinde dönüyor. Kah anlatıcı, kah Suat ve Necip'in ağzından yeter artık ne olacaksa olsun dedirtene kadar tekrar tekrar bu duygular dile getiriliyor. Bunca detaydan sonra trajik bir sonun birkaç cümle ile anlatılması da oldukça garibime gitmiş, sanki yazar da anlattıklarından sıkılmış olmalı ki artık dosyayı burada kapatayım dercesine aceleye getirmiş gibi geldi bana. Bunun yanı sıra, aile yapıları hakkında fazla bilgi verilmiyor, bildiğimiz tek şey beyefendi ve hanımefendinin (Süreyya'nın babası ve annesi) yazın kaldıkları bir bağ evi, kışlarını geçirdikleri bir konak ve bağ evinden sıkılıp kiraladıkları bir yalıda kalan Süreyya ve eşi ile birlikte ne alakaysa hemen hemen devamlı onlarla olan Necip! Bunlar ne iş yaparlar, konaklarda yalılarda çalışan dadıların, hizmetçilerin parası nasıl ödenir, bu değirmenin suyu nereden gelir, bilinmiyor. Muhtemelen baba parası yiyorlardır, zira o kadar lüks içinde hepsi parasızlıktan yakınıyor. Şu beyefendi ne iş yapıyor da, bir sürü aile ferdinin geçimini sağlıyor hakikatten merak ettim. Ne var ki Meşrutiyet sonrası zengin ailelerdeki müzik aşkı ve bu konularda almış oldukları eğitim güzel yansıtılmış.   

Okumaya geç başladığım için Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk dönemi yazarlarına ait okumadığım epeyce yazar vardır. Bu bakımdan Kürk Mantolu Madonna'nın arkasından Mehmet Rauf''un Eylül romanı biraz olsun eksikliğimi giderdi. Eylül romanını, açıkçası gereksiz yere uzatılmış ve bir çok yerdeki ifadelerini rahatsız edici buldum. Rahatsız edici derken, hani bir yazıyı okurken kulağınıza şiir gibi gelir, ya da bir an duraksar anlamaya çalışır ve yazarın meramını anlayınca takdir edersiniz, işte ben bu romanda bu tadı yakalayamadım. Bir günde bitirdim ama bu kitabın akıcılığından değil bir an önce elimden düşmesi için. Tavsiye eder miyim sanmam, ama benim gibi merakınızı yenmek istiyorsanız, okunabilir.  

7 Eylül 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 55

Sade ve Derin / Deeptone tarafından moderatörlüğü üstlenilen Ağaç Ev Sohbetlerinin ikinci yılında, 55. Hafta konusu Manxcat/Kuyruksuz Kedi'den. Hemen konu başlığını verelim:

Parayla saadet olur mu, olmaz mı? Birileri her şeyin başı sağlık mevzusuna bağlamadan önce belirteyim, sağlığımız yerinde ve paramız var. Mutlu olmaya yeter mi yetmez mi?

Sağlığımız yerinde ve paramız da olduğuna göre daha başka ne isteriz bu fani dünyada.  Gerçekten merak ettim var mıdır üçüncü bir şey? Madem sağlığı bir tarafa koyduk, yaşadığımız dünyada paranın çözemeyeceği çok az şey olduğunu düşünüyorum. Fakat bizi mutlu edecek her şeyin parayla çözüleceğini iddia etmek de doğru değil. Altını çizdiğim gibi her şeyi çözemez para. Diyelim ki denizi seviyorsunuz, "Ah bir de şöyle bir yatım olsa ne kadar mutlu olurum." diyebilirsiniz. Paranız varsa buyurun, işte mutluluğun kapısını açtınız. Şöyle istediğinizden âlâ yatınız emrinizde. Üç sefer, bilemediniz dört sefer açıldınız denize, partiler verdiniz arkadaşlarınız toplayıp, içkiler, yemekler keyifler yerinde. Sonra sıkıldınız, özel bir uçağınız olsun, istediğiniz zaman istediğiniz yere gidip gezmek için. Para çok ya, problem değil sizin için. Onu da aldınız, gezip gördünüz, yiyip içtiniz, mutlu da oldunuz, hem de en lüksünden, en pahalısından, muhtemelen normal insandan daha fazla mutlu eder pahalı şeyler sizi, sonra... 

Sonra tatil dönüşü eşiniz arıyor telefonla, iyi görüştüğünüz bir dostunuz koltuk takımını değiştirmiş, tutturuyor biz de değiştirelim diye. "Ya hanım, daha bir ay olmadı, biz onları alalı!" Eşiniz, kıskançlığından hız kesmiyor, "Olsun, şimdi onlar moda." Kızıyorsunuz elbette, "Biz paraları sokaktan mı topluyoruz?" diye çıkışıyorsunuz. "Sen şişesi elli bin liralık şarabı içtin ama arkadaşlarınla, bana otuz bin liralık koltuğu mu çok görüyorsun?" diye yanıtlıyor. Elbette bu tartışma bu kadar sakin ve medenice devam etmiyor. Mutluluk mu dediniz?

Adamcağız tarladan topladığı ürününü gitmiş, pazarda satmış. İyi para kazandım diye ağzı kulaklarında, mutlu mu mutlu. Hani para olsa bari, elli kilo domates, yirmi kilo biber. 200 TL, onun için hiç de az değil. Köy evinde mis gibi bir tarhana çorbasının kokusu geliyor burnuna, kapıdan girerken. Çocuklar koşturuyor etrafına. Oturuyorlar birlikte mütevazı yer sofrasına. Kırıyorlar soğanı yumruklarıyla, kuru fasulye pilav, yanında da halis muhlis köy yoğurdu, katıksız. Kadın demiyor ki falanca komşumuz şunu aldı ben de isterim. Elindekilerle mutlu oluyorlar çoluk çocuk, bütün aile. 

Nedir mutluluk, var mı ölçüsü? Eğer varsa, eminim ki ikinci örnekteki ailenin saadeti çok daha ağır basar. Belki soruyu şöyle evirip çevirmekte fayda var. Parasız saadet olur mu? Ha, o zaman iş değişir bak. Parasız saadet olmaz. Yarını nasıl geçireceğini bilmeyen bir kişinin mutlu olmasına imkan yoktur. Hele bu pandemi döneminde işini kaybeden bir sürü insanı düşünüyorum. Hangisi mutlu olabilir düştüğü bu durumdan?

Sonuç olarak, yeterince paranın olmaması da, yettiğinden fazla olması da saadet kapılarını kapatır. Her kişiye göre bu sınır değişmekle birlikte saadet için yeterli paramızın olması gerekir. Kritik sözcük YETERLİ. Bu kadar doyumsuz bir insan neslinde YETERLİ denilen miktara bir sınır koyamadığımız içindir bütün mutsuzluğumuz. 

KÜRK MANTOLU MADONNA -SABAHATTİN ALİ

Kitabın Adı: Kürk Mantolu Madonna
Yazar: Sabahattin Ali
Sayfa Sayısı: 160
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Türü: Roman

Ne zamandır okumaya niyetlendiğim bir kitaptı "Kürt Mantolu Madonna". Kitap daha önce iki kez elime geçtiği halde olmadı. İlk seferinde kitapçıdan aldıktan sonra girdiğimiz bir AVM'nin kasasında unutuldu, ikinci kez ben okuyana kadar kim bilir kimin elinde kaldı. Sabahattin Ali (1907-1948), Cumhuriyet Döneminin kuvvetli kalemlerinden toplumcu bir yazar. Kısa sayılabilecek bu romanında yazar, dönemin sosyal yapısının yanı sıra insanın topluma yabancılaşması, aşk ve derin ruhsal tahlillere yer veriyor. Roman, yazıldığı döneme bağlı olarak bazı eski sözcükler içermekte ve bazı ifadeler günümüz Türkçe'sine göre güncelliğini yitirmiş durumda. Fakat, akıcı ve kuvvetli bir dili olduğunu söyleyebilirim.

İlk bölümde anlatıcı kendinden bahsediyor. İşinden neden kovulduğunu dahi anlamayan, insanların ekonomik ve sosyal statülerine göre değer verildiğinden yakınan ve yaşamın anlamını anlamaya çalışan bir karakter bu. Bir şirkette genel müdür yardımcısı olarak görev yapan varlıklı, eski bir okul arkadaşı olan Hamdi Bey'in küçümser tavırlarını sineye çekip onun ayarladığı bir işte, banka işlerini takip eden bir memur olarak çalışmaya başlıyor. Kendisine verilen odanın karşı masasında, Raif Bey adında, şirketin eski çalışanlarından, Almanca tercüme işlerini yapan, ezik bir memur oturmakta. Raif Bey, sık sık Hamdi Bey'in baskı ve hakaretlerine karşılık en ufak bir tepki göstermemektedir. Yine bir hakaretin ardından bir kağıda çizdiği Hamdi Beyin portresi, Anlatıcının dikkatini çeker ve kendisine hiç ilgi göstermeyen Raif Bey'i daha büyük bir istekle tanımaya çalışır. Hasta olduğu bir gün hem tercümesi yapılacak belgeleri götürmek hem de  geçmiş olsun demek için evine gider. Ev oldukça kalabalıktır, karısı, karısının erkek kardeşleri, eniştesi, çocuklar kendi havalarında yaşamaya devam ederlerken, istisnasız hiçbiri Raif Bey'i eve para getiren bir robottan farklı görmezler. 

Raif Bey, arkadaşına  içine kapanıklığını, her şeye karşı tepkisizliğinin nedenini ısrarla anlatmamakta direnmektedir. İyice ağırlaşıp hasta yatağına düşünce arkadaşına ofisteki çekmesinden siyah kaplı defterini getirmesini rica eder. Ertesi günü defteri getiren arkadaşından onu sobaya atmasını ister. Arkadaşı olan anlatıcının merakı artmıştır. Bir günlüğüne defteri okumasına müsaade ister ve Raif Bey'den bunun için onay alır. Sabah defteri getirdiğinde arkadaşının yaşamını yitirdiği gerçeğiyle karşılaşır. Romanın asıl konusu da Raif Bey'in bu deftere yazdığı ilginç hayat hikayesinde gizli

Aşk ne zaman ve nerede insanın karşısına çıkar bilinmez. Raif Bey, sadece üç dört aylık bir sürede yaşıyor aşkı ve sonraki on yıl vefasızlığın acısı çekip otuz beş yaşında hayata veda ediyor. İşin ilginç tarafı yaşamı boyunca inandığı tek insan olan Maria'nın, yani "Kürk Mantolu Madonna" 'nın ona asla vefasızlık etmediği gerçeğini, Raif Bey, ölümünden hemen önce acı bir şekilde öğreniyor. Havran'da çiftçilik yapan ve sabun fabrikaları bulunan babası tarafından sabun imalatı üzerine yeni teknik bilgiler öğrenmesi için Almanya'ya gönderilen Raif Bey, gezdiği bir resim galerisinde bir kadın portresi resmine takılır. Bu, ressam olan Maria'nın kendisini resmettiği bir tablodur. Kadının peşine düşer ve tesadüfen onu bulur da. Ve işte, Raif Bey'in kısacık yaşamında kendini bulduğu ve büyük keyif aldığı üç aylık dönem böyle başlar. Maria, prensip sahibi, erkeklerin parasıyla her şeyi satın alabilmesine öfkelenen ve onlara kapısını tamamen kapatan baskın bir karakterdir. Ancak Raif Bey'in çocuksu saflığından etkilenir ve ona inanır. Gel gelelim, memleketteki eniştesinden gelen bir telgraf onun bu mutluluğunun sonunu getirecektir. Telgrafta babasının öldüğü bildirilirken hemen memlekete dönmesi istenmektedir. Aslında ne babası ne de diğer aile fertleriyle sıcak bir bağı yoktur Raif Bey'in, ancak, Maria'nın isteği üzerine memlekete döner. Ağır bir zatürre geçirmekte olan kadın için de bir fırsat olur bu, o da şehrin karmaşasından uzak temiz havanın iyi geleceği bir yere, annesinin yanına gider. 

Raif Bey'in dönüşü hiç de bıraktığı gibi olmayacaktır. Enişteleri babasından kalan bütün varlığı aralarında bölüşmüş kendisine verimsiz bir zeytinlik ve harap bir ev bırakmışlardır. Buna rağmen sevdiğini yanına almak için evde bir takım tadilatlara ve işini yoluna koymaya çalışır. Bu esnada sık sık Maria ile mektuplaşırlar. Derken, bir süre sonra Maria'nın mektupları kesilir. Raif Bey, terk edildiğini, sevgilisini bir başkasına kaptırdığını düşünür. Oysa Maria sevdiğine bir çocuk beklediğini bile söyleyemeden doğum esnasında yaşamını yitirecektir. Aradan on yıl geçtikten sonra bu gerçeği büyük bir tesadüf sonucunda öğrenecektir Raif Bey, dokuz yaşındaki kızını karşısında görüp ona dokunamadan hem de.      


"Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?"

Bu arada aşkı hafife alan Raif Bey'e Maria, güzel bir nutuk çekiyor, tam da benim düşündüğüm gibi...

“Hayır dostum, hayır!” diyordu. “Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. Sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler, mesela benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. (Muhterem Beyefendinin bunların en başında geldiğini söyleyebilirim.) Şimdi ben bütün bu insanlara âşık mıyım?”

Ben bu romanı sevdim ve hala okumayan varsa okumasını öneririm.