KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

28 Şubat 2016 Pazar

28/02/2016 Pazar, Tire

Bugün yaylada da çalışma olmayacağını söylemişti Kadir. Durum böyle olunca havanın güzelliğine aldırmayıp dinlenmeye ayırdık bugünü.  Aslına bakarsanız eşimin belinden rahatsızlığı nedeniyle biraz da zoraki dinlenme oldu bu. Ne zamandır film seyredemiyordum. Coen kardeşlerin yönetmenliğini yaptığı 1991 yılı yapımı bir film seçtim. Yorumlara bakılırsa hem çok beğenenler  hem de sıkıcı bulanlar vardı ama zevkler ve renkler tartışılmaz deyip şansımı denemeye karar verdim.

Filmin adı "Barton Fink". 1940 yıllarında geçen filme adını veren Barton Fink, Newyork'lu Yahudi bir oyun yazarını oynuyor. Los Angeles'tan aldığı bir teklif üzerine ilgi alanına girmeyen bir konuda sıradan bir senaryo yazması isteniyor yazardan. Ismarlanan eseri yazmaya başlar başlamaz bir türlü gelmek bilmeyen ilham perisi sebebiyle Fink'in yaşadıkları filmin ana temasını oluşturuyor. Senaryoyu yazdığı gizemli otel odasındaki kapı komşusu Charlie Meadows, ünlü senarist Mayhew ve onun kız arkadaşı Audrey içine düştüğü sıkıntılı durumdan kurtaramıyorlar Barton Fink'i. Psikolojik gerilim türündeki filmin sonlarına doğru birbirini takip eden beklenmedik olaylar gerçek üstü boyutlara taşınıyor.

Ben filmi zevkle izledim ve beğenenler arasına katıldım. Akşama yine balık sofrası kurduk. Canımızı sıkan tek şey, salata için çıkardığım dolu zeytinyağı şişesine kazara dokunup tezgahtan aşağı düşürmem oldu. Neyse artık bunu da hayra yorduk.


27 Şubat 2016 Cumartesi

27/02/2016 Cumartesi, Tire

Bu günlerde küresel iklim değişikliği kendini iyiden iyiye hissettiriyor memleketin her bir köşesinde. Daha Şubat ayını bile geride bırakmadan yaz mevsimini yaşıyoruz. Kışlıkları kaldırıp yazlıkları çıkarmak lazım böyle giderse havalar .

Yaylaya gitmek üzere evden çıktığımda arabanın arka lastiğini düşünüyordum. Dün, doktorun randevu saatini kaçırmamak için inmek üzere olan lastiğe beni Tire'ye dönünceye kadar idare etsin diye hava basmıştım. İşe yaramıştı bu, nitekim akşam arabayı park ettiğimde lastik normal görünüyordu. Sabah bir ara gösteririm derken yanına gittiğimde bir de ne göreyim, dün gece sağlam bıraktığım lastik iyice inmiş, jant yere dayanmış. Bu halde bir santim dahi yürüyemezdi. Lastikçiyi getirmek için eşimin arabasını alıp dükkana gittim. Çırağı yanıma alarak geri döndüm.  Uyanık bir çocuk çırak. Lastiğe kulağını dayar dayamaz kaçan havanın çıkardığı zorlukla anlaşılabilen ıslık sesini duydu hemen. "Abi buna çivi girmiş, aha burada, lastiğin arka tarafında." Yanında getirdiği hava tüpü ile inmiş lastiği şişirerek arabayı yürür hale getirdi.   Daha sonra birlikte dükkanlarına gittik. Usta tekeri çıkarıp şöyle bir baktı ve tam çırağın gösterdiği yerden çıkardı çiviyi. 

Kaplan köyüne giriş yolunun üzerindeydi lastikçinin dükkanı. Nihayet tamir işi tamamlanıp yaylaya doğru çıktım yola. Beyler Deresinde sağlı sollu birçok araç dizilmiş, Kaplan'ın dar yollarında yoğun bir şekilde akıyor trafik. Güzel hava, hafta sonu ile birleşince dökülmüş insanlar kırlara, bayırlara. Yol kenarlarında gelişi güzel park etmiş araçlar, yakılan mangallardan yükselen dumanlar ve et kokuları eşliğinde yukarı doğru tırmanıyorum. Günlerce şehre oturan sis tabakası tamamen kalkmış, manzara net bir şekilde gözler önüne seriliyor.

Her güzel havada yaptıkları gibi köy meydanına tezgahlarını kuran köylüler, incir, zeytinyağı, ceviz, kestane gibi yöresel ürünler satıyorlar. Köyün meşhur lokantalarına dışarıdan gelen misafirlere ait yol boyu park edilen araçların arasından geçip yayla yoluna sapıyorum.

Bahçe kapısı açık. İçeriden sesler geliyor. Arabayı girişe park edip biraz yürümek istiyorum ama arkadaki mermer geliyor aklıma. Arabayla giriyorum bahçenin içine evin yanına kadar ilerliyorum. Gani Ustanın traktörle getirdiği tuğlaları indiriyor işçiler. Kablo kanalının geri dolgusu tamamlanmış. Hepsini kontrol edeceğim diyorum. Elektrikçinin elemanı Kamil de kontrol edip beğendi yaptığımız işi diyor bana, Gani Usta. Onu da arar sorarım diyorum. Kanalizasyonun hendek kazısı devam ediyor ama sonuna yaklaşmış o da. Tuvaletin bütün tesisat boruları yerleştirilmiş, taban betonu dökülmüş, giriş kapısının üzerindeki hatıl kiriş kalıbı yapılıp betonlanmış. Taş fırının üst betonu ve bacası da tamamlanmış.

Bahçeyi geziyoruz Gani Ustayla. Badem ağaçlarından sonra şeftali, erik ağaçları da çiçek açmış. Kayısı ağaçları tomurcuklanmış. Kadir'e yarım kalan budama işi için zaman ayırmasını bir kez daha hatırlatıyorum. Yakup Usta'yla birlikte yapacaklar bu işi. Akşam dönerken arabanın termometresine bakıyorum, dışarıda sıcaklık hala 19 derece.     

PAŞAAAAAAAA


Çalan telefonunun ekranında "Kızçem" yazıyordu. Açma düğmesine bastı hemen.
Ağlama sesi geliyordu karşıdan. Telaşlandı birden. Kızını üzen ne olabilirdi ki? Adını dahi koyamadığı bir sürü kötü senaryo uçuştu beyninde.
"Ne oldu kızçem, çabuk anlat bana."
Telefondaki ses hıçkırıklara boğuldu, bir şeyler söylemeye çalışsa da ne olup bittiği anlaşılmıyordu sözlerinden.
"Sakin ol biraz, ne olur ağlamadan konuş, ne dediğin anlaşılmıyor." dedi sesini yükselterek.
Gayrı ihtiyari duyduğu ses tonu onu sakinleştirmişti bir süreliğine. Derin bir iç çekişten sonra kendini toparlar gibi oldu,
"Paşa öldü" dedi sessiz bir şekilde.  Yeniden başladı hıçkırmalar...
"Başın sağ olsun kızım, ona verilen ömür bu kadarmış, öyle üzme kendini" diye teselli ederken aslında,  bu acı habere o da çok üzülmüştü. Sadece Paşa değildi tabii onun üzüntüsü. Belki daha fazlası, kızının Paşa için döktüğü göz yaşlarıydı. O ağladıkça içinden bir parça kopuyordu  sanki. Daha fazla ne söylenebilirdi ki. 

"Damlayla ağzından besledim. İlaç verdim, olmadı, olmadı yaşatamadım. Keşke veterinere götürseydim. Ellerimde verdi son nefesini... O kadar masumdu ki." Kızının hıçkırıklarına karışan çaresizlik seslerini dinlerken,  o sadece sustu.

Bir haftadan beri hastaydı Paşa. Gözlerinin feri gitmiş, ayakta zor duruyordu. Yaşı da epey ilerlemişti zaten. Üç aylık bile değildi alındığında. Kuşlar insana göre on kat hızlı yaşlanırmış. Bir yıl sonra on yaşında bir çocuğun haylazlığı vardı üzerinde. Her gün saatlerce konuşurdu kızı onunla, şarkılar söylerlerdi birlikte. Hani kuş beyinli derler de küçümserler ya, hiç öyle değildi Paşa. Birinin elinde yiyecek bir şey gördüğünde, bütün şirinliğini sergiler, neşeye boğardı insanı. Aşkım, bi tanem, Paşacık kelimeleri dökülüverirdi gagasından.

Evinin maskotuydu. Yeri her zaman baş köşedeydi. Göz hizasına yakın olmalıymış kafesi. Aşağılık kompleksine kapılır, küser konuşmazmış yoksa. Yıllarca yoldaşlık etti o kızına, kızı da ona. Sınav döneminde derslerini ilk anlattığı, verdiği seminerlerin ilk dinleyicisiydi o. Dilinin dönmediği birçok tıbbi terimi kulak kabartıp ilk o anlamaya çalışmıştı.

İkinci yılında artık yirmi yaşında yağız bir delikanlı olmuştu Paşa. Kafesten dışarı çıkınca salonun bir ucundan diğer ucuna defalarca kanat çırpıyor, yorulunca gidip başına konuyordu kızının. Akşam olunca gevezeliği tutar, gündüz bütün duyduklarını tekrarlayıp dururdu.

Bir müddet sonra kızı ona sarışın bir gelin adayı bulup koydu yanına.  Daha ilk günden mülayim Paşasını yolmaya başladı cadaloz. "Çirkef, benim Paşamı gagalayıp öldürecek" deyip aldığı yere geri götürdü hemen. Bir başka sarışın buldu tam Paşa'ya göre. Yaşı küçük ama bekler Paşa artık bir müddet. "Prenses" koydu adını yeni gelinin.

Yıllar su gibi akmış Paşa, türünün skalasında kızının yaşını çoktan geçmişti. Artık evin büyüğü sayılırdı. Prensesle evliliklerinden hiç çocukları olmadı. Paşa ilk eş adayının korkusunu üzerinden atamamış olacak ki hep mesafeli yaklaşmıştı Prensese. Uzun yıllar birlikte kardeş gibi yaşadılar. Bazen kafesin dışında birlikte kanat çırptılar, bazen saatlerce yan yana tünediler kafeslerinde, sessizce.

Geçen yıl, aniden yalnız bıraktı Prenses, kader arkadaşını. Kızı onu cansız buldu  kafesinde. Paşa da  çok üzülmüştü. İçine kapandı birden. Ne kendi çıktı kafesinden ne de bir cik çıktı nefesinden.

Nasıl teselli edecekti şimdi kızçesini, birlikte geçen onca yıldan sonra? "Hayat bu işte!" dedi. "Hepimiz bu dünyaya misafir geldik, acı, tatlı günler yaşadık, sıramız gelince her şeyi olduğu gibi bırakıp gideceğiz biz de, aynı Paşa'nın bizi bıraktığı gibi..."

Ertesi gün, İnciraltı Kent Park'ta, bir ağacın dibine gömdü kızı Paşasını, merasimle. Sadece, yaşamı boyunca asla unutamayacağı güzel hatıralar kalmıştı, ondan geriye... 



26/02/2016 Cuma, İzmir

Bugün kendimi Türk doktorlarına emanet ettim. Sabah 11.30 da diş doktorumla, 16.30 da göz doktorumla randevum vardı. Allah herkese sağlık versin, doktor yolu göstermesin. Aslında doktorlarla haşır neşir olmayı pek sevmem ben. Çok mecbur kalmazsam rahatsızlığımın kendi kendine geçmesini beklerim bir müddet. Bu arada ağrılara dayanabildiğim sürece ağrı kesici de kullanmam. Hastalığım doktoru görmekte ısrar ederse, mecburen gitmek zorunda kalırım.

Yaklaşık üç hafta önce başlayan diş tedavim mart ayının sonuna kadar sürecek gibi. Diş tedavisi bildim bileli hiç korkutmadı beni. Bugün de hem "implant" ların durumuna bakılacak, diş taşları temizlenecekti. İşte bana göre en sinir bozucu olan şu taş temizliği. Doktor alır eline iki ucunda birer kıvrık tel olan aleti, dişlerin ve diş etlerinin arasına sürter de sürter, diş etlerini kaldırıp aradaki taşları çıkartır. O kadar sinir bozucu sesler duyulur ki zordur dayanması. Bu kez genç bir bayan doktordu temizlik işini üstlenen. Diş etlerimin yedi sekiz yerine ayrı ayrı morfin enjekte etti. Anesteziye pek duyarlık göstermediğim halde, verilen dozun yüksekliğinden olsa gerek yediğim iğneler kendini anında belli etti. Birkaç dakika içinde alt ve üst dudaklarım bana ait değildi sanki. Bu işlemden hemen sonra  doktor, acıyı duymayacağımı düşünerek, dişlerimin arasında dolaştırdı o garip aletini.

Klinikten çıktıktan hemen sonra rahatlamış görünse de dişlerim, damağıma girip çıkan iğnelerin gözlerime kadar acı dalgaları halinde yayıldığını hissettim zaman zaman.

 Göz doktoruna gidene kadarki zamanım annemle birlikte geçti. Her zaman olduğu gibi bana illa bir şeyler ikram etmek istemesine rağmen dişlerimin durumu onun bu arzusuna engel oldu. Ayrılırken çocukluğumun geçtiği sokağa bakıp eskilere gitti aklım. Doğduğum evin her iki yanındaki çam ağaçlarını apartman yapacaklar diye kesmek, kurutmak istemişlerdi. Onlardan birisini kurutmaya muvaffak olmuşlar ama diğerinin her türlü eziyete rağmen, altmış yıldır ayakta kalma çabasına şahit oldum. Yorgun gövdesi üzerinde zamana ve darbelere meydan okuyan bir kaç seyrek dal, rengi solmuş dikenli yapraklar kalmıştı geriye. Çocukluğumda delikanlı gibiydi onun gövdesi, dalları, diken yaprakları göğe yükseliyordu. Gurur duyuyorduk çam ağaçlarımızla. Evimizin bekçisi gibiydiler heybetli görünüşleriyle. Mahallemizin başka hiçbir yerinde yoktu çam ağacı. Adres verirken de kolay oluyordu bizim için; "sokağa girdin mi, çam ağaçlarının arasındaki ev, işte o bizim  evimiz" diyorduk başkalarına adresimizi tarif ederken.

GÖZÜM YOLLARDA...

Yaklaşık bir buçuk yıl önce eşimle Umman'daydık. Şirketimizin üstlendiği büyük bir proje için en az ayda bir ziyaret ediyordum bu ülkeyi. Eşim beni de götür bir daha ki sefere, demişti. Bir ay kadar kaldık onunla birlikte. İşte böyle başladı benim gözümle ilgili hikayem. Fırsat buldukça geziyor, tanımaya çalışıyorduk bu güzel ülkeyi. Çalışma iznini alanlar için yerel ehliyet gerekliymiş. Ama kendi ülkenin ehliyetini gösterince zorluk çıkarmadan hemen veriyorlarmış. Sadece göz muayenesi olmak gerekiyormuş. Eşimi gezdireceğim ya, işte bu yüzden ben de yerel ehliyet almak istedim. Göz muayenesinde doktor elindeki çubukla ışıklı bir levhadaki harfleri gösterip okumamı istedi. Kendimden emin girdiğim bu muayeneden dehşet içinde çıktım. Gösterdiği harflerin çoğunu okuyamamış, okuduklarımı da resmen sallamıştım. Kesin vermezler bu ehliyeti bana deyip çıkmıştım hastaneden.

Birkaç gün sonra şirket görevlisi ehliyetimin çıktığını söyleyince inanamadım. Birçok yeri gezdik eşimle. Yabancısı olduğum ülkede levhaları iyi takip etmek lazım tabii. Ama ben levhaları okumakta zorlandığımı gördüm. Eşimden yardım istedim gideceğimiz yeri kaçırmayalım diye. Hava kararınca o da benden beterdi. Ne zaman ki, önümde takip ettiğim aracın plakasını dahi okuyamadığımı fark ettim, tamam dedim benim gözler ayvayı yemiş. Numarası artmış olmalı dedim kendi kendime.

Ankara'ya döndüğümüzde anlı şanlı bir göz hastanesine gittik. Muayene etti doktorun biri. Dışarı çıkıp diğer doktor arkadaşı ile geri döndü. Gözlüğünüzün numarasını değiştirmek çözüm değil, sizde katarakt oluşmuş dediler. Beklemediğimiz bir şeydi tabi. Eşimle birbirimizin yüzüne bakakaldık. Doktorlar muazzam bir pazarlama tekniği ile, artık kataraktın sorun olmaktan çıktığını, lokal anestezi altında iki dakikalık operasyondan sonra yakın ve uzak gözlüklerini atıp yeniden doğmuş gibi olacağımı söylediler. Önümüze sunulan çözüm kusursuzdu. Hemen maliyet bilgisi verdiler. "Peki, ne zaman olabilir bu operasyon?" diye sorduğumuzda aldığımız cevap daha da şaşırttı bizi. "İsterseniz hemen, şimdi." 

İşte, böyle verdik kararımızı. En iyisi multi-focal lensmiş. "Tamam o olsun, her zaman lens değiştirmeyeceğiz ya." Ertesi gün sağ gözümden, bir sonraki gün sol gözümden katarakt ameliyatı oldum. İyileşme süreci uzun sürse de bunu hep kendimden bildim. Cuma günü ameliyattan çıkıp güneşe karşı Balıkesir'e kadar araba kullandım. Bir gün sonra geri dönerken yine araba kullanıyordum. Geceleri gözlerime sanki iğneler batıyor ve göz yaşlarına boğuluyordum. İş yoğunluğunda düzenli kullanmam gerekli damlaları da aksatıyordum.

İki ay sonra gözlerimdeki ağrılar dinmişti ama bir garip hissediyordum kendimi. Sol gözüm başkasının, sağ gözüm başkasınındı sanki. Gözlerimden biri sanki emanet duruyordu yuvasında. Kontrollerde gayet başarılı bulmuşlardı operasyonu oysa. Psikolojik dedim, zamanla düzelir nasıl olsa. Düzelmedi. Tam aksine her geçen gün daha huzursuz etti bu durum beni. Emekli olup İzmir'e yerleşmiştik artık. Yine İzmir'in en tanınmış göz mütehassıslarından birine gittik. O da artık genç uzmanlara bırakmış işi. Genç uzmanımız, cihazlara soktu beni, ölçtü biçti, hikayemi dinledi. "Bak bey amca" dedi. Artık doktorların bile bana amca demeleri garibime gidiyordu. "Bu yaştan sonra size yapılacak bir şey yok. Bu şekilde ölene kadar idare edeceksiniz." Ya ne diyor bu adam. Söyledikleri tüylerimi ürpertti. Yaşım ne ki benim. Anneannem kadar yaşasam daha kırk dört yılım var. Yoksa doktorun dedikleri mi doğru. Kafam karışık.

Bu kafa karışıklığı içinde iki ayda zor aldım randevuyu şimdiki göz doktorumdan. Bir sürü cihaza soktu. İki saat bekletti, iki saat testler, testlerin sonucunu beklemeler, göze ilaç damlatmalar ve muayeneler sürdü. Sonunda verdi kararını doktor. Sol gözdeki lens kaymış, gözüm topu topu yüzde beş ila on arasında görüyor. "Lensiniz değişecek, gözünüzdeki tahribat ve yoğunlaşmalar temizlenecek." dedi doktor. Yeni lensler çıkmış üç ay önce. Hem uzağı, hem yakını, hem de orta mesafeyi görebiliyormuşsun. Neye patlar bu iş bana doktor? Operasyon için size hangi tarih uygun? Sorularım uçuştu bir an. Beni esas şaşırtanın; muayene için iki ayda zor aldığım randevu, konu ameliyat olunca "istediğiniz zaman, gece gündüz fark etmez, biz her zaman çalışıyoruz" a dönmüş olması. Daha mı iyi olacak? Garantisi yok. Karar vermek zor bu yüzden. Ama sol gözüm de görmüyor. Lazım bana bu göz.  Okuyacağım, yazacağım daha çok şey var.

25 Şubat 2016 Perşembe

SÜKÛNET KUTBU


İnsan çevresinde bütün olan biteni kuru bir süngerin suya olan hasreti gibi çeker dururmuş içine. Kader tahtasına yazılırmış bilgiler. Dünyaya merhaba diyen her canlının çevresi çizermiş kaderini.

Mutlak değilmiş bilimsel gerçekler. Nicesinin üzeri çizilmiş nicesi gelmiş, eskisinin yerine. Bilimin doğasındaymış değişim. Bütün her şey zaman ve mekana göre bağlıymış.

İnanç dünyası değişimi kabul etmezmiş. Yüzyıllar geçse de üzerinden, hep aynıymış anlatılan. Önemli değilmiş zaman ve mekan. "Sükûnet Kutbu" denmiş bu değişime karşı sessiz direnişin adına. Cennetin köşkleri tefriş edilmezmiş her yılın modasına göre, baştan beri odunla yanarmış cehennemin ateşi, doğalgaz bozarmış fiyakayı.

İşte tam bu yüzden inanç dünyasının yolundan geçmezmiş bilimsel gerçekler. Aksini iddia edenlerin ya inançları değişmiş ya da bilimi donmuş.

Her ne kadar değişimden yana görünse de İnsanoğlu, aslında hiç hoşlanmazmış değişimden. Her değişiklik bir güvensizlik kurdu düşürürmüş beyinlerine. Çünkü hataymış değişim işin özünde. Her hata gebeymiş bir sonra gelen hataya.

İşte bu yüzden elle tutulması ve gözle görülmesi imkansız olaylardan beslenen inanç dünyası, devamlı değişikliğe uğrayan bilimsel kanunlara karşı meydan okuyup devam etmiş güç kazanmaya.  

Büyük siyasi önderler bile tanrısal bir yol seçmişler kendilerine, bilimsellik yerine. Hata yapmışlar ama kimseye söylememişler. Tanrıdan öğrenmişler hata yapmanın sonları olacağını.  Sorgusuz sualsiz, körü körüne bağlılıklarının adresleri olmuş "Sükûnet Kutbu".         

25/02/2016 Perşembe, Tire

Dün, gece boyunca yağan yağmur toprağı iyice ıslatmıştı. Sabah havanın yeniden yükselmesiyle birlikte güneş kendini gösterdi. Eşim, uzun zamandır devam eden fizik tedavi seanslarının sonuncusuna girmişti dün. Çoktandır yaylaya çıkmadığından yukarıda yapılanları, özellikle de taş fırını merak ediyordu.

Çalışma yapılan günlerde şehir dışında değilsem, mutlaka yaylayı dolaşır ustalarla yapılacak işleri konuşurum. Yağışlı günlerde ustalar gelmez genellikle. O günler, benim de yaylaya çıkmadığım ender günler. Bu yıl aşırı soğuk nedeniyle çalışmalara bir haftaya kadar ara verildi. Bazen yağmurlu günün ertesi de çalışmaya gelmez ustalar. Bu nedenle evden çıkmadan Kadir'i arayıp orada olup olmadıklarını öğreneyim dedim. Kadir, bu sabah Yakup Ustanın gelmediğini söyledi. Geçen haftanın bütün günleri çalışmışlardı. Salı Pazarının kurulduğu gün de çalıştılar, pazar günü de. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak için azıcık yağmur bile bahane oluyor bu insanlara.  Bir gün ara verseler, nedenini anlayamadığım bir mahcubiyet içine giriyorlar. Oysa işleri şu tarihe kadar tamamlayın demedim onlara.

Madem çalışma olmayacak bugün, biz de vaz geçtik yaylaya gitmekten. Dün kestirip arabaya koyduğum mermeri yarından sonra götürsem de olur. Yarın İzmir'e göz doktoruna gideceğim çünkü.

Bugün tam kitap okuma günü oldu böylece. Arada okumaktan sıkılıp bir şeyler yazmaya çalıştım ama olmadı. Ismarlama olmuyor zaten bu işler. İlham perisi gelip ziyaret edecek mutlaka. Yazmayı bırakıp tekrar aldım kitabı elime. Orta kalınlıkta bir kitap ama bazı bölümlerde felsefeye giriyor bazı bölümler ise sinirimi bozuyor. An geliyor okuduğumu bir seferde anlayamıyorum. Başa dönüp yeniden okuyorum. Çeviri hiç de fena değil ama yazım ve dizgi hataları çok fazla. Bu da işimi zorlaştırıyor. Yazan kim olursa olsun her sayfasından iyi ya da kötü pek çok şey öğreniyorum. Bitirince bloğumun kitap başlığında bahsedeceğim ondan. Herkese okumasını tavsiye edeceğim. Onun yanlışlarını zaten bütün dünya biliyor ama doğruları beni hayli şaşırttı. Kesinlikle incelenmesi gereken bir beyin.

24 Şubat 2016 Çarşamba

FÜHRER'İN NEFRETLERİ

Yayın hakkı Almanya'nın Bavyera Eyaletine ait Adolf Hitler'in "Kavgam" isimli kitabı, İkinci Dünya savaşından sonra birçok ülkede yasaklanmış ancak telif hakkı 31 Aralık 2015 tarihi itibarıyla son bulunca kitap serbestçe yayınlanmaya başlanmıştır.
  
"Sabahleyin bir Yahudi gazetesini okuyup da, onda kendisinin iftiraya uğramadığını gören kimse, bir gün evvelki yirmi dört saatinin boşa gitmiş olduğunu anlamalıdır." cümlesi Hitler'in kitabından bir alıntı. Bu cümleyi okuyunca sessizce gülümsüyorum. Kesinlikle normal değil bu adam. Bir topluluktan ne kadar çok nefret edilebilir? Bu kadar büyük bir nefret niçin doğar? Bu iki sorunun cevabı meşgul ediyor kafamı. Kitabın bazı bölümleri Yahudi ırkını aşağılayıp ona en ağır sözlerle hakaret etmek için ayrılmış. Çağın en büyük nefretinin muhatabı olan bir Yahudi vatandaşı, bu kitabı okurken neler hisseder kim bilir?  Üstelik ataları okuduğu kitabın yazarı tarafından akıl almaz işkence ve cinayetlere kurban edilmişse eğer. 


Yahudiler kadar olmasa da, hiçbir sorumluluk taşımayan parlamenter sistemin üyeleri Hitler'in nefret listesine dahil ettiği diğer bir topluluk. Bu topluluk onun insanlık dışı işkencelerine muhatap olmasa da en ağır hakaretlerden nasibini alıyor. Sadece milletvekillerine hakaret etmiyor Hitler, ona oy verenleri de dört ayaklılar sınıfına sokuyor. Hitler parlamenter sistemle ilgili bakın neler diyor.

"... Eğer, halkta partiyi terk edip koşumlarından kurtulmak istediğine dair bir tehlike belirirse, partinin boyasını yenilemek gerekir.  Halkı aldatma oyunu eskiden olduğu gibi yeniden sahneye konur, insanların vazgeçemediği aptallıkları karşısında bu davranış şekli şaşırtıcı değildir. Oy verecek çalışan ve düşük gelirli halk kesiminin "dört ayaklılar"ı yeni program karşısında gözleri kamaşmış bir şekilde tekrar aynı ahıra koşarlar ve daha önce kendilerini kandırmış olan herifi bir kere daha seçerler. İşte bu şekilde halkın ve çalışan sınıfların adayı tekrar "parlamento tırtılı" olur Yani kamu hayatının yaprakları üzerinden midesini doldurmaya devam eder. Sonunda şişmanlar, büyür ve bir süre sonra tekrar bir kelebeğe dönüşür..."  

24/02/2016 Çarşamba, Tire

Hava raporuna göre yağmurlu görünüyordu ama gün boyu hiç yağış düşmedi buraya. Bazen gökyüzü bulutlarla kapansa da zaman zaman güneş de yüzünü gösterdi.

Telefonum çaldığında yağıştan dolayı acaba çalışma olacak mı diye merak ediyordum. Arayan Elektrikçi Ali'nin elemanı Kamil'miş. Yaylaya çıkmış oradan arıyormuş beni. Çıkmadan önce niye aramadın be adam deyip söylendim.
"Abi, geldiğimde haber vermemi istemiştin, onun için aradıydım." dedi.
"Yirmi dakikaya kadar orada olurum. Bizim ustalar gelmişler mi?" diye sordum. Hepsinin geldiğini söyledi.

Hemen hazırlanıp aceleyle çıktım evden. Bahçeye vardığımda, bir taraftan elektrik kablosu döşemek için açılan hendekler toprakla geri dolduruluyor, diğer taraftan taş fırının son aşama inşaatı devam ediyordu.

Kamil  tuvaletlerin döşeme altı tesisatını bağlamak için arabasına bir sürü boru ve ek parçasını yükleyip gelmiş. Elindeki plana göre aplikasyon yaptık ve su hatları ile pis su giderlerinin yerlerini belirledik birlikte. Taş fırının ağzına tezgah için iki parça kayrak taşı koymuş Yakup Usta. İki taşın arasında kalan boşluk içime sinmedi. "Sanayide mermer kestiririm buraya, çıkarın şu uyduruk kayrak taşlarını yerinden" dedim. Öğlen olmuştu ama havada en ufak bir yağış belirtisi yok.
YEŞİL İMARET CAMİ
KARA HASAN CAMİ

Bahçeden ayrılmadan önce Kamil  işaretlediğimiz yerleri kazmaya başlamıştı bile. Şehre indiğimde ilk olarak sanayiye gidip mermeri kestirdim. Hazır o tarafa gitmişken hemen yanındaki marangoz dükkanına uğrayıp yapılacak işleri Ünal Ustayla konuşmayı düşündüm. Dükkana gittiğimde Ünal yoktu yerinde. Çalışan elemanlar patronlarının dışarıda olduğunu söylediler. Hemen oradan telefon edip yakında yaylaya elektriğin bağlanacağını bildirdim. Eksik işleri tamamlayabilmek için o da elektriğin bağlanmasını bekliyordu.


Dönerken iki cami çekti ilgimi. Halbuki farkında olmadan her zaman önünden geçtiğim camilerdi bunlar. Tire'de tarihi eser niteliğinde bunun gibi çok sayıda cami bulunuyor. Başka yerlerdekiler gibi birbirinin kopyası basit camiler değil buradakiler. Her birinin mimarisi farklı. Madem bu memlekette yaşamaya karar verdik; hani birileri olur sorarsa, ayıp olur bilemezsek bu camilerin tarihini, özelliklerini. Bir an önce gezip incelememiz ve öğrenmemiz lazım. Şimdilik birkaç fotoğrafını çekiyorum onlara yeniden döneceğime dair kesin söz vererek..

23/02/2016 Salı, Tire

İşin yoğun, havanın güzel olduğu bir gün. Sadece işlerden dolayı meşhur Salı Pazarını kaçırdığıma hayıflanıyorum. Ali'nin dükkanına gittiğimde kendisinin Tedaş'ta olduğunu öğrendim. Adamları yayla için hazırlık yapıyorlardı. 900 kiloluk kablo makarasını almak üzere pikaplarını ambara göndermişler. Tam ayrılıyordum ki, orada çalışanlardan birinin, parmağıyla bir şey göstermeye çalıştığını gördüm. Dönüp baktığımda gösterdiği şeyin arabamın havası inen arka lastiği olduğunu anladım. Hay aksi şeytan diye söylendim, tam sırasıydı.


Aceleyle yakında bir lastikçi buldum. Günün erken saati olduğu için hemen benimle ilgilendi lastikçi. Meğerse lastiğin supap iğnesi kırılmış. Gerekeni yapıp bütün lastiklerin havasına baktı. Kısa sürede bu işin hallolmasına sevindim ve tekrar elektrikçinin dükkanına uğradım. Ali dükkana dönmüş. Beni görünce "Adamları hemen gönderiyorum sana" dedi.
"Tamam" dedim. "Ben de kiralık Hakan'la görüştüm, kepçenin yarım saate kadar geleceğini söyledi." 


Ekibi yukarıda bekleyeceğimi söyleyip yaylaya doğru çıktım yola. Bahçeye geldiğimde Yakup Usta taş fırının duvarlarını örüyordu. Az sonra üzerinde koca bir kablo makarası olduğu halde yeşil bir pikap girdi bahçeye. Makarayı avludaki kum yığınının üzerine yuvarlayıp içinden kalın bir boru geçirdiler. Borunun her iki ucuna da birer kriko yerleştirip makaranın rahatça dönmesini sağladılar.

Gani Usta iki oğluyla beraber elektrikçilere yardım edecekti. Makarayı yavaş yavaş döndürmeye başlayıp serbest kalan kablo ucunu bahçeden aşağı çekmeye başladılar. Kolay değil kablonun uzunluğu tam dört yüz metre. Üstelik kalın kesitli, ağır bir kablo. Yokuş aşağı olduğu halde altı kişi zor çekiyorlar. Kadir'i de makaranın başına verdiğim halde aşağıdan haber gönderip ilave adam istediler kabloyu çekebilmek için.  En sonunda Kadir'i de yanlarına yollayıp makaranın başına kendim geçtim. Dev makaranın dengesini kaybedip aşağıya kaydırırsam aşağıda çalışan ne kadar adam varsa önüne katıp sürükleyebilirdi. Neyse ki kablonun büyük kısmı açılmıştı.

Makara nerdeyse boşalmıştı ki telefonum çaldı. Arayan kepçeci Hakan'mış. Traktör kepçe gelmiş, Lütfi beyin lokantasının önünde beni bekliyormuş. Hemen arabaya atlayıp kepçenin bulunduğu yere gittim ve operatöre yapacağı işi anlattım. Yaklaşık yüz otuz metre hendek açıp kablo yerleştirildikten sonra üzeri kapatılacaktı. İşin zor tarafı hendek kazısı yapılacak yol boyunca tam olarak yerleri belli olmayan bir sürü boru ve menfezin olmasıydı. Makine dar kovasını takıp işe hazırlandığında ekip kablonun ucunu aşağı çekmişti bile. Dağ Restaurant sahibi Lütfi bey bize çok yardımcı oldu. Kendi su hattının yerini bularak emniyete aldı. Kazı başlar başlamaz ilk borumuzu patlattık. Basınçlı su kısa sürede hendeği suyla doldurdu. Hemen bir miktar boru ve ek parçaları almam gerekti tamir etmeleri için. Arabaya atladığım gibi şehre indim.

Salı günleri arabayla çarşıya inmek ölüm. Park yeri bulmak imkansız. Ha babam, de babam çarşı etrafında dolaşıyor, bir yer boşalmasını bekliyordum park için. Yok bulamadım bir türlü. Orta Park'tan çıkıp uzaklaşırken sağ tarafta  hareket etmek üzere bir bayanın arabasına bindiğini gördüm. Derhal geri gidip yol verdim ona ve boşalttığı yere park ettim arabayı. Pek çok kişiye normalmiş gibi gelen bu park konusunu çekmeyen bilmez. Çarşıda tesisat alacağım dükkana epey mesafe vardı. Hızlı adımlarla yürüyüp dükkana ulaştım. Dükkanda hiç kimse görünmüyordu. İçeri doğru seslendim, cevap veren olmadı. Depo olarak kullanılan ikinci katın merdivenlerinden yukarı çıktım. Ufak tefek ve sırtı kambur olmasına rağmen ağır işler üstlenen yaşlı bir çalışanı halka halindeki boruları yerleştirirken gördüm. Nasılsa sesimi duymamıştı. Bana hemen istediğim malzemeleri hazırlamasını istedim. Dükkandan çıkmadan yine aradım Gani Ustayı, başka bir şey isteyip istemediğini öğrenmek için. "Yok" dedi "Şimdilik, başka bir şeye ihtiyaç yok.". Adama parasını ödeyip arabanın yanına gittim.

Hızlı bir şekilde vardım çalışma yerine. Makine kanalı kazarken birkaç yerde daha patlatmış su borularını. Sadece Lütfü Beyin su borusunu ve drenaj menfezini askıya alıp koruyabilmişler. Getirdiğim malzemelerle bütün boru tamiratları yapıldı. Hendek kazısı tamamlandıktan sonra kabloyu yerleştirip üzerine yirmi santimetre kalınlığında seçilmiş toprak, onun da üzerine ikaz şeridini yerleştirdiler. En sonunda makine hendeğin geri dolgusunu yapıp yolu eski haline getirdi.


İş makinesini gönderdikten sonra yukarı çıktım. Ben avluya vardığım zaman Yakup Usta ve Kadir işe ara vermiş çay içiyorlardı. Bana da bir bardak koydular. İşleri az kaldığından tuvaletin taban betonuna başlamak istediklerini söylediler. Beton dökülmeden önce tesisat borularının bırakılması gerekiyor.

Ali'ye telefon ettim, adamlarının ara vermeksizin tuvalet tesisatlarına başlamalarını istedim. 

23 Şubat 2016 Salı

SEÇME SORULARA SAFİYANE CEVAPLAR

"1 Delinin Günlükleri" isimli blog sahibi dostum son yazısında kişisel blog yazarlarıyla ilgili toplam sekiz soru sormuş ve kendi sorularını önce kendisi cevaplamış. İlk bakışta bunlara tek kelime ile karşılık bulunamadığı anlaşılıyor. Nitekim oldukça samimi bulduğum kendi cevapları da detaylı. Yazısını yorumlamaya kalksam baktım ki sakız gibi uzayacak, iyisi mi bu hakkımı kendi bloğumda kullanayım dedim. Soru-cevap ve yorumlara geçmeden şu konuyu da düşündüm: Eğer çok sayıda cevap alınabilirse bu çalışma bir anket gibi değerlendirilebilir ve ilginç sayısal sonuçlar elde edilebilir. Bunun yanı sıra sosyal veri tabanı olarak incelenip önemli çıkarımlarda bulunulabilir. İşte seçme sorulara verdiğim safiyane(*) cevap ve yorumlarım.
(*) Safiyane: Saf, temiz, samimi anlamına gelen sözcük.

1. Yakın çevrenizdeki insanlara bloğunuzdan söz ediyor musunuz?
Blog ve facebook kullanıcı adımdan gerçek kimliğim ortaya çıkmaz. "Kaystros" adını kullanmamdaki birinci neden sosyal medya kullanımındaki tecrübesizliğimi üzerimden atana kadar kendi ismimle göz önünde olmak istemeyişim, ikinci neden ilk bloğum "Kaystros Kaplan Tyrha" ismini hayalim olan Cafe & Restaurant tarzı bir işletmenin resmi sitesi olarak düşünmüş olmam.  Buradan nasıl bir tanıtım yapabilirim, siteyi nasıl kullanabilirim diye kalkışmıştım bu işe. Henüz böyle bir işletme yok tabi. Bu hayalim ilerde gerçekleşir mi gerçekleşmez mi bilmiyorum ama daha sonraki bloğum Kaplan Diary baştan beri bana ait kişisel bir blog oldu. Bunun dışında Google hesaplarımda adım soyadım herkes tarafından biliniyor zaten. Ayrıca bloğumda yazdığım her yazıyı facebook ve g+ da paylaşıyorum. Konu açılmazsa yakın çevreme bloğumdan söz etmiyorum ama niyetim bloğumu onların gözlerinden kaçırmak hiç değil.

2. Neden blog yazıyorsunuz?
Öncelikle çok yoğun bir iş yaşantısından sonra gelen emeklilik dönemimde yazmaya fırsat bulduğumu söyleyebilirim. Yazmak çok uzun zamandır istediğim bir şeydi. Yazmanın insanı geliştirdiğine ve dünyayı farklı gözle gösterebileceğine inanıyorum. Aslında kolay bir şey değil yazmak. Bazen kafamdaki basit bir olayı tam manasıyla yazıya döktürebilmek için ecel terleri döküyorum. Örneğin bir sürü kapının farklı gıcırtısı var. Duyduğunuz bir kapı gıcırtısını bana öyle bir yazın ki, yazınızı okuduğumda ben de sizin o gıcırtıyı duymuş olduğunuz kadar duyabileyim. Yazıma konu olması için çevreyi daha çok gözlemliyorum. Kitap okurken bile algım değişti. Oyun oynamayı, kahvede vakit harcamayı, televizyon izlemeyi sevmediğim için okuyorum, geziyorum ve yazıyorum. Hiçbir şeyin geç olduğunu düşünmüyorum. Yolun çok başında olduğum bilinciyle öykü ya da roman türünde bir kitap yazabilmek için bloğumda tuttuğum günlük ve yazıların bir basamak teşkil edeceğini düşünüyorum.

3. İlk yazınız ile en son yazdığınız yazı arasında ne gibi farklar var?
İlk yazılarımı yazdıktan hemen sonra okuyup anlam ve imla hatalarını düzeltmek zor geliyordu. Daha sonraları, yapmış olduğum hataları görünce sadece bir kez değil, iki hatta üç kez kontrol etmeye başladım. Yazma serüvenim çok uzun bir süreyi kapsamadığından kendimi ne kadar geliştirdim emin değilim. Ama her yeni yazıda yeni bir şey öğrendiğimi hissediyorum. 

4. Blog yazmak normal yaşantınıza neler kattı?
Hayatımın anlamı oldu diyebilirim. Kendim için bir şeyler yapıyorum. Düşündüklerimi birileriyle paylaşıyorum. Düşünenlerin düşüncelerini öğreniyorum. Yaşam için gerekli olanların dışında zevkle uğraştığım şeylerden en önemlisi oldu diyebilirim.

5. Yakın arkadaşlarınıza blog yazmalarını önerir misiniz? 
Elbette. Şiddetle öneririm. Blog yazarlarının tamamı gurme, yazar veya diğer herhangi bir konuda uzman olacak diye bir zorunluluk yok. İnsanın yazdıklarının paylaşılması, okunması çok hoşuna gidiyor ama hiç okunmasa dahi bu ortam insanın kendiyle yüzleşmesini sağlıyor. İçini döküyor insan burada. Dert ortağınız çoğu zaman. Hem de hiçbir zaman yeter artık çok konuştun diyen de yok.

6. Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?
O kadar çok ki, hangi birini saysam bilmiyorum. Mesela bu yazının kaynağı "1 Delinin Günlükleri" isimli blog. Diğer bloglardan da ilham alıyorum. Gördüğüm bir nesne, gittiğim bir yer, eşimle tartıştığımız bir konu, dinlediğim bir haber, okuduğum bir kitap, anılarım, tecrübelerim  ve daha niceleri ilham kaynağım olabilir.

7. Diğer blog sahipleri ile iyi iletişim kuruyor musunuz?
Hali hazırda çok fazla değil. Bunun bir nedeni site kullanımımdaki bilgi seviyesindeki yetersizliğim olabilir. Ayrıca işim ve yaşım gereği sosyal medya unsurlarını kullanmamda başkalarına nazaran geri kalmış olmam iletişim kurmayı zorlaştıran diğer bir husus. Ama sanırım en önemlisi yıllarca bu işin içinde olanlara göre çok yeni olmam. Sayısı az olsa da yazıma yorum yaptığında kendimi iyi hissettiğim bazı kalemlerle iyi iletişim kurduğumu söyleyebilirim.

8. Rahatsız olduğunuz konular var mı?
Spesifik olarak rahatsız olduğum bir olaydan bahsetmeyeceğim. Ancak, ifadelerini aşırı sulu bulduğum blog yazarlarından uzak durmaya çalışıyorum. Dini ve siyasi konulardaki yazılarında  özgür düşüncesini ortaya koyanlar hariç olmak üzere, bunları yaşamının ayrılmaz bir parçası haline getiren blog yazarlarıyla da işim olmaz benim.

22 Şubat 2016 Pazartesi

22/02/2016 Pazartesi, Tire

Bu güzel havalar daha ne kadar devam edecek ? Erik ve kayısı ağaçları da tomurcuk vermiş artık. Eğer kuvvetli bir don gelirse arkadan, yazık olacak hepsine.

Bugünkü hedefim çok büyük. Elektrikçi Ali'yi kaçırmamak!. Bu yüzden sabahleyin erken çıkıp gittim dükkanına. Beni görünce "Tam senin oraya çıkıyordum ben de" dedi. Hiç de inanmadım buna. O kadar ki, araya başka işleri sokup yine sıvışmasın diye, özellikle geleceğimi bildirmemiştim. Çay, kahve ne içersin diye soruyor.
"Şimdi çay içmenin sırası değil, bir an önce benim işleri konuşsak iyi olacak." diyorum. "Peki, madem öyle, çıkalım o zaman" deyip kalkıyor oturduğu yerden.

"Ali Bey, sen geri dönecek misin dükkâna?" diye soruyorum. "Hani diyorum ki, eğer döneceksen benim arabamla gidelim."
"Peki öyle yapalım madem" deyip kahvenin önüne park ettiğim arabaya doğru ilerliyoruz.

Boş zaman bulursam birkaç sayfa okurum diye "Kavgam" ı almışım yanıma. Ali arabanın kapısını açarken koltuğun üzerindeki kitabı alıp konsolun üzerine koyuyorum hemen. Dışarıdan görmesinler diye oradan alıp torpido gözüne koymaya çalışıyorum sonra ama içi evrak dolu olduğundan kapağı kapanmıyor. Kitap elimde kalakalıyor. Kaplana doğru yola çıktık çıkmasına ama bu telaşımın nedenini anlamaya çalışıyor. Mecbur kalıp anlatıyorum aklımdan geçenleri.
"Ali bey, kitabın üzerindeki Hitler'in şu resmini ve gamalı haçı görüp beni de faşist sanmasınlar diye telaşlandım birden."
"Yok canım, kitap değil mi bu, hepsini okumak lazım" diyor. "Ben de kitap kurduydum eskiden, ama şimdi hiç zamanım olmuyor " deyip konuşmaya devam ediyor.
"O Deniz Gezmiş vardı ya, bir kitabını okumuştum onun."
"Darağacında Üç Fidan mı?" biraz şaşırmış halde, öğrenmeye çalışıyorum. 
"Evet, evet oydu. Ama buraları biliyorsun. Neler söylenmişti arkalarından. Bu duyduklarımdan sonra hiç okumamam lazımdı aslına bakarsan. Ama yine de neler yazmışlar hakkında merak ettim de bir okuyum dedim."
"Yazık ettiler bu üç gence." deyip iç geçirdim.
"Beyim, bildiğin gibi değil" dedi. "Kitabı bitirdiğimde hüngür hüngür ağladım çocuklara"
"Ben de." dedim. 

Kısa yolumuz sohbetle daha da kısaldı. Köye yaklaştığımızda Gani Usta geldi aklıma. Elektrikçi Ali'yi yaylaya getirdiğimde sen de yanında ol ki, yaptığın eksik ve yanlış yerleri sana göstersin demiştim, dünkü konuşmamızda. Önceden onu arayıp geleceğimiz zamanı bildirecektim güya. Telaş içinde numarasını çevirdim. Cevap vermeyince canım sıkıldı ama az sonra döndü bana.
"Alo, beyim beni aramışsın."
"Gani Usta günaydın. Elektrikçi Ali ile birlikte yoldayız, beş dakika sonra bahçede olacağız" diyerek nerede olduğunu soruyorum. 
"Yukarıda, sizi bekliyorum" demesi rahatlatıyor beni.

Bahçeye vardığımızda bizi Gani Usta karşılıyor. Taş binaya doğru yürüyoruz birlikte. Yakup Ustanın taş fırın inşaatını epey ilerletmiş olduğu takılıyor gözüme hemen. Isıyı korumak maksadıyla kırıp fırının tabanında kullanmaları için bir sürü cam şişe getirmiştim yanımda ama onlara gerek kalmamış gibi. Cam kırıklarını başka yerden bulup üstünü takoz tuğlayla kapatmışlar bile. Taş duvar da fırının olduğu kısım hariç tamamlanmış görünüyor. Yan tarafta tuvaletlerin olduğu bölüme geçtik. Burada tesisatla ilgili neler yapılacağını anlattım Ali'ye. Gerekli notları aldıktan sonra Gani Ustayla kablo kanal kazısına bakmak üzere aşağı, bahçenin alt sınırına doğru yürüdüler.
"Çit var geçemezsin oradan" dediysem de dinletemedim.
"Merdiven götürdük, ağaca dayar çiti aşar yine geçeriz" dedi Gani Usta.
İkisi birden ağaçların arasında gözden kayboldu. Şu kanal kazısını görmek bana nasip olmayacak. Her seferinde inenleri aşağıda karşılayıp arabayla yeniden yukarı çıkarmak bana düşüyor. Bayır aşağı yaklaşık dört yüz metre uzunluğunda sık ağaçların bulunduğu bir hat ama hemen hemen iki yüz metre kadar kot farkı bulunuyor. İniş neyse de burada yokuş yukarı tırmanmak adamın iflahını keser. Hele antrenmanlı değilse...
Az sonra Gani Ustaları karşılamak üzere Dağ Restoranın yanına gittim arabayla. Tam karşılayacağım yere varmıştım ki biraz yukarıda gördüm onları. Ali ufak tefek bazı eksiklikler göstermiş, Gani Ustaya. O da bunları biliyormuş zaten, açtığı hendeklerin içine yeniden toprak dolan yerlermiş Ali'nin beğenmedikleri. Hendek kazarken fark etmeyip  restoranın su borusunu kesmişler. Lütfü Bey, suyun kesildiğini görünce çıkmış yanlarına. Bir parça boru verip ek yaptırmış onlara. Halletmişler işte bir şekilde, haberim bile olmadan. "İyice tamir etseydin bari, uydur kaydır olmasın, adamları sıkıntıya sokmayalım." dedim. "Biraz ek yerinden kaçırıyor ama yeniden el atacağım ona, sen merak etme hallederim ben onu." dedi Gani Usta.


Yarın kablolar döşenip hendek kapatılacak. Son yüz metrelik mesafeyi iş makinesi ile kazacağız. Alttan başka boruların geçiyor olması kötü. Köy yerleri böyledir. Yeri kazınca altından kimin hangi borusu çıkacak belli olmaz. Ne başı bellidir ne de sonu, eğer bir boruyu kesecek olursan, bir ek yaparsın, olur biter. Ama bizimki biraz farklı, yani boru değil elektrik kablosu döşeyeceğiz. En az bir metre derine gömmemiz lazım ki yeni kanal kazıcılar bizim kabloyu kopartmasın.

Gani Ustayı arabayla yeniden yukarı çıkarıp onu yaylada bıraktıktan sonra Ali ile beraber dükkanına dönüyoruz. Kaçlık kablo kullanacağız? İhtiyaca göre. Zor soru. İhtiyaç dediğin zamana bağlı çünkü. Bugün bana yeten yarın az gelir. Şimdiden nasıl bileyim. Emniyetli olsun diyorum, elle kazıldı bu kanal, yeniden kazmaya kalksak boşa gidecek onca para. Eski arkadaşım Ali'yi arasam iyi olacak galiba. Kablo kesitine karar vermeden önce ben sana yardımcı olurum demişti ya. Elektrik mühendisi olduğu için en iyisini o bilir. Enerji alacağımız direğe elektrik 70'lik kablo ile geliyormuş. Biraz pahalıya mal olsa bile yeni döşeyeceğimiz kablonun aynı kesitte devam etmesine karar veriyoruz. İş makinesi için elektrikçi Ali bir tanıdığını aradı, adamın elinde işi varmış. O olmayınca ben daha önceden makinesini kiraladığım Hakan'ı aradım. Küçük paletli makine müsait değilmiş ama traktör kepçeyi gönderebileceğini söyledi. Tamam bu iş de halloldu artık, deyip rahatladım.

Henüz öğlen bile olmadan bayağı iş bağlamıştım. Saate baktım, tam eşimin fizik tedavi zamanı gelmiş. Hemen alıp onu hastaneye götürsem iyi olacak. Dün belini çektiren cihaz bayağı yakmış canını. Öğlen saati olduğu halde şans eseri görevli yemeğe çıkmakta gecikince eşimin bağrışlarını duymuş da koşup cihazı durdurmuş. Bu yüzden yanında olmak istiyordum aslında. İşlerden dolayı kendisine eşlik edemeyebileceğimi söylemiştim bugün ama işlerim yolunda gitti. Eve vardığımda o da çıkmak üzereydi. Bugün sadece fizik tedavi uygulandı. Dünkü ağrıdan sonra doktorun talimatıyla bel çektirme cihazına bağlanmayacağı söylendi. Tedaviden çıktıktan sonra eşimi eve bırakıp para çektim bankadan. Bugün pazartesi, işçilik ödemelerim var. Tekrar yaylaya çıkıp işçilere ve taşçıya paralarını ödedim. Ödeme günleri herkes aynı hisse kapılır mı bilmiyorum ama ödemeleri yaptıktan sonra benim sırtımdan bir yük kalkıyor sanki. Nasıl olsa bu paralar ödenecek. Ödenene kadar hak edilmiş paraları emaneten taşıyorum sanki.

Taş fırında tuğlalar biraz eksik kalmış. Yakup Usta anlaştığımız yerden tuğla almak üzere arabasıyla şehre iniyor. Kadir ve Gani Usta ile biraz çene çalıyoruz. Kadir sözünde durursa bizim bahçeye bir tavuk kümesi kuracak.
"Abi, yımırta istemiştin, kaç dene getireyim?" diyor gözleri ışıldayarak. Dedesi Cambaz Ali söylemişti bir keresinde, Kadir çok seviyormuş hayvanları, özellikle de tavuklarını.
"Ah Kadir şimdi mi soruyorsun, ben senden geçen hafta istemiştim, sesin çıkmayınca tam bir koli aldım Metro'dan" diyorum. Gözünün o pırıltısı sönüyor.
"Hadi, getir yine sen bana biraz." diyorum. Başlıyor gözlerinin içi parlamaya yine.
"Abi, yirmi dene yeter mi? diye soruyor.
"Getir, getir diyorum" gülerek. "Bundan sonra hep senin köy yumurtalarını yiyeceğiz."
"Abi bende yeşil yumurta da var, istersen."
"Nasıl yani sarıları mı yeşil, ben hiç duymadım!" diyorum.
"Yok abi kabukları yeşil, yani beyaz yerine yeşil. Bizim tavuklar hep ot yer belki de ondan oluyor. Kolesterolü düşüyormuş, yeşil yumurta" diyor heyecanla.
"Yok Kadir, yok kalsın. Sen bana beyazlarından getir." Garip geliyor bana yeşil yumurta.
  

21/02/2016 Pazar, Tire

Gece boyunca yağan yağmur sabah olunca aniden kesildi. Hava o kadar güzel ki, dışarıdan gelen birini burada birkaç saat önce yağmur yağdığına inandıramazsınız.

Dün Kuşadası'na gittiğimiz iyi oldu. Bazen hava değişikliği iyi geliyor. Kahvaltıdan sonra öğlene kadar kitap okudum. Öğleden sonra yukarı çıkıp şöyle bir dolaşmayı düşünüyordum ama Yakup Usta'yı aramak istemedim. Her ne kadar ustalara güveniyor olsam da, ara sıra baskın yapmakta fayda var. En azından gideceğim zaman onlar için bilinmez olursa, yakalanırız korkusuyla işleri savsaklamazlar. Dün yanlarına uğramadığım için mutlaka gelir bugün diye akıllarından geçiyor olmalı. Bugün de onları şaşırtıp çıkmasam mı yukarı?

Aslında bahane arıyordum. İşin ritmi kaçtı. Yağmur yağdı, fırtına çıktı, sular dondu gibi bahanelerle soğuttular beni işten. Gani Usta öğleden sonra arayarak kanal kazısının tamamlamak üzere olduğunu bildirdi. "Elektrikçi Ali'ye bir göstersen hani, eksik bir şey falan varsa tamamlayalım." diyerek Ali'yi yaylaya göndermemi istedi. Nerdeee. Ali bu, geçen haftadan beri peşindeyim ama bana beş dakika zaman ayıramadı ki. Hem bugün Pazar olduğu için ona ulaşmam zaten mümkün değil. Diğer günler sıkı çalışıyor adam ama Pazar günlerini sadece kendine ayırıyor. Telefonla arasam boşuna, hiç şansım yok. "Madem elektrik kablo kanalını tamamlamak üzeresiniz, o zaman tuvaletler ile fosseptik arasına atık su boru hendeğini kazın" diyorum Gani Ustaya. Başka çare yok, yarın erkenden Ali'nin dükkanına uğramalı ve başka bir işe koyulmadan kolundan tutup yaylaya götürmeli.

"Hanım, hadi kalk giyin de şöyle bir dolaşalım yaylayı." dedim demesine ama "Yok, gelemem, işim var, sen git" diye karşılık verse ziyadesiyle memnun kalacaktım. Bugün Pazar ya, sanki benim için diğer günlerden farkı varmış gibi bir miskinlik çöktü üzerime. Beklediğim cevabı alıyorum eşimden. İyi, diyorum o zaman, "Benim canım da hiç istemiyor."

Gani Ustanın dediğine göre, Yakup Usta taş fırına başlamış,  Yarın göreceğiz hepsini. Avluda kullanılacak kayrak taşlarını da Gani Usta getirecek. Ocaktan düzgün olanları seçmesi için uyarıyor, kötü gelirse parasını vermeyeceğini söyleyerek gözünü korkutuyorum. "Yok beyim" diyor, "Hiç öyle şey olur mu, en iyilerini seçtim, üç traktör dolusu hazırladım tastamam."

***************************

Adolf beni şaşırtmaya devam ediyor. Savaş zamanı yapılan propagandanın hayati öneminden bahsederken Almanya'nın bu hususta rakiplerinden çok geride kaldığını belirtiyor. Merkezi yönetim bu kadar barış yanlısı görünürse, cephedeki asker "Biz niye savaşıyoruz o halde?" demez mi diye soruyor. I. Dünya savaşının ilk yıllarında yapılan yanlışlar sebebiyle başlangıçta Rusya karşısında yenilgi beklerken Çarlık Rusya'sının dağılmasıyla birlikte, bütün kuvvetleri batıya kaydırdıktan sonra Fransa ve İtalya'ya karşı zafer kazanma ümitlerinin doğduğuna inanan Hitler, böyle bir aşamada barıştan bahsetmenin orduyu içten yıkmakla eşdeğer olduğunu anlatıyor. Barış için savaşın kaçınılmaz olduğunu söylerken cephede yaralandıktan sonra hastanede tedavi gördüğü sırada, hastaları ziyarete gelen bir papazdan ülkesinin ateşkesi kabul ettiği haberini alıp birden göz yaşlarına boğuluyor.

Ülkede o yılların en büyük illeti Frengi. Bu konuda devletin aldığı önlemlerin son derece yetersiz olduğuna dikkati çekerek bu hastalığın önlenebilmesi için sağlam bir aile yapısına ihtiyaç bulunduğunu anlatıyor. Ailelere çocuklarını genç yaşta sağlıklı eşlerle evlendirmelerini ve onları fuhuştan uzak tutmalarını öğütlüyor. Bu maksatla devlet olarak genç evlilere mesken yardımı ve iş bulma konusunda yardımcı olunması gerektiğini söylüyor.

Parlamenter sisteme her fırsatta veryansın eden Adolf, hayranlık uyandıran fikirlerini maharetle anlatmaya devam ederken ara sıra beyni kısa devre yapıyor. Bu zeki insanlara has bir özellik midir bilmiyorum ama ailenin öneminden, ahlaklı olmanın faziletinden bahsederken, lafı bir anda üstün ırka getiriyor. Egosu o kadar yüksek ki, eğer yönetimi eline verseler ülkenin güllük gülistanlık olacağını, dünyayı Almanya idare etse, her yerde barışın hüküm süreceğini iddia ediyor.

Yahudiler ne yaptı bu adama bilemem ama iğrenç bir solucan bile ona Yahudi milletinden daha sevimli geliyor. Doğanın düzenini referans alıyor kendi felsefesine. Nesillerinin devamı için Leylek ile leyleğin, ispinoz kuşu ile ispinoz kuşunun çiftleştiği örneğinden hareketle herkesin dengi dengine olması gerektiğini söylerken dünyanın en aşağılık ırkı olan Yahudilerle evlenip kanlarının kalitesini düşürmemelerini öğütlüyor vatandaşlarına. Bu sistemde her zaman zayıflar gidecek, tabiatın çetin koşullarına dayanabilen güçlüler yaşamaya devam edecek.

Alman ordusuyla gurur duyan ve bütün yenilgilerini bir nedene dayandıran Hitler, Alman bürokrasisinden, yani devlet memurlarından da övgüyle söz ediyor.

Savaşın kaybedilmesinde  sorumlu gördüğü, parlamentonun sorumsuzluk mikrobunu taşıdığını ifade edip imparatorluğa kin kusuyor. Ülke yönetiminin Yahudi ve Marksistlerin elinde olduğundan yakınarak I. Dünya Savaşından sonra alınan barış kararının Alman ırkının sonunu hazırladığını iddia ediyor.

Medyanın Yahudilerin elinde olduğu tespitinde bulunan Hitler, gazete okuyucusunu üç farklı kategoride topluyor:
1- Her okuduğuna inananlar
2- Hiçbir şeye inanmayanlar
3- Okuduğunu inceledikten sonra bir hükme varanlar.
Ülke nüfusunun ezici çoğunluğunu birinci kategoriye dahil ederken, küçük bir kısmının ikinci, çok daha azının üçüncü kategoride yer aldığını söylüyor. Aradan bir asır geçse de günümüzden pek farkı yok bu sınıflamanın, öyle değil mi?

Büyük devletlerin sanata ve kültüre önem vermesi gerektiğinin altını çiziyor. Geçmiş uygarlıklara ait günümüze kadar ulaşan kalıntılarda, en ihtişamlı eserlerin halka hizmet veren dini ve devlete ait yapılar olduğunu söylüyor. Günümüzün şaşalı konakları ve iş hanları yerine devletin gücünü temsil eden gösterişli meydanlara ve muhteşem kamu binalarına ihtiyaç bulunduğunu anlatıyor. İnsanın burada aklından geçmiyor değil!... Acaba şu bizim Ak-Saray da bu düşüncelerin ürünü mü? Bir de sonradan bir suikast sonucu hayatını kaybeden  eski sendika başkanı geliyor aklıma. Maden-İş Sendikası eski Başkan Şemsi Denizer, bindiği Jaguar marka makam aracını soran gazetecilere, "Ne yani, Jaguar marka otomobile binmek emekçinin de hakkı değil mi?" diyerek tepki vermesi büyük sansasyon yaratmıştı.  

Adam takmış bir kere, durup durup Yahudilere vurmaya devam ediyor.  Tehlikeli bir durumla karşılaştığında ya da müşterek çıkarları olması halinde, bu ırkın bir kurt sürüsüne benzer içgüdüyle birbirine kenetlendiğini, bunun haricinde bencilliklerini koruduğunu iddia ediyor. Son iki bin sene içinde, yeteneklerinde ve karakter yapısında Yahudiler kadar az değişikliğe uğramış bir milletin bulunmadığını, insanlığı zarara uğratan her türlü büyük harekette onların parmaklarının bulunduğunu, ancak yine de kurnazlıkları sayesinde olaylardan en az zarar görenin yine bu ırk olduğunu anlatıyor.

Biraz uzun oldu ama içimde kalmasın istedim.

20 Şubat 2016 Cumartesi

20/02/2016 Cumartesi, Kuşadası

Yeni düzenimizde artık kahvaltılar benden. Hemen herkesin onsuz olmaz dediği çay keyfini ise hiç sormayın, tamamen uzak bana. Ne bileyim, çay içmekten hiç zevk almıyorum işte. Bundan dolayı, çay hazırlamasını da pek bilmiyordum. Madem kahvaltının olmazlarından biri bu çay denilen şey, nasıl yapıldığını da öğrenmem lazımdı. "Ne yani, onu da bilmiyor musun?" demeyin hiç. Öyle çay deyip geçmeyin. Uzmanlık işiymiş meğer. Ben ne kadar çaydan anlamıyorsam eşim o kadar bu işin uzmanı. Mutfağımızda her biri farklı kutuların içinde çeşit çeşit çaylar bulunur. Bunların bazıları poşet içinde, bazıları dökme. Belli bir dönem şundan bir poşet, kırmızı kutudan bir çay kaşığı, sarı kutudan bir tatlı kaşığı çay koymam gerekir demliğe. Bir süre sonra değişiklik ister canımın canı. Bu sefer başka kutulardan değişik ölçeklerde yeni formüller uygularım isteğine göre.

İlk olarak çayla başlarım işe. Önce su ısıtıcıda (kettle dememe kızıyor) suyu kaynatırım, sonra demliğe (formülüne göre) belli çay türlerinden değişik ölçülerde çay koyarım, su kaynayınca çaydanlığa alıp ocağın altını açarım, nihayet üzerine belli miktar kaynar su ilave edip iyice kısarım ocağın altını. Kahvaltı hazırlamak benim için bir zevk  ama çayı eşimden başkasına yapmam. Neyse elim alıştı artık. Çayımı da beğeniyor. Sorun yok o zaman. 

En çok yumurta hazırlama faslını seviyorum. Prof. Canan Karatay'ı arkama almışım nasıl olsa. Bilim adamlarının "Aman yumurta yemeyin, kolesterolünüz azar, ölürsünüz." diye ortalığı ayağa kaldırdığı zamanlarda bile, yumurta yemekten kimse alıkoyamamıştı beni. Uzun süre yüksek çıkacak korkusuyla kolesterolümü  bile ölçtürmemiştim. Mevsimine göre her sabah değişik bir yumurta yemeği, peynir ve zeytin çeşitleri ile ev yapımı bir kase yoğurttan ibarettir benim kahvaltı menüm.

Neredeyse ekmeğin her türlüsünü bir yıldır çıkardım hayatımdan. Dediğim gibi çay da içmem. Renkli sudur o benim için. Hiç su sevmez mi insan? Ben onu da sevmem. Renksiz, kokusuz yani şahsiyetsizdir su, bana göre. İlla ki bir şey içmem gerekiyorsa, limon aromalı soda içerim. Eskiden diyet kolaya tutku derecesinde bağlılığım vardı. Neyse ki, epey azalttım bu aralar. Her sabah iki ince kepekli ekmek dilimi arasına peynir koyup bir tost hazırlarım eşime. Tost makinesine eşimin ekmeğini koyma zamanıyla benim yumurtalarımı tavaya kırma zamanı birbirine denk düşer. Eğer birinde gecikirsem diğeri yanar maazallah. Eşim tam bir çay tutkunu, çay yoksa kahvaltı yoktur onun için.

Her gün tekrarlanan bu kahvaltı hazırlığından sonra eşime seslenirim, "Kahvaltı hazır." Mutlaka bir işi vardır elinde.  Hemen işine ara verip karşılıklı otururuz masaya. Tam karşımızda Gölet Restoran ve caddeye kadar inen yemyeşil bir arazi üzerinde serbestçe dolaşıp karnını doyuran bazen  iki bazen de üç doru atı seyrederiz. Zaman zaman koyun ve kuzulardan oluşan bir sürü dolanır onların arasında. Hemen sol tarafımızda bir kaç tane okul sıralanır. Sabahın ilk saatlerinden itibaren öğrencilerin derse yetişme telaşı ilişir gözümüze. Arada günün ilk haberlerini, gazete başlıklarını izleriz mutfaktaki küçük televizyondan.

Bu sabah mutfağın panjurunu açtığımda, karşıma çıkan her zamanki pastoral manzaranın yerini kesif bir sise bıraktığını gördüm. Göz gözü görmüyordu. Bu havalar insanın canını sıkar, içini karartır. Havayı değiştirmek için bir şeyler yapmalı. "Bir yerlere gidelim." dedi eşim. Her zaman böyle karar veririz biz. Aniden, durup dururken. "Aydın'a gidelim haydi" dedim. "Arkadaşlara da uğrarız belki..."

Yakup Ustayı aradım. Yaylada çalışıyorlarmış. Taş duvarı bitirmek üzerelermiş. Artık taş fırına başlamaları lazım. Gani Usta da kanal kazısına devam ediyormuş. Yukarı çıkmak istemedim.


Çok dolaşınca memleketin her yerinden arkadaşları oluyor insanın. Öğleden sonra çıktık yola. Belevi'ye yaklaşırken aniden kararımız değişti yine. "Aydın'a gitmeyelim, Kuşadası'na balık yemeye gitsek?" "Bana uyar" dedim. Kaderimizle dalga geçiyoruz. Hem yemek olsun bana yeter ki, üstelik balık.

Kuşadası güneşli, hava çok güzel, insanlar cıvıl cıvıl. İçinde bulunduğumuz Şubat ayının ortasında kısa kollu, hatta şort giyenleri gördük. Balık güzeldi, hava da çok güzeldi, eşiminki kadar olmasa da Mado'da yediğimiz günümüzün moda tatlısı "trileçe"  de. Bizi soracak olursanız, yaslı gittik şen döndük.

ZAYIFA ACIMAK DOĞAYA İHANETTİR

Okuduğu kitap bir insanı bu kadar mı etkisi altına alır? Beni alıyor işte. Hoşuma giden bir kitapsa eğer, olayların en yakın şahidi, anlatıcının ilk muhatabı olurum. İçilen kahvenin tadına bakar, kahramanların hislerine tercümanlık ederim. Kitabın henüz başındayım ama sayfaları çevirdikçe taşan anlık düşüncelerimi yazıya dökmek rahatlatır beni. Beğenilmeyi beklemeden, eleştirilmekten korkmadan olabildiğince özgürcesine...

Bu duygularla Hitlerin fanatik hayranlarından biri olmama ramak kalmıştı ki, bugün okuduklarım tutumumu tamamen değiştirdi. Onun hakkında değişik kaynaklardan öğrendiklerimi bu kez kendi ağzından itiraf edince hayretler içinde kaldım. Kaleme aldığı kitabın alt başlığı olan "Zayıfa acımak doğaya ihanettir" sözüne bütün gücüyle sahip çıkıyor bugün okuduğum bölümde. Irkçılıkla ilgili görüşleri, özellikle Yahudi düşmanlığı, sadece benim değil dünyanın nazarında da ona karşı oluşan nefretin temel nedeni oluyor.

Diğer taraftan parlamenter sistem ve kilise ile ilgili saptamaları, bugün bile geçerliğini koruyor. Milletvekillerini işe yaramayan, zekadan yoksun bir topluluk olarak nitelendirip onları en ağır hakaretlerle yerden yere vururken, dinin siyasete müdahalesine de veryansın ediyor. Elbette bunlarla sınırlı değil karşı durdukları. Mesela basına iktidarın borazanı olduğu için kızıyor. Viyana'daki sosyal demokratlar, Marksistler de Hitler'in öfkesinden nasibini alıyor. Gençlik yıllarında hiçbir siyasi örgüte üye olmayıp politikadan hoşlanmadığını açıklıyor.

I. Dünya Savaşından önce Monarşi ile yönetilen Avusturya'da kendi görüşlerine karşı tehdit olarak algıladığı Aristokrat yapının karşısında tavır alan Hitler, Viyana'da yaşayan Alman milliyetçilerinin hedeflerini açıkça belirlediklerini ancak halkı bu hedefe motive edecek alt yapıdan yoksun olduğunu, Hristiyan Halk Partisinin tam aksine, varmak istediği hedefi belirlemek hususunda aciz kaldığını ancak dini duyguları da kullanarak halkın desteğini almakta başarı gösterdiğini ifade ediyor. Hitler. Alman milliyetçilerinin hedef belirlemedeki becerisi ile Hristiyan Halk Partisinin kendini halka anlatmadaki ustalığını bir araya getirmek mümkün olsaydı, Birinci Dünya Savaşının çıkmayabileceğini dile getiriyor.

Şimdi 20. Yüzyılın en kanlı diktatörünün tüyler ürperten görüşlerine dönelim. "Bir devletin ayakta kalabilmesi, onun sağlam bir ekonomiye sahip olmasından ziyade, kaliteli bir ırka sahip olmasıyla mümkündür." diyor. Yahudileri örnek veriyor bu görüşüne dayanak olarak. Her türlü ticaret ellerinde olduğu halde, onların dünyaya dağılarak diğer devletlerin içinde asalak olarak yaşamayı sürdürdüklerini söylüyor.

Her geçen gün toplumda ihtiyaçların arttığını, üretimdeki artışın nüfus artışının gerisinde kaldığını belirterek bu gidişle bir süre sonra dünyada kıtlığın baş göstereceğinin altını çiziyor. Fransızların yaptığı gibi nüfus artışını kontrol etmek suretiyle kıtlığa asla çözüm getirilemeyeceğini, bu yöntemle doğacak yüksek kaliteli nesillerin de heba edileceğini anlatıyor. Bunun tam aksine, nüfus artışını teşvik etmek gerektiğini ve doğanın yaptığı gibi, zayıfları yok ederek, aralarından güçlü olanları seçmenin kaliteli ırkın oluşumu için lüzumlu olduğunu söylüyor. Zayıflara yapılacak her türlü hizmetin devlet kaynaklarında büyük israfa yol açacağına vurguluyor aynı zamanda. 

"Aman tanrım" diyorum. Bu adam tam bir kasap. Etin iyisini kötüsünden ayırır gibi insanları kalitesine göre tasnif edip zayıf olanları ölüme terk ediyor. Bir insan bu kadar acımasız olabilir mi? Değil insana, hayvanlara bile böylesine sapık fikirlerle yaklaşılmaz. Nereden geliyor bu düşüncenin ilhamı? Doğadan. Doğadaki durum üç aşağı beş yukarı böyle çünkü.

Çağımızın hümanist insanı yaratıcıdan daha erdemli mi diye aklımdan geçiriyor. Hemen tövbe deyip çıkmaya çalışıyorum bu düşüncenin içinden. Hitler'in nazari bakımdan geliştirip iktidarı ele geçirmesiyle birlikte imalat hatası gördüğü Yahudi ırkı üzerinde uyguladığı faaliyetler insanlıkla bağdaşamaz. Bu tür olayları toplum en şiddetlisinden protesto etse de, günümüzdeki "de facto" durumu da gözden kaçırmamak lazım. Dünyadaki savaşlar, cinayetler, tecavüzler geliyor aklıma. Güçlü, güçsüzü dövmeye, onu yok etmeye devam ediyor.  Neden şehitler ve terör olaylarında can verenler toplumun alt kesimindeki görece zayıf insanlardan oluşuyor.  Bu tür olayları bilim bize yaratanın doğal seleksiyon kuralı ile açıklıyor. Hitler'e bir yandan küfür ederken insanlar, diğer taraftan onun teorisini pratiğe döküyor. Güçlü güçsüzü yok etmeye devam ediyor...

Toprakları genişletmenin vatandaşların karnını doyurmak için lüzumlu olduğunu ifade ediyor Hitler. Yani, devletin bekası için sömürgeciliğin bir çıkış yolu olduğundan bahsediyor. Buna bir de sınır getiriyor. Sahip olduğun toprakların elli katını da aşmamak lazımmış. Küçük toprağa sahip ülkeleri korumanın zorluğuna dikkati çekip geniş toprakların devleti güçlü kıldığını ifade ediyor.

Hata yapsan dahi, bunu halka karşı asla söylemeyeceksin diyor Adolf Hitler. Çünkü eğer hata yaptığını düşünürse halk, onun nazarında yeniden kazanamayacağın bir güven kaybına uğrarsın. Günümüz politikacıları harfi harfine uyuyorlar bu görüşe değil mi?

Son olarak, enine boyuna Marksizm'i inceliyor. Aslına bakılırsa kendi görüşlerine karşı en büyük rakip ve tehdit olarak görüyor bu felsefeyi. Özellikle propaganda hususunun önemi üzerinde çok duruyor ve Marksistler bu işi çok iyi yapıyor deyip örnek alıyor onları.

Bakalım daha ne inciler döktürecek adamım?       

19 Şubat 2016 Cuma

19/02/2016 Cuma, Tire

Sabah saatlerindeki hafif yağmur yağışı, ustaların bugün de işe çıkmamasına bahane oldu. Oysa bu güzel havada çalışma olmaması aklımın ucundan geçmemişti. Öğlene doğru güneş kendini gösterdi zaten.

Kaplan'daki yatırımla ilgili bir hususu konuşmak üzere dünden beri Başkan'ın müsait bir zamanını kovaladığımdan sabah yaylaya çıkmadım ama Belediyeden haber çıkmadı yine. Öğleden sonra dayanamayıp yukarıda ne yaptıklarını bir göreyim dedim. Kaplanın dar, virajlı yollarını çıkarken bir kaç gündür gördüğüm manzara değişmişti. Manzara derken bu sefer şehir manzarası değil söylemek istediğim. Tam tersine şehre sırtımı verip dağı karşıma aldığımda gördüğüm manzara bu. Göz alabildiğince uzanan zeytin ağaçları arasında, çiçeklenerek süslenen bir sürü badem ağacı...  Harika bir görüntü. Yayla yolunda tırmanırken köye yaklaşırken daha fazla dikkat kesildim. Sol tarafta zeytin bahçemizin önünde iyice yavaşladım. Bizim badem ağaçlarının da bembeyaz gelinliklere büründüklerini sevinerek fark ettim. Topu topu iki adet badem ağacımız olduğunu sanıyordum ama sanki bana karşıdan daha fazla göründüler. Geçen yıl dona yakalanmış ve hiç biri ürün vermemişti zaten. Yayla dönüşünde zeytinliğe uğramam şart oldu artık. Bu güzel havaların sonunda don olmaz inşallah.

Yayladaki bahçenin önüne arabayı park ederken, demir kapıyı kapalı görünce ustaların gelmediğini anladım. Kadir'i arayıp bugün neden gelmediklerini sordum. Tahmin ettiğim gibi sabahın erken saatlerinde yağmurun çiselemesi korkutmuş gözlerini. Demir kapıyı açıp bahçeye girdim. Etrafı kolaçan ettim, avluda yapılan taş duvardaki ilerlemeye göz attım. Bir traktör taş daha geldiğini not ettim. Dönüşte zeytinliği de dolaşmak istediğimden dolayı burada daha fazla zaman geçirmenin anlamı yoktu. Kapıyı kilitleyip çıktım.  Zeytinliğin önüne gelince arabayı park ettim. Burada çiçek açmış badem ağaçlarının bir kaç resmini çekmek iyi olacaktı. Gerçekten en az beş ya da altı badem ağacı varmış içerde. Güneş kaybolmak üzereydi ama bir kaç resim çekebildim yine de. Oradan ayrılıp şehre indiğimde telefonun çaldı. Başkan makamında bekliyormuş. Hemen koşup gittim yanına. Sağ olsun işimizi halletti. Biraz sohbet ettik. Kaplan yolunda Belediye olarak başladıkları güzel projelerden bahsetti. Bunları duymak daha da mutlu etti. Belki bir beş yıl sonra şimdikinden çok daha farklı olacak Kaplan.
  
           

18 Şubat 2016 Perşembe

18/02/2016 Perşembe, Tire

Sıhhi tesisat ve elektrik işlerini konuşmak üzere araziye çıkmadan  yakalamak istiyordum Ali'yi.  Önce telefon ettim ama cevap veren olmadı. Kahvaltı etmeden çıkmayı düşünürken sonradan vaz geçtim bundan. Kahvaltı sofrasından henüz kalkmıştım ki, telefon çaldı. İş makinesinin başında altından boru ve kabloların geçtiği kritik bir kanal açtırıyormuş Ali. Sesten dolayı duymamış telefonun zilini. "Bir saat kadar sürer burada işim." dedi.

Yaylaya çıkıp onu orada beklemeyi geçirdim aklımdan. Bahçeye vardığımda Yakup Usta ve Kadir taş duvar işinde çalışıyorlardı. Gani ocaktan bize taş hazırlamak için kanal kazısına bugün ara vermiş. Kısa bir süre sonra telefonum çaldı. Belediyeden arıyorlarmış. Elektrik için kazdırdığımız kablo kanalının yanındaymış görevli. Başkanın bilgisi olup olmadığını sordu bana. "Var elbette, ona haber vermeden işe girişir miyiz hiç? dedim. Mutlaka köyden biri gammazlık şansını denedi. Ne kadar adi insan var bu memlekette. Kendine fayda sağlamasa da, sırf fenalık olsun diye işini gücünü bırakır seninle uğraşmaya kalkarlar. Hasetlik, düzenbazlık hepsi bizim memlekette. Mikro çerçeve bu olunca makrodan ne beklenir ki... 

Bir traktör kum ve çimento teslim almış ustalar. Taş fırın yapacağımız yeri gösterdim onlara. Her şey köy usulü olsun istiyorum. Ali'yi bir kez daha aradım. İşi hala bitmemiş. Daha fazla bekleyemeyeceğim onu burada.  Tesisat için hazırladığım planı Yakup Usta'ya bıraktığımı, yine de anlamadığı bir şey olursa bana telefon etmesini söyledim. Bu ona daha fazla zaman verdiği için çok hoşuna gitti. Ben ise hiç hoşlanmadım bundan. Çünkü arada bir Yakup Ustayı arıyor, Ali'nin gelip gelmediğini soruyordum. Akşama kadar ne gelen olmuş ne de giden.

****************


Dün Ankara'da patlayan bomba büyük sansasyon yarattı. Zaten amaç bu değil miydi? Yani, eylem amacına ulaştı. Ne intihar bombacısı ne yaralı kurtulanlar ne de ölenler,  birbirini tanıyorlardı. Ama eylem başarılı oldu birileri için. Hedefi on ikiden vurdular. Amaçlarına ulaştılar. Neydi amaç: Sansasyon! Bu olay herkesin olduğu gibi benim de zihnimi birkaç yönden meşgul etti.


Herkes esefle kınıyor bu olayı. Yabancı devletlerin hepsi ama hepsi kınamış, işte parmağı olduğu konuşulan Rusya bile, hepsi terörün her türlüsüne karşı olduklarını ifade etmişler.  Neyi çözüyor, hangi masum canları geri getiriyor bize onca kınama? Terör örgütü bir kez daha eylem yaptığı takdirde yabancı ülkeler silah yardımını kesme cezası verecek mi?

Yaşasın terörist bulundu! Şu patlamanın faili canım. Ha, o mu? Kimmiş? Suriyeliymiş bombayı patlatan. Başbakanın ağzı kulaklarında. Görev tamamlandı. "Faili..." diyor başbakan televizyon ekranlarında. "Faili kesin olarak belirledik." Bakıyor etrafına ama alkışlayan yok bu sefer.

Bu mudur hükümetin görevi? "Yani" diyor hükümetin başındaki zat. "Yani, görüyorsunuz, bunu biz yapmadık" Rahat bir nefes alıyor, kuru bir öksürükle boğazını temizledikten sonra devam ediyor. "Faili belirledik, inanmazsanız bakın işte, ismi budur." Başta şahsı olmak üzere, cümle yürütme organları temize çıkıyor böylece. Ya belirlenemeseydi olayın faili?  Maazallah bu işin sorumluluğu üstlerine kalacaktı diye geçiyor aklından, başbakanın. Rahat bir nefes alıyor, verilmiş sadakamız varmış diyerek göz kırpıyor yanındaki İçişleri Bakanına.

"Bir hükümet, milleti her vasıta ile felakete götürürse, bu milletin her ferdinin isyanı bir hak değil, görevdir."

Kim söylemiş bu sözü? Önemli mi? Ama söyleyeyim. Yine Adolf Hitler. Bu adamın ırkçılık söylemleri olmasa fikirleri hiç de fena değil. Onun için nasyonal sosyalizm adını vermiş ideolojisine. Irkçılık boyutuna varan milliyetçiliğini bir kenara koyup onu anlamak lazım.

Bir adım daha gidelim. Susanlar hariç, herkes benim gibi ya yazıyor, ya da konuşuyor.  Bu yollardan bastırmaya çalışıyor kabaran isyanını. İçlerinden bazıları haddini aşıp! hapislerde susturuluyor. Bu sebeple insanlar, korkuyor konuşmaya, yazmaya da. Madem parlamenter sistemdir mevcutlar arasında en iyisi. Korkaklığımız engel madem isyanımıza. Bırakalım kınıyoruz laflarını, ahları vahları, timsah göz yaşlarını, ölenlere rahmet okumaları. En azından verdiğimiz oylarla ortak olmayalım sorumluların sorumluluklarına.

KİMDİR BU TERÖRÜN SORUMLUSU?

Yine terör, yine sönen hayatlar, kaybolan umutlar... Acılar, acılar, acılar... Ankara'dan geldi haber. Şimdilik otuza yakın ölü, altmıştan fazla yaralı. Bu canların sorumlusu kim?
Fransız yazar Viktor Hugo'nun (1802-1885) "Bir İdam Mahkumunun Son Günü" adlı radyo tiyatrosunu  dinlerken dikkatimi çekmişti. Hırsızlık yapmak isterken birisini kaza sonucu öldüren ve bu yüzden idam cezasına çarptırılan bir adamın feryadı ile bugün meydana gelen terör olayını ilişkilendirdim. Adam, "Evet, ben birini öldürdüm, ama evdeki hasta kızımı doktora götürebilmek, yiyecek ve ilaç almak  için. Onu soyup sadece parasını alacaktım. Adam bağırınca telaşlanıp bıçaklamak zorunda kaldım, onu öldürmek istememiştim." diye dert yanıyor baba dediği gardiyana. Ve devam ediyor;

"Aylarca açtım, işsizdim. Bunun için beni değil, ailemi aç beni işsiz bırakan devleti, Fransız Makamlarını yargılamaları gerekir, Giyotinin kanlı bıçağının altına onları yatırmaları gerekir."

Şimdi televizyon kanallarına bakıyorum. Bazı kanallarda siyasiler, ölenlere rahmet, yaralılara acil şifa dilerken menfur saldırıyı kınadıklarını, terörün kendilerini yıldıramayacağını, mücadelenin daha kararlı bir şekilde sürdürüleceğine dair bir sürü açıklama yapıyorlar, ölü ve yaralı sayısını resmen! açıklıyorlar. Bazı haber kanalları ise yaptıkları tartışma programlarında havanda su dövüyorlar. Diğerleri, önemli bir şey olmamış gibi eğlence programlarına tam gaz devam ediyorlar.

Parlamenter sistemle yönetiliyoruz şükürler olsun. Siyasi sorumluluk, yasama yetkisi ile donatılmış mecliste. Sorumlu, yürütme yetkisine sahip hükümet. Sorumlu, sorumlu olmadığı halde devletin iç ve dış politikasına yön verip yasa dışı başkanlığını ilan eden cumhurbaşkanı.

"Beni en çok düşündüren husus, hiç kimsenin sorumluluk yüklenmeyeceğinin açıkça ilan edilmesidir. Parlamentonun almış olduğu kararlar feci sonuçlar doğursa bile, bu kararlardan kimse sorumlu tutulamıyor. Eşi benzeri görülmemiş vahim sonuçların ertesinde ya hükümet istifa ediyor ya da parlamento feshediliyor." diyor Hitler, döneminin Avusturya parlamenter sistemi ve demokrasi kurumuna yaptığı eleştirisinde. Bizim ülkemizde istifa kurumu bile çalışmıyor. Hitler'den feyz almaya devam edelim:

"Bir husus daha var ki, bunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Çoğunluk, hiçbir zaman bir kişinin yerine geçerli olamaz. Çoğunluk ahmakları olduğu kadar alçakları da tensil eder. Saman dolu yüz kafa nasıl ki, hiçbir zaman bir akıllı kişiyle eşit olamazsa, yüz korkak adamdan da hiçbir vakit kahramanca bir karar beklenemez..." diyerek parlamenter sistemi yerin dibine batırırken diktatörlüğe kapıları açıyor.

Medyanın gücüne de vurgu yapıyor Adolf. 1900'lü yılların başında Avusturya'daki basın için bakın neler demiş;

"Basın, basit ve ciddiyetten uzak bir hadiseyi, birkaç gün içinde önemli bir devlet meselesi haline getirmeyi kolaylıkla beceriyordu. Aynı zamanda, önemli bir meseleyi milletin hafızasından silmek için yaptığı yayınlarda da başarılı oluyordu. Kısa zamanda bazı şahısları ileri itip milletin karşısına bir kahraman olarak çıkarıyor ve o şahsın hayatı boyunca hayal bile edemeyeceği, şöhretli hayatı ona sağlıyordu. Bir iki ay önce kimsenin bilmediği, duymadığı şahıslar "günün adamı" durumuna getiriliyor ve yine devletin ve milletin menfaatine ait meseleler canlı canlı gömülüyordu..."

Ne diktatörlüğün, ne de ülkemize giydirilmek istenen başkanlık sisteminin, yönetim şekli olarak savunulacak tarafı yok. Asıl olan, mevcut parlamenter sistemimiz ile demokrasi anlayışımızın diktatörlükten pek farkı olmadığını görmektir. Hitlerin demokratik yönetime ve basına bakış açısı, yıllardır "gelişmekte olan ülkeler" sınıfını geçemeyen bizim gibi ülkelerde hala geçerliğini koruyor.

Adolf Hitler, yaklaşık 5,5 milyon kişinin canından sorumluydu. Yargılanmasına fırsat vermeden 30 Nisan 1945'te intihar etti. Devletin en yetkilisi ve en sorumlusuydu. O, parlamenter sistemin kararlarının getirdiği sonuçlar ne kadar feci olursa olsun sorumlularının bulunamayacağı iddiasında haklıydı. Oysa sorumlu devletti, parlamenter sistemdi. Victor Hugo'nun eserindeki, idam mahkumunun haykırdığı gibi, onca masum cana karşılık giyotinin kanlı bıçağının altına, devletin sorumlularının yatırılması gerekirdi.

Demokratik parlamenter sistemin eğitimsiz toplumlardaki yansımaları alternatif olarak maalesef diktatörlüğü getiriyor. Ne yazık ki, her topluma uyan bir demokrasi geliştirilemedi henüz. O zaman geriye tek çözüm kalıyor. Rasyonel eğitim sistemini benimseyip geliştirmek.