KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

28 Şubat 2021 Pazar

SON DANS BÖLÜM 17

Havanın serinliğine aldırmaksızın salonun penceresini açtı, bir gün önceden plânladığı işleri bitirmiş olmanın verdiği huzur içinde, külçe gibi bıraktı kendini koltuğa. Günün yorgunluğunu üzerinden atmak için özenerek hazırladığı Türk kahvesini yudumlamadan önce fincanı burnuna doğru yaklaştırdı, kahvenin yoğun, baharatımsı kokusunu doyasıya içine çekti. Fiskos masasının üzerindeki cep telefonunun kendiliğinden kapandığını fark edince hemen cihazı şarja bağlayıp açma düğmesine bastı. Hiç alışık olmadığı sükunetin sebebini anladı. Sabah erkenden kalkarak Hasan’a kahvaltı sofrasını hazırlamıştı. Kocasını uğurladıktan sonra kirli çamaşırları makineye atıp Timur’un karnını doyurmuş ve onu bir alt kattaki annesine bırakmıştı. Daha sonra evi baştan aşağı bir güzel silip süpürmüştü. Selma, çevresinde bulunan herkese sık sık annemin hakkını ödeyemem, diyordu. Her başı sıkıştığında çocuğu annesine bırakıp rahat bir şekilde ev işlerini yapıyor, canının istediği zaman, istediği yere gidebiliyordu. Hasan'ın işleri bozulduktan sonra eski lüks yaşamlarını terk etmek zorunda kalmışlar,  annesiyle birlikte altlı üstlü oturdukları bu iki küçük daireyi ellerinde kalan son parayla almışlardı. Keyif sigarasını yakmak üzere çakmağa uzandığı sırada cep telefonunun sesi çınlamaya başladı. Aydınlanan ekrana baktı, Jale’nin adını görünce şarj kablosunu çıkarmadan aç tuşuna bastı.

- Alo, Selma, sabahtan beri kaçıncı kez arıyorum, telefonun hep kapalı, çok merak ettim, ters bir durum yoktur inşallah!

- İyiyim, iyiyim, bir sorun yok. Evin işlerinden başımı kaldıramadım, bu arada şarjım bitmiş, telefonun kapandığını fark etmemişim.

- Aman çok şükür, sonunda Hasan’ı arayacaktım, o da boşu boşuna panik yapacaktı. 

- Yok canım, Hasan rahat adamdır, öyle panik falan yapmaz, duymamıştır ya da şarjı bitmiştir deyip çıkar işinden.

- Neyse, bak şimdi sana anlatacaklarım var, dışarıda bir yerde buluşalım mı, ne dersin?

- Kusura bakma Jale, şu an hiçbir yere çıkacak halim yok, işlerim daha yeni bitti, kendime bir kahve yapıp koltuğa attım kendimi.

- Ama bak, çok önemli! Dün gece yeni bir şey keşfettim. Sanırım Rahibe Margaret’in ruhunu taşıyorum. Sana bundan bahsetmem lâzım.

Selma, Jale’nin elinden kurtulamayacağını anlamıştı, deli bu kız diye geçirdi aklından.

- Seni dinlerim ama inan ki bu halde dışarı çıkmam mümkün değil, istersen bana gel.

- Peki, ne yapalım, geleyim bari, sen çay suyunu koy, ben de hemen çıkıp atıştırmak için bir şeyler alayım.

- Tamam,  hadi, bekliyorum o zaman.

Herkesin derdi başka, deyip gülmekten kendini alamadı, Selma. Bu kız reenkarnasyona takmış kafayı. Ne fark eder sanki, daha önce kimin bedeninde yaşadıysan yaşadın. Bunun sana ne faydası var şimdi? Ama yine de komik kız, eğlendiriyor beni. Fincanını ters çevirdi, bir de falıma baksın bakalım neler zırvalayacak, diye söylendi.

Daha yarım saat geçmeden Jale kapıya dayanmıştı. Önce üzerinde BigChefs yazılı kâğıt çantayı daha sonra sırtından çıkardığı taba renkli şık kaşe kabanı Selma'ya uzattı. Üstüne oturan yırtık bir blucin, Emperio Armani marka siyah bir kazak giymişti. Ayağında bileği kavrayıp baldırları kapatan son moda siyah deri çizmeler vardı. Boynuna astığı altın zincirin ucunda burcunu yansıtan iri bir yengeç figürü sallanıyordu. İki kadın dudaklarını büzüp yanaklarını hafifçe birbirine değdirdikten sonra salona geçtiler. Jale'nin heyecanı gözlerinden okunuyordu. Hal hatır bile sormadan doğrudan konuya girdi.

-  Gel, şekerim, bak sana neler anlatacağım şimdi.

-  Dur kız, sakin ol biraz, geç şöyle bir otur, çay demini aldı, bayatlamadan önce birkaç bardak içelim bari.

Mutfağa geçen Selma, tepsiye koyduğu iki bardak çayın yanına Jale’nin getirdiği San Sebastian ahududu soslu cheesecake’ten birer dilim kesip geri döndü.  

-  Teşekkür ederim canım, dedi Jale. Ben de bütün gün oradan oraya koşturup durdum, saçlarımı boyattım, cilt bakımı, nail art falan yaptırdım, nasıl, güzel olmuş mu?

Ellerini şımarık bir kız çocuğu gibi Selma’ya uzatırken parmağındaki yüzüğü gösterdi.

-  Bak bu da Ayhan’ın bana son ay dönümü hediyesi. Aslında ona kalsa uyduruk bir şey alır gelirdi fakat ben bunda ısrar ettim. Biraz pahalı ama dünyaya bir kere geliyoruz değil mi şekerim?

Selma’nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, ne diyeceğini bilemedi. 

-  Dur bir dakika. Hepsi çok güzel, iyi günlerde kullan, ancak nedir bu ay dönümü kuzum? Adama zorla aldırdığın şey hediye mi olurmuş? Ayrıca sen dünyaya birden fazla geldiğini söylemiyor muydun?

-  Aşk olsun, ay dönümünün ne olduğunu bilmiyorum deme bana sakın. İlk tanıştığımız günden itibaren altı aydır, her ay, aynı günü kutluyoruz biz. Altı ay sonra yıldönümümüz olacak. Tabii o zaman böyle küçük şeylerle beni kandıramayacak. Bak canım, Ayhan kaliteden anlamaz, bana hediye alacağı zaman ona yardımcı olmak zorundayım, aslına bakarsan bu durumun beni üzdüğünü söyleyemem. Ancak dünyaya yeniden gelme konusunda haklısın, evet, ben birden fazla kişinin bedeninde yaşadığıma inanıyorum. Bak sana bunu ispatlayacağım.

Selma donup kalmıştı. Esther’le birlikte nerede hata yaptıklarını düşündü. Çatlak diye dalga geçtikleri Jale, kocasını avucunun içine almış, istediği her şeyi yaptırıyordu.

-  Peki hadi anlat bakalım ama fazla uzatma, Hasan’a yemek hazırlamam lazım.

- O işi kafana takma sen, saat on’dan önce dönmezler. Ayhan’a bu akşamlık izin verdim, Fenerbahçe’nin maçı varmış, döksün biraz kurtlarını. Hasan’la birlikte kulüpte maç izleyecekler. Eve aç gelmeyin, orada bir şeyler atıştırın, dedim.

Ne güzel terbiye etmiş adamı, diye geçirdi aklından, Selma. Kocası değil adeta çocuğu sanki. Acaba Ayhan, göründüğü kadar mutlu mu bu durumdan?

-  Valla pes doğrusu, adamı sustalı maymuna çevirmişsin. Helâl olsun sana. Hadi çayını bitir de tazeleyeyim, sonra devam edersin.

Jale’nin bir dakika beklemeye tahammülü yoktu. Alelacele bardağından son yudumu ağzına devirdi, oturduğu yerden kalkıp Selma’nın peşine takıldı.

- Dün gece bir rüya gördüm, o kadar sahiciydi ki sana anlatamam. Tuna Nehrinin ortasında ufak, yemyeşil bir adada yaşıyordum. Çok sayıda tavşan vardı orada. Bu yüzden adına Tavşan Adası diyorlarmış. Babam o bölgenin kralıymış düşünebiliyor musun? Ayy, harika bir şey bu! Ama ne yazık ki prensesliğim uzun sürmemiş, babam, doğudan gelip topraklarımızı istila eden barbarlara karşı savaşı kaybedince başıma bir kötülük gelmesin diye beni adadaki manastıra göndermiş. O zaman henüz on yaşlarındaymışım. Adadaki manastırda eğitim görüp beş yıl sonra rahibe çıkmışım. Kimseye benim prenses olduğumu söylememişler. Ben de bu durumu unutup kendimi sadece İsa'ya adamış, temizlik başta olmak üzere en ağır ve en zor işleri üstlenmişim. Biliyorsun, benim işe olan düşkünlüğüm geçmiş hayatlarımın ortak yönü. Belki de bu yüzden şimdiki hayatımda iş yapmaktan hoşlanmıyorum artık.

Selma dayanamayıp sordu.

-  Jale ne var bunda ayol, herkes böyle rüyalar görebilir. Hayırdır inşallah deyip hayra yoralım. Bak ben fincanımı çevirdim, sen bırak şimdi bunları da, gel benim bir falıma bak.

-  Dur daha bir şey anlatmadım ki. Gecenin bir yarısında gözlerimi açtım. Bütün detaylar gözümün önünden gitmiyordu. Merak edip internete girdim. Bir de ne göreyim. Gerçekten de Budapeşte şehrinin içinden geçen Tuna Nehrinin üzerinde Tavşan Adası diye küçük bir adacık varmış. Çok heyecanlanmıştım. Biraz daha araştırınca bu adada Margaret adında bir rahibe yaşadığını ve bu rahibenin Moğol istilasından sonra başına bir şey gelmesin diye, babası Macar Kralı Bela tarafından manastıra götürüldüğünü öğrendim. Allah canımı alsın ki doğru söylüyorum. Sence bu kadar tesadüf olabilir mi? Ayhan’dan beni en kısa zamanda ruh eşim Margaret’in yaşadığı adaya götürmesini isteyeceğim.   

Ayhan'la Hasan eve dönene kadar Selma’yı esir alan Jale, gece boyunca Margaret’le ne kadar benzeştiklerini anlatıp durdu. Fenerbahçe’nin galibiyeti ise Hasan’ı ziyadesiyle neşelendirmişti. Ayhan'la Jale'yi uğurladıktan sonra kayınvalidesinden aldığı Timur'u havalara atıp tutarak zavallı çocuğun pestilini çıkardı. Sonunda halsiz düşüp koltuğunda sızan Hasan'ı yatağına sürüklemek yine Selma'ya kalmıştı.

Devam edecek



25 Şubat 2021 Perşembe

SON DANS BÖLÜM 16

Orta boy cam tepsinin içinde ince porselenden iki fincan dolusu çayla birlikte salona geri dönen Esther, sehpanın diğer tarafındaki koltuğa oturmadan önce fincanlardan birini Selma'ya uzattı.

- Anlattıkların beni çok şaşırttı Selma. Peki bu durum seni hiç mi rahatsız etmiyor?

- Doğrusunu söylemek gerekirse, böyle bir ilişki bana da ters gelmişti önceleri, ama insan zamanla alışıyor işte. Arkadaşlarımdan çoğunun durumu benimkinden daha iyi değil ki.  Sağ eliyle saçını geriye toplarken şen bir kahkaha attı. Sonuçta ben de kendi dünyamı yarattım şekerim.

- Nasıl yani?

- Timur'un doğumundan sonra birlikte zevk alacağımız doğru dürüst bir şey kalmadığını fark ettim. Onu mutlu eden şeyler beni, beni mutlu eden şeyler ise onu mutlu etmiyordu. Ben de onu sevdikleriyle baş başa bıraktım. Timur’la ayrı bir dünya kurduk kendimize. Fırsat buldukça kitap okuyorum. Eşleri benimkine benzeyen arkadaşlarımla günler düzenliyor, sohbet ediyor, yiyor, içiyoruz. Senin gibi birkaç arkadaşım daha var sık görüştüğüm. Onlarla vakit geçiriyoruz işte. Senelik izinlerde birlikte birkaç gün tatil yapıyoruz, hepsi bu.

- Bunun adı da evlilik oluyor yani, öyle mi?

- Aynen öyle. Birbirimize karışmadığımız sürece sorun yok yani.

Esther, duyduklarına inanamıyordu.

- Yıllardır arkadaşımsın, ilk kez anlattın bunları. Tek amacın beni rahatlatmak değil mi?

- Bak Esther, özel hayatımı kimseyle paylaşmamaya özen gösteririm, bana içini dökmeseydin ben yine anlatmazdım bunları sana. Ama bana esas tuhaf gelen senin duygu ve düşüncelerin. İçinde bulunduğun durumdan kurtulman için kimsenin sana faydası dokunmaz, çareyi bizzat kendin üretmen lazım. Sorunlarını Kemal’e anlatmaktan kaçarsan, ondan nasıl destek bekleyebilirsin ki! Seni rahatlatmak istediğim doğru. Evlilik de olsa, sonuçta eşlerin farklı mizaçlara sahip olduğunu, farklı şeylerden hoşlanabileceklerini anlatmaya çalıştım, kendi hayatımı örnek göstererek. İnsanların zevkleri ayrı, sevip sevmediği şeyler farklı olabilir. Evliliğin ilk yıllarında ortak paydalar ararız, hatta bazen bu uğurda fedakârlık yapmaktan kaçınmayız. Hiç istemediğimiz bazı şeyleri sadece eşimiz mutlu olsun diye sever görünürüz. Aradan yıllar geçer, sadece onu değil kendimizi de kandırdığımızı anlarız. Sonunda ya yollar ayrılır ya da herkes kendi yolunda devam eder. Ben ikinci yolu seçtim.

Esther’in kafası iyice karışmıştı. İnsanlar çevresine bakıp başkalarının yaptığı şeyleri normal kabul ediyorlar ve buna göre hayatlarına yön veriyorlardı. Oysa olması gereken herkesin yaptığını yapmak değil, doğru olanı bulmaktı.

- Beni yanlış anladın sen, dedi Esther. Bak ben Kemal’i suçlamıyorum. Benim ondan beklediğim bir şey yok. Ona yardım etmek, gözünü açmak istiyorum. Evlilik, senin anlattığın gibi olmamalı. Eğer ortak şeylerden zevk almıyor, iyi vakit geçiremiyorsan, oturup konuşacak bir konun kalmadıysa birlikte olmanın ne anlamı var? Ben Kemal’le senin ve senin gibilerin durumuna gelmek istemiyorum. Haklısın, benim durumum da sana karışık gelebilir belki. Yani, ortada hiçbir şey yokken, birbirimizi ilk günlerdeki gibi sevmemize rağmen, aramıza soğukluğun girmesi, birbirimizin farkında olmayışımız... Bir yanım bütün sıkıntılarımın tek sebebinin Kemal’in işine karşı duyduğu sorumluluk duygusu olduğunu düşünüp ona hak verirken, diğer yanım bu duruma isyan ediyor. İşinden önce evde kendisini seven, ona hayatını adamış bir kadının beklediğini düşünecek duruma geldiğinde her şeyin düzeleceğine inanıyorum. Evet, onun sorunu benimkinden büyük. İşte bu yüzden bana ihtiyacı var. Ondaki marazi bir durum, biliyorum. Ama ben ona destek olmak konusunda kendimi çok aciz hissediyorum. İşlerinden dolayı bütün sevdiği şeylerden elini ayağını çekmek, kendini bir nevi inzivaya çekmek sağlıklı bir ruh hali değil. 

***

İlaç etkisini göstermiş, başının ağrısı hafiflemişti. Acil olan belgeleri imzaladıktan sonra Ümit’e telefon etti.

- Ümit Bey, seninkilerden bir haber yok mu hâlâ?

- Ben de şimdi sizi arayacaktım Kemal Bey, dedi Ümit. Müsaitseniz yanınıza geleyim.

- Tamam, gel bakalım, deyip kapattı telefonu.

Az sonra kapıyı tıklatıp içeri giren Finans Müdürünün yüzü gülüyordu.

- Oldu bu iş, dedi sevinçle. Bütün taleplerimizi kabul ettiler.

- Yok ya, hiç beklemiyordum, dedi Kemal. Taleplerimizi kabul ettiler demek. Aldığı haber hoşuna gitmişti ama Ümit'in kendine pay çıkarması sinirlerini bozmuştu yine.

- Evet Kemal Bey, sizin ısrarınız üzerine, toplam fiyatın üzerinden yüzde beş indirim yaptılar. 

Kemal, "Hah şöyle, haddini bil." dedi içinden. Sanki bir katkısı olmuş, kalkmış bir de sözüm ona caka satıyordu. Sözlerine devam etti, Ümit.

-  Sizden en az yüzde on indirim istedi Kemal Bey, dedim. Bu oranın altında bir teklifi asla kabul etmez diye ısrar ettim ama yapabilecekleri son teklifin bu olduğunu söylediler.

"İyi bari, kedi, kedi olalı bir fare tuttun bari." diye söylendi içinden. Birden Anna geldi aklına. 

- Aferin. Peki, ne yapıyorlar şimdi?

- Kemal Bey’in onayını almam lazım, dedim, odamda bekliyorlar.

- İyi git kabul ettiğimizi söyle o zaman. Geçenlerde gittiğimiz bir et lokantası vardı, Nalan'a söyle de, orayı arayıp dört kişilik yer ayırtsın akşama. Neşesi yerine gelmişti, Kemal'in, Ümit'e göz attı. Bizi aç bıraktılar demesinler sonra, dedi. Masasının üzerinde incelenmek üzere bekleyen evrak dağına rağmen sırtından önemli bir yük kalkmıştı.

Hemen Feridun Bey’i arayıp müjdeyi vermeyi düşündü. Sabah yediği fırça epey canını sıkmıştı. Bakalım bu kez ne diyecekti. Onca stres, saatlerce harcanan mesai, uykusuz saatlerden sonra en azından tatlı bir söz ya da bir teşekkür hakkıydı. Ama maaş veriyordu ya (!) Ne kadar çalışırsan çalış, yaranamazdın bu patronlara. İnsanı iliğine kadar sömürürler, hayatını, ruhunu, ciğerini söküp alırlardı. Aynı düşündüğü gibi oldu. Feridun Bey, telefonu açıp, soğuk bir şekilde "İyi." demişti sadece. Kuru bir iyi! Ne sevinç, ne mutluluk, ne de teşekkür, hiçbir şey. Sadece üç harf dökülmüştü dudaklarından, iyi... Yine de şans yüzüne gülmüştü. Eğer iş bozulsaydı, açardı bayramlık ağzını yine. Onun gözünde bütün çalışanlar sabahtan akşama kadar ense yapar, bir işten anlamazlardı. Bütün doğru kararlar kendine, başarısızlıkla sonuçlanan bütün yanlış kararlar ise çalışanlarına aitti.  

Devam edecek



24 Şubat 2021 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 79


Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimizin 79. Haftasına girmiş bulunuyoruz. Daha önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu Gülten Çapkın belirlemiş. Yaşamımızda tartışılmaz bir öneme sahip olan parayı masaya yatıran arkadaşımızın sorusu şöyle: 

"Para olmadan yaşanır mı?"

Son araştırmalara göre, 4,5 milyar yaşındaki gezegenimizde insan türünün serüveni, yaklaşık 300.000 yıl önce başlamıştır. M.Ö 7. Yüzyılda parayı icat ederek mevcut takas sistemine son veren Lidyalılardan bu yana geçen süre ise sadece 2.700 yıldır. Yani, bugün esiri olduğumuz para, 300.000 yıllık insanlık tarihinin % 1'den daha az bir zaman dilimine karşılık gelmekte! Homo Sapiens Sapiens dünyada geçirdiği sürenin % 99'unda parasız yaşayabildiğine göre, para, insan hayatının vazgeçilmez bir öğesi olamaz.

Para keşfedilmeseydi, dünya bugünkünden çok daha farklı olurdu. Her şeyden önce paranın kullanılmadığı bir dünyada teknoloji ve bilim bu düzeyde gelişemezdi. Diğer taraftan, toplumda gelir adaletsizliğini zirveye taşımak suretiyle insana en büyük zararı veren yine para olmuştur. 191 milyar USD'lik servetiyle dünyanın en zengin insanı unvanını elinde tutan, Amazon CEO'su Jeff Bezos, bu miktardaki paradan elde edeceği faiz, 6.660.000 asgari ücretlinin gelirine eşit! Bu durum insanlar arasında her geçen gün büyümeye devam eden gelir farkının ulaştığı noktayı gözler önüne sermekte. Eğer para olmasaydı, bu meblağa karşılık gelen malı asla elinde tutamazdı.

Para, ilkel kabul ettiğimiz bazı alışkanlıklarımızı bıraktırıp bize gelişmiş! yaşam imkanı sağlamıştır. Bugün, evlerimizde, sanayide kullandığımız elektrik, televizyon, ulaşım ve haberleşme araçları, ısınma ve soğutma sistemleri, sağlık, güvenlik ve savunma sistemlerine kadar sahip olduğumuz pek çok kolaylığı paraya borçluyuz. 

Paranın olmadığı zaman dilimine kısa bir göz atalım. Yerleşik düzene geçtikten sonra insanlar tarım ve hayvancılıkla geçinirlerdi. Takas pazarları kurulur, örneğin bir çiftçi buğday ekiyorsa kendine yetecek miktarının fazlasını, domates ya da yağ gibi ürünlerle, ya da başkalarının beslediği tavuk, koyun veya at gibi hayvanlarla değiştirirdi. Depolama imkanı sınırlı olduğundan, insanlar ihtiyacı olanı ihtiyacı kadar üretirdi. Etrafı sınırlarla çevrili şehirlerden oluşan ve feodal bir yönetim şekline sahip Sümerlerde (M.Ö 4.000-M.Ö 2.000),  her bir şehrin ayrı birer tanrısı vardır.  O yıllarda rahipler, soylular, köleler gibi sosyal sınıflar ortaya çıkmıştı. Köleler ürettiği ürünlerden kendilerine yetecek kadarını alıp geriye kalanı yönetime vermek zorundaydılar. Yöneticiler ve soylular, bir süre sonra maiyetindeki köylülerin ve kölelerinin can ve mallarını korumak için asker bulundurmaya başlamışlar. Yazıyı bulan Sümerleraynı zamanda tarihteki ilk hukuk devletini kurmuşlardır. Köleler, şehir devletlerinin birbirleri arasında yaptıkları savaşlar sırasında esir alınan köylülerden oluşur. Lidyalılara kadar bu durum, aşağı yukarı aynı şekilde devam etmiştir.

Şimdi gelin biraz hayal kuralım ve paranın bilinmediği bir hayatta nelerin olup nelerin olmayacağını düşünelim. Muhtemelen altın ve bazı nadir taşlar paranın yerini alırdı ancak hem miktar bakımından sınırlı kalması hem de teknolojik yetersizliklerden dolayı, bunların elde edilmesi hayli emek isterdi. Yazının icadı insanın her yönden gelişimine önemli katkı sağlasa bile bugünkü ulaşım ve iletişim imkanlarına sahip olamayacağımız için bilim ve teknolojide çok fazla ilerleme kaydedemezdik. Büyük imparatorluklar, süper devletler olmazdı. Aynı nedenle tek tanrılı dinler fazla yayılmaz, her şehir ya da küçük devlet kendi kültür, inanç ve ahlak kurallarını belirlerdi. Örneğin Heredot'a göre, Lidyalılarda bir kız olgunluğa eriştiğinde yeterli çeyizini kazanana kadar fahişelik yapmak zorundaydı. Soylular ve ayrıcalığa sahip sınıflar daha konforlu bir hayat sürerlerdi fakat yaşanan bir kuraklık dahi (Sümerlerde olduğu gibi) devletin çökmesine sebep olabilirdi. Para olmasaydı tüketim toplumunun birer ferdi olmazdık. Sağlık sektörü bugünkü seviyeye gelemezdi, fakat ihtiyacı olan herkes sağlık kurumlarına eşit olarak daha kolay  ulaşabilirdi. Savunma için bugünkü seviyelerde kaynak ayrılmazdı. Savaş, göç ve açlık nedeniyle daha az kişi ölürdü. Elektrik ve nükleer enerji santralleri yapılamazdı belki, ama daha küçük bölgelerin ihtiyacını karşılayabilecek bir takım enerji kaynakları icat edilebilirdi. Nükleer güç, kimyasal silahlar, gdo'lu besinler, insanların bir tarafını iyileştirip diğer tarafını bozan ilaçlar olmaz, sağlığın ticareti yapılmazdı. İnsanlar günümüze kıyasla tüketim aracı olmazdı. Yine de aralarından filozoflar, sanatçılar, bilim insanları çıkardı ama o parasız yaşantının şartlarına uygun olarak daha farklı icatlar, düşünceler ve eserler meydana getirirlerdi. Şehir merkezlerinde çok katlı binalar, AVM'ler, büyük fabrikalar ve orada çalışan insanlar olmazdı. Bunların yerinde yatay ve geniş alanlara dağılmış yerleşimlere, tarım ve hayvancılık ya da el sanatlarına ağırlık verilirdi. İktidar, para kazanma hırsı, inanç ve milli duyguların sömürülmesi bugünkü kadar yoğun olmazdı. 

Peki bu vakitten sonra parayı hayatımızdan çıkarmak mümkün mü? Elbette ki hayır. Para demek, emeğin sömürülmesi demektir. İnsanda egoist duygular ve daha fazlasını elde etme hırsı olduğu sürece parasal gücü elinde tutan azınlık asla sahip olduğu gücü paylaşmaz, bilakis kirli yollardan toplumun yöneticilerini (iktidarı) belirler, yönetime gelenler de velinimeti bildiği bu insanlar daha çok kazanabilsin diye onlara diyet ödemeye devam eder. 

21 Şubat 2021 Pazar

SON DANS BÖLÜM 15

Birkaç ay süren bu beraberlikten sonra otelden ayrılmış, Esther'in tek başına kaldığı evde, onunla birlikte yaşamaya başlamıştı. İşletme ihtisasını tamamlayıp ayrılık vakti geldiğinde kesin kararını verdi. Onsuz bir hayatı düşünemezdi artık...

Annesi Lûtfiye Hanım, gelinini sevmişti sevmesine, ancak ailesini her sorduğunda usta manevralarla konuyu değiştiriyor olması, ister istemez, genç kadının geçmişiyle ilgili birtakım soru işaretleri bırakıyordu kafasında. O da her anne gibi, biricik oğlunun, bilinen ya da sonradan soruşturup öğrendiği bir ailenin kızıyla yuva kurmasını arzu ediyordu, yabancı bir geline sahip olacağı aklının ucundan bile geçmemişti. Esther'in ailesi hakkında bilgi alabilmek için kendisini de sıkıştırmaya başlamıştı annesi ilk zamanlar. Bundan da bir sonuç çıkmadığını görünce mecburen durumu kabullenmiş oğlunun gözlerindeki pırıltının hatırına Esther'le nikâh masasına oturmalarına engel olmamıştı. O müthiş gecede, bütün gözlerin Almanya’dan gelecek davetlilere çevrildiği sırada, ihtişamlı beyaz gelinliğin içinde bir peri misali güzel yüzünü göstermişti Esther. Yanında dayısı ve birkaç arkadaşından başka kimsesi yoktu. Neredeyse tamamı oğlan tarafına ait dost ve akrabalardan oluşan topluluk, gelinden çok, gelinin ailesini merak ediyordu. Davetlilerin bitmek tükenmek bilmez sorularına ne tür yalanlar uyduracağını düşünmekten bitap düşen annesi geldi aklına, içten gelen bir gülümseme esir aldı kuruyan dudaklarını.

Evlendikten hemen sonra ilk iş olarak dil derslerine başlamıştı Esther, kısa sürede, Türkçe'yi rahatlıkla konuşur hale gelmişti. Bunun dışında zamanının çoğunu kitap okumakla geçiriyor, her akşam eve döndüğünde, boynuna özlemle sarılıp kendisini ne kadar çok sevdiğini söylüyordu.  

Güzelliğinin yanı sıra Esther'in bir başka özelliği de kendisinden hiç para istememesiydi. Evlendikleri günden bu yana kıyafetlerini, makyaj malzemelerini, kuaför masraflarını ve buna benzer diğer günlük ihtiyaçlarını şahsi kredi kartlarından karşılıyordu. Genellikle alışverişe Selma’yla birlikte çıkar en ünlü markalardan giyinip kuşanırdı. Ona ne zaman para vermeyi teklif etse, Esther, teşekkür edip buna gerek olmadığını belirtirdi. Bir gün dayanamayıp değirmenin suyunun nereden geldiğini sormuştu. Esther neşeli bir kahkaha patlattıktan sonra işi şakaya vurmuş, banka soyduğunu söylemişti. Evlendiği günden beri merak ettiği ama sevgili karısından hiçbir zaman cevap alamadığı konulardan biri de buydu işte. En sıcak sohbetlerinde, söz dolaşıp iki konudan birine geldiğinde ortamın neşeli havası birden değişiyor, gizemli bir şekilde genç kadının gözleri doluyor, ağır bir hüzün çöküyordu üstüne. Güzel kadının ısrarla konuşmaktan kaçındığı konulardan biri ailesi, diğeri yaptığı harcamaların kaynağıydı. Bu iki konu dışında onun, hemen her konuda bilgi sahibi, kültürlü, açık fikirli, uyumlu, iyi kalpli ve her yönüyle mükemmel bir kadın olduğunu biliyordu.

Bu düşüncelere dalmış giderken masaya yığılmış dosyalardan en üsttekini önüne çektiği sırada çalan telefonun sesiyle irkildi. Öğlen vakti gelmiş, Nalân yemeğe çıkmak için izin istiyordu.   

***

Selma'nın bütün ısrarına rağmen hesabı ona bırakmayan Esther, garsona yüklü bir bahşiş bırakıp pardösüsünü sırtına geçirdikten sonra arkadaşıyla birlikte kafeden dışarı çıktı. Vale, kapının önüne getirdiği beyaz spor Mercedes'in anahtarını Esther'e uzattı. Selma elini tuttu arkadaşının.

- Esther, bırak arabayı ben kullanayım, seni bu durumda yalnız başına bırakmayacağımı biliyorsun.

- Peki ama senin araban ne olacak?

- Hasan'ı arar aldırırım, sorun değil, onda yedek anahtar var nasıl olsa. Hadi geç, geç otur yanıma.

Selma, ortopedik sürücü koltuğuna kurulduğunda ılık bir rüzgar yüzünü yalayıp geçti. Yıllardır araba kullanıyordu ama ilk kez böylesine lüks bir aracın direksiyonuna geçmişti, ne yapacağını bilmez bir halde acemi hareketlerle el freni, kontak düğmesinin yerlerini aramaya başladı. Esther yanına oturur oturmaz toparlanıp üzerindeki tedirginliği atmayı başardı. Caddenin trafik yoğunluğundan kurtulup sahil yoluna çıktığında iyice rahatlamıştı, araba çift şeritli asfalt yolda süzülürken başını Esther'e çevirip gülümsedi.

- Aslında, sana verecek bir sürprizim vardı bugün. Yüzünde beliren muzip ifade sırrını açığa çıkaracak derecede belirgindi. 

- Yoksa? Heyecanla ellerini kavuşturdu Esther, merakla Selma’nın vereceği cevabı bekledi. Selma neşe içinde haykırdı.

- Evet, Timur'a bir kardeş geliyor.

- O lâ lâ! Ne kadar sevindim anlatamam, tebrik ederim hayatım, bundan daha güzel bir haber olamaz.

- Darısı senin başına. Bakalım senden ne zaman alacağız böyle güzel haberleri... 

- Aslında zamanı geldi de geçiyor bile, dedi. Esther. Artık benim de oyalanacak bir şeyler bulmam lazım. Yoksa çıldıracağım. Hiçbir şeyden zevk almıyorum artık. Belki bir çocuğum olsa bağlar beni hayata yeniden. Hele bu aralar, ne kendime ne de Kemal’e bir faydam dokunuyor. 

- Boş ver, biz kendimize bakalım. Kocalarımızın keyfi yerinde, hallerinden şikâyet ettikleri yok.

- Ben öyle düşünmüyorum Selma. Hasan’ın keyfi yerinde belki ama ben Kemal’in mutlu olduğunu hiç sanmıyorum. Onun yaşadığı hayat, hayat değil. Evet, beni ihmal ediyor ama bunu bilerek, isteyerek yaptığını düşünmüyorum.

- Anlamadım şimdi, kendini mi sorumlu tutuyorsun bundan?

- Belki de. Çünkü onun iç dünyasını az çok tahmin edebiliyorum. Onu tanıyan herkes bu durumu kolaylıkla fark eder. İçine düştüğü durumun kendisi farkında değil sadece. Peynirin cazibesine kapılıp girdiği kapanın içinde sıkışan bir fare gibi, kıvrandıkça daha çok yaralıyor kendini. 

- Böyle birine ne yapabilirsin ki?

Yapılacak o kadar çok şey var ki. Kendimde o gücü bulabilsem keşke… 

- Ne yapmayı düşünüyorsun?

- Gel bu işi bırak, Berlin’e dönelim demek isterdim, mesela.

- Bunu kabul eder mi sence?

- Sorun bu işte. Buradaki düzeni biliyor, yurt dışında aynı pozisyonda bir iş bulması çok zor. Ondan vazgeçtim en azından onu mutlu edebilecek başka bir işe de razıyım. Benim ülkemde ne iş yaparsan yap çalışma saatleri bellidir. Saati gelince kalemi masaya bırakır, evinin yolunu tutarsın. Tatil günlerinde çalışmaya zorlamazlar insanı. 

- Haklısın, ülkemizde çalışma şartları çok ağır. Özel sektörde insanın canını çıkartırlar. Sadece çalışanı değil, onların ailelerinin canlarını da...

- Artık dayanacak gücüm kalmadı Selma. Sadece Kemal için geldim hiç tanımadığım bu ülkeye. Dilini öğrendim. Onsuz bir hayat asla düşünmüyorum. Birbirimize destek olacağımız yerde ne benim ona ne de onun bana faydası var şimdi. Ben derdime çare ararken o, benim varlığımdan habersiz. İşinin dışında yaşama dair bütün kapıları kapatan birinden nasıl beklerim beni görmesini...

Esther’in gözleri dolmuştu.

- Ben olsam, dedi Selma. Ben olsam, Kemal’i çeker konuşurdum. Gerekirse zorla karşıma oturtur, açık açık konuşurdum kendisiyle.

- Evet, alayım karşıma, ona kâbuslarımı, gördüğüm halüsinasyonları anlatayım. Sonra o da beni alıp doğru akıl hastanesine...

- Onu demek istemedim. Mesela kendisini yıpratmadan yapabileceği bir iş bulabileceğini söyleyebilirsin.   

- Hayır, Selma. Önce benim iyileşmem lazım. Aksi halde onu ikna edecek bir gücüm olduğunu sanmıyorum. 

Selma, anlamakta güçlük çekiyordu arkadaşını. Söyleyecek bir şey bulamadı. Eve varana dek sessiz kaldılar. Selmin kapıyı çekip çıkmıştı. Esther anahtarını çıkarıp kapıyı açtı ve arkadaşından salona geçmesini istedi. 

- Sen geç rahatına bak, ben çay suyunu koyup hemen geliyorum.

- Hiç zahmet etme, şimdi Hasan'ı arayıp beni almasını isteyeceğim, sen de bir an önce yat dinlen biraz .

- Hemen ışınlanacak değil ya, o gelene kadar birer çay içeriz, hadi geç otur. 

Esther, çay suyunu ocağa koyduktan sonra arkadaşının karşısındaki koltuğa attı kendini. Selma, yüzündeki sevecen gülümsemenin eşliğinde ortamı biraz yumuşatmak istedi. 

- Ben senin kadar kafaya takmıyorum bu işleri galiba. Aslında benim durumum da seninkinden pek farklı değil. Evet, Hasan’ın işi Kemal’inki kadar yorucu, yıpratıcı değil ama bu her şeyi güllük gülistanlık yapmaya yetmiyor. Sana anlatayım da gör. Her akşam işten çıktıktan sonra lokale gidip briç oynuyor. Sadece oyun olsa... Oyun masasına gelen atıştırmalıklarla karnını doyurduktan sonra eve gelip tok olduğunu söylüyor. Oturup birlikte yemek yemeye hasret kaldık. Tabii yediklerinin yanında birkaç kadeh yuvarlamayı da ihmal etmediğini söylememe gerek var mı bilmiyorum. Akşamları eve döndüğünde oyunun sonucu yüzünden belli oluyor zaten. Neşesi yerindeyse çenesi düşüyor, saçma sapan konuşup aklına ne geliyorsa anlatıyor. Yüzü asık geldiği zaman, anlıyorum ki, kendisi, akşamın kaybedeni. Kaybettiğine mi yansın, yoksa cebinden çıkan paraya mı? Ağzını bıçak açmıyor, içine kapanıp evin bir köşeye çekiliyor. Fanatik bir futbol hastası aynı zamanda. Tuttuğu takımın maç günleri ara ki bulasın. Timur’un bütün yükü üzerimde. Sadece briçte kazandığı ya da takımının galip geldiği günlerde Timur’u havaya atıp tutuyor oyuncak bir ayı gibi, güya sevincini paylaşıyor...

Gözlerini açmış, büyük bir dikkatle dinliyordu Esther, arkadaşının anlattıklarını. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildi...

Devam edecek



MESULİYYET!



- Ephraim, ne oldu sana böyle? Son günlerde canın sıkkın görünüyor, ağzını bıçak açmıyor... 

- Nasıl sıkılmam, bu ülkede insan olup içi yanmayan var mı ki?

- Ne demek istiyorsun, Allah aşkına, açık konuş! 

- Şu Tora dağında katledilen gençlerle onların yakınlarını düşünüyorum günlerdir, ateş düştüğü yeri yakar ama o ateşin sıcaklığıyla hangi insanın vicdanı sızlamaz?

- Doğru diyorsun ama oluyor işte böyle şeyler! Herkes bu katliamın sorumluluğunu başkasına atıp kendini aklamakla meşgul. 

-  Joseph, sorumluluk dediğin top değil ki herkes birbirine atsın. Hukuki ve cezai sorumluluk bir yana, siyasi sorumluluk diye bir şey var en azından. Demokrasilerde siyasi sorumluluk, yönetenlerin sosyal, kültürel, ekonomik, askeri, mali, politik vb. pek çok konuda seçmenlere ve onların temsilcilerine karşı hesap vermek demek. 

- Yani, seçmenler ve onların temsilcileri Mösyö Thartan'a hesap mı sormalı? 

- Elbette. Vatandaşlık bilincine sahip herkes sormak zorunda! 

- Peki, hiç mi soran olmadı? 

- Sordular, sormasına ama tatmin edici bir yanıt alamadılar, nasıl alsınlar ki? Mösyö Thartan'ın bakanları bölgede kuş uçurtmuyoruz, teröristlerin soluk alıp verişlerini bile izliyoruz, demelerine rağmen aradan beş yıl geçmiş, en ufak bir ilerleme kaydedilmemiş. Sonuçta yaptıkları operasyon üç değerli subayımızla birlikte gencecik on üç evladımızın canlarına mal olmuş. Yönetimin başındaki Mösyö Thartan, başarısız olduklarını bizzat kendi ağzıyla itiraf etti. Bunu gören ana muhalefet temsilcisi Mösyö Malelecti durur mu? O da yıllarca gündeme getirmediği bu olayı fırsat olarak değerlendirip "gençlerin öldürülmesinden sen sorumlusun" diyerek kendine siyasi çıkar elde etmeye kalktı.

-  Evet, muhalefetin her zaman yaptığı şey bu tabi, ne var ki bunda? 

- Ne yok ki, Joseph! Mösyö Malelecti'nin bu sözü üzerine Mösyö Thartan sinirlenerek siyasi rakibine "Terbiyesiz Herif" diye cevap verdi, bundan haberin yok galiba. 

- Yok artık deve! Mösyö Thartan öyle mi dedi? İnanılacak gibi değil! Peki, siyasi sorumluluğu üzerine alıp, "Evet başarısız olduk, ama beni yanlış yönlendiren bakanlarım, istihbarat teşkilatım." deseydi ne değişecekti?

- Olması gerekeni mi soruyorsun, yoksa beklentimi mi?

- Her ikisini de soruyorum sana Ephraim!

- Gerçek demokrasiyle yönetilen ülkelerde bu tür siyasi başarısızlıkların sorumluları, ister siyasetçi, ister sivil ya da asker olsun görevden alınırlar. Bu yöneticilerin biraz onurları olsa, buna bile gerek kalmadan istifa ederler. Fakat bizim gibi demokrasiyi sözde uygulayan devletlerde azizim, ister seçilmiş olsun, ister atanmış olsun, hiçbir şey olmamış gibi görevlerine devam ederler. Hadi bu duruma alıştık diyelim. Ama beni içimi kanatan daha önemli bir husus var:

- Bundan daha önemli ne olabilir ki, Ephraim?

- Bu sorumluğu idrak edemeyen siyasetçilerin gözü yaşlı analara "Ne kadar şanslısın, bak evlâdın şehitlik makamına erişti" demek suretiyle onları teselli etmeleri ve en ufak bir rahatsızlık hissetmeden yaşamlarına devam etmeleri...  İşte canımı sıkan, içimin yanmasının sebep olan bu, Joseph. O anaların babaların, kardeşlerin yerine koyuyorum kendimi. Sonra bu siyasetçilere dönüp "Allah, bıraksın o gençleri, alayınızın çocuklarını o makama eriştirsin." diye haykırıyorum. Beni anlıyor musun?

- Anlıyorum, anlıyorum Ephraim, umarım herkes anlar...

18 Şubat 2021 Perşembe

SON DANS BÖLÜM 14

Masanın üzerine bırakılan pet şişelerden birini alıp bardağına boşalttığı suyla ağzının kuruluğunu gideren Mr. Knudsen, başını kaldırıp mağrur bir tavırla kendisini izleyen şirket yetkililerini süzdü.

- Varsa sorusu olan, cevaplamaya hazırım. Önce Ümit, ardından Kemal’in üzerinde gezdirdi mavi gözlerini. Birkaç dakika önce beklemediği bir tepkiyle karşılaşan Anna'nın tadı kaçmış, süt dökmüş kedi gibi uysallaşmış, o kıpır kıpır halinden eser kalmamıştı. Başını kaldırmaksızın ağır hareketlerle bilgisayarını toplamaya başladı. Kemal, Anna'nın yakıcı etkisinden bir an önce kendini kurtarmak istiyordu. Bu onun son şansıydı. Sunumu yapan şirket yetkilisine teşekkür ettikten sonra önündeki dosyanın kapağını açtı. Eline aldığı kâğıdı Hans’a uzatarak teklifin ekinde yer alan yedek parça listesine işaretlediği parçaların eklenmesini ve garanti süresinin iki yıla çıkartılmasını talep etti. 

- Kemal Bey, hiç sorun değil, elbette istediklerinizi yaparız ama bu size küçük bir fiyat farkı getirecektir. 

Hans'ın bu sözleri, fiyatta indirim istemeye hazırlanan Kemal’in hiç hoşuna gitmemişti.

- Bunu kabul etmemiz mümkün değil, dedi bezgin bir halde. Zaten bütçemizi aşmış durumdayız, fiyatı arttırmaktan bahsediyorsunuz, oysa biz sizden fiyatlarınızı biraz daha aşağı çekmenizi talep etmeyi düşünüyorduk. 

Fiyat müzakeresi uzadıkça uzuyordu. Sonunda resti çekmişti Kemal. Mr. Knudsen, tekliflerini son bir kez daha gözden geçirmek üzere merkez ofisleriyle görüşebilecekleri bir yer isteyince, Ümit onları küçük toplantı salonuna yönlendirdi. Odasına dönen Kemal, kesinlikle rahatsız edilmemesi konusunda sekreterini uyardı.

Heyecandan yerine oturamadı, Almanların vereceği kararı beklerken geniş ofisinde bir aşağı bir yukarı volta atmaya başladı. Tabandan tavana kadar koyu renkli cam pencerenin önüne yaklaştı. Ellerini ensesine kenetleyerek vücudunu önce sağa daha sonra sol yanına doğru esnetti. Aşağıdaki kalabalık şehir manzarasına daldı yorgun gözleri. Kibrit kutusu büyüklüğünde arabalar, birer karınca misali oradan oraya koşuşturan insanlar, biteviye yanıp sönen mavi parlak ışığıyla trafiğin içinde ilerlemeye çalışan ambulans, üniversite binalarının arkasında, çay bahçesine yayılmış gençler… Bütün bu gördükleri, kendi küçük dünyasının dışında farklı hayatların olduğunu hatırlatıyordu. Hepsi telaşlı, hepsi büyük bir koşturmaca içinde. Sarı taksinin içinde randevusuna yetişmeye çalışan İrlandalı bir iş adamı hayal etti, iki lise öğrencisinin okullarından kaçmış olabileceğini, siren seslerini işitemediği ambulansın içinde yaşam mücadelesi veren ihtiyarı, sınavdan çıkıp gönüllerince eğlenen gençleri… Pencerenin önünde defalarca seyrettiği manzara ilk kez bu kadar ayrıntılı gelmişti gözlerinin önüne. Pencereden başını çevirince aklına ilk düşen yine Anna oldu. Turkuaz gözlü sarışın afet, başını yana eğmiş işveli bakışlarla kendisini süzerken odaya yayılan ağır parfüm kokusu aklını başından almıştı. Bir an ona haksızlık ettiğini, kadının uzun bacaklarının kısıtlı alanda başka bir hareket imkanı bulamadığını düşündü. Kendisi de bacaklarını açıp oturacağına daha derli toplu oturabilirdi. Yüzünü ateş bastı. Genç kadın, yaşadığı bu şoku, Alman müdürüne de anlatmış olabilirdi. Ne kadar utanılacak bir durumdu bu! Kimseyi kandırmaya gerek yoktu, besbelli etkilenmişti işte, belki de bu yüzden kendi kendine gelin güvey olmuştu. Şimdi nasıl bakacaktı kadının yüzüne? Zonklayan beyninin içinde birbiri ardı sıra dolaşan saçma sapan düşünceler boğazını sıkıyor, gözleri kararıyordu. Sandalyeler, duvarlara asılı tablolar, duvarlar, etrafındaki her şey dönmeye başladı. Dengesini kaybetmek üzereyken güçlükle bir adım atıp çalışma masasının kenarına attı elini. Masanın kenarına tutunarak bir çuval gibi koltuğa bıraktı mecalsiz bedenini. Bir süre öyle kaldı. Alnında boncuk boncuk biriken ter damlalarını elinin tersiyle sildi. Masasının üzerindeki kağıt yığınına baktı donuk gözlerle.

Ürkek bir tık tık sesinin ardından kucağında bir tomar dosyayla içeri girdi Nalân. Kemal'i koltuğuna serilmiş, benzi atmış bir halde görünce telaşlandı.

-  Kemal Bey, iyi misiniz?

Ağzını açmadan sağ elini hafifçe kaldırdı, iyiyim, merak etme dercesine. 

- Doktor çağıralım isterseniz, iyi görünmüyorsunuz, yüzünüz sapsarı. Tansiyonunuz düşmüş olmalı!

- Yok, hayır doktor falan istemez, bir ağrı kesici getir bana sadece, başım çatlıyor.

Elindeki dosyaları sessizce masaya bıraktı, Nalan. Çekingen bir ses tonuyla,

- Hemen getiriyorum Kemal Bey, bunlar acilmiş, efendim, imzalamanız gerekiyor, dedikten sonra arkasını dönüp seri adımlarla kapıya yöneldi. Kemal, arkasından seslendi, bu sefer sesi biraz daha gür çıkmıştı.

- Ortalığı telaşa verme, ben iyiyim, anlaşıldı mı?

- Peki efendim, ben hemen ilacınızı getireyim. Tam kapıyı çekiyordu ki, içeriden seslendi yine Kemal.

- Almanlar gitti mi?

- Hayır efendim, toplantı salonundan çıkmadılar henüz.

Sekreterin bıraktığı ağrı kesiciyi ağzına atarken dünkü yemeği düşündü. Her şey onun için hazırlanmıştı. Doğum günü pastasını bile kesmeden evden ayrılmak zorunda kalmış, Esther’i ne kadar zor durumda bırakacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Bu işe başladı başlayalı yaşadığından bile habersizdi. Karısıyla en son ne zaman baş başa oturup birlikte bir şey paylaştığını düşündü. Aradan sanki uzun yıllar geçmişti. Yüzünü ellerinin arasına alıp gözlerini kapadı bir süre. "Evet, uzun zaman oldu." diye mırıldandı. En son ne zaman sinemaya, tiyatroya gitmişler ya da baş başa bir yemek yemişlerdi. Hasan ve Ayhan'lar dışında görüştükleri hiç kimse kalmamıştı neredeyse. Bu düşüncelerin arasında anlık bir görüntü geçti gözlerinin önünden. Aynı hızla kayboldu Anna'nın gözü yaşlı hayali. Aylar geçmişti Esther'i düşünmeyeli. Bugün bunları düşünmesine sebep Anna'ydı belki de. Birden yüreğine bir hançerin saplandığını hissetti. Başından aşağı kaynar sular döküldü. "23 Temmuz, evlilik yıl dönümümüz. İki ay geçmiş, nasıl unuttum bunu ben," diye söylendi kendi kendine. Esther, ağzını açıp bir şey söylememişti. Ara sıra gözlerinin nemlenmesi,  dalıp gitmeleri  belki de bu yüzdendi.

Berlin’deyken, yani onun tek kelime Türkçe bilmediği, kendisinin ise çat pat Almanca konuşmaya çabaladığı zamanlarda bile birlikte gezip tozduklarını, ortaklaşa zevk aldıkları, eğlendikleri nice şeylerin bulunduğunu ve bütün bunlardan ikisinin de büyük mutluluk duyduklarını anımsadı. Evlendikten hemen sonra Esther'in büyük bir hevesle Türkçeyi öğrenmeye çalışması kendisini ne kadar çok sevdiğinin açık bir göstergesiydi.

Derin bir iç geçirdi. Berlin’deki dil okulunda ilk kez göz göze geldiği anı hatırladı. Bir anda içine ateş düşmüş, deniz mavisi gözlerinin ışıltısı sarmıştı bütün benliğini. Sıcak gülümseyişi bir mıknatıs gibi çekmişti kendine. Yüreği göğsünden fırlayacak gibiydi. Bütün bu hissettiklerinin karşılık bulması, onu dünyanın en mutlu insanı yapmıştı. Gözü artık hiçbir şey görmüyordu. Ders çıkışlarında birlikte gezip eğleniyorlar, birlikte hoşça vakit geçiriyorlardı. Yine bir ders çıkışında, şirin bir kafede oturmuş sohbet ederlerken ailesini sorduğunda, "kimsem yok benim" demişti Esther, aynı anda yüzünde beliren hüzne şahit olmuştu. İlk anda bu durumu annesiyle babasının ayrılmış olabileceğine yormuştu. Avrupa memleketlerinde ebeveynlerin on sekiz yaşından sonra çocuklarını yanlarında görmekten pek hoşlanmadıklarını, onları erken yaşta kendi ayaklarının üzerinde durabilecek şekilde yetiştirdiklerini biliyordu. Belki, herhangi bir nedenden ötürü ailesiyle arası açılmıştı. “Kimsem yok” dedikten sonra daha fazla üzerine gidip canını sıkması ne işe yarayacaktı ki. Zamanı geldiğinde kendisi anlatırdı nasıl olsa. Can sıkıcı bir konuyu eşeleyince eline ne geçecekti. O gün bugündür bu konu hiç açılmamıştı aralarında. Belki bunun için daha zamana ihtiyaç vardı.

Devam edecek.



17 Şubat 2021 Çarşamba

LEVIATHAN - PAUL AUSTER


Kitabın Adı: LEVIATHAN

Yazar: Paul AUSTER

Sayfa Sayısı: 288

Yayınevi: Can Yayınları

Çeviren: Seçkin SELVİ

Türü: Polisiye Roman

Leviathan, Winconsin'in kuzeyindeki bir yol kenarında hazırlamaya çalıştığı bombanın patlamasıyla paramparça olan bir yazar ve bu olayın sır perdesini anlamaya çalışan dostu arasında geçenleri konu eden bir roman. Amerikalı yazar Paul Auster, birbiri ardına bir çok olayı nefes kesici bir sürükleyicilikle birbirine bağlarken birçok tema üzerinden derinlikli mesajlar veriyor kitabında. Anlatıcı, Peter Aaron, soğuk bir kış günü tanıştığı Benjamin Sach'ın tamamlama fırsatı bulamadığı kitabının adı olan Leviathan'ı, onun ölüm haberini aldıktan sonra, iki ay içinde kendi yazdığı kitabın adına veriyor. Leviathan, Tevrat'ta geçen efsanevi bir deniz canavarının adı. Diğer taraftan İngiliz filozof Thomas Hobbes'un (1588-1679) tanınmış eseri de aynı adı taşıyor. "İnsan insanın kurdudur." düşüncesinden yola çıkan Hobbes, İngiliz İç Savaşı yıllarında yazdığı eserde, eşit yaratılsalar bile, insanlar, aynı şeyleri istedikleri için güvensizlik ortamı oluşacağını ve ardından kaos ve kavganın çıkacağını belirtirken bunun önüne geçmenin ancak devlet otoritesiyle mümkün olabileceğini iddia etmektedir. 

Auster, romanında basit bir anlatımı tercih etse de Leviathan adını kullanmak suretiyle olaylara felsefi bir derinlik kazandırmakta.

"Dimaggio bir can almıştı, o da Dimaggio'nun canını almıştı. Şimdi sıra kendindeydi, kendi canının da alınması gerekiyordu. Bu içsel bir yasaydı ve Sach kendini yok etme cesaretini bulamadığı sürece, lanet çemberi hiçbir zaman tamamlanıp kapanmayacaktı..."

İşin felsefi boyutuna inmeden okunduğunda zevk veren ama akılda kalmayacak bir roman Leviathan. Esasen polisiye türü demek de ne derece doğru tartışılır. Çünkü anlatıcı, okurun düşünmesine gerek bırakmaksızın kitabın başından sonuna dek olayların bütün detaylarını veriyor. Yazarın kullandığı üslûp güzel, geriye dönüşler yerinde, sağlam kurgusu etkileyici.

Kitabı İngilizceden dilimize çeviren ve bütün Paul Auster roman çevirilerini yapan meşhur Seçkin Selvi. Böyle bir şahsı eleştirmek bana düşmez ama yer yer hani böyle olsa daha iyi olurdu dediğim yerler olmadı değil. Yine de anlaşılması zor bir roman değil ama Selvi'den çok daha iyisini bekliyor insan. Ancak bir konuda şaşırdığımı söylemek isterim. Romanın üç ayrı yerinde, "musluk" sözcüğünün lavabo anlamında kullanıldığını gördüm. Şaşırdım tabii. Meğerse TDK sözlüğünde, Arapça kökenli bu sözcüğün "el yıkamaya yarayan yer, lavabo" diye bir anlamı daha varmış!   

Sonuç olarak tavsiye edebileceğim, okuması keyifli bir roman Leviathan.

16 Şubat 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 78


Ağaç Ev Sohbetlerinin 78. Haftasındayız. Sevgili DeepTone tarafından organize edilen etkinliğimizin bu haftaki konusunu öneren de kendisi. Sınırsız bir dünyanın hayalini kurmuş. Daha önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın sorusu şöyle:

"Dünyada sınırlar kalksa ne olurdu?" 

Sevgili Deeptone'un yazısından alıntı yaparak başlayayım: "Gerçekleri severim diyen de yalan söylüyor. İnsanlar gerçekleri sevmez, bal gibi de yalanı severler. Ama öyle demezler." diyor sevgili hayaller prensesi. İnsanlar kötü şeyleri hayal etmez fakat gerçekler bazen acıdır. Benim hayalci bir yanım yok. Fakat, hayır, yalancı değilim, yalan söylediğimi kabul etmiyorum. Bu kez ben de hayal kurmaya çalışacağım elimden geldiğince. Gölgelerin gücü adına, bütün gerçeklerimi bir yana itip hayal gücümün sınırlarını zorlayacağım, eğer becerebilirsem.

Sevgili Deep, yazısının sonunda coğrafi sınırları dikkate almamızı istemesine karşılık tarlamızdan portakal çalanı tüfekle vuramayacağımızı söylemesi sınır konusunda kafaları karıştırmış olsa da konuya takılmayalım. Sınırların ne önemi var. Başta ABD olmak üzere süper güçler sınırları hiçe sayıp zaten bütün dünyaya hükmediyor. Devletler arası savaşlar olmazdı fakat iç savaşlar devam ederdi. Yok kötü düşünmeyeceğim, savaş lafını ağzıma almamam lazım, hayal kuracağız şurada. 

Evet, vizeler kalkardı, seyahat için pasaport çıkarmaya gerek kalmazdı. Cebimize kimliğimizi koyup dünyanın diğer ucuna gidebilirdik.  Irkçılık, sömürü aynen devam ederdi. ABD'nin sınırları içinde ırkçılık devam etmiyor mu? Hitler kendi topraklarında soykırım yapmadı mı? 

Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum, aklıma bir şey gelmiyor, ne zormuş hayal kurmak! Şimdi sınırsız bir dünyanın başında illa ki bir yönetim olmalı değil mi? Bakın burası çok önemli! Başa Atatürk gibi muhteşem bir insanı getirelim. Hayal değil mi bu canım, karışmayın.

Devlet, ülke diye bir şey kalmayacak! Ne güzel... Ama sınırları kaldırsanız bile milletleri yok edemezsiniz, onlar olacak. Dünyanın bütün topraklarında değişik milletler serbestçe dolaşacak, kaynaşacak. Melez bir ırk oluşacak zamanla, dünya ırkı. Bunun için biraz sabırlı olmak gerekir tabii.    

Sınıfsal farklılıklar da kalkacak. Refah seviyemiz yükselecek, üretim artacak, sanata gereken önem verilecek, okuma oranı artacak, dünya yaşanılır hale gelecek. Nasıl mı? Atatürk'ü başımıza getirdik ya! Siz de bir tuhafsınız yani...   

Oh, içim açıldı, güzelmiş hayal kurmak, ah şu gerçekler olmasa...

14 Şubat 2021 Pazar

REZONANS KANUNU - PIERRE FRANCKH


Kitabın Adı: Rezonans Kanunu

Yazar: Pierre FRANCKH

Sayfa Sayısı: 208

Yayınevi: Koridor Yayıncılık

Çeviren: Bengisu AKİPEK

Türü: Kişisel Gelişim

Termodinamik, rezonans, kuantum fiziği konularının ilgimi çektiği dönemde kitapçının birinde görmüştüm bu kitabı. İlk önce ilgimi çeken adı oldu. Sayfalarını karıştırdığımda tamam dedim, işte aradığım kitap! Zira, fizik, kimya ve uzay bilimin ilgi alanına giren rezonansın, felsefe, psikoloji ve sosyoloji dallarında da kendine yer bulduğunu fark etmiş, bu konu üzerinde yazmaya devam edeceğimi belirtmiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse "Rezonans Kanunu" kitabını alırken türünün kişisel gelişim olduğunu bilmiyordum. İlgi alanım dışındaki kitabın ilk yarısını kendi adıma tatmin edici bulsam da kalan kısmına farklı bir gözle baktığımı ifade edeyim.

Önce biraz yazardan bahsedeyim. Pierre Franckh, önceden adını duymadığım, 1953 doğumlu bir Alman. Aslında tam bir sahne adamı. 6 yaşındayken çıkmış sahneye. 1963 yılında, yani henüz on yaşındayken, "Das Haus in Montevideo - Montevideo'daki Ev" adında uzun metrajlı bir filmde rol almış. 350'den fazla TV yapımında imzası var, tanınmış kanallarda iz bırakan sunuculuk deneyimleri olmuş. Aslında Franckh, 2004 yılına kadar bir aktör, seslendirme sanatçısı, yönetmen, yapımcı. "Aşkta Mutluluk Kuralları" adıyla dilimize çevrilen kitabıyla yazarlığa ilk adımını atıyor ve kitap, Stern dergisinin en çok satanlar listesine girmeyi başarıyor. Bundan sonraki döneminde kişisel gelişim, motivasyon koçluğu ve yazarlığı ön plana çıkıyor. Benzer konularda birçok kitabı var yazarın. Bugüne kadar iki milyonu aşkın baskı sayısıyla ezoterik alanda en başarılı Alman yazarlarından biri olarak gösteriliyor. 

Milyonları etkileyen yazarın aldığı eğitime dair hiçbir bilgiye rastlamadım. Bu arada çeviriyi başarılı bulduğumu belirtip kitaba döneyim. 

Pierre Franckh, "Rezonans Kanunu" adlı eserini yazmadan önce dünyada pek çok bilim adamıyla görüşmüş. Kitabın kısa bölümlerinden her biri farklı yazar, düşünür ve bilim adamlarının veciz sözleriyle başlıyor. Daha önceki yazılarımdan birinde "rezonans" olayını dıştan gelen herhangi bir etkinin (fiziki ya da manyetik kuvvet, dalga, ses, rüzgar, duygu, düşünce) frekansı ile nesnenin doğal frekansının uyumu olarak tarif etmiştim. Canlı, cansız her maddenin sürekli titreşim halinde, birer enerji yığını olduğunu biliyoruz. Bütün maddeler, kendilerine has bir titreşim kimliğine, yani doğal frekanslara sahip. Kainatı oluşturan bütün atomlar, hücreler birbiriyle etkileşim halinde.

Yapılan bilimsel deneylerden elde edilen sonuçlara göre, kalbimizde (EKG - Elektrokardiyogram) yöntemiyle ölçülen elektrik dalgalarının gücü, beynimizin yaydığı (EEG - Elektroensefalografi) yöntemiyle ölçülen elektrik dalgalarının gücünden  60 kat, kalbimizin yaydığı manyetik enerji ise beynimizin yaydığı manyetik enerjinin tam 5.000 katıymış. Buradan hareketle yazar, eğer insan türünün kainatta gelmiş, geçmiş her şeyi değiştirebilecek kudrete sahip olduğunu savunuyor ve inandığı takdirde bu gücünü rahatlıkla kullanabileceğini belirtiyor.

Yazar bu gücün pozitif enerji yayarak, isteklere odaklanarak ve onlarla etkileşim kurarak kullanabileceğini belirtirken hızını alamayıp bir de bunun formülünü açıklıyor! Mesela 8.500.000.000 kişilik dünya nüfusunun tamamını etki altına almak için transandantal meditasyon yapan ya da dua eden 9.220 kişinin kafi geleceğini iddia ediyor. (Formül şu: Etkilenmesi istenen toplam nüfusun yüzde birinin kare kökü) 

Ben insanın kendisi ve çevresi üzerinde etkisi olan yegane organın beyin olduğunu düşünüyorum. Yazarın, düşünce ve sorgulama merkezi olarak beyni, duygu ve inancın merkezi olarak da kalbi görmesi beni ikna etmedi. İçinden çıkamadığı ruhsal sorunları olanlar, kendine olan güvenini kaybedenler kitabı okuyarak hayata bakış açılarını değiştirebilirler belki. Fakat "Rezonans Kanunu" kitabının bana kişisel gelişim adına bir katkı sağlamadığını söylemek isterim. Diğer taraftan, hiçbir eğitimi olmayan eski oyuncu, sunucu, programcı yazarımızın bu tür konulara el atarak kendini ziyadesiyle geliştirmiş! olduğu gayet iyi anlaşılıyor!    

13 Şubat 2021 Cumartesi

AYA GİDİYORUZ

Ermenistan First Lady'si Madam Anna Hakobyan'ın pek muhterem eşi Nikol Paşinyan vefat etmişti. Hakobyan üzüntüden karalar bağlarken sevgili eşinin anıt mezarının başına oturmuş, iki gözü iki çeşme ağıt yakıyordu. Bütün komşuları, arkadaşları, dostları ve kendisini sevenler ellerini önlerine bağlayıp bu dramatik anı sessizce izlemeye koyuldular.

Hakobyan'ın kocası Nikol'a yaktığı ağıt herkesin içini parçalıyor, gözlerini yaşartıyordu:

"Ah Nikol Efendi ah... Sen ne güzel, ne alim bir adam idin... Upuzun boyun var idi, cümle alem yoluna kurban olur idi..".

İngilizce'yi sular seller gibi bilir idin. Fransızca, Almanca fevkalade konuşur idin...

Sen şiirden, edebiyattan, ekonomiden, dış politikadan çok iyi anlar idin...

Yollar, köprüler, hava meydanları, hastaneler, köşkler, saraylar yapmış idin...

Madam Hakobyan'ın Nikol'a sıraladığı övgüler bir türlü bitmek bilmiyordu.

"Ah Nikol Efendi ah... Hiçbir şeyi beğenmemiş, yenisini yapmış idin... Adaleti, eğitimi, orduyu dağıtmış, kafana göre yeniden var etmiş idin... 

Sen vardan yok ettiğin devletimizi yeniden kurmuş, yeniden kuruluş anayasası yapmış idin... Uzaya liman tesis etmiş, şanlı bayrağımızı da aya diktirmiş idin..."   

Töreni izleyenler sabırla kadının sözlerinin bitmesini beklerken Madam susacağa hiç benzemiyordu. Sonunda içlerinden biri dayanamayıp patladı.

"Yapma be Madam Hakobyan, amma da büyüttün yahu! Nikol'u hepimiz tanırız, yaptıklarını, yapmadıklarını iyi biliriz. Rahmetli hiç de dediğin gibi bir adam değil idi. Mesela hiçbir dil bilmez idi. Güzel konuşur idi ama diploması yok idi. Devleti yok etmiş idi ama yeniden kafasına göre kurmaya ömrü vefa etmemiş idi. Ne uzaya liman tesis etmiş, ne de bayrağımızı aya dikmiş idi..."

Madam Hakobyan adamın sözlerini duyunca hemen ağlamayı kesti. Başını kaldırıp gururla şöyle cevap verdi:

"Olsun... Hepsine heves etmiş idi..."

Resim: https://www.medyarota.com/

SON DANS BÖLÜM 13

Hafif müziğin yankılandığı salonda yan tarafta gençlerin boşalttığı yere orta yaşlı üç kişi gelip oturdu. Öğleye doğru işyerlerini erken terk edenlerin birbiri ardına doldurduğu masaların arasında mekik dokuyan beyaz ceketli genç garson, masadan masaya koşturuyor, aldığı siparişleri yetiştirmekte zorlanıyordu.

Esther, Selma'nın sözlerini duymamıştı bile. Kendi aleminde fonda çalan The Sounds of Silence şarkısına yoğunlaşmıştı, yorgun gözleri masaların arasında dolaşırken hafiften bir hüzün kapladı içini. Sessizliğin sesine sadece çatal ve bıçak sesleri eşlik ediyordu. Salon hınca hınç dolmasına rağmen sohbet sesleri kesilmiş, çevresindeki insanlar açlıktan çıkmışçasına önlerine gelen yemeklere yumulmuştu. Bir an, yan masada oturan iki kadının konuşmalarını dinledikleri hissine kapılıp telaşlanmıştı ama etrafına bakınca salonu saran tuhaf sessizliğin sebebini anlaması fazla uzun sürmedi. Siparişlerinin alınması için garsonun gelmesini bekleyen çevreleri kalabalık içleri yalnız kadınlar, kendilerinden geçmiş, müstehzi gülümsemelerini gizlemeye gerek duymaksızın ojeli parmaklarını sanal alemin tuşları üzerinde gezdiriyorlardı. Çatal, bıçak tutan eller içgüdüleriyle harekete geçiyor, otomatik olarak açılan ağızlara birer lokma bıraktıktan sonra onlarca alt çene, ahenkli bir sessizlik içinde bir aşağı bir yukarı hareket etmeye başlıyordu. Yedikleri yemeğin tadına varmadan birer robot gibi sadece karınlarını doyurmaya çalışan güruha baktı boş gözlerle. Birbirlerine ne kadar çok benziyorlardı. Bunlara düşünürken aniden hareketlendi.

- Yalvarırım, sen de diğerleri gibi olma!

Esther’in beklenmedik tepkisine anlam verememişti, Selma. Masanın üzerine koyduğu telefonunu almasını engelleyen Esther’e dikti gözlerini.

- Nasıl yani, ne yaptım ki? Esther, iyi misin sen?

- Evet, Selma hem de çok iyiyim. Bak, biz buraya sohbet etmeye geldik, öyle değil mi?

- Eveeet, ne var ki bunda? 

Esther, diğer masaları gözüyle işaret ederek arkadaşının kulağına eğildi.

- O zaman bundan uzak duracaksın. Şunların haline bak! Hepsinin elinde birer telefon, birbirleriyle paylaşacak hiçbir şeyleri kalmamış!  

Esther'in alışılmadık bu davranışı Selma'nın tuhafına gitmişti. Endişe içinde gözlerini açıp telefondan elini çekti. Sesi titriyordu.  

- Senin sinirlerin iyice bozulmuş, Timur'un resmini gösterecektim sana. 

Esther, utancından kıpkırmızı kesilmişti. Yer yarılsın, içine girsindi. Bir süre ne yapacağını bilemedi. Pişmanlık içinde sızlanmaya başladı.

- Ah, öyle mi? Kusura bakma, kabalık ettim. Ne olur, ne olur, affet beni! Ellerini yüzüne kapadı. Gözlerinden yaşlar boşalırken Selma'nın uzattığı kağıt mendili alıp yüzünü sildi. Nefes almakta zorluk çekiyordu. İşte görüyorsun, dedi. Bütün sorun bende. Kemal'in hiçbir suçu yok. Beni anlayan tek dostumdun sen. Şu yaptığıma bak! Seni de kaybedersem, inan ki yaşayamam. Kendimi çok yalnız hissediyorum, dayanacak gücüm kalmadı artık...

- Canım benim, seni çok iyi anlıyorum. Sen merak etme, durumunu biliyorum, bak her şey yoluna girecek. Unutma, ben hep senin yanında olacağım. Göreceksin, Cevdet Bey'in dediklerini yapar, verdiği ilaçları kullanırsan, her şey yoluna girecek. Kalk hadi, gidip lavaboda yüzünü yıkayalım, sonra eve gideriz. Gece hiç uyuyamadığını söyledin, yalnız bırakmam seni bu şekilde. 

***

Elindeki kırmızı lazer ışığını kullanarak sunumuna devam eden Mr. Knudsen’in yönlendirmesiyle pazarlamaya çalıştıkları jeneratörlere ilişkin resim, şema ve teknik bilgileri bilgisayarından perdeye yansıtan Anna, odanın loşluğundan faydalanıp sinsice yanındaki adama sokulmaya devam ediyordu. Burnunun dibinde dalga dalga yayılan hoş parfüm kokusu aklını başından almıştı Kemal'in, aralarındaki mesafe sıfıra indiğinde, ani bir hamleyle oturduğu tekerlekli koltuğu sürükleyip kendini iyice duvarın dibine çekti. Pençesine aldığı avının çaresizliği karşısında iştahı kabaran bir panter edasıyla yakışıklı adamı ısrarla sıkıştırmaya devam eden Anna, perdeye yansıttığı her sayfanın ardından başını Kemal'den yana çeviriyor, yüzünde, davetkâr bir gülümseme beliriyordu. Gözlerini perdeden ayırmayan Kemal, Hans’ın anlattıklarını artık takip edemez duruma gelmişti. Anna'nın bir sonraki hamlesini merak ediyor, işi daha da ileri götürmesi durumunda nasıl bir tepki vereceğini düşünüyordu. Böylesine güzel bir kadının ilgisine hiçbir erkek kayıtsız kalamazdı. O da bir erkekti neticede, ister istemez etkilenmişti bu yakınlaşmadan. Fakat bütün bunların kuruntudan ibaret olduğuna inandırmak istiyordu kendini. Yok artık daha neler, diye geçirdi aklından. Böyle ulu orta, herkesin önünde olacak şey değil ki bu. Kimse kalkışamazdı böyle bir çılgınlığa.

Çok geçmeden yanıldığını anlamıştı. Güzel sarışın masanın altından uzun bacaklarını adamın ayaklarının arasına uzatmıştı bile. Kemal, duvara yapışmış, kaçacak bir yeri kalmamıştı. Yüzünü ateş bastı. Yapacağı en küçük bir hata başına büyük dertler açabilirdi. Artık bu işe bir son vermek gerekiyordu. Kısık sesle uyarmak istedi kadını.

- Was haben Sie vor?!! * 

Olan olmuş Kemal'in sesinin ayarı kaçmıştı. Perdeden gözlerini ayırmayan Ümit ve masanın etrafındakiler aynı anda arkaya çevirdiler başlarını. Anna, özür dileyip hemen toparlandı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi bilgisayarının başına döndü. Kısa süren sessizlikten sonra Hans, kaldığı yerden devam etti sunumuna.

Hans'ı takip edecek durumda değildi artık Kemal. Perdeye yansıyan şekillere dalgın gözlerle anlamsızca bakıyordu sadece. Ona soracağı bütün zor sorular aklından uçup gitmişti çoktan. Keşke ilk kararımdan dönmeyip toplantıya katılmasaydım diye geçirdi kafasından. Sabahleyin, Yönetim Kurulu Başkanından yediği fırça, mecburen değiştirmişti kararını. Anna’nın böyle bir şeye cüret etmesi olacak iş değildi. Hans’la birlikte ikisini de kapı dışarı atmak en mantıklısıydı. Ama, ya sonra? Anna'nın böyle bir şeyi yaptığına kim ihtimal verirdi ki? Ümit buna asla inanmaz, anında ortada bırakıverirdi onu. Hatta bununla yetinmeyip daha da ileri gider, özellikle güzel kadının yanına oturduğunu söyler, bütün çalışanlara olayı tamamen farklı şekilde anlatırdı. Hans desen, asistanının istem dışı yaptığı küçük bir ayak sürtmesini olmadık yerlere çektiği için onu suçlardı muhtemelen. Haftalardır emek verdiği projenin bir anda güme gitmesi işten bile değildi. Yaşadığı bu olayın Feridun Bey’in kulağına gitme ihtimalini düşününce içi daraldı. Böyle bir durumda bir gün dahi kalamazdı şirkette. Zihnini kurcalayan bu düşünceler arasında toplantının ilk bölümü sona erdi. Ümit pencerenin dikey şerit perdesini aralamak için yanındaki çubuğu çevirince gün ışığı aydınlattı odayı.  

* Was haben Sie vor?: (Almanca) Ne yapmaya çalışıyorsunuz? 

Devam edecek