KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

30 Ağustos 2016 Salı

İLK GÜN, İLK HEYECAN


14/08/2016 Pazar, Tire

Çok özel bir günün sabahında erkenden kalkıyoruz. Daha doğrusu eşimin gürültüsüne uyanıyorum. Günün özel bir gün olmasının nedeni Taş Ev Cafe & Restaurant’ın bugün hizmete girecek olması. Sabaha bıraktığımız işler var dünkü hazırlıkların dışında. Peynirler, salatalık, domates sabah kesilecek mesela. Bu işleri ve taze ekmek alma işini üzerime alıyorum. Eşim pişi hamurunu hazırlayıp yumurtaları haşlayacak. Heyecanımız had safhada.

Kızımın destek için yanımızda olması büyük şans. En azından mutfağa bir kadın yardımcı bulabilseydik bu kadar sıkılmazdık. Mükemmeliyetçi şahsiyeti eşimi daha fazla strese sokuyor. Her zaman olma olasılığı çok düşük olan şeylere “ya olursa” tarzında yaklaşan bir insan. Esasen söylediği şeyler teorik olarak mümkün. Gel gelelim olasılık hesaplarına göre çıkan netice imkânsıza yakın. Örneğin aynı anda kırk kişi geldi. “Biz resmi açılış yapmadık, açılacağımızı bile söylemedik, duyurmadık.” diyorum. “Soranlara pazar günü başlayacağız demedik mi?” diye soruyor. “Evet, söyledim.” diyorum.  “Ancak kırk kişinin hepsi de aynı anda menemen mi isteyecek?” diye soruyorum. Verdiği cevap beni susturuyor. “Ya isterlerse (!)” Hocanın cevabına benzetiyorum bu çıkışı “Ya tutarsa (!)”

Ben ise tam tersine oldukça rahatım. En iyisini elde etmek için elimden geleni yaparım ama her türlü sonuca kendimi hazır ederim. Avluya çıkıyorum. Hava henüz aydınlanmamış. Üzerime düşenleri yapıyorum. Tuvaletlere kâğıt yerleştirilecek. Dispenserlere kağıt havlu, peynirlerin kesilmesi, domates ve salatalık söğüşlerin hazırlanması teker teker tamamlanıyor. Hüseyin’in gelmesi lazımdı şimdiye kadar. Yoksa o da mı sattı bizi. Artık hiçbir şey şaşırtmaz beni. Şimdi gidip taze ekmek alma zamanı.

Ekmekleri alıp dönüyorum, Hüseyin hala yok ortada. Kızım da kalkmış annesine yardımcı oluyor. Az sonra Hüseyin’in motosikletinin sesi duyuluyor. Gecikmesinin nedenini soruyorum. Lastiğinin patladığını söylüyor. Sabah saat ondan öğleden sonra ikiye kadar kahvaltı, ondan sonra akşam yediye kadar cafe tarzında çalışmaya karar veriyoruz. Hüseyin saat onda George ve eşi Caroline’in kahvaltıya gelmek istediklerini söylüyor. Kaplan köyünde bir taş ev alıp restore etmiş ve iki yıldır orada yaşayan bir İngiliz çift. Ne güzel… İlk misafirimiz denizaşırı memleketten. Geçen sene George ile tanışmıştım ama daha sonra kendisini bir kez dahi görmemiştim.

Dedikleri saatte geliyorlar. Verandadan güneş tam olarak çekilmemiş. Havuz başında bir masaya oturmayı tercih ediyorlar. Samimi bir sohbete başlıyoruz. İki senede Türkçeyi bayağı ilerletmişler. Farkında olmadan sanki birbirimize jest yaparcasına ben İngilizce konuşurken onlar Türkçe konuşuyorlar. Kahvaltılıklar geliyor. Her şey mükemmel görünüyor. Eşim işaret edip beni çağırıyor. “Belki insanlar kafa dinlemeye geldiler, sessiz bir ortamda karı koca kahvaltı etmek istiyorlar, o kadar burunlarına girme istersen.” deyip uyarıyor. Haklı olabilir. Ama benim kafamda gelen misafirlerle hep sohbet etme fikri var. Çocuğun elinden oyuncağı alınmışçasına bozuluyorum. Kendimi gizliyorum. Bahçeden Caroline’in kahkaha sesleri yükseliyor. Bizim Hüseyin onların bahçelerine bakmış önceden. Yarım yamalak Türkçeleriyle birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar.

İngiliz çift kahvaltıdan sonra kahvelerini içip kalkıyorlar. Eşimin korktuğu kırk kişi aynı anda gelmiyor ama akşam saatlerine kadar birileri gidiyor birileri geliyor, hiç duyuru yapmadığımız halde. Gelenlerin bir kısmı Tire’den bir kısmı İzmir’den çıkıp gelmiş. Kapı girişindeki levhada yön işareti olmadığı için ileriye geçtiklerinden yakınıyor bazıları.

Gelen misafirlerden bazıları Selanik, bazıları Girit göçmeni. Durum böyle olunca daha ısınıyor sohbet. Ortak görüş burada alkolün olması gerektiği yönünde.

Yücel Ustayı arıyorum akşama doğru. Cevap vermiyor. Oysa dün ne zaman müsait olursanız beni arayın demişti. Çay ocağı bizden tam not aldı. Kaç bardak çay verdik bilmiyorum. Şimdi bunun üzerinde davlumbaz bağlantısını yapmak bizim işimizi engelleyecek.

Veranda hep rüzgârlıydı bugün. Kapıda rüzgar estikçe ses çıkaran metal borular devamlı şangırdadı gün boyunca. İlk gün güzel geçti. Yarın kızımız işinin başında olacak. Acemiliğimizin ilk günü. Ben kendi adıma zevk aldım bu işten.

Hüseyin’i gönderiyoruz. Onun arkasından kızımızı uğurluyoruz. Televizyonlarda Fetö konuşulmaya devam ediyor.      

YARINA HAZIRLIK


13/08/2016 Cumartesi, Tire



Sabah telefonumun sesi ile uyandım. Hüseyin kapıya gelmiş ama kapı kilitli olduğu için içeri giremiyor. Derhal anahtarı alıp kapıya koşuyorum. Kilidi açıp içeri alıyorum. Hüseyin yaylanın ve Taş Ev’in ilk elemanı. Kaplan Köyünde yaşıyor.

Önce Taş Ev’in salonunun temizliğiyle girişiyor işe. Ben de kahvaltı hazırlığına başlıyorum. Hep birlikte oturduk dışarıdaki masalardan birine. Hüseyin önce nazlansa da katıldı aramıza.

İki genç kadın arabayla giriyorlar içeri. Açık olup olmadığımızı soruyorlar. Kapıyı açık bırakmıştım. Onlar da girmişler içeri. Yarın çalışmaya başlayacağımızı söylüyorum. Teşekkür edip dönmeye hazırlanırken arzu ederlerse yerimizi gezebileceklerini söylüyorum. Sevinerek kabul ediyorlar. Arabadan indiklerinde birinin hamile olduğunu fark ediyorum.

Verandadan başlıyoruz. Bayılıyorlar. Üst kata çıkarıp salonu gösteriyorum. Hamile olan veranda da kalmayı tercih ediyor. Bugün rüzgâr güzel esiyor. Yukarının manzarası aşağıdan güzel. Kızım misafirlere birer Türk kahvesi ikram ediyor. Organize Sanayide çalışıyorlarmış. Tam kalkmaya hazırlanırken meşrubat dolabını getiriyorlar.

Dolabın meşrubat şişeleriyle dolduruluşu epey zaman aldı. Kızımla birlikte şehre iniyoruz. Demir kapıyı kapatıyorum. Her gün eksik bir şeyler çıkıyor.

Akşamüzeri Yücel Usta geliyor. Çay ocağı üzerindeki davlumbazı, hidrofor ve tüpler için dolapların montajını yapıyor. Davlumbazın üzerinde boru bağlantısı için dirsek almayı unutmuş. Yarın yine gelmek üzere ayrılıyor.

Yarından itibaren artık misafir kabul etmeye başlıyoruz. Akşamdan hazırlıklar yapıldı. Yarını bekliyoruz.

ZEYTİN'Lİ GÜNLER


12/08/2016 Cuma, Tire



Dün yoğun bir gündü. Bugün de öyle. “Artık yapılacak pek bir şey kalmadı.” dediğimiz sürece girdik güya. Dün geç geldiğimiz için geç yattım. Doğal olarak biraz geç kalktım. Kahvaltı hazırlığı başladı. Çarşıda işlerimiz var ama yaylada da bulunmamız lazım. Bugün alkolsüz içecekleri verecek bölge bayi gelecek, Yücel Usta Torbalı’dan gelip çay ocağı üzerine davlumbaz montajını yapacak. Eşim çok fazla işinin olduğunu söyleyip yukarıda kalmak istiyor.

Henüz kahvaltımızı bile yapmadan ilk telefon belediyeden geliyor. Belge hazırlamak için müdür çağırıyormuş. Aradan beş dakika geçmeden Mustafa Bey arayıp yarım saate kadar geleceklerini söylüyor.

Gidip demir kapının kilidini açıyorum. Az sonra bölge bayisinin arabası giriyor içeri. Yarım saat sonra geliriz demişlerdi oysa. Mutfaktaki ocakların altını söndürüyor misafirleri verandaya, güneşin henüz ulaşmadığı bir masaya alıyorum. Üç kişi gelmişler, içlerinde İzmir Bölge Pazarlama Müdürü de var. Ürünleri tanıtıyorlar. Taş Ev ve konsept ilgilerini çekiyor. Bütün ürünlerin cam şişede olmasının yakışacağını söylüyorlar. Yarın iki meşrubat soğutucu dolabı getirecekler.

Kahvaltıyı üç kişilik hazırlıyorum artık. Zeytin hazırladığım menemene bayılıyor. Şehre inişimiz öğleni buluyor. Belediyeye uğruyorum. Başkandan onay gelmiş ve emniyete hemen alkollü içki izni için dilekçe hazırlamışlar. Bu sevindirici bir gelişme.

Eşim Cuma Pazarında acı biber arayışında. Buluşma yerine döndüğümde bulmuş aradığını zaten. Müjdeyi veriyorum hemen.

Ozan’a uğruyorum. Gece saat ikiden sonra istediği konum bilgisini göndermiştim ona. İnternet işi iyice kabak tadı vermeye başladı. İşlemleri başlatmış, cevap bekliyormuş.

Belki de en büyük sorunumuz ustalık belgesi. Lokantacılar Odası Başkanıyla konuştum. Nedense içim almadı adamı. Telefondaki sesine bakılırsa genç birine benziyor ama bana ismimle hitap etmesi hiç hoşuma gitmedi. Koyunları beraber güttük sanıyor olmalı (!)

Her alışverişten sonra fatura alıyorum artık. Fiş geçerli olmuyormuş. Ufak tefek bazı ihtiyaçlarımızı tamamladıktan sonra eşimi yaylaya bıraktım. Dönerken Zeytin demir kapıya kadar bana eşlik etti. Şehre indikten sonra telefonum çaldı. Arayan yabancı bir numara. Genç bir ses açık olduğunu düşünerek restorana geldiklerini ancak kapıyı kapalı görünce dönmek zorunda kaldıklarını söyledikten sonra siyah bir köpek yavrusunun tel çitin altından dışarı çıktığını söyledi. İstersem onu çitin içine koyabileceklerini belirtti. Çok memnun olacağımı söyledim. Zeytin benim arkamdan peşime takılmış anlaşılan.

Sanayiye gidip aydınlatma direği olarak kullanacağım boruları alıyorum. Kızım arıyor. Programı değişmiş, buraya gelmek üzere yola çıkmaya hazırlanıyormuş. Seviniyorum bu habere.

Elektrikçi Ali’nin dükkânına uğruyorum. Bayındır tarafında bir köye gitmiş. Yapılmasını istediğim işleri sayıyorum. Tire’ye dönünce arayacağını söylüyor. Aramayacağını bildiğim için aramaması beni hiç şaşırtmıyor.

Akşam saatlerinde kızım geliyor. Zeytin’le ilk karşılaşması. Zeytin bize biz Zeytin'e alışıyoruz artık. Yolun kenarındaki konteynırların doğallığı bozduğunu söylüyor. Aslında haklı ama yapacak başka bir şey yok.   

KAPYA HAZIRLIKLARI

30/08/2016 Salı, Tire
Bugün ilk kez Hüseyin kapıyı kapalı buldu. Telefon ettiğinde tahmin ettim kapıya geldiğini. Hemen gidip açtım kapıyı. Dün hasta gittiği için durumunu sordum."İyiyim" dedi. Çay ocağında su kalmadığından ısıtıcı devre dışı kalmış. Musluktan kapatmıştım. Ya kazan delik ya da şamandırada bir problem var. Musluğu açıp şamandırayı kontrol ettim. Bütün problemin şamandıradan kaynaklandığını görünce bu duruma sevindim. Su sıcaklığı düştü birden doğal olarak.

Eşim çayını biraz geç içecek. Kahvaltıyı hazırlayıp tepsiyle avludaki masamıza götürdüm. Bir an önce salı pazarına gitmek niyetim. Ama kahvaltıya oturmadan Soner geldi, cevizleri konuşmak için. İki kadın bulmak lazım ki o toplarken toplayıcılar çuvallara doldursun. Pazarda bir yere telefon edip iki sırık ayırttırdılar. Soner "Kadınları ayarlamaya çalışırım." dedi. Yevmiye konusunu da konuştuk. Perşembe günü çocuğunun alçısı alınacakmış, "Cuma sabahı başlarız." dedi. Geçen sene kestane zamanı aynı şeyleri söyleyip gelmemişti. Bu sene yine aynı haltı yemez umarım. Hüseyin ile birlikte yukarı yaylaya çıkıp oradaki cevizlere baktılar.

Hüseyin'in dönmesini beklerken Zeytin'in bağını çözdüm. Öyle seviniyor ki size anlatamam. Bir ara kayboldu gözden. Çağırıyorum, gelen giden yok. Hiç böyle yapmazdı. Havuza mı düştü acaba diye ciddi ciddi tedirgin olmaya başladım. Uzunca bir aradan sonra çıktı ortaya. Nereden bulduysa kocaman bir salyangozu ağzına almış oynuyor. Kabuk sert, onun çenesi ise henüz gelişmemiş. Tam kendine göre oyuncak bulmuş. Tam o sırada veterineri aradı. Hanımefendinin aşı zamanı gelmiş. Bu hafta bir gün getirmemizi istedi. Zaten bekliyordum bu telefonu. Arabada beklemeyi öğrenemediği için onu özel olarak götürmem gerekiyor.

Nihayet iniyorlar Soner'le Hüseyin aşağı. Ben de şehre iniyorum hemen. Kapya biber alıyorum bir çuval. Biraz pahalı ama pazarın en iyisi. Arabayı uzakta bıraktığım için taşımakta zorlanıyorum. Dönüp tarif ettikleri yerden ceviz sırıklarını alıyorum. Sırıkları aldığım bakkal dükkanının sahibi bizim Hüseyin'in babasıymış. O da karadut reçellerini aldığımız kişiymiş meğer. Taşımak için biri yardımcı olmalı diyorlar. Geçen seneden tecrübeliyim nasıl olsa. Uzun iki sırığı arabanın açılır arka camından dışarı çıkarıp kolayca getiriyorum yaylaya.

Çok arayan oluyor bugün. Özellikle internet üzerinden Haber Tire gazetesinin facebook sayfasında Ergün Beyin ilanı iş görüyor. Arayanları işyerine görüşmeye davet ediyorum. Uzun zaman aradığım halde bulamadığım mutfağa bayan elemanlar, garsonlar hatta karı koca çalışmak isteyenler, işyerinde yeni aldığımız konteynırda kalabilirim diyenler müracaat ediyorlar. Hepsinin kayıtlarını tutuyorum.

İnternet olmadığından yayımlamadığım günce sayısı beşe düştü. Bir an önce günümüzü yakalamak istiyorum. Eski tarihli günlüklerimi okumak benim için de keyifli oluyor. Ne yaşıyor ve hangi detayları unutuyorum eski günlükleri okuyunca daha iyi anlıyorum. Bana öyle geliyor ki yaşananların yüzde doksanı hafızadan tamamen buharlaşıyor. Yakın geçmişte bile olsa günlüklere yazılanlar "Vay canına bunları ben mi yapmışım?" dedirtiyor bazen.

Oğlumdan gelen bir mesaj var. Büyük bir şirketten teklif almış yine. Bu beşinci olacak. Yurt dışında çalıştığı yeter artık. Umarım şansı yaver gider, değerini bilenlere düşürür.

Hüseyin zeytinleri sulamaya gitti bir ara. Ben gelen olursa ilgilenirim dedim. Çok kalabalık olursa da çağırırım seni. Akşam saatlerinde döndü. Yukarı yaylaya birlikte çıktık. Havuz dolmuş. Sulama sırası ceviz fidanlarında. Hepsi ilgi bekliyor. Vanayı açtık. Bazı ek yerlerinden damlama boruları patlamış. Teker teker dolaştık. Arazinin alt ve yan sınırlarını gösterdim ona. Bu sene söylenenler doğru galiba. Fazla ceviz yok ağaçlarda. Sincaplar güzel çalışmış bize fazla bir şey bırakmamış.

Eşim kapyalarla ilgilendi. Akşama kadar közledi, kabuklarını soydu, paketledi ve derin dondurucuya attı. Bugün gelen konuklar da çok beğendiler Taş Ev'i. Özellikle veranda kapsının önündeki ferforje kapıya asılı kırmızı biber ve naneleri...

TELEFONLA BAŞIM DERTTE


11/08/2016 Perşembe, İzmir



Günce yazmak artık bir tutku haline dönüştü bende. Hatta ondan da öte… Yemek yemek, su içmek kadar zorunlu bir ihtiyaç. Mesela şu satırları yazdığım sıralar insanların çoğu uykularının en güzel yerinde. Telefon unutmalarım vurdu güne damgasını. Geç kalmamak için kahvaltı etmedik. Yolda bir şeyler atıştırmaktı düşüncemiz.

Zeytin’in kahvaltısını hazırladıktan sonra yola çıkmamamız için bir engel kalmamıştı. Telefonumu biraz daha şarj etmesi için prize taktım. Zeytin’i serbest bıraktık rahatça gezinsin diye. Demir kapıyı dıştan kilitleyip şehre indik. Yönümüzü İzmir’e çevirdiğimiz anda elim cebime gitti. Her zaman sol cebime koyduğum telefonu yerinde bulamıyorum. Gerisin geriye yaylaya dönmekten başka yapacak bir şey yok. Dönüp telefonumu alıyor ve tekrar çıkıyoruz yola. Belki de bu unutkanlık başımıza gelecek kötü bir kazayı engelledi diye avutuyorum kendimi.

Eşim kahvaltı etmeden duramaz. Nasıl olsa gecikmişiz bir kere. Şehirdeki pastanelerden birine girip bir şeyler atıştırıyoruz. Eşim bir poğaçanın yanında çay, ben ise boyoz ve yanında cola light ısmarlıyorum. Vitrinde neler var, kaça satıyorlar merak ediyoruz doğal olarak. Gözümüze sol tarafta bir trileçe ilişiyor. Kalkmadan bu tatlının da bir tadına bakmak istiyoruz. Çok başarılı bulmuyoruz. Eşimin yaptığı trileçe bambaşka oluyor.

Hazır gıdadan kaçmaya çalışıyoruz mümkün olduğunca. Gel gelelim ilçemizle özdeşleşmiş bir sucuk markası var burada. Öyle ki, Ankara'dan her geldiğimizde kangal kangal Tire’nin Ege marka sucuğunu beraberimizde götürür ve kış boyunca tüketirdik. Bu işletme şimdi yeni bir satış yeri açmış. Eşime önce oraya gitmeyi öneriyorum. Çalışanlar yakın ilgi gösteriyorlar. Büyük bir olasılıkla sucuk bağlantısını bu firma ile yapacağız.

İzmir’den aydınlatma direği alacaktım. Aslında özel bir şey değil. Elli ya da altmış milimetre çapında siyah boru. Sanayide profil demir satan bir işyerinde buluyoruz aradığımızı. Önemli bir işi buradan çabucak halletmiş oluyoruz.

Nihayet İzmir yoluna çıkıyoruz. Önce Yücel Usta’yı arıyorum. Hidrofor ve tüplere dolap, çay ocağına davlumbaz montajını yapmak üzere bugün gelecekti. Zaten boyanın kurumasını bekliyormuş. Yarın geleceğini söyledi. Ben de bugün gelmemesi için aramıştım zaten.

Mustafa Bey’i arıyorum sonra, meşrubat dolapları için. Yarın gelmesini istiyorum. “Pazartesi hazır olur dolaplarınız.” diyor. “Pazar günü açıyoruz işyerini” deyince “Tamam o zaman cumartesi günü getiririz.” demek zorunda kalıyor.

Yola devam ederken çocukluk arkadaşım Mustafa’yı arıyorum. Ona da sormak istediğimiz bazı şeyler olacak. Şarküteri ürünlerini nereden kaça aldığını öğrenmek istiyoruz. Gün boyunca marketteymiş. Bu bizi rahatlatıyor. Gaziemir’de Metro AVM’ ye giriyoruz. Vergi levhamız var ya, artık kurumsal müşteriyim. Bir de kart çıkartıp veriyorlar. Yüklüce bir alışveriş yapıyoruz buradan. Dünden beri gözüm arka sağ lastikte. Her gün biraz daha iniyor sanki. Metro’dan çıktıktan sonra bir lastikçide duruyorum. Lastiğe küçük bir çivi girmiş. Lastikçi çiviyi çıkarıp lastiği tamir ediyor ve diğer lastiklerin havasına bakıyor.

Hedefimiz gıda çarşısı. Daha önce elektrik malzemelerini aldığımız yere uğruyoruz. Kovanlı fener tipi aydınlatma lambası alacağız. Ellerinde hazır yokmuş. Hemen karşı dükkândan alıyoruz biz de. Bir peynir imalatçısı ilişiyor gözümüze. Fatih isminde şeker bir delikanlı karşılıyor bizi. Peyniri tattırıyor. Pazarlığa girişiyoruz. Biraz sıkıştırınca “Patron bilir daha fazlasını” diyor. Patronu merak ediyoruz. “Annem” diyor ve devam ediyor “Hanım Ağa”

Hanım Ağa yakınlardaymış Az sonra geliyor dükkâna. Eşimi orada bırakıp fener lambaları ve diğer malzemeleri arabaya koyuyor, arabayı peynircinin dükkânının önüne çekiyorum. Sıcak bir sohbet doğuyor aramızda. Anlaşıyoruz sonunda.

Kızım telefon ediyor. Arkadaşının doğum gününü kutlamak için Çeşme’ye gideceklerdi. İptal olmuş. Birlikte balık yemeyi öneriyor. Biz ise bir an önce yaylaya dönmek istiyoruz. Malum artık Zeytin’imiz var. Yemek ister, su ister.

Kızımızla kayınvalidemin evinde buluşuyoruz. Yarım saat kadar oturuyor, ısmarladığımız özel bulgurumuzu, koruklarımızı alıyoruz. Telefonumda Zeytin’in resimlerini gösteriyorum kızıma. Elimden alıyor telefonu rahatça bakabilmek için. Aceleyle kalkarken telefon kalıyor yine. Gaziemir’i geçiyor, havaalanı kavşağında farkına varıyorum. Telefon önemli. Biz çıkar çıkmaz farkına varmış kayınvalidem ama eşimin telefonunun şarjı bittiğinden bize ulaşamamış ve beklemekten başka yapacak bir şey bulamamış o da. Geriye dönüp telefonumu alıyor ve yeniden yola çıkıyoruz. Gece yarısını geçiyor yaylaya çıkmamız. Zeytin bizi bekliyor. Acıkmış çok. Hemen ona bir şeyler hazırlıyorum.        

SABAH SÜRPRİZİ


10/08/2016 Çarşamba, Tire

Sabahın altısında eşimin panik halinde seslenişi ile uyandım. Aslında onun normal kalkış saatinden bile bir saat önce. Pencerenin kanatlarını açtık. Havada yağmur kokusu var. Uzaklardan gök gürültüsü sesleri geliyor, şimşekler çakıyor. “Hemen terastaki reçelleri içeri al n’olur.” Avluya çıkmak istiyorum. Gece Zeytin’in havlamasından tedirgin olan eşim bütün ara kapıları birbirinin üzerine kilitlemiş. Yağmur yağdı yağacak. Hemen terasa koşuyorum. Reçel kazanlarını içeri alıyorum. Aklıma ağacın altına bıraktıkları çimento torbaları ve yağmurdan zarar görecek malzemeler geliyor. Artık damlalar serpiştirmeye başladı. Zeytin’in bağını çözüyorum kapalı yere kaçabilsin diye.

Beş dakika sonra başlayan yağmur hiç de beklediğim gibi olmadı. Madem beni uykumdan etti, bari doğru dürüst yağsaydı da biraz cevizler, kestaneler sulansaydı. Eşimin midesi yanıyor. Reflü gibi bir rahatsızlığı var. Gidip yatağa uzanıyor. Mutfakta kahvaltı hazırlıyorum. Bu sefer Zeytin’i de hesaba katıp üç kişilik yapıyorum omleti. Yumurtayı çok seviyor hınzır.

Hava yükselmeye başlıyor kısa bir süre sonra. Yağan yağmur yerleri ancak ıslattı. Fakat bu kadarı bile reçelleri bozmaya yetecekti. İyi ki eşim hemen durumun farkına vardı.

İnci Aral’ın öykü kitabını geçen ay bitirmiştim ama üzerinde yorum yapmaya zamanım olmadı. Arkasından Ahmet Ümit’in bir romanına başladım. “Elveda Güzel Vatanım.” Fazla zaman ayıramıyorum okumaya ama güzel bir kitap olduğu belli. Çarşıya gitmeden önce biraz okudum. Eşimin börek hazırlama günü. Yaylada kalmak istedi.

İlk işi Esnaf ve Sanatkârlar Odası sicil bölümüne gidiyorum. Harçları yatırıp dönüyorum. Sicil kaydımı yaptıktan sonra Lokantacılar Odasına gönderiyorlar. Mühendislik mesleğinden emekli olduktan sonra bu sene önce çiftçi olup belgemi aldıktan sonra şimdi de resmen üçüncü mesleğime adım attım. Lokantacılık… Görevli bayan odaya kaydımı yapıyor. Soruyorum ona. “Odaya üye oluyorum ama bana ne faydası olacak bunun?” diye soruyorum. “Güzel bir soru” diyor görevli. Mühendisler Odasına da kaydımı yaparken aynı soruyu sorduğumu hatırladım. O zaman “Aylık bir dergi yayınlıyoruz, ama baskı sayısı sınırlı olduğu için eski üyelerimize gönderebiliyoruz ancak.” dediklerini anlatıyorum. “Biz dergi de vermiyoruz.” derken gülümsüyor. "Bari eleman konusunda yardımcı olsalar." diyorum kendi kendime. 

Çarşıda diğer işlerimi tamamlıyorum. Muhasebeciye uğrayıp belgelerin birer kopyasını bırakıyorum. Matbaaya gidip kartvizit ve menü kapak dizaynı üzerinde çalışıyoruz. Oradan Ozan’a geçiyorum. Akşam yaylaya gelecekti. İnternet, kamera, müzik düzeni için çalışma yapacaklar. İşlerim bittikten sonra birkaç parça eşya almak üzere eve uğruyorum. Tam evden çıkarken eşim telefon ediyor. “Gelirsen iyi olur, misafirlerimiz var.”

On beş dakika sonra varıyorum. Verandada kalabalık bir grubu sohbet eder buluyorum. Torbalıdan Gani Bey’ler kamptan tanıştığı Bursalı misafirleri Can Bey’leri gezdiriyorlar. Bilgi levhalarını takip ederek demir kapıya kadar gelmişler. Kapı kapalı ama kilitli değil. Sürmüşler kapıyı, girmişler içeri. Eşim birden karşısında görünce adamı önce şaşırmış. Açık sanmışlar, karınlarını doyurmaya gelmişler. Eşim henüz açılmadık demiş demesine ama Bursalı ailenin Selanik mübadili olduğunu duyar duymaz içeri alarak buyur etmiş. Ben dönünce sohbete katıldım. Çok beğendiklerini söylediler. Eşimin kurabiyelerinin tadına baktılar. Israrla para vermek istediler ama kabul etmedik. Yine de giderken sandalyelerden birinin ayağına bir miktar para sıkıştırdılar, “Siftahı bizden olsun.” diyerek.

Oğlumuzu arıyor eşim. Uzun uzun konuşup hasret gideriyoruz. Sözleşmiş gibi arkasından kızımız arıyor. Annesi oğluyla konuşurken ben de kızımla konuşmaya devam ediyorum. Derken hava aniden bozuyor yine. Yağmur başlıyor. Verandaya sığınıyoruz. Zeytin de geliyor yanımıza. Eşimin ayakkabısını kapıyor parçalamaya başlıyor. Bu aralar en büyük eğlencesi. Ayakkabı, terlik fetişi var bizimkinin. Ayağından alıp kaçırıyor bulduklarını, erkekler tuvaleti girişine saklıyor.

HAYAT BİSİKLET GİBİDİR


09/08/2016 Salı, Tire



Kamyonun sesini duyduğumda kahvaltıdan yeni kalkmıştık. Hemen bahçe kapısına doğru yürüdüm. Koca kamyonun boyu yetmemiş hidrolik bir piston yardımıyla kasanın üzerindeki tabla geriye doğru uzatılmıştı. Kamyonun kupası hariç en az dokuz metre vardı uzatılmış kasasının boyu. Kasanın önünde kamyona monte yirmi tonluk bir de vinç düşünün.  Bir anda kapının önünde kocaman bir TIR görmüş oldum.

Demir kapının genişliği beş metreydi ama giriş ve çıkışlarda yol dönüyordu. Girişteki sağlı sollu kestane ağaçları başlı başına bir engeldi. Bir ara bu araç geçmeyecek kapıdan diye korkmaya başladım. Şoför usta adammış. Dikiz aynalarını kapatıp demir kapının yanındaki taş duvarları yalayarak bahçeye girdi. Yılankavi yolda virajı alabilmek için yol dışına çıktığı yerlerde bir gün önce dökülmüş bordür betonları dayanamadı.

Güzel yurdumda sözlerin tutulmamasına alışmıştık alışmasına ama yazılı sözleşmeler de hikâyeymiş. Her bir konteynır için altı çelik ayak yapacağı sözleşmeye konduğu halde yapmamışlar. Yerler ağaç desenli laminat olacağı yerde muşambayla kaplanmış. “Şimdi siz kusursuz olarak teslim aldığıma dair bir yazı imzalatacaksınız bana değil mi?” diye soracak oluyorum. Şoförler şaşkın şaşkın bakıyorlar bana. “Yok, hayır. Size bir şey imzalatmayacağız.” diyor bir tanesi.

Konteynırlardan bir tanesini zor belan yerine yerleştirdikten sonra ikincisini almak üzere Kaplan köy meydanına gidiyorlar. Vinç arkasında yedi metre uzunluğundaki konteynır olduğu halde tam ezemediği bordürleri iyice parçalıyor bu sefer. Hâlbuki cumartesi günü kesin olarak getirmeye söz vermişlerdi. Ben de bordür betonlarını Pazar günü döktüreceğimden zarar görmeyeceklerdi. Neyse, olan oldu. Bundan daha kötüsü de olabilir, kapıdan geçmiyor vinç deyip ikisini de dışarıda bırakıp gidebilirlerdi.

Bu iş olmasaydı erken çıkacaktık bugün. Şoförlerin işinin bitirmesini bekledik. Önce eve uğradık eşim biraz ütü yaptı. Sonra salı pazarına çıktık. Her zaman arabayı park edebildiğim yerler hınca hınç doluydu bu sefer. Bir sokak ileride yer bulabildim.

Bir sürü iş yaptık çarşıda. Karadut imalatçısı ile anlaşmaya vardık. Kurutmalık bir çuval biberin yanında hani eleman bulur da hizmete açarız diye kahvaltıda vermek üzere domates, biber, salatalık falan aldık. Geçen gün görüşmeye gelen Hüseyin’i arayıp garson olarak işe aldık. Cumartesi günü başlayacak. Mutfağa yardımcı bir bayan bakıyoruz şimdi.


Eşim eleman konusu geciktikçe iyice geriliyor. Olmazsa mesai saatini azaltırız kadro tamamlanıncaya kadar diye bir öneri getiriyorum. Sabah onda başlar mesela, öğleden sonra saat iki olunca kahvaltı servisi biter. Saat ikiden sonra çay, kahve, tost, börek, tatlı ve dondurma servisimiz başlar. Saat sekizde servisimiz biter. Bu rahatlatıyor biraz eşimi.

İtfaiye Müdürlüğü tarafından istenen ışıklı yön levhaları, ışıldak ve ikinci yangım tüpünü alıyoruz. Yarın Esnaf ve Sanatkârlar Odasına kayıt yaptıracağım. Sadece Çarşamba günleri açık olduğundan İzmir işi yatıyor yine. Yarın akşam Ozan gelecek kamera ve internet konusunu görüşmek üzere.

Çarşıda dolaşırken giyim eşyası satan pazarcıların astıkları bir tişört üzerindeki İngilizce yazı çekti dikkatimi. "Hayat bisiklet gibidir, dengeyi kaybetmemek için ilerlemek gerekir." diyordu. Albert Einstein'ın sözüymüş. Hoşuma gitti. Yaşamında hareket olmazsa bir ölüsün. Bizde hareket biraz fazla gibi.

RUHSAT İŞLERİ


08/08/2016 Pazartesi, Tire



Erkenden Elektrikçi Ali’nin adamı Kamil arayıp kapıda olduklarını söyledi. “Hemen geliyorum.” dedim. Gelmeleri çok iyi oldu. Ben de aramayı düşünüyordum onları zaten. Keşfe gelmişler neler yapılacak diye. Öncelik içecek köşesinin evye su giriş ve gider bağlantılarında. Ayrıca çay ocağına su tesisatı çekilecek. Mutfağa askı, ayna için duvara dübel çakılması gibi ufak tefek işler de var tabii.

Kapıyı açıp gelenleri içeri alıyorum. Yapılacakları anlatırken bunun son gelişleri olmayacağını hatırlatıyorum. Bugün prefabrik binaların sevkiyatı olacak. Yaşam ünitesi için elektrik, pis ve temiz su bağlantıları yapılacak. Yolun yanına aydınlatma direkleri dikilecek. Direkleri ve üzerine monte edilecek fener tipi aydınlatmaları İzmir’den ben kendim alacağım. Bir haftadır fırsatını bulup ayrılamadım buradan.

Elektrikçi Kamil yanındaki adamı alıp malzeme getirmek üzere döndü. Az sonra telefonum çaldı yine. Arayan Kaplan Köyünden bir vatandaş. “Garson buldunuz mu?” diye sorup çalışmak istediğini söylüyor. “Gel o zaman görüşelim.” diyorum. Çok geçmeden motosikletiyle geliyor. Temiz yüzlü bir çocuk. Daha önce İngiliz George ve geçenlerde bizi ziyaret eden İstanbullu bir arkadaşın bahçelerinde sebzecilik yapmış. Garsonlukta tecrübesi yok fazla. Köyde oturması, ailesinin tanıdık olması ve motoruyla gidip gelebilmesi bizim için avantaj elbette. En azından bir denemiş oluruz. Temizliğin ve müşteriye saygılı olmanın öneminden bahsediyoruz. İstediği ücreti soruyorum. Siz ne takdir ederseniz anlamına gelecek birkaç kelime söylüyor. Bu da kendisine bir artı puan olarak yazılıyor.

Hüseyin ismindeki bu garson adayının telefon numarasını alıp gönderiyoruz. Kamil iki arkadaşını gönderiyor. Onlar çay ocağına tesisat çekmekle başlıyorlar işe. Ben çarşıdaki işlerimi halletmek üzere fırsat kollarken yanlarına aldıkları malzeme yeterli olmuyor. Dükkâna uğrayıp malzeme getirmemi istiyorlar. Gidin kendiniz alın desem belki de bir hafta daha sallayacaklar. Tamam diyorum, siz yorulmayın ben gider alırım. Onlar bu arada ayna montajı vs. işleri yapıyorlar.

Çay ocağı çalışır duruma getiriliyor. Şansızlık peşimizi bırakmıyor. Yandaki arıtma kutusu fena halde su kaçırıyor. Arıtmayı iptal edip çalıştırıyoruz. Koca alameti taşımaktansa küçük arıtma kutusunu taşımak daha kolay. Aldığım yere ya da servisine götürüp garanti kapsamında tamirini yaptırmak gerek.

Toptepe üzerinden Elektrikçi Ali’nin dükkânına gidiyorum. Hazırlanan malzemeleri alıp gerisin geriye yaylaya dönüyorum. O kadar işim varken onları öyle bırakıp iki boru için bu yolu tepmek hoş değil ama ne yaparsın? Taş Ev’e gelince İtfaiyenin istediği işleri yapacak Şükrü’yü arıyorum. Sözde dün gelecekti. Telefona cevap vermiyor. Bir daha, bir daha arıyorum, değişen bir şey yok.

Kamil yerine Ali isminde bir çocuk ve yanında bir çırak çalışıyorlar tesisat işinde. Çay ocağının montajı bitince su deposuna giren, Kamil’in üstünkörü yaptığı boru bağlantısını yeniliyorlar. Son olarak üst kata çıkan ahşap merdivenlerin başındaki duvara aynayı monte ediyorlar. Erkeklerin aynayla pek bir işleri olmasa da hanımlar yukarı çıkarken illa ki şöyle bir bakmalılar güzelliklerine…

Öğleden sonraya kalıyorum. Vergi levhasını almam lazım bugün en azından. Ona bağlı işlere bir start vermem gerek. Muhasebeciye telefon ediyorum. “Vergi Dairesinde sicile uğra oradan size bir şifre verecekler, onu alıp yanıma gelin.” diyor. Denileni yapıyorum. Çalışanlar meraklı. Durum tespitine gelen eleman Taş Ev’in reklamını iyi yapmış. Yapacağını da söylemişti zaten. Herkes çok heyecanlı. “Açılsın da gelelim.” diyorlar.

Şifre ve yoklama belgesini alıp muhasebecinin yolunu tutuyorum. Vergi levhamız hazırlanmış. Bazı formlar doldurtuyor. Birkaç imza atıyorum. Bir aya kadar yazar kasa almam gerekiyormuş. “Zaten bizde var, Ankara’dan getirmiştik.” diyorum. “Tamam o zaman onu hallederiz.” diyor. Fatura basılması gerekiyor matbaadan. Tanıdık bir matbaacı varmış. Yerini söylüyor. “Menü falan da basıyor mu?” diye soruyorum. “Tabii,” diyor. “Onu da yapar.” “Ama siz önce siz Esnaf ve Sanatkârlar Odasından başlayın.” diyor.

Geçen gün gittiğimde benden vergi levhası isteyip onsuz bir şey yapamayacağını söyleyen kız yok ortada. Kapı ve demir parmaklıklar kapalı. Cama iliştirilmiş bir kâğıtta sadece çarşamba günleri açık oldukları yazıyor. Oldukça ilginç bir uygulama. Nasıl olur da böyle bir kurum haftada bir gün hizmet eder? Aynı binanın ikinci katında Esnaf ve Sanatkârlar Odası var. Bilgi ve yön levhalarını takip ederek odaya ulaşıyorum. Kapıyı araladığımda içeride iki kocaman masa görünmesine rağmen hiçbir Allahın kulu yok. Adeta terk edilmiş bir durumda. Koridorda söylenip giderken karşıma orta yaşlı bir bayan çıkıyor. “Buyurun ben bakıyorum.” deyince peşine takılıyorum. Olayı anlatıp sicil bölümünün haftada bir hizmet vermesinin sebebini soruyorum. “Mesleğiniz ne?” diye soruyor. Muziplik olsun diye “İnşaat Mühendisi” diyorum. “Ya öylemi?” deyip çakılıyor. Sonra duruma açıklık getirip rahatlatıyorum biraz. “İşte, emekli olduktan sonra böyle böyle bir yer işleteceğiz falan” diyorum. Meğerse sicildeki görevli kız izne çıkmış. Çarşamba günleri Ödemiş’ten bir eleman geliyormuş. Acilse işimiz Ödemiş’e gidebilirmişiz. Yarından sonra Çarşamba. “O zaman bekleriz.” diyorum. Sicilden sonra Lokantacılar Odasına kayıt yaptıracakmışız. Gülüyorum kendi kendime.

Tarım İlçe Müdürlüğü’ne gidiyorum sağlık raporu için. Çalışanlar yine çok ilgili. “Ne kadar güzel, kahvaltı vermeniz de çok iyi, çok sevindik, mutlaka geleceğiz.” Haftaya herhangi bir gün raporunuz hazır diyorlar. Belediyeden sağlık raporu istendiğinde ben farklı düşünmüştüm oysa. İşveren olarak gidip bir sağlık kurumundan rapor alacaktım. İşyerinin sağlığa uygunluğuymuş mesele. Belediye bir de hijyen kurs sertifikası istiyor. Bürokrasi çok fazla ama ben on katı da olsa sabırla işimi takip ediyorum. Prosedürlerden her gün birini veya daha fazlasını bitirmek büyük mutluluk veriyor. Hijyen kursunu İlçe Halk Eğitim veriyormuş. Daha önceden yerini biliyordum. Hemen gidip müracaat etmek istedim. Kalabalık bir odaya girdiğimde bir kadın carcar bir şeyler anlatıyordu görevliye. Görevli dediğim ya müdür ya da şef olmalı. Yok, kalorifer ateşçi belgesi almış da, belgeyi çıraklık eğitimi verdikleri yerden mi alacaklarmış da… Kesmek zorunda kalıyorum. Müdüre ya da şefe kendimi tanıttıktan sonra durumu anlatıyorum. Hemen bir yazı veriyor. “Belediyede bu işinizi görür, kurs yeterli sayısına ulaşınca sizi arayacağız, o zaman akşam saatlerindeki kursa katılırsınız.” diyor. En kısa zamanda eşiyle birlikte kahvaltıya geleceğini söylüyor.

Tarım İlçe Müdürlüğünden çıkıp matbaaya gidiyorum. Menü konusunda istediğim çalışmayı yapacak. Fiyat üzerinde de anlaşıyoruz. Buralarda kimse menü sunmuyor müşteriye. Gelen hesap kafaya göre. Yabancı iseniz farklı yerli iseniz farklı. Bizim menümüz olacak mutlaka. Fatura basımını da ona veriyorum. Hediye olarak bin adet kartvizit basacak. 

Dönüşte Ozan’a uğruyorum. Taş Ev’e kuracağımız kamera sistemini ve internet bağlantısını konuşmak istiyorum onunla. Oldukça yoğun bir saatine denk geldiğim için fazla vaktini almıyorum. Daha sonra telefon edip konuyu anlatıyorum. Çarşamba günü akşamı keşfe geleceğini söylüyor.

Yaylaya çıktıktan sonra Şükrü’ye telefon ediyorum yine. Bu sefer açıyor telefonu. Çok yoğunmuş. Akşama geleceğini söylüyor. Saat altıdan sonra bir kez daha arıyorum. Yarım saate kadar oradayım diyor.

Zeytini ağaca bağlıyorum. Motosikletli iki kişi geliyor. Biri Torbalı’dan birisi de Şelale Restoranın şef garsonuymuş. Açıldığımızı sanmışlar. “Henüz açılmadık.” diyorum. Biraz bilgi alıyorlar. Torbalı’dan gelenle fikirlerimiz daha uyum sağlıyor. Diğeri bana ters geliyor ama dinliyorum yine.

Prefabrik üniteler kamyonlara yüklenmiş geliyorlarmış. Gecenin karanlığında ne bu yollardan geçebilir ne de yerine indirilebilir. Ama dinleyen kim? Yolda şoför arıyor. Yirmi kilometre kalmış Tire’ye. Anca gelirsiniz diyorum içimden. Köye vardıklarında arıyorlar. Arabaya atlayıp köye iniyorum. Köy meydanında iki devasa kamyon sağa park etmiş bekliyor. Çam restoranın önü çift sıra araba. Zaten arabaların arasından geçemezler. Yanıma alıp yaylaya çıkarıyorum keşif yapsınlar diye. En sonunda bu işin gece olamayacağına kanaat getiriyorlar. Karınları da acıkmış. Çarşıya inip birer şiş köfte ısmarlıyorum. Yemeklerimizi yerken biri daha arıyor. Açılıp açılmadığımızı soruyor. Köy meydanında, kamyonların yanında bırakıyorum onları. Sabah saat sekiz buçukta geleceklerini söylüyorlar.

Eleman konusunda kadro hala eksik. Akşam dönerken hafta arası olmasına rağmen restoranların hınca hınç dolu olması korkutuyor beni. Eksik kadroyla bu işe başlarsak baştan kaybederiz. Eleman arayışına hız vermemiz lazım. Eşimle oturup menüyü bir kez daha gözden geçiriyoruz. Türlü senaryolar üzerinde fikir tartışması yapıyoruz.   

HAZIRLIKLAR TAM GAZ


07/08/2016 Pazar, Tire



Uzun denemelerden sonra özel bir menemen türü geliştirdim. Eşimin pozitif eleştirileri ile son şeklini alan kahvaltı ekstrasının adını “Kaystros Usulü Menemen”. Bir bakıma tek başına kahvaltı yerine geçebilecek doyurucu bir yemek. İzmir usulü klasik menemenden farkı zeytinyağında soğan ve biberle birlikte küçük küp şeklinde doğranmış köy peyniri kullanmış olmam. Daha sonra ilave edilen kabukları soyulmuş domates piştikten sonra yumurtaları kırıyor ve kısık ateşte karıştırmadan bırakıyorum. Bu aşamada üzerine bir miktar tereyağı ekliyorum. Yumurta akları iyice beyazladıktan sonra sarıları karıştırıp alt üst ediyorum. Son olarak üzerine rendelenmiş kaşar peyniri ilave ediyorum. Peynir eridikten sonra ocağın altını kapatıyorum. Kaystros Usulü Menemenimiz hazır. Tuz ile aram iyi olmadığı için eşimden en büyük eleştiri konusu oluyor yemek pişerken tuz eklemeyişim. Domatesle birlikte tuzunu ekleyip karıştırmak doğru olanı elbette. Karabiber ve kırmızı pul biber iyice taçlandırıyor yemeği.



Menemene başlamadan önce Zeytin’in yemeğini hazırlayıp zincirini çözüyorum. Bugün saat tuttum. Kaystros Usulü Menemenin hazırlanması yarım saati buldu. Ön hazırlık yapılmış olduğunda sadece on beş dakika yeterli. Biz kahvaltıya oturduğumuzda Ali Usta ve adamları yolun beton bordürlerine başlamışlardı bile.



Bugün pazar olması sebebiyle insanlar serin bir yer arayışındalar. Belki de senenin en sıcak günleri yaşanıyor. Yaylada yaprak kımıldamayan zamanlar olsa da aşağısı kadar bunaltıcı olmuyor buranın havası. Çok gelen oldu bugün. Kimi haber verip geldi kimi habersiz.. İzmir’den gelenler oldu. Taş Ev Cafe Restaurant tabelasını gören açıldığımızı düşünüp giriyorlar içeri. Hiç birini geri çevirmiyoruz. Taş Ev’i gezdirip çay veya kahve ikramlarında bulunuyoruz. Değişik geliyor bu insanlara. Çok beğendiklerini söylüyor ne zaman açılacağını soruyorlar. Gelenlerin hepsi reklamımızı yapacaklarını söylüyorlar. Taş Ev artık iyice merak uyandırmaya başladı.



Şükrü gelecekti, itfaiyenin istediği değişiklikleri ve ilaveleri yapmak için. Öte yandan Reklamcı Yavuz’un da gelmesini bekliyorduk fotoğraf çekmek için. Söz verdiler, gelmediler.

Öğlen vakti bordür işi bitti. Daha önce havuzun cam mozaik fugalarını yapan Servet Usta işini bitirdi ve yemeğe kalmadan gitti. Ali Usta ve adamları ise öğle yemeğini yedikten sonra ayrıldılar. Onları gönderdikten sonra biz geç vakte kadar gelen gidenle ilgilendik.

Biberleri közleyecektik akşam. Yolu yapan mühendis ailesi ile birlikte gelmişti. Sıcak bir sohbet yaptık. Ayrıldıklarında akşam saat dokuzu geçiyordu. Ne akşam yemeği yiyebildik ne de biberlere başlayabildik. Eşim sofrayı hazırlarken ben önce bordür betonlarını suladım. Daha sonra mangalda ateşi harlanmış bırakıp biberleri yıkadım. Geçen sefer közlediğimiz biberin iki katını almışız bu kez.

Biberlerin közlenmesi yeni günün ilk saatlerine kadar sürdü. Yarın yeni bir gün.  

29 Ağustos 2016 Pazartesi

İT ÜZÜMÜ

29/08/2016 Pazartesi, Tire

Hüseyin rahatsız olduğunu söyledi gelir gelmez. Karnı ağrıyormuş. Henüz tam olarak tanımıyoruz onu. Başka bir işi var da numara mı çekiyor acaba?  Doğru da olabilir. Yüzü biraz solgun gibi.

Artık her sabah yapacaklarını biliyor. Masa, sandalyeleri sildi, verandayı süpürüp paspasladı, merdiven ve salonu temizledi. Bir de terası yıkamasını istedim. "Şehre inip alışverişimi tamamlayana kadar kal, sonra seni gönderirim." dedim.

Zeytin fidanlarına gübre alalım demişti Hüseyin. Dönerken şeker gübresi dedikleri gübreden aldım beş kilo kadar. Aralık ayında azotlu gübre atılacakmış toprağa. Köyün girişindeki zeytinliği artık onun ellerine teslim ettik. Gübrelendikten sonra sık sık sulanması gerekiyormuş. Bu işleri benden iyi bildiği kesin. Zaten şu restoran işi bir otursun tamamen bahçe işlerine vereceğim onu. Önümüzdeki sene sadece kendi tavuklarımızın yumurtasını toplamak değil hedefimiz, domates, salatalık ve her türlü sebzeyi de kendi bahçemizde yetiştireceğiz. Hüseyin bu tür işleri daha çok seviyor. Temizlik işlerini ise erkeklik gururuna yediremiyor. Garson önlüğü bile tuhaf geldi adama. Bu kadar uzununu kadınlar giyer deyip çıkarıp attı üzerinden. Ancak zeki çocuk. Bir kere söyleyince işi kavrıyor ve hakkını vererek yapıyor. Sadece eğitmek gerek.

Tuvalet girişlerine bilgi levhalarını hazırlayacaktı Mehmet. Onları almaya gittim. Unutmuşum burada verilen sözün hafifliğini. Lütfetti, "Bugün hazırlayayım artık." dedi. Akşama doğru hazırlamış, yarın alacağım.

Şule Abla aramış eşimi. Öğleden sonra oğlu Haluk ile birlikte geleceklermiş. İşlerimi bitirip dönüyorum yaylaya. Hüseyin'e gübreyi veriyor, gidip istirahat etmesini söylüyorum. Yarım saat kadar sonra Şule Ablalar geliyor. Başka misafirlerimiz de var. Hep birlikte verandanın tadını çıkarıyoruz. Aile ortamında geçiriyoruz bütün günümüzü.

Bir fırsatını bulup Haluk'la Taş Ev'in cepheden fotoğrafını çekmek istedik. Ağaçlar dört bir taraftan kapatıyor yapıyı. Haluk, çitin üzerine kiraza benzer salkım salkım dökülen bir bitki gösteriyor. Bildiğim kadarıyla it üzümü bu. Tilki üzümü, ayı üzümü de derler yöreye göre. Mayasıl ve kaşıntılara iyi geldiği söylenir. Yaprakları dökülmüş ama meyveleri hala diri duruyor. Belli ki kestane ağacının tepesinden düşmüş. Burada kestane ağaçlarına yapışıp asalak şeklinde büyüyorlar. Zehirli olduğu söyleniyor.

Bugün gelenlerin iyi niyetle eleştirdikleri park yeri sorununu mutlaka ele almamız gerektiğini düşündüm. Sürücülükte biraz acemi olanlar Taş Ev'in önüne gelseler de geri dönüp çıkmakta zorlanıyorlar. Hele açılış falan yapmaya kalksak en az otuz araba gelir. Bu kadar arabayı nereye koyacağız.  Ağaçların arasında park edilecek epey yer var ama yağmurlu havalarda her yer çamura dönebilir. Toprağın üzerine biraz çakıl serdirirsem yeterli olur mu acaba?

28 Ağustos 2016 Pazar

CEVİZ ZAMANI

28/08/2016 Pazar, Tire

Artık bizim için pazar günü deyince akla gelen ilk şey hareket oluyor. Ekmek almak için şehre inerken eşime kahvaltı için beni beklememesini söyledim. Biliyorum ki özellikle sabah kahvaltısı gecikince dayanamaz. Ama benim için kahvaltı eşime eşlik etmekten ileri gitmiyor.

Yaylaya normal açılış saatimizden önce döndüm. Güzel bir gün geçirdik. Hem kahvaltı, hem yemek hem de kafe tarzında hizmet verdik. Yeni dostlar edindik. Geçen haftaki misafirlerimizin tavsiyesi üzerine bu kez komşuları geldi. İzmir'den, Kuşadası'ndan konuklarımız vardı. Taş Ev hakkında bir şeyler duyup merak edenler de konuğumuz oldu, levhayı takip edip yolu Taş Ev'e düşenler de. Kahvaltılarını yapıp yemeklerini yedikten sonra kahve içmeye gelenler de... 

Güzel bir gün derken eleman konusundaki gelişmenin payı var bunda elbette. Öğleden sonra bir hanım aradı. Turizm ve Otelcilik meslek lisesi mezunu tecrübeli biri. Geldi, konuştuk, anlaştık. Böylelikle en büyük sorunumuz olan eşime yardımcı bir bayan konusu halledilmiş oldu. Perşembe günü işbaşı yapacak.  

Bizi sevindiren diğer olay kardeşim Ahmet ve güzel yeğenim Ece'nin ziyaretleriydi. Onlarla yeterince ilgilenemedik ama bize anlayış göstereceklerinden eminim. Bugün eşimle birlikte mutfaktaydık yine. Geçen pazar günü kadar yorulmadık ama nasıl akşam olduğunu anlamadık.

Sohbet konuları arasında Zeytin önemli bir yer işgal ediyor. Çocukların da ilgisini çekiyor bir yandan. Ama yine de en fazla ilgiyi Taş Ev topluyor. Tire'den gelenler zaten methini duymuşlar. Dışarıdan levhaları takip edenler de yapıyı görünce meraklarına yeniliyorlar. Bize düşen her gelen misafire müze gezdirir gibi evi gezdirmek oluyor. Kısa bilgiler veriyorum konuklara Taş Evin tarihçesi hakkında.

Cevizlerin toplanma zamanı geldi hemen hemen. Bekçi Ahmet'in oğlu Soner ve bir arkadaşı silkmeye geleceklermiş. Toplamak için köyden bir de kadın ayarlamışlar. Bir kadın daha ayarlanırsa ve her şeyden önce sözlerinden caymazlarsa çok güzel olacak. Hüseyin'e hafta içi yapılması gereken işleri anlattım. Konteynırların yeri haklı olarak eleştiriliyor. Ancak maalesef yerini değiştirmem mümkün değil. Yapılacak tek şey onları kamufle etmek mümkün olduğunca.

Kara yemiş her gün birkaç meyve olgunlaştırıyor. Hemen birkaç tane koparıyoruz. Bu meyve eşimin en çok sevdiği meyve. Odasında istirahat eder buluyorum. Gözleri kapanmış. Bir tabağa koyup sürpriz yapmak istiyorum. Az sonra uyanıp ben söylemeden keşfediyor yerini ve icabına bakıyor.

Konteynırların ucundaki şeftali haftaya olgunlaşır diyor Hüseyin. Ne aşı ne gübre. Tamamen doğal. Küçük meyveli ancak lezzet ve kokusu da eşsiz. Eşime söylemedim. Söylesem hemen reçel kazanlarını kaynatmaya başlayacak yoksa.  

Ceviz ve kestane ağaçlarının arasında yavru sincaplar daldan dala atlıyor. Bütün kışlıklarını ağaç kovuklarına ya da toprağın altında depoladılar. Sabah ekmek almaya giderken de önümde karşıdan karşıya geçen iki yavru sincap görmüştüm. Beni şaşırtan gördüklerimin hepsinin yavru olması. Bizim cevizleri yiye yiye kedi kadar olmuşlardır diye düşünüyordum hep. Gece terasın kapısını kapatmaya çıktığımda önümde uzayan ceviz dalının resmini çekiyorum.

Gece eşim odasına çekiliyor. Yukarıda katlanır camları kapatmaya çıkıyorum. Nefis bir manzara bu. Misafirlerden biriyle konuştuk manzara konusunu. Hacıya da içirir bu manzara hocaya da. Bir fotoğraf daha çekiyorum şehrin gece görünüşünden. Flaş patlıyor gecenin karanlığında. Güzelliği yansıtamıyor. Güzel bir fotoğraf makinesi ve usta bir fotoğrafçı lazım hakkını verebilmek için.

YAĞMURLU BİR GÜN

27/08/2016 Cumartesi, Tire

Sabah rutin işlerle başladım güne. Türlü reçeller, peynirler, zeytinler özenle hazırlanıp küçük porselen kaplara konuldu. Hemen aşağı inip taze ekmek aldım. Hüseyin geldiğinden hazırlıklar tamamdı ama henüz kahvaltıya oturmamıştık.

Avludaki masada kahvaltımızı ederken Zeytin bizi izliyor. Bazen yediklerimizi onunla paylaşıyoruz. Bu aralar gurme kesildi o da başımıza. Bazı peynir cinslerini daha iştahla yiyor 

Ekmekleri alıp yaylaya döner dönmez ceviz kırmak var kafamda. Hüseyin'le. Hüseyin bu işi de temizlik işi gibi kadınlara özgü sanıyor. Çok hoşnut kalmasa da başlıyoruz kırmaya.

Hava bozmaya başlıyor. Uzaklarda şimşekler çakıp gök gürlüyor. Fazla zaman geçmeden birkaç damla iniyor yerlere, yağmurun habercisi. İlk aklımıza gelen terasta kurutulmak için ızgaralara serilen kırmızı biberler. Hüseyin çoğunu kaldırmış, içeri almış.

Güzel bir yağmur yağıyor. Bu yağış zeytin fidanlarına iyi gelecek. Yine yağmur topu topu yarım saatten daha az sürdü

Yağmur kesildikten sonra güneş yükseliyor. Toprak kokusunu ciğerlerimize çekiyoruz. Eşim acı biberleri ipe dizerken Hüseyin ile birlikte verandaya geçip ceviz kırıyoruz. Gelen misafirlerin bu doğal ortamı görmesini istiyorum aslında. Eşim "Yok artık" diyor. "Eğer ceviz kıracaksanız avlunun en uzak köşesindeki masada yapın o işi."

Gelen misafirlerden bazıları Taş Ev Restaurant'ı bulmakta zorlanıyorlarmış. İki eksik saptadık bugün. Bunlardan biri Kaplan Köy meydanına koymamız gereken bir yönlendirme levhası, diğeri bahçe girişindeki büyük levhaya kapıyı gösteren bir ok eklememiz. Ufak çocuklu aileler bebek sandalyesi soruyorlar bir de.

Öğleden sonra biracılar geldi. Bölge sorumlusu Taş Ev'i ilk kez gördü. Önümüzdeki hafta bira soğutucu dolaplarını getireceklerini ümit ediyorum.

Yarının yoğun geçmesini bekliyoruz. Eksilen malzemeleri akşamdan tedarik etmek üzere geç vakit şehre iniyorum. Sıcakçı olarak çalışmak isteyen Aşkın arıyor, görüşmek için. Bir saat sonra gelmesini istiyorum. Akşam alışverişlerini yaparken bir iş seyahati için Bursa'da bulunan Kardeşim Ahmet arıyor, yarın yeğenim Ece ile birlikte geleceklerini söylüyor.

Aşkın içeri girsin diye demir kapıyı kilitlemiyorum. İyice geç bir vakit geliyor. Genel çerçevede anlaşıyoruz anlaşmasına ama bizim hedef büyüyor. Dört beş masa neyimize yetmezdi ki. Sıcakçının yanında bir bulaşıkçı, bir garson daha, bir de eşime yardımcı bayan bakacağız en azından. Hafta sonu bu da yetmeyecek ilave servis elemanları ayarlayacağız. Bu bölgede eleman bulmak büyük sıkıntı zaten. Diğer taraftan etleri muhafaza etmek için yeni bir dolap alacağız. Kahvaltı sadece hafta sonları çıkacak.

Anlaşılan o ki düzen kurulana kadar çok bocalayacağız. Ne zaman ki Taş Ev'in sorunlarını bir başkası düşünüyor, o zaman rahatlamaya başlayacağız. Uykusuzluktan gözlerim kapanıyor. Diğer blogları bu halde okumam mümkün değil.


27 Ağustos 2016 Cumartesi

HAVUZ BAŞI


06/08/2016 Cumartesi, Tire



Hafta sonu bile olsa her gün burada olmamı gerektiren bir neden bulunuyor. Bugün de prefabrik üniteler gelecek, Burak Beyin göndereceği usta gelip havuzun cam mozaiğini yapacak, Yücel Usta çay ocağının üzerine yapacağı davlumbaz için ölçü alacak, belediyenin anonsunu duyup görüşmek üzere gelmek isteyenler var.

Bu arada bir an önce Zeytin’i de veterinere götürmek istiyorum. Gelen olursa telefon eder nasıl olsa. Arabanın arkasına koyuyorum Zeytin’i. Huysuzlandığı için virajlı yollarda ağır gitmeye çalışıyorum. Arabada seyahat etmeye alışkın olmadığı için bagaj kapısının üzerindeki camı açıp temiz hava almasını sağlıyorum. Bir yandan da arkaya doğru seslenip moral veriyorum.

Bizim oturduğumuz sitenin yan bloğundaki veteriner hanıma götürdüm Zeytin’i. Hekim onu tarttı, dişlerine baktı, bir hap yutturdu, iğnesini yaptı, ensesine bir ilaç sürdü. Muayene sonrasında sağlıklı bir durumda olduğunu söyledi.

Zeytin’i bir süreliğine veterinerin yanında bırakıp alışveriş yapıyorum. Daha sonra yine arabanın arkasına koyup ağır bir tempoda yaylaya çıkıyoruz. İlk arayan havuzun cam mozaiğini yapacak Servet Usta oldu ama ben çalışmak üzere müracaat edenlerden biri sandım onu. Adama daha önce nerede çalıştınız diye sorduğumda “İnşaatlarda” deyince uyandım.

Az sonra bahçeye Fiat Doblo marka araçla gelen Servet Usta hemen üzerini değişip işe başlıyor. Prefabrik ünitelerden haber yok daha. Elif Hanımın izinli olduğunu söylüyorlar. İlknur isminde bir kız çıkıyor telefona. Sevkiyatın pazartesi günü yapılacağını söylüyor. Kızıyorum sözlerinde durmadıkları için.

Bir aile geliyor. Oturup çay içiyoruz. Kendisi aşçıymış. Biz eşime yardımcı bir bayan ve bir garson arıyoruz öncelikle. Açıkçası gözüm de pek tutmuyor geleni.

Televizyonlarda hala darbe girişimi, Fetö konuşuluyor. Sıkıldım artık bunları duymaktan…

Akşam karanlığı basmadan havuza bakıyorum. Neredeyse ağzına kadar dolmuş. Çıkış vanasını açıyorum. Yarın gelecek ustalara karışım suyu vermek için  iki üç saat sonra vanayı kapatmam gerekecek.

HABER TİRE

26/08/2016 Cuma, Tire

Sabahları habersiz gelen misafirlerimizi bekletmemek için hazırlık yapıyoruz. İkinci haftamızda herkesin görevi aşağı yukarı belli. Kadro tamamlanıncaya kadar eşimle boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Kahvaltı tabaklarının hazırlanması işi eşimin. O benim aksime son dakika işlerini pek sevmez. Eşimin hazırladığı serpme kahvaltı tabaklarının üzerinin streçlenmesi benim işim. Misafir geldiğinde ekmeklerin kesilmesi ve salatalık, domates söğüşlerin hazırlanması, peynir tabaklarının ceviz ve maydanozla süslenmesi, lor peynirinin üzerine karadut reçeli dökülmesi işleri de bende. Eşim bu esnada sıcak sıcak servis edilecek peynirli pişiyi hazırlamaya başlıyor. Hüseyin'i mutfaktan içeri pek sokmuyoruz. Onun görevi sabah temizliği ile başlıyor. Masalar, sandalyeler siliniyor. Misafirden sipariş alınması, masaya servis açılması, su, çay ve meşrubat servisi onda.

Sabah hazırlığını tamamlayıp kahvaltı tepsisini havuzun kenarındaki masaya koyana kadar Hüseyin geliyor. O gelmeden Zeytin'in sabah kahvaltısını ve suyunu hazırlamış, bir ara gidip demir kapıyı açmıştım. Hemen gidip taze ekmek alıyorum. Bugün küçük pazardan alacaklarım var. Bana öyle geliyor ki en fazla tüketilecek meze atom olacak. İzmir'in bazı yerlerinde bu mezeye eroin de diyorlar. Çocukluk arkadaşımın marketinde bir meze reyonu var. Müşterilerden biri gelip "Bana biraz eroin ver Mustafa Bey" deyince çok şaşırmıştım. Atom ya da eroin zehir gibi acı kurutulmuş kırmızı biber, süzme yoğurt ve tereyağı ile yapılan bir tür meze. Şimdiye kadar aldıklarım yetmiyor yine gidip bir çuval kırmızı biber alıyorum.

Öğlene doğru Haber Tire gazetesinin sahibi arayıp ziyaret etmek istediğini söylüyor. Daha önce tanıştığımızı söylüyor. Fen Lisesi öğrencilerinin botanik çalışması yapmak üzere yaylamıza yaptıkları ziyaretleri esnasında tanışmış olduğumuzu hatırlıyorum. Yarım saat sonra geldiğinde misafirimi verandaya alıyorum. Gazeteden ve şehir yaşamından bahsediyor. Ben de Taş Ev'i anlatıyorum. Taş Ev'imizin tanıtımını yapabileceğini söylüyor. Gazetede köşe yazarlığı teklif ediyor. Memnuniyetle karşılıyorum. Gazetede köşe yazıları yayınlanan kişileri tanıtıyor. Uzun bir sohbet oluyor. Web site çalışması yaptıklarını ve Taş Ev için birlikte çalışma yapabileceğimizi söylüyor, daha önce yapmış olduğu çalışmalardan örnekler gösteriyor. Öğlen yemeğini yedikten sonra ayrılıyor yanımızdan.

Zeytin bugün çok sevimli. Hoplayıp zıplıyor etrafımızda. Sonunda yorgun düşüp uyuyor. Oynadığı kestane kozalağı burnunun dibinde. Yanına eğilip fotoğrafını çekiyorum. Artık bize o kadar güveniyor ki gözünü bile açmıyor.

Akşam saatlerinde yukarı yaylanın üzerindeki bölgede ceviz yetiştiriciliği yapan ve geçenlerde bizi ziyaret eden Galip Bey, yanında biri öğretim üyesi olmak üzere Ankara'dan gelen üç misafiri ile birlikte Taş Ev'e geldiler. Onları Taş Ev'i gezdirdik bir kez daha. Hiç bir şey yapmayıp müze olarak değerlendirsek Taş Ev'i daha mı karlı olacak acaba?

Onlar gittikten sonra demir kapıyı kilitliyorum. Akşam yemeğinden sonra eşim verandada pazardan aldığım acı kırmızı biberleri ipe dizmeye başlıyor. Ben de yanında ceviz kırıyorum. Yeni sezon cevizler piyasaya çıkmak üzereyken geçen sezonun cevizleri oldukça iyi durumda. Birkaçı dışında bozuk çıkmıyor.

Rüzgar bu tarafa estikçe şehrin düğün salonlarından oyun havası sesleri geliyor. Gece kuşu seslerine baykuş sesleri karışıyor. Serin ama üşütmeyen bir hava. Eşim benden bu kadar deyip içeri giriyor. Ben tertemiz havayı içime çekiyor gecenin sessizliğinde kayboluyorum.

26 Ağustos 2016 Cuma

BOLONEZ SOSLU MANTARLI TAGLIATELLE

25/08/2016 Perşembe, Tire

Karşımda jandarma aracını gördüğümde avludaki havuzun kenarındaki masaya kahvaltı tepsisini daha yeni koyuyordum. Hüseyin içeri girebilsin diye demir kapıyı az önce açmıştım. Hüseyin gelmeden evvel Doğan Başçavuş ile yanındaki iki asker Taş Ev'in önüne kadar gelmişlerdi bile.

"Telefonun cevap vermedi" diyor başçavuş. Ben kapıyı açmaya giderken aramış olmalı. Odaya gidip telefonuma bakıyorum. Gerçekten arayalı beri tam on altı dakika olmuş.

"Yollarınız kötü ama manzaranız iyi." diye başlıyor anlatmaya. Yanındaki uzman çavuş son derece saygılı ve gözlerinin içi gülüyor. "Aç mısınız?" diye soruyorum. Hani bekliyorum ki, "Kahvaltınızı yarıda kesmeyin, lütfen devam edin." demesini, en azından nezaketen. Özenip bezenerek bakır sahanda hazırladığım peynirli menemen göz göre göre soğuyor. Hemen yandaki masaya oturuyoruz. Kimliğimi istiyor uzman, çıkarıp veriyorum. Çantasından çıkardığı kağıda bir şeyler yazıyor. Eşim çay suyu henüz ısınmadığından kahve yapıyor hepsine. Kahveler içildikten sonra üst salona çıkıyoruz merdivenlerden. Hayranlıkları gözlerinden okunuyor. "Epey masraf etmişsin buraya." deyip devam ediyor. "Ne gitti şimdiye kadar?" Son zamanlarda Taş Ev'e gelip de bu soruyu sormayan yok gibi. "Elimizde avucumuzda ne varsa hepsi gitti." diyorum şakayla karışık. Olumsuz bir durum yok denetlemenin sonunda. "Raporu ne zaman yazarsınız?" diye soruyorum. Basit bir soru sormuşum gibi cevap veriyor. "Yarın yazarız yaa."

Bu aralar maliyetlerin yüksek olması normal. Örneğin ekmeği kapımıza getirmiyorlar, getirsinler de istemiyoruz zaten. Tesis oturana kadar günde kaç ekmek ihtiyacımız olacak, hafta sonu ne kadar arttıracağız belli değil. Sırası geliyor ikinci kez ekmek almaya gidiyorum. Sırası geliyor sabah aldığımız elimizde kalıyor. Jandarmayı yalnız bırakamadığım için ekmek almaya da gidemiyorum. Hüseyin "Amca, ben gider alıp gelirim." diyor ama ileride bunu bize kullanmasın diye kabul etmiyorum. Neyse ki sabahın erken saatinde gelen giden de olmuyor.

Aşağı inmeden önce itfaiyeyi arıyorum. Ya birinci ya da ikinci sırada bize geleceklerini söylüyorlar. İlk ziyaretlerinde istedikleri her şeyi yaptığım için içim rahat. Onlar gelmeden ekmek işini halletmek üzere fırlıyorum. Ekmekle birlikte acil birkaç şeyi alıp dönmeye hazırlanırken eşim telefon ediyor. "İtfaiyeden geldiler, bekliyorlar."

Bu sefer sadece iki kişi gelmiş, verandada oturuyor. Rapor olumlu çıksın diye eşim ekibe benden sakladığı kahkeleri, tahinli kurabiyeleri ikram ediyor. Bir an itfaiyeci olmak için büyük bir arzu doğuyor içimde.

"Her şey güzel olmuş ancak..." diye başlayınca tadım kaçıyor. Şimdi neler isteyecekler acaba? Söylemişlerdi zaten. İtfaiyeden uygun görüş almak için aylarca uğraşıyorlarmış. Bana niye bir haftada versinler raporu? "Kaçak gaz detektörü koymuşsunuz ancak selenoid valf olması lazım bir de." "O ne oluyor?" diye soruyorum merakla. "Gaz kaçağı olması durumunda detektör sesli sinyal verirken selenoid valfe giden ikaz gazı otomatik olarak kesecek" Şaşkın vaziyette soruyorum. "Peki, geçen ziyaretinizde niçin sadece kaçak gaz detektörü istediniz de bu valfi istemediniz?" Biri diyor "Ben siyah bir şey görmüştüm, onu selenoid valf sandım ama şimdi yok." Bir diğeri "Bunu yazan arkadaş yeni, yazmayı atlamış." diyor. Soruyorum, "Başka?"

"Eşiniz sizin inşaat mühendisi olduğunuzu söyledi, bu çok iyi." Bakalım ne çıkacak arkasından diye bekliyorum. "Kat planlarını gösterir bir kroki üzerinde yangın söndürme tüplerinin, ışıldakların ve yönlendirme levhalarının yerlerini gösterip açık ve kapalı alanları yazdıktan sonra kaşeleyip imzalamanız yeterli olacak." İtfaiyecileri yolcu ediyoruz.

Hemen oturup sıcağı sıcağına krokiyi hazırlıyorum. Kaşem kim bilir nerede? Arabama atlayıp çarşıya iniyorum tekrar. Mühürcüden acil olarak bir kaşe hazırlamasını istiyorum. Bir saate hazırlayabileceğini söylüyor. Belediyeye gidiyor, jandarma ve itfaiye raporları dışında her şeyi tamamladığımı söylüyorum. Kontrol ediyorlar. Yan taraftan çevre temizlik vergi borcu yoktur yazısı almamı istiyorlar. Hemen alıp getireceğimi düşünürken memur alakasız bina alanları söylüyor. İtiraz ediyor, bir yanlışlık yaptıklarını söylüyorum. "O zaman size bilgi vermemiz mümkün değil, pazartesi arkadaşları gönderip ölçtüreceğiz." diyorlar.

Belli ki ruhsat işi önümüzdeki haftaya kaldı. Neyse ki zaman kaybı dışında olumsuz bir durum yok. Yaylaya dönüyorum. Eşime güzel bir Bolonez Soslu Tagliatelle hazırlıyor, yanına da soğuk bir bira açıyorum. Biramı yudumlarken bir ses geliyor kulağıma. Motosikletiyle Şükrü çıkageliyor. Bugün gelmem mümkün değil demişti oysa. Hemen selenoid valf montajına başlıyor.

Oğlum arıyor Umman'dan. Geliş tarihi yaklaştıkça ailecek heyecanlanıyoruz. Onunla uzun uzun konuşuyoruz. Bu arada Şükrü işini bitirip verandaya geliyor. Hava o kadar güzel ki, hiç kalksın istemiyor. İki çay içtikten sonra onu da yolcu ediyoruz. Artık iyice karanlık bastı. Kapıyı kapatmaya hazırlanırken bir başka motosiklet içeri giriyor. Gelen yeni bir sıcakçı adayı. Zamansız bir geliş bu ama hayırdır deyip buyur ediyoruz. Komşu restoranlardan birinin sahibi bizimle konuşmasını önermiş. Görüşme olumlu geçiyor.

Geç saate kadar eşimin uykusu gelmiyor. Sıra dışı bir durum. Sohbet ediyor, hayaller kuruyoruz. Bir şeyin farkına varıyorum. Bazı anların fotoğraflarını çekmeyi unutuyorum. Mesela Bolonez Soslu Tagliatelle'nin bir fotoğrafını çekebilseydim ne iyi olurdu. Böylece benim yaptığıma en çok benzer olanı google amcadan aramazdım.