KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

29 Eylül 2021 Çarşamba

ŞEYTAN YEMİNİ - JEAN CHRISTOPHE GRANGE

Kitabın Adı: Şeytan Yemini

Yazar: Jean Christophe GRANGE

Sayfa Sayısı: 519

Yayınevi: Doğan Kitap

Çeviren: Tankut GÖKÇE

Türü: Roman (Polisiye/Gerilim)

Şeytan Yemini, müptelâsı olmadığım polisiye türünde bir kitap. Daha önce yazarın Kongo'ya Ağıt romanını okuduğumu hatırlıyorum. Kongo'ya Ağıt konusu itibarıyla daha çok hoşuma gitmişti. Grange bu kitabında fantastik öğelere yer veriyor. Konuya geçmeden önce genel olarak çeviriyi başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Yazım hataları oldukça az okuru rahatsız etmiyor. 

Romanın baş kahramanı Mathieu Durey (Mat) Paris emniyetinde cinayet masası amiri. Birlikte çalıştığı Luc Soubeyras aynı zamanda Mat'ın çocukluk arkadaşı. Luc'un beklenmeyen intihar girişiminden sonra bu durumu kabullenemeyen Mat, arkadaşının takip ettiği cinayet dosyasının izini sürmeye başlar. Onun esas amacı Luc'u intihara sürükleyen nedeni ortaya çıkarmaktır. Çetrefilli bir işin içine girmiştir. Takip ettiği cinayet ile benzer özellikte farklı ülkelerde bir takım seri cinayetler meydana gelmiştir. Bütün cinayetlerin işlenme şekilleri bir takım satanist öğeler barındırdığı için kahramanımız etraflı bir araştırmaya girişmiş, takım arkadaşlarından aldığı destekle katillerin izini sürmeye başlamıştır. İtalya, İsviçre ve Fransa arasında mekik dokumaktadır. Mesleğine canından çok değer veren Mat, bitmek bilmeyen takip esnasında hayati tehlikelere maruz kalır. Birbiri ardına işlenen cinayetleri konusu nedeniyle Vatikan dahil kiliseler de takip etmektedir. Çünkü konu Şeytan ve Tanrı arasında amansız bir savaşa dönüşmüştür. Tam sonuca ulaştığını sandığı bir yerde olaylar onu başka mecralara sürükler. Kitabın sonunda katilin pek uzağında olmayan biri olduğunu keşfeder. 

Roman kurgusunda mantığa ters gelen fantastik öğeleri başarılı bir şekilde saklamasını bilen yazar bu tür kitapları okumayı sevenlerin gönlünü fethedebilir. Kitapta çok sayıda mekan ve kişinin yer alması kısa sürede okunmasını zorunlu kılıyor. Sürükleyici bir roman olan Şeytan Yemini merak duygusunu harekete geçirdiği için elden düşürülemeyecek bir kitap zaten. Adli tıp konularında yabancısı olduğumuz teknik bilgiler mevcut. Yazar kurguyu yaparken bu konularda destek aldığı belli. Fakat yine de akılda kalıcı bir kitap değil. Vakit geçirmek amacıyla zevkle okunabilecek cinsten. Tipik bir Grange romanı diyebiliriz.   

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 110

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili DeepTone / Sade ve Derin belirledi. Felsefeye olan merakımın depreştiği bugünlerde ben bu konuyu çok sevdim. Haftanın konusu şöyle:

"Sevgi elde edilir mi, kullanılır mı, paylaşılır mı?"

Sevgi kavramının insan ruhunda oluşturduğu duyguyu bir kaç sözcükle izah etmenin imkânı yoktur. Sözlükler sevgiyi ilgi, bağlılık, derin ve yakınlık gibi soyut sözcüklerle tanımlamaya çalışmış olmakla birlikte söz konusu kavramın çeşitliği ve her insanda farklı bir şekilde karşılık bulması konuya derinlik kazandırmaktadır.

Sevginin bir üst basamağı olarak nitelendirilen aşkı uzun zamandan beri patolojik bir durum olarak görmekteyim. Sevgi insan ile herhangi bir nesne arasında zuhur eden ve büyük ölçüde menfaate dayalı eylemsel yönü ağır basan ancak bir miktar da duygusallık içeren bir ilişki iken aşk, tek taraflı, güçlü duygu yönü kuvvetli bir kapılış, kayboluştur. Diğer taraftan aşkın tarifine en yakın gördüğüm annenin evlâdına olan ilgisi içgüdüsel olması bakımından konumuzun tamamen dışındadır. Mecnunun Leylâ'ya, Tahir'in Zühre'ye olan bağlılığı aşka örnek verilebilir. Aşkta sahiplenme yoktur, kişi kendini hiç yerine koyarken karşı tarafı zirveye çıkartır, kılına zarar gelmesin diye canını verir seve seve. Platonik kaldığı sürece sonsuz, vuslat olması durumunda zaman içinde sevgiye bazen de nefrete dönüşebilir. 

Sevgiye geleceğim ama aşk mevzuundan kopamıyorum bir türlü. Günümüzde kelimeler anlamını yitirdi. "Aşk" sözcüğünü dilimizden düşürmüyoruz. Gerçek aşk nedir bilir misiniz? Sevdiğiniz sizi bir başkasıyla aldatsa bile ona hesap sormak aklınıza gelmez. Hatayı hep kendinizde ararsınız. Kahrolursunuz, seni başkasına yâr etmem deyip şiddete baş vurmak, öldürmek şöyle dursun bu ayrılığa tahammül edemediğiniz takdirde ancak kendi canınıza kıyarsınız. Bence  Ümit Besen'in "Nikâh Masası" şarkısı aşkı en güzel anlatan şarkılardan biri. "Nikahına beni çağır sevgilim, istersen şahidin olurum senin" diyor, var mı bunun üzerine söylenebilecek bir söz.

Sevgi aşkın yanında son derece sönük kalıyor. Diğer pek çok sözcük gibi sevgi sözcüğü de anlamını yitirmiş ne yazık ki. Sevgide karşılıklı menfaat ilişkisi vardır. Beni sevmeyen birini niye seveyim ki? Ya da sevmediğim birinden beni sevmesini nasıl bekleyebilirim? Öyle değil mi? Sadece insan ilişkilerinde değil. Hayvan sevgisi diyoruz, evimizde kedi, köpek besliyoruz. Çünkü onlar bize arkadaşlık ediyor, varlığından hoşnut kalıyoruz. Doğa sevgisi diyoruz, yeşile, akarsulara, denize, yıldızlara hayranız, cıvıl cıvıl kuş sesleri bizi mutlu ediyor. Diğer taraftan doğayı sevmediğimiz, onu korumadığımız takdirde o da bizi sevmeyecek, gelecek nesillere kötü bir miras bırakacağız endişesi var aklı başındaki insanlarımızda. Kitap okumayı seviyoruz meselâ, çünkü bizi bilgilendiriyor, yeni şeyler öğreniyor, hoşça vakit geçiriyoruz. Bir tür alış veriş bunların hepsi. Ailemizi severiz, korur bizi, dara düştüğümüzde en yakın can simidimizdir. Fakat en basit bir miras davasında kanlı bıçaklı oluruz. Menfaatlerimiz çakışmıştır. Bu yüzden sevgide denge şarttır. Alışverişte terazinin ibresi şaşmaya görsün, anında sevgimiz azalır. Yazmayı sevmek de aynı. Yazmayı seviyorum, kelimeler kağıttan ya da ekrandan fırlayıp sırtımdaki yükü mü alıyorlar? Tabi ki hayır. Peki yazmaktan kazancım ne? Ya da yazmaktan ne elde ediyorum. Fikirlerimi paylaşıyorum, içimi döküyorum, yazdıklarımın okunmasından hoşlanıyorum, bu iletişim tarzını seviyorum deyip uzatabilirim uzatabildiğim kadar. Şimdi diyeceksiniz ki madem bu sevgi dediğin karşılıklı menfaat ilişkisi, peki o zaman senin yazdığın yazıya ya da okuduğun kitaba ne gibi bir faydan var? Güzel bir soru. Bana Nazım Hikmet'in dizelerinde hayat bulan "Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?" sorusunu hatırlattı. Size garip gelebilir ama elmanın da seni sevmesi şart. Sen elma ağacına bakacaksın, gübresini, çapasını, suyunu eksik etmeyeceksin yani ona bağlanacaksın, ilgileneceksin ki seni sevsin ve sevdiğin elmayı sana versin. Kitap okumayı, yazmayı seveceksin ki kitaplar da seni sevsin, çoğalsın, yasaklanmasın, sansüre uğramasın, yakılmasın, ışıl ışıl bilgi dağıtarak insanlığı aydınlığa çıkarsın. 

Bu uzun girizgâhtan sonra sevginin benim gözümde ne menem bir şey olduğunu anlatabildim sanırım. Konumuza dönebiliriz o zaman. Sevgi elde edilebilir mi? Karşımızdaki kişinin ya da bir canlının, bir nesnenin sevgisini elde etmek mümkün mü? İnsan ilişkilerinde bu mümkün. Fakat çoğu zaman bu durum aldatma, kandırmaca olarak zuhur eder. Bir tür algı yaratma, hipnotize etme durumunda sevgi elde edilebilir. Politikacı çıkıp "Ben milletimin hizmetkârıyım" diyebilir meselâ. Yığınlar da bu yalana inanabilir. Sevginin elde edilmesi bir fetih, bir aldatma olayını çağrıştırıyor bende. Bu gerçek bir sevgi değildir. Çünkü böyle bir sevgi gösterisinde karşılıklı menfaatten bahsedilemez. Bir taraf aldatır, diğer taraf aldanır. Bir süre sonra gerçek ortaya çıkar ve sevginin yerini nefret alır. İnsan dışındaki canlı ve cansız varlıklarda bu tür sevgiyi elde etmek mümkün değildir. Çünkü onları insanlar kadar aldatmanız mümkün değil.  

Peki sevgi kazanılır mı? Evet. Birinin sevgisini kazanmak için bazı temel kaideleri yerine getirmek gerekir. Karşınızdaki kişiye güven vereceksiniz, dürüst olacaksınız, dara düştüğünde yanına ilk koşan siz olacaksınız, maddi ya da manevi verecek bir şeyleriniz olacak, yani karşınızdakini size hayran bırakacak bilgi, kültür birikimine sahip olacaksınız... Köpeğinize bile mama verdiğinizde kuyruğunu sallayarak sevgisini kazanabilirsiniz. Nesneler için böyle bir şey söz konusu değil elbette. Elmas yüzüğünüzü sevebilirsiniz ama ona ne kadar ihtimam gösterirseniz gösterin sizi sevmesini beklemeyin.

Sevgi kullanılır mı? Kullanılmaması gerekir. Sevgiyi kullananlar yok mu? Elbette pek çok insan bu yola başvurmaktadır. Kullanılan sevgi, gerçek sevgi değil, aldatmacadır sadece. Türlü yalan dolan, kandırmacalarla elde edilen ve yukarıda da temas ettiğim bağlılık, ilgi duyma davranışı benim sevgi tanımıma uymaz.

Sevgi paylaşılan bir eylem midir? Sevgi duygudan öte bir eylemdir. Sevdiğim blog yazılarını okuyorsam bu salt bir eylemdir. Onlar da benim yazılarımı severek okuyorlarsa yapılan karşılıklı eylem aynı zamanda bir paylaşımdır. Sözgelimi sevdiğim bir blog arkadaşımın yazısına iliştirdiği müzik benim de duygularımı harekete geçirmiş olabilir. Bu ise duygusal bir paylaşımdır. Boşuna dememişler, "Sevgi paylaştıkça çoğalır, acılar paylaştıkça azalır." diye.

20 Eylül 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 109

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu benden. Yaşı müsait olanlar seksenli yılların başında müzik piyasasında arz-ı endam eden 5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra müzik grubunu hatırlayacaklardır. Ünlü ABBA grubuna özenerek kurulduktan sonra 1984 Eurovision Şarkı Yarışmasında seslendirdikleri "Halay" adlı şarkıyla ülkemizi temsil eden grup iki kadın ve iki erkekten oluşmaktaydı. Sözünü ettiğim müzik grubunun adından hareketle haftanın konusunu şöyle belirledim:

"Beş yıl önceki yaşantınız nasıldı? On yıl sonrası için hayalleriniz, beklentileriniz ve yaşama dair hedefleriniz nelerdir?"

Beş yıl önce neredeydim, neler yaşadım sorularının cevabı benim açımdan hayli kolay. Kolay olmasının sebebi de o sıralar tutmuş olduğum günlükler. Evet, bundan tam beş yıl önce en büyük hayallerimden birini gerçekleştirdim. Tire'nin Kaplan Köyünde, 2015 yılı sonuna doğru başladığım inşaat işlerini tamamlayıp 14 Ağustos 2016 Pazar günü Taş Ev Restaurant'ı eşimle birlikte işletmeye başlamıştık. İnşaat safhası dahil olmak üzere işletmeye aldığımız günden kapanışa kadar aksatmadan tuttuğum günlükleri her okuduğumda, yüzümde bir gülümseme belirir. O günler, hayatım boyunca unutamayacağım türlü anılarla, dolu dolu geçmiştir. Bir yandan devam eden inşaat, diğer yandan ceviz, kestane, zeytin ve diğer meyvelerin hasat işleri, geniş arazinin tamamına damlama su hatlarının çekilmesi, eşimin zoruyla çıktığım pazar alışverişlerinde zorlukla taşıdığım poşetlerin haricinde en ufak bir yük taşımadığım halde kapasitemi test edercesine sırtlandığım koca koca ceviz ve kestane çuvalları gözümün önünden adeta bir film şeridi gibi geçiyor şimdi. 

Beş yıl önce neler yaşamadım ki! Esnafla, işçilerle boğuşurken, büyük çaplı alışverişler, hastalıklarla mücadele ederken aile boyu gezmelerimiz, okumalarım, yazmalarım... Hayatımın en özel ve en güzel günlerini geçirdiğim Kaplan Köyünde daha önce hiç tanımadığım kırsal hayatın içinde bulmuştum kendimi. Yeni insanlar tanıdım, onlarla yaptığım sohbetleri blogumda paylaştım. Başlangıçta günlük tutmamın amacı, dışarıdan bakıldığında son derece cazip gelen restaurant işletme fikrine ilgi duyanlar için rehberlik etmekti. Kim  bilir belki de tuttuğum bu günlükleri günün birinde kitap haline getirebilirdim. Evet dostlar, beş yıl önce Ankara'dan temelli yerleşmek üzere geldiğimiz Tire'de eşimin dedesine ait metruk Rum evini yıktıktan sonra Taş Ev Restaurant olarak yeniden inşa etmiş ve akabinde işletmeye almıştık. O yıl boyunca çoğu günlük tarzında olmak üzere toplam 422 yazı yazmışım. Şantiyeler ve şehir merkezi arasında geçen uzun ve yorucu profesyonel meslek hayatımdan sonra köpekleri, tavuklarıyla, meyvesi, sebzesiyle, suyu ve toprağıyla değişik ve güzel bir deneyim olmuştu benim için kırsal yaşam. 

İlk soruyu kolay cevaplandırırken o günleri yeniden yaşamak duygulandırdı beni fakat ikinci soruya cevap bulmak benim açımdan hayli zor. Yarına çıkıp çıkmayacağımızın belirsiz olduğu bir düzende genlerimin bana verdiği yetkiye dayanarak on yıl sonrasını göreceğime inanıyorum. Ne var ki, bundan sonra, okulumu bitirip mesleğimde yükseleceğim, akademik kariyer yapacağım, müzikle ya da başka bir sanat dalıyla uğraşacağım türünden ulvi hedefler peşinde koşacak yaşları çoktan geride bıraktım. Ülkenin ve dünyanın sorunları ile ilgileniyorum ancak sevgili Deep'e verdiğim sözü tutarak bu yazımda siyaset konularına hiç girmeyeceğim. Bundan böyle hayat felsefem beklentilerimi asgari düzeyde tutarken daha az acı çekip daha fazla mutlu olmak. On yıl sonrası için hayalim entelektüel birikim bakımından iyi bir seviyeye gelmek ve bir ya da daha fazla sayıda kitap yayımlamak. Bunlardan ilki hayalden öte kesin hedefim diyebilirim, ikicisi ise eğer kendimi yeterli bulup hazır hissettiğim takdirde olabilecek bir şey.  

17 Eylül 2021 Cuma

FELSEFE & MÜZİK

Uzun zamandır Ağaç Ev Sohbetleri ve okuduğum kitaplara ilişkin yorumlarım dışında bir yazı yazamadım. Bu ataletimin belli bir nedeni yok bildiğim kadarıyla. Aslında günlük, deneme ya da makale türlerinde yazmayı, hoşuma giden bir müziği ya da ilgimi çeken bir konuyu paylaşmayı  seviyorum. Son günlerde en büyük zamanımı youtube videoları alıyor diyebilirim. Peki bu yazının ilham kaynağı neydi diye soracak olursanız, cevabım Maviye İz Süren blogunda okuduğum John Berger'in "Bento'nun Eskiz Defteri" kitap incelemesi. Rasyonalist (akılcı) ve Panteist (tümtanrıcı) felsefeye sahip Hollandalı filozof Baruch (Bento) Spinoza (1632-1677) hakkında daha fazla bilgi edinmek üzere felsefe okyanusunda çıktığım ilginç yolculuk beni o limandan bu limana sürüklerken gökte aradığımı o limanlardan birinde buldum.     

Pelin Dilara Çolak, genç bir kız, henüz otuzunda bile değil. Onun bu genç yaşına rağmen felsefe, bilim, kültür ve sanat konusunda edindiği birikimlerini içtenlikle paylaşma hevesi, düzgün diksiyonu, analitik düşünce tarzı beni kendisine hayran bıraktı. Felsefeyi insana sevdiren harika bir youtube kanalı var. Sempatik anlatımıyla milyonlarca kişi videolarını izlemiş bugüne kadar.

Felsefe Yunanca sevgi anlamına gelen "Philia" ve bilgelik anlamına gelen "Sophia" sözcüklerinin birleşmesinden türemiş, insanı akla gelen her konuda düşünmeye sevk eden ve aklı önceleyen bir kavram. Dilara, "Dilozof" adını verdiği Youtube kanalında antik çağdan günümüze dek yaşamış ünlü filozofları ve onların felsefi düşüncelerine ilişkin bilgiler veriyor. Ayrıca hafıza ve zekasına hayran olduğum Prof. Dr. Celâl Şengör ile yaptığı, felsefenin doğuşu ve gelişimi konulu ve yaklaşık bir saat kadar süren röportajını zevkle izledim. Felsefe Tarihi Serisi başlığı altında topladığı 32 bölümlük video dizisinde Dilara, akıllara takılan konularda farklı felsefi görüşlere yer vererek yaptığı gerçekçi değerlendirmelerin yanı sıra kitap önerileriyle insanın ufkunu açıyor.    

Felsefe konusunda henüz yolun başında olmama rağmen "preliminary" seviyesinde edindiğim bilgilerin yaşama dair düşüncelerimi gözden geçirmemi sağladığını söyleyebilirim. 


Bu arada Youtube kanalları arasında surf yaparken hoşuma giden müzik klipleri çıktı karşıma. Samida'yı önceden biliyordum. Üç genç kızdan oluşan Gürcü bir müzik grubu. Samida'nın başarılı çalışmalarının ardından yine üçer genç kızdan oluşan ve iki Gürcü trio'ya daha rastladım. Bunlardan birincisi "Trio Mandili". Kızlardan biri, yöresel üç telli bir müzik aleti olan panduri çalıp halk şarkıları söylerken diğer ikisi büyük bir uyum içinde kendisine eşlik etmekte. Genellikle kırsal mekânlarda hep birlikte yürüdükleri esnada şarkılarını okuyan Trio Mandili çevresine müthiş bir enerji yayıyor. Gürcistan'a birkaç kez gitmiştim. Başkent Tbilisi (Tiflis) üzerinde yapay bir gölleri var, adına Tiflis Denizi diyorlar. Trio Mandili, "Deli, dela, dalasa" isimli eğlenceli şarkıyı sandalın üzerinde, benim de görme şansına sahip olduğum Tiflis Denizi'nde söylüyorlar.  Sonuncu Gürcü Trio'su ise bu gruptan ayrılıp ayrı bir grup kuran fakat diğer iki üyesi sıklıkla değişen Trio Lavdila. Gürcistan, fazla tabii zenginliği olmayan hatta fakir denilebilecek bir ülke fakat müziği, alkolü ve eğlenceyi seven mutlu vatandaşlara sahip. Evleri, sokakları kırılıp dökülse de pek çok evin vazgeçilmez mobilyası piyano. Ülke toprakları, akarsuları ve yemyeşil tabiat örtüsüyle doğal bir cennet. İnsanları sıcak, paylaşmayı seven bir millet. Her türlü imkansızlığa rağmen bahsettiğim üç müzik grubundaki kızların şarkılarını söylerken yüzlerine yansıyan mutluluğu görmek mümkün. Ülkemizin içimizi karartan haberlerinden sonra böyle gülen yüzlere hasret kaldığımızı düşünüyorum.  





13 Eylül 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 108

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili DeepTone / Sade ve Derin belirledi. Yaz mevsiminin sona ermesiyle birlikte umutların seneye ertelendiği tatil plânlarına ilişkin eğlenceli bir konu seçmiş arkadaşımız. Haftanın konusu şöyle:

"Bazı insanlar tatili, yolculuğu önceden plânlarlar, detaylı olarak, diğer bazı insanlar ise birçok detayı esnek bırakır veya şansa bırakır. Hangisini tercih ediyorsunuz?"

Eskiden günübirlik ya da bir tatil turuna katılarak yaptığımız gezilerde ön hazırlık yapmazdık pek. Hatta bazen hafta sonları öğlene doğru aniden karar verir hemen yollara düşerdik. Kdz. Ereğli'deyken Abant, Akçakoca, Karasu, Safranbolu, Amasra, Ankara'dayken; Konya, Erciyes, İzmir'deyken; Çeşme, Seferihisar, Didim, Marmaris, Bodrum gibi sayfiye yerlerini bu tür gezilerimize örnek olarak verebilirim. Elbette bu çılgınlığımızın tek avantajı yolun son derece sakin oluşuydu. Millet uzun kuyruklar halinde evlerine dönerken biz iyice tenhalaşmış gidiş yolunda olurduk. Eğer şansımız varsa hava kararmadan bir iki saat denize girme fırsatını ancak yakalayabilir, gittiğimiz yerde güzel bir akşam yemeği yedikten sonra gecenin bir vaktinde evimize dönerdik.

Yurt içi ve yurt dışı turlarına da katıldığımız oldu. Bu tam bir tembel işi bence. Hazırlığa hiç gerek yok. Otobüs, uçak, tren her ne ise bütün biletlerimiz alınmış, nerede kaç gün kalacağımız, nereleri gezip göreceğimiz belli, rehber hap gibi her türlü bilgiyi veriyor, bizler de ağzımızı açmış, onu dinliyoruz. Ben Tayland, Singapur hariç turlu gezileri pek sevemedim. Bu Uzakdoğu gezimiz de oldukça özel bir geziydi zaten. Zaman içinde eşimin ayak ağrıları nedeniyle rehberin peşinden at gibi ha babam de babam koşmamız işkence halini almaya başlamıştı. Tura katılarak yaptığımız son gezinin durağı eşimin şikayetlerinin doruğa çıktığı Paris ve Benelüx ülkeleriydi.   

Plânlı ilk gezimizi yurt dışına, Moskova'ya yapmıştık. Eşimle birlikte kızım da bizimle beraberdi. Üstelik bütün plân ve organizasyon işlerini kızım üstlenmişti. Mükemmel bir geziydi. Eşim yorulduğunda onu otelde bırakıp kızımla gönlümüzce gezip dolaşmıştık. Kış mevsimi olmasına rağmen harikaydı. 

Kızımdan aldığım ilhamla bir sonraki tatil güzergâhımız olan İtalya seyahatimizin plânlamasını kendim yaptım. İnceden inceye o kadar detaylı bir program hazırladım ki, henüz yola çıkmadan gezip göreceğimiz yerleri avucumun içi kadar bilecek hale gelmiştim. Her ne kadar Roma'ya daha önce iş icabı dört beş kez gitmiş olsam da eşimle birlikte Napoli'den Venedik'e kadar en meşhur yedi şehri on gün boyunca gezecektik. Kalacağımız yerler, bineceğimiz trenler, gideceğimiz restaurantlar ve yemekler hepsi belliydi. Napoli'de bardaktan boşanırcasına yağmura karşı şemsiyelerimiz altında mücadele ederken telefonumu çaldırmamın dışında herhangi bir tatsızlık yaşamadık. İyi ki tedbiri elden bırakmamış, telefondaki uçuş, ulaşım ve konaklama bilgilerini hard copy olarak çantama koymuştum. Aksi takdirde ertesi günü nereye gideceğimizi, nerede kalacağımızı ve hatta memlekete dönüş tarihini bile bilemezdik. Nefis bir geziydi. İstediğimiz yere istediğimiz zaman gittik, yorulduğumuzda dinlendik. Gün içinde istediğimiz değişiklikleri yapabildik. 

Bütün bu tecrübelerden sonra gezilerimizi önceden plânlayarak yapmanın bizim için en iyi çözüm olduğuna karar vermiş bulunuyorum. Ulaşım olsun konaklama olsun önceden alınan biletlerde büyük indirim olması ayrı bir avantaj. Bir de gezeceğim, göreceğim yerler hakkında önbilgim olması ve bu amaçla yaptığım hazırlık bana büyük zevk veriyor. Ayrıca yabancı ülkelerde amatör rehber bulmak da mümkün. Rehbere verilecek küçük bir bahşiş karşılığında şehri dilediğince gezebiliyor, görülecek yerleri görebiliyorsunuz. Tabii biz hiçbir zaman rehberin peşine yetişemediğimiz için yarı yolda rehberden ve diğer katılımcılardan müsaade isteyip bağımsızlığımızı ilân ediyorduk.

Pandemi sonrası yurt içinde ilk önce gezmeyi düşündüğümüz iller Hatay, Gaziantep, Mardin ve Urfa. Muhtemelen bir hafta sürecek bir program olacak. Urfa'da sıra gecesine katılmak istiyoruz. Ben bu illerin hepsini gördüm ama gezdim diyemem. Bu nedenle detaylı bir ön hazırlık yapmam gerekiyor. Yurt dışında öncelikle görmek istediğim yer Yunanistan.  Seyahati arabamızla mı yaparız yoksa araç mı kiralarız konusunda net bir karar vermedim henüz. Gezi plânları herkesin ilgi alanına göre yapılabilir. Biz gezeceğimiz yerin sosyo-kültürel yapısını, doğal güzelliklerini, tarihini ve elbette mutfağını tanımak, görmek isteriz. Hazırlık aşamasında gezi bloglarından ve muhtelif internet kaynaklarından yararlanırım. Müzeler çok fazla ilgimizi çekmedi şimdiye kadar ama hazırlık yapıp heykeller, taşlar, eşyalar ve bölgenin tarihi hakkında bilgi sahibi olabilirsek onların da ilgimizi çekeceğini düşünüyorum.  

10 Eylül 2021 Cuma

BENİ ASIL HAYAT ALDATTI - CEZMİ ERSÖZ

 

Kitabın Adı: Beni Asıl Hayat Aldattı

Yazar: Cezmi ERSÖZ

Sayfa Sayısı: 199

Yayınevi: Tekin Yayınevi

Türü: Deneme

"Beni Asıl Hayat Aldattı", Cezmi Ersöz'ün okuduğum ilk kitabı.  Doğrusunu söylemek gerekirse bir hafta kadar önce bitirdiğim bu kitap hakkında nasıl bir değerlendirme yapacağıma karar veremiyordum. Bana değişik geldi. Bir şeyler yazmadan önce okuduğum kitapla birlikte yazarın otuza yakın diğer kitapları hakkında başkaları tarafından yapılan yorumlara göz attım. Yazarı çok seven ve ona övgüler düzen geniş bir kitlenin yanı sıra yazar hakkında olumsuz, sert eleştiriler yapan pek çok kişiye ait yorumlar okudum.    

Aslen Urfalı bir aileye mensup yazarın kendine özgü bir yazım şekli var. 1990'lı yıllarda ergen genç kızların kitaplarına hayran olduğu, özellikle Leman dergisinde yazdığı yazılarla kendini tanıtan yazar, "Beni Asıl Hayat Aldattı" kitabını yazarken içinde bulunduğu ruh halini verdiği bir röportajda şöyle anlatıyor:

"Özellikle son yıllarda gerçeklere çok hızlı çarptığımı düşünüyorum. Sevdiğim kimi insanların aslında başkaları olduğunu yeni yeni anlamış durumdayım. Artık paramparçayım... Ancak ben parçalarımı toplamasını bilirim. Hayat da aslında başka bir yermiş. Sandığım gibi değilmiş birçok şey. Bunu geç de olsa anladım. Artık bir başka yolun yolcusuyum. Daha yalnız ve daha sahici. Ve kendi hikayemin peşinden gidiyorum... Kendimi bulmam için kaybolmam gerekiyormuş. Aslında kimseyi suçlamaya da gerek yok. Asıl suçlu benmişim."

Kitabı okurken yazarın yukarıdaki ruh hali açık bir şekilde göze çarpıyor. Birinci tekil şahıs tarafından anlatılan öyküde somut üç beş olayın dışında hastalıklı bir aşk konusu yer yer iç çözümleme tekniği kullanılarak işlenmiş. Bazen aşırıya kaçan şiirsel bir dil kullanarak yalnızlık, özlem, ölüm, aşk konularının sürekli olarak tekrarladığı eserin bölüm sonlarına da birer şiir eklemiş yazar. Uzakken birbirine deliler gibi özlem duyan, bir araya gelince boşlukta boğulan sorunlu bir çiftin garip aşk hikayesi...  

"Küçüktü, kesikti, avuçlarımızdı,

sonsuzluğa bakardı

o kırık penceremizdi.

Gövdemiz tutsak

evimiz uçurumda

hayallerimiz kendine çarpardı

Sadece parmaklarımız hazırdı hayata,

onlar da kalplerimizdeki

yaraya bakıyorlardı durmadan...

Duru bir sesi özlüyordu

yarım kalmış rüyalarımız.

Aslında birbirimize çoktan hazırdık,

ama aramızdan hayat akıyordu..."

Cezmi Ersöz'e başlamak için iyi bir kitap seçimi değildi belki. Kitabı ve şiirleri beğendiğimi söyleyemem. Bana sıkıcı ve anlamsız geldi tümüyle. Tek kazancım yazarı tanımak oldu. Muhtemelen iki hafta sonra hafızamda hiçbir iz bırakmadan kaybolacak kitabı maalesef önermiyorum.      

8 Eylül 2021 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 107

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Makbule Abalı / Uçun Kuşlar belirledi. Okulların pandemi nedeniyle uzun bir aradan sonra yeniden yüz yüze eğitime açılması münasebetiyle harika bir konu seçmiş değerli öğretmenimiz. Haftanın konusu şöyle:

"Hayal bu ya, bugünlerde "ÖĞRETMEN" olsaydınız öğrencilerinize öncelikle hangi değerleri kazandırmak isterdiniz? Hangi öğretim kademesinde, hangi sınıflarda, hangi branşlarda öğretmenlik yapacağınıza lütfen siz karar verin."

Konuyu öneren ve ne kadar donanımlı olduğu yazısına döktüğü fikirlerinden kolaylıkla anlaşılan arkadaşımız sevgili Makbule Abalı, Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde her kademede çocuk ve gençlerle ilgilenmiş, sınıf öğretmenlerine seminerler vermiş, liselerde Rehber Öğretmenlik, Psikoloji ve Felsefe Öğretmenliği yapmış, üniversitede Rehberlik Dersleri vermiş. Ülkesini seven ve güzel ahlak sahibi bireylerin yetişmesinde onun gibi eğitimcilere o kadar çok ihtiyacımız var ki... 

Her insanın ilgi ve kabiliyetleri bakımından kendilerini gösterebilecek farklı iş ve meslek grupları vardır. Yaptığımız işin hakkını vererek üstesinden gelmek ve bunun haklı gururunu yaşamak hepimizin arzuladığı bir şey. Bu hususta öğretmenlik mesleğinin müstesna bir yeri olduğunu düşünüyorum. Zira ülkenin geleceği, öğretmenlerinin yetiştirdiği, düşünmesini, sorgulamasını, doğruyu ve yanlışı ayırt etmesini bilen genç nesillere bağlıdır. 

Öğretmenlik meslek seçiminde hiç düşünmediğim bir iş koluydu. Konuya ne kadar hakim olursanız olun, mesleği ne kadar severseniz sevin, birilerine bir şeyler öğretebilmenin aynı zamanda bir yetenek işi olduğunu düşünüyorum.  Ne var ki, pek çok insan öğretmenliği sıradan bir devlet memurluğu olarak görmekte. Diğer taraftan mesleklerini aşkla yapan elleri öpülesi bazı öğretmenlerimiz memleketin en ücra köşelerinde, en zor koşullarda ve az bir maaşla yaşamlarını idame etmeye çalışırken bilgiye ve ilgiye susamış birçok çocuğa bilimin ışığında doğru yolu göstermek suretiyle hayatlarını kolaylaştırmakta.    

Öğretmenlik benim gözümde en saygın meslek. Eşimin öğretmen olması bana büyük gurur veriyor. Ama ben yine de öğretmen olmazdım/olamazdım sanırım. Sadece kabiliyetim olmadığı için değil. Ülkemizin mevcut koşullarında hiçbir meslek gerektiği gibi yapılmıyor. Öğretmenlik bunların başında geliyor elbette. Bu durum insanı bunalıma sokuyor. Siyasi iktidarın belirlediği ve sık sık değişen katı kurallara göre düzenlenmiş müfredatın dışına çıkamayan bir eğitim sistemi ya da sistemsizliği, araştırmayı, sorgulamayı önemsemeyen ezberci bir zihniyet, gerici ve ezberci eğitimi kökleştirmeye çalışırken tazecik beyinleri işlemez hale getiren,  sistemi denetleyen iktidar yanlısı, kafası boş müfettiş bozuntularına peki efendim demek zorunda kalan biçare öğretmenlerimiz... Ne kadar iyi niyetli olsalar da ailelerini geçindirebilmek için yüreklerine taş basıp köle üreten sistemin neferleri haline gelen öğretmenlerimiz...

Sevgili Makbule öğretmenimiz de farkında  bu durumun ve bu yüzden hayalini kurun demiş. O zaman, eğer yeteneğim olduğunu da var sayarsam ilkokul öğretmeni olmak isterdim. Madem hayal kuruyoruz, maaşlarının da tatminkâr düzeye çıkartılmasını isterdim öğretmenlerin. Zira öğretmenlik genel olarak hanımların tercih ettiği, eve ekonomik ufak bir destek sağlayan, erkekler için ekonomik yönden pek de tercih edilmeyen bir meslek. Vatandaşlık Bilgisi diye bir ders vardı bizim zamanımızda. Şimdi hâlâ bu ders var mı bilmiyorum. Vatandaşlığın ne anlama geldiğini, erdemli insanın hangi vasıflara sahip olması gerektiğini öğretmeye önem verirdim meselâ. Vatandaşlık görev ve sorumluluklarını gerçek manada öğretmeye çalışırdım. Demokrasinin sadece yöneticilerimizi seçmeyle yönetici olarak seçilme hakkından ibaret olmadığını ve gerçek demokrasinin ülkemizde hiçbir zaman var olmadığını anlatırdım. Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden söz eder, onun bilime verdiği önemi vurgular, savaşta elde ettiği başarılarının yanı sıra devlet adamlığında da dünyanın hayran olduğu ender insanlardan biri olduğundan bahsederdim. Ulusun vatandaşlık bilinci etrafında birleşmesi gerektiğini, laikliğin vaz geçilmez bir husus olduğunu, din, dil ve ırk bakımından toplumun ayrıştırılmasının ülkenin başına felaketler getireceğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışırdım. Vatandaşın sadece vergi vermekle yükümlü olmadığının, aynı zamanda verdiği vergilerin nerelerde harcandığını öğrenip hesap sorma hakkı olduğunun, fikir özgürlüğünün, adalet ve fırsat eşitliğinin toplumun tüm kesimlerinin hakkı olduğunun altını çizerdim. 

Madem hayal kuruyoruz, her ne kadar branşım fen olsa da lisede felsefe öğretmeni olmak isterdim. Genç beyinlerin sadece anlatılanlara inanmalarının doğru olmadığını, her söyleneni, her okuduklarını akıl süzgecinden geçirmelerini önerirdim. Binlerce yıl önce yaşayan filozofların sahip olduğu fikirlerin, düşüncelerin günümüz profesörlerinden fersah fersah ileride olduğunu anlatırdım. Her şeyin değişim içerisinde olduğunu, değişime ayak uyduramayanların sömürülmeyi hak ettiklerini izah etmeye çalışırdım. 

Eğitim, öğretmenlik deyince Köy Enstitülerini anmadan olmaz. Eğer bu güzide kurumlarımız lağvedilmemiş olsaydı yukarıda anlatmaya çalıştığım hayallerimin önemli bir kısmı gerçek olurdu ve ülkemiz daha özgür, daha bağımsız ve refah düzeyi yüksek bir konuma kavuşurdu.

1 Eylül 2021 Çarşamba

KIRK YAMA - BİGE GÜVEN KIZILAY


Kitabın Adı: KIRK YAMA

Yazar: Bige Güven Kızılay

Sayfa Sayısı: 358

Yayınevi: Hayykitap

Türü: Roman

Kırk Yama ile tanışmam tavsiye üzerine değil tamamen tesadüf eseri. Oldukça nadir rastlanan Bige ismini görünce "Yazar, benim öğrencim olabilir." düşüncesiyle satın almıştı kitabı eşim. Birkaç sayfa okuduktan sonra okumaya değer bulmayıp bir kenara bıraktığı kitabı okumaya başladığımda eşime sonuna kadar hak verdim. Bir yandan bu kadar bozuk bir dille nasıl kitap yazılır diye söylenirken sırf gençliğimin geçtiği yılların Ankara'sını anlattığı için okumaya devam ettim. Kitabı bitirdikten sonra karışık duygular içinde buldum kendimi. Edebiyat emek, gözlem ve beceri isteyen bir sanat dalı. Şimdiye kadar okuduğum en kötü yazılmış romanlardan biri diye eleştireceğimi düşünürken ilerleyen sayfalarda ters köşe oldum. Kitabın eksileri, konunun içine girdikçe artılarıyla yer değiştirdi. Emeğe saygısızlık etmek istemem ama eleştirilecek yerlerini görmezden gelip susmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Dediğim gibi özellikle kitabın ilk sayfalarından başlayan anlatım bozuklukları ileriki sayfalarda bana azalmış gibi geldi. Eğer gerçekten böyle bir durum yoksa bunu iki nedene bağlıyorum. Ya yazarın bozuk ifade tarzına alıştım ya da ele aldığı konular, olayların geçtiği mekânlar, roman karakterleri, diyaloglar beni öylesine içine çekti ki, ifade bozuklukları bir zaman sonra gözüme çarpmamaya başladı. Kimdi bu yazar, bu kadar güzel bir kitabı okunmaz hale getiren? Editör elinden hiç mi geçmedi? Araştırdım tabii. Kitapta editörün ismi yok ama başka bir kaynaktan editörün İsmail Güven adında biri olduğunu öğrendim. Emin olmamakla birlikte bu kişinin yazarın eşi olabileceğini düşündüm. Kitabevi'nin de bir zamanlar bir tarikatın elinde olduğu yine keşfettiğim bilgiler arasında. 

Kitap hakkında çok güzel şeyler anlatacağım ama önce birkaç olumsuz eleştirimi daha paylaşayım. Romanın ana karakterleri Efser ve Sedef adlarında iki kız çocuğu. Kitap, 1970-1990 yılları arasında yaşanan siyasal olayları, toplumun sosyokültürel ve sosyoekonomik durumlarını, arkadaşlığı ve aile yapılarını ele alırken on on bir yaşlarında iki kız çocuğunun yaz kampı sırasında başlayan aşk ilişkileri bana oldukça abartılı geldi. Oysa o yaşlarda oluşan arkadaşlıklar en azından lise dönemine kadar dostluk seviyesinde devam ettikten sonra aşka dönüşseydi daha inandırıcı olabilirdi. Küçük kahramanlarımızın ilişkiler konusunda yazarın ağzından dile getirdiği düşünceleri ve yaptıkları sohbetlerin seviyesi yaşlarının çok üzerinde. Diğer bir konu, sağ sol çatışmalarının zirve yaptığı bir dönemde birbirleriyle zıt görüşe sahip ve kültürel düzeyi tamamen farklı iki aile arasında gelişen sıcak dostluk bana pek inandırıcı gelmedi. Böyle bir durum ancak Türk filmlerinde karşımıza çıkabilir. Yazar Bige Güven Kızılay bir röportajında bu konuya değinmiş. Her zaman mutlu sonla biten Türk filmleri gibi imkânsız görünen bazı olayları hayal dünyasında hep oldurmaya çalıştığını vurgulayarak ve kitaplarını hep mutlu sonla bitirdiğini söylüyor.

Romanda ele alınan dostluk kavramına rastlamak şimdilerde neredeyse imkânsız. Efser ve Sedef'in tesadüfen başlayan arkadaşlık ilişkisi, zaman içinde bunun dostluğa dönüşmesi, ailelerinin de onları kucaklamasıyla birlikte müthiş bir duygu selinin içinde buluyor kendini okur. Çocukluk yıllarımda unutulmaya yüz tutmuş oyunları, siyah beyaz televizyonlarda bütün aileyi hipnotize olmuşçasına ekran başına bağlayan Kaçak gibi dizi filmleri, Evin erkeklerinin damlara çıkıp metal çubuklu TV antenlerini bir sağa bir sola döndürerek en iyi görüntüyü elde etme çabaları,  gençliğimde gezdiğim mekânları, Kıtır Piliç'i, Flamingo Pastanesini, Kuğulu Parkı, Cambo'yu, Merkez Lokantasını, Atatürk Orman Çiftliğinin üzeri bir parmak kaymak bağlayan kırmızı kapaklı sütlerini, Atatürk Bulvarından Kızılay'a karlı yollardan yürüyüşleri, Soysal Pasajı'nı, ODTÜ'yü, kanlı 1 Mayıs'ı, 1980 darbesini yeniden hatırlamak beni derinden etkiledi. Yazar sıcak insan ilişkilerini vefayı, sabrı, fedakârlığı nakış gibi işliyor satırlarında. Böyle bir alt planda Efser ve Sedef'in aşk hikâyeleri, meslek hayalleri... Yazar olay ve karakterleri o kadar idealize etmiş ki, insan ister istemez kâh hüzünleniyor, kâh gülümsüyor. Bazen de gözleri dolup hıçkıra hıçkıra ağlamak geliyor içinden. Uzun zamandan beri beni bu denli etkileyen kitap okumamıştım.

Özellikle o dönemi yaşayanlar kitapta kendilerinden çok fazla şey bulacaklar. Cümle kuruluşlarında, gereksiz sözcük kullanımları, ifade bozukluklarına rağmen okunmaya değer bir kitap. Hele bir de o yılları Ankara'da geçirmişseniz eğer, okumanızı şiddetle öneririm. Son olarak yazarın  Ankara insanlarını etkileyici bir dille anlatan "Ankara Diye İnsanlar Vardır" adlı yazısını Emre Yurttakalın'ın başarılı seslendirmesiyle buradan izleyebilir, roman karakterlerine de giren Ankara insanları hakkındaki düşüncelerini öğrenebilirsiniz.