KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

31 Ağustos 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 54

Hali hazırda moderatörlüğü sevgili Deep Tone tarafından yürütülen Ağaç Ev Sohbetleri'nin bu haftaki konusu benden. Haftalar su gibi geçerken bu güzel etkinlik şanına yaraşır şekilde devam ediyor. Ağaç Ev Sohbetleri'nin 54. Haftasında kafama takılan bir konuyu sizlerle tartışmak istedim. Her türlü olumsuzluğun nedeni olarak ortaya sürülen "Eğitim" konusu bu. Hani her fırsatta, "Eğitim Şart!" demiyor muyuz? Fakat kafalar karışık, her iktidar kafasına göre eskisini silip yeni uygulamalar getiriyor. Yurt dışında, ülkemizden tamamen farklı eğitim uygulamaları var. Sorum şu:

"Eğer tam yetkili bir Eğitim Bakanı olsaydınız, ülkedeki eğitim sistemini düzenlemek, sağlıklı ve topluma faydalı bireyler yetiştirmek için eğitim konusunda neler yapardınız? Hedefinize ulaşmak için karşınıza ne tür engeller çıkabileceğini düşünüyorsunuz ve bunları aşmak için hangi tedbirleri alırdınız?" 

Bence ülkemizin "Adalet" ten sonra gelen en önemli meselesi "Eğitim" dir. Eğitim sistemini düzeltmek için ilk adım olarak Bakanlığın önündeki "Milli" sözcüğünü kaldırmakla işe başlardım. Çünkü sözcükleri tükettiğimize inanıyorum. Adına "Milli" dediğimiz zaman eğitimimiz "milli" olmuyor çünkü. Küçük çaplı bir araştırma yaptım. Rusya'dan, Çine, İsveç'ten Amerika Birleşik Devletlerine kadar hemen hemen bütün dünya ülkelerinde bakanlığın adı "Eğitim Bakanlığı" Bizim gibi "Milli Eğitim Bakanlığı" adını kullanan iki ülkeden biri Fransa, diğeri ise Cezayir. Bir garip durum da Yunanistan'da var; Eğitim ve Diyanet İşleri Bakanlığı... Eğitim'in milleti, dini olmamalı bana göre. Milli ya da dini duygularımızı kabartarak işin özünü kaçırmış oluyoruz. Önce iyi insan, topluma faydalı birey yetiştirmek olmalı eğitimin hedefi.

Eğer, tam yetkili bir Eğitim Bakanı yapsalar beni, devletin kısa, orta ve uzun vadeli planlarına bakardım. Hoş, neremiz doğru ki! Devlet Planlama Teşkilatının ülke yönetimine ne kadar katkısı oluyor? Madem konumuz bu değil, var sayalım ki DPT işini doğru yapıyor. O zaman bakardım, ülke ihtiyaçlarına. Kaç doktora ihtiyacımız var, kaç ziraat mühendisine, kaç avukata, kaç öğretmene... O zaman hangi branşa ihtiyaç varsa ona göre kontenjan açardım. Ülkemizde üniversite sayısı 209 olmuş. Dünya ölçeğinde bakıldığında bu hâlâ küçük bir sayı. Fakat önemli bir fark var. Yurt dışındaki üniversitelerin öğrenci sayısına düşen uzman eğitim kadrosu ve alt yapısı bizimkilerden çok üstün. Ve onların pek çoğu uluslararası boyutta, hatta bir çoğu on-line eğitim veriyor. Demek istediğim ülkemizde çok sayıda diplomalı işsiz var. İş bulanların büyük bir kısmı da eğitim aldığı konunun dışında görev yapıyor. Yani, aslında zaten yeterli olmayan eğitim bütçesi bu şekilde boş yere israf ediliyor.

Diğer taraftan, herkesin üniversite bitirmesine gerek yok. Bu ülkede ara meslek gruplarına daha çok ihtiyaç var. Onlara da kaliteli bir eğitim verilip topluma daha faydalı bir iş yapılabilir.

Eğitim aileden başlar. Devletin de ailelere yardımcı olması gerekir. Nasıl ki koruyucu sağlık konusunda aile hekimleri çocuk doğmadan başlayıp ölene kadar vatandaşı takip sorumluluğunu üstlenmiş, eğitim konusunda da benzer bir yapılanmaya gider, eğitimli nesiller yetiştirdim. Hatta aile sağlık merkezlerinde bir pedagog ve bir uzman eğitimci görevlendirir, toplum için bir eğitim veri tabanı hazırlardım. Sağlıklı bir insan eğer yeterli bir eğitim alırsa ülkedeki suç oranı da kaza oranı da düşer. Aile sağlık merkezlerinde görevli uzman elbette ki eğitmeyecek insanları, onun görevi sadece çocuğun kabiliyeti ve ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda danışmanlık yapmak. Aile Hekimleri dahil sağlık merkezinde görevli personel ve eğitim danışmanı üzerine kayıtlı kişilerin genel sağlık durumuna, suça yatkınlığı, kültür, sanat ve spora olan ilgilerine göre yönlendirmeli ve başarılarına göre devlet tarafından ödüllendirilmelidir. Devlet, işini layığıyla yerine getiremeyip başarısız olanlarla sözleşmelerini feshetmelidir. Çünkü sağlık ve eğitim toplum için çok önemlidir. Bildiğim kadarıyla doktorların bir kısmı yazdıkları reçete miktarı, yaptıkları cerrahi operasyon sayısıyla prim alıyorlar. Oysa önemli olan toplumu kontrol altında tutarak sağlığını korumak, ya da erken teşhiste bulunarak ileri düzeyde tedavi masraflarından kaçınmaktır. Eğitim de aynı şekilde devlet tarafından yönlendirilir, denetim altında tutulursa ülkemizin uzun vadede kazanımları yapılan harcamaların çok üstünde olacaktır.

Ülkemiz topraklarında birçok etnik grup yaşamaktadır. Bu yüzden milliyet ve din üzerinden yapılan ayrımcılığın devlete  ve millete zarar vereceğini öğretmeliyiz çocuklarımıza. Keza cinsiyet ayrımcılığı aileden başlayan ve ağır neticeler doğuran önemli bir ülke sorunumuzdur. Bunların yerine koymamız gereken, bağımsızlık bilinci, özgür düşünce ve vatandaşlar arasında adalet anlayışıdır.

Eğer Eğitim Bakanı olsaydım, eğitim paralı olurdu fakat öğrencinin bütün ihtiyacını rahatlıkla karşılayabilecek miktarda devlet bursu verirdim. Verilen burs karşılığında mezunlara, devletin gereksinim duyduğu kadrolarda burs aldığı süre kadar çalışma zorunluluğu koyardım.

Bütün bu iyi niyetli çabalarımı aşırı milliyetçiler ve dini yaşam biçimi olarak gören insanlar engellemeye çalışırdı. Çünkü onların amacı, vatandaşların düşünmelerine imkân vermeden koyun gibi gütmek. Bunu aşmanın tek yolu var bana göre. Atatürk'ü anlamak ve onun izinden yürümek!

  

24 Ağustos 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 53

Ağaç Ev Sohbetleri'nin bu haftaki konusu da sevgili Manxcat / Kuyruksuz Kedi / Mrs. Kedi'den. Yaşamak için ne lazım diye soruyor Mrs. Kedi. Yani, şöyle;

Hadi gelin bir liste yapalım, en basit şekilde yaşamımızı idame ettirmek için nelere ihtiyacımız var? Mesela kaç giysiye, kaç ayakkabıya, hangi mobilyalara/eşyalara? Bir bakalım içimize dışımıza, neler olmadan yaşayamayız ya da nelerden kolayca vazgeçebileceğimiz halde kendimize yük alıyoruz? Liste tamamlanınca elimizde ihtiyacımızdan fazla olan şeyleri ihtiyacı olanlarla paylaşırız beki de her birimiz. 



Bu sorular bana hiç uygun değil gerçekten. Evlenmeden önce belki cevaplayabilir ve son derece mütevazı bir liste çıkarırdım size. Giysi, ayakkabı konularında kadın ya da erkek olsun meraklıları vardır mutlaka. Gardıropları renk renk, model model giysiler, çantalar ve ayakkabılarla doludur. Ben bu konuda eşimi kendime danışman tuttum. İç çamaşırına kadar ne zaman, neye ve ne kadar ihtiyacım olduğuna o karar verir. Bana kalırsa bir çift kot pantolonu -o da biri yıkanınca diğeri giyilsin diye, parçalanıp eskiyene kadar giyebilirim. Öyle ki, kendim için bir giyim eşyasına ihtiyaç doğduğunda bile nazlanır, kapris yaparım.  Yani, Allah ondan razı olsun, çok kahrımı çekmiştir. 

Eşyalara gelince, durum pek farklı değil. Elbette benim fikrimi sorar eşim ama son noktayı kendisi koyar. Ben bundan rahatsız mıyım? Hayır. Çünkü eşim işin en iyisini bilir. Benim açımdan olmazsa olmaz nedir diye sorarsanız, çok az eşya, üzerimi örtecek bir kaç parça giysi çok bile. Eşime göre, evde fazladan bir eşyamız yok, ben demiyorum, o diyor. 

"Arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır."

Medar-ı iftiharımız, kıymetli büyüğümüz, pek sevdiğimiz, devletimizin başındaki zatın, muhteşem hatiplik becerisiyle, Karadeniz açıklarında, doğal gaz bulunduğuna dair tarihi müjdesini verdiği esnada, mukaddes ağızlarından dökülen ve aslen Fars İslam alimi ve filozof Bayazid-i Bistami'ye ait bu söz, hayli dikkatimi çekmişti benim.

İtiraf etmek gerekirse, ilk anda, ne kadar doğru bir söz bu, adam nereden buluyor böyle güzel sözleri diyerek, biraz kıskançlık, biraz da hayranlık duygularımın esiri olmuştum. Gerçekten, son derece basit fakat doğru bir söz gibi görünüyordu. 

İkinci gün, biraz daha derin düşünmeye başladım. Kısa bir süre sonra, "Arayan bulamaz" sözünün pek de doğru olmadığını fark ettim. Çünkü arayan, bulur da bazen, bu yüzden her arayanın kesinlikle bulamayacağını iddia etmek, tamamen yersiz. Sözün ikinci kısmında verilen kesin hüküm, "Bulanlar hep arayanlardır" da bana göre sorunlu. Çünkü konu, biraz da ne bulduğunla ilgili... Hani meşhur bir söz daha vardır; "Arayan mevlasını da bulur, belasını da" Yani, önemli olan niyettir, aradığın yeri, neyi nerede aradığını bilmektir.

Ayrıca, "Bulanlar hep arayanlardır" sözüne pek de bel bağlamamak gerektiğini düşünüyorum. Ne yazıktır ki, bu dünyada bulanlar, ya şanslı, ya mirasyedi, ya da hak yiyenlerdir. Tasavvuf ehlinin dolduruşuna gelmemek lazım. Zira, sözün sahibi, Bayazid-i Bistami'nin hayat hikayesini okudum. 804-874 yılları arasında yaşam süren filozof, dünyevi arzularını terk etmiş, çocukluğundan beri eviyle camisi dışında sokağa çıkmamış, yalnız bir yaşantı süren adamcağızın tekiymiş. Yani öyle eline feneri alıp gece gündüz bir şeyler arayan bir tip hiç değil. Oturduğu yerden, bir şeyler bulmayı seçmiş. Şimdi sen kalk, her şeyden elini ayağını çekip sadece Tanrı'yı arayıp bulmayı ümit eden böyle bir adamın sözünü dünyevi arzularına vasıta eyle. Olmaz, olamaz...    

Ben yine Franz Kafka'nın "Arayan bulamaz, ama aramayan bulunacaktır." sözünü dünya gerçeklerine daha uygun bulurum. Aşk mesela, dünyayı dolaşsan bulamazsın aradığın kişiyi, ama hiç beklemediğin öyle bir an gelir ki o gelir bulur seni... 

19 Ağustos 2020 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 52

Evet, Ağaç Ev Sohbetlerinde bir yılımızı devirdik. Bu konuda en büyük teşekkürü Deeptone hak ediyor. Fikir Taha ve Edischar'a aitti, onları da böyle güzel bir etkinliğe start vermeleri bakımından kutlarım. Daha sonra İrem Can ve Kedi Mırıltısı yaptıkları moderatörlük göreviyle sohbetlerimize önemli katkılarda bulundular. Pek çok konu tartıştık, pek çok şey öğrendik bu sohbetlerden. Bazen güncel olaylara değindik bazen derin felsefi konularda ahkam kestik. Ve ben, gururla ifade edeyim ki, hiç bir sohbeti kaçırmadım, her hafta yeni konuyu dört gözle beklerken üç beş kez de haftanın konusunu belirledim. Ağaç Ev Sohbetlerinin uzun yıllar devam etmesini ve kendini geliştirmesini arzu ediyorum. Adını andığım ya da anmadığım, sohbetlerimize destek veren bütün arkadaşlara sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. 

Gelelim bu haftaki konumuza; Yine Deeptone'dan geliyor bu haftanın soruları. Her zaman olduğu gibi, yine ilginç ve düşünmeye zorlayan sorular. İşte, konumuz:

"Çok kişi, TV ve İnternet'te fazla miktarda şiddet olduğunu düşünüyor ve şiddetin miktarı ve türünü kontrol etmek için yasalar olması gerektiğini düşünüyor. Bu tür yasalar gerekli midir? Ne kadar kontrol olmalıdır?"


TV ve İnternet ortamında aşırı miktarda şiddet unsurunun olduğu fikrine katılıyorum ancak bunu yasalarla kontrol altına alınabileceğini tahmin etmiyorum. Çünkü yasalardan kasıt, yasak getirilmesi olacağı için (ya da ilk akla gelen tedbirin yasaklamak olacağından) böyle bir kararın yanında olmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü, yasağın her türlüsüne karşı bir insanım. Yasak, özgürlüğü kısıtlayıcı, cezbedici ve kontrol altında tutulması zor bir önlemdir.

Peki, bırakalım isteyen istediğini yapsın mı? Elbette, hayır. Bazı düzenlemeler illa ki yapılabilir. Konumuz şiddet olduğuna göre, bu tür yayınlardan en fazla etkilenen kişilerin çocuk ve ergen yaştaki insanlar olduğunu söylemek için pedagog ya da psikolog olmak gerekmez. O halde şiddet içeren yayınlardan çocuk ve ergenleri korumak için neler yapabiliriz, ona bakmak lazım.

Öncelikle TV'yi ele alırsak, şiddet içeren yayınları geç saate almak faydalı olacaktır. Diğer taraftan ailelere büyük sorumluluk düşmektedir. Burada şiddetin ne olduğu ve şiddetin miktarı ne olmalıdır soruları akla geliyor tabii. 

Şiddet: Bir kişi veya gruba yönelik; mağdurun bedensel bütünlüğüne, mallarına veya simgesel ve kültürel değerlerine zarar verecek şekilde her türlü davranıştır. Mala zarar verme, yakma, cinayet, yaralama, dayak, tecavüz, rehin alma gibi fiziksel saldırılar, tehdit, küfür, ayrımcılık, hakaret gibi duygusal baskı altına alan bireysel eylemler, sistem tarafından uygulanan savaş, terör, ve işgaller şiddet örnekleridir.

Şiddetin bu tarifine göre, TV ve İnternet'ten önce meclisi kapatarak ve siyaset adamlarımızın ağızlarını bantlamak suretiyle başlayabiliriz mesela işe. Demek istediğim, kolay iş değildir şiddeti kontrol altına almak. İzlediğiniz hemen her filmde, hemen her kitapta yukarıda sayılan şiddet unsurlarını az ya da çok bulmak mümkün. 

Belki, şiddet içermeyen ve topluma fayda sağlayan, kültürel ve bilgilendirici programları teşvik ederek bu tür yayınların sayısını arttırmak akla gelebilir. Ancak, hangi program topluma faydalıdır sorusuna bile ortak cevap veremediğimiz ülkemizde bu da çözüm olamayacaktır. 

TV'deki filmlerde sigara ve içkinin perdelenmesi ne kadar absürd geliyor bana. Çocuklar dumanı görüyor, sigarayı hayal ediyor. Neyin şiddet neyin şiddet olmadığına karar veren  RTÜK, belli bir siyasi görüşün kontrolünde olduğu için bilimsellikten uzak bir kurum. 

Açıkçası bu hafta cevabı olmayan bir soru sormuş Deep. Sayfalar dolusu yazılabilir bu konuda ama somut bir netice almak imkansız görünüyor. İnternet, şiddet içeren öğeleri bakımından kontrol edilmesi daha da zor bir araç. Sanırım yine çözüm, çıkarılacak yasakçı yasalarda değil yukarıda belirttiğim gibi ailelerin çocuklarını yönlendirmesinden geçiyor.  

11 Ağustos 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 51

Ağaç Ev Sohbetleri 51. hafta konusu Dilhun'dan. Her zaman olduğu gibi bu haftaki konu yine ilginç bir sohbete kapı aralıyor. Hemen sorulara geçelim:

10 yıl öncesine baktığında iyi ki dediğin anların neydi? 10 yıl ileriye gitseydin bu anları tekrar yaşamak ister miydin?


Yirmi yaşında birisi için on yıl, hayli uzun bir süre olup hayatında on yıl geriye gittiğinde çocukluğunu görür. Fakat benim gibi "biraz" daha ileri yaşa gelmiş insanların yaşamında, on yıllık zaman dilimi, genellikle gençler kadar büyük farklılıklar içermez. Genellikle diyorum fakat bu, benim için geçerli olan bir durum değil. 

Beni tanıyanlar bilir. En hazzetmediğim sözcüklerden biridir "keşke". "İyi ki", "keşke" nin olumlu tarafı sanırım. Bu bile, beni "keşke" sözcüğüne sempatiyle bakmama yeterli olamıyor. Çünkü, yaşanmış bir olayın ister iyi ister kötü olsun, defteri dürülmüştür. Bir daha geriye dönüş yoktur. "İyi ki" dediğimiz anlar ve anılar, dudağımızın kenarında bıraktığı buruk ve mutlu bir gülümseme dışında bize hiçbir fayda sağlamaz. Bu yüzden, benim bütün "iyi ki" lerim on yıl öncesinde yaşanmış ve bitmiştir. O anları yeniden yaşamak gibi bir arzu ya da bir özlem hissetmiyorum.

Evet, on yıl önce aşırı yoğun bir iş hayatım vardı. Çok güzel günlerim oldu bu yoğunluğun içinde. Çocuklarımın ikisi de o dönemde üniversiteye gittiği için onlara karşı sorumluluğum devam ediyordu. Şimdi hem oğlum hem de kızım güzel birer meslek sahibi oldu. Eşimle birlikte emekliye ayrıldık. Ufak tefek bazı işlerimiz oluyor yine de, oyalanmak için. O dönem yazıp okuyamıyordum istediğim kadar. Şimdi ise hem okuyor hem yazabiliyorum. Blog okuyup yazmak ise olmazsa olmazım oldu. 

Bu güzel konu hakkında sizler de düşüncelerinizi paylaşabilir, sohbetimize katılabilirsiniz.

5 Ağustos 2020 Çarşamba

KORONA AŞKA BENZER

Ne alaka demeyin, o kadar çok ortak özelliği var ki! Bakın şimdi;

* Aşk aynı Korona gibi insanı hasta eder, bazen öldürür de!


Yapılan bilimsel araştırmalara göre aşk bir saplantı bozukluğudur. Aşka yakalanan kişinin serotonin seviyesi % 40 oranında düşer, bu da gerçeği değerlendirme duygusunu yok eder, mutlu ve canlı hissetmesine engel olur, cinselliği, iştahı ve uykuyu olumsuz etkiler. Aşk kalpte değil, beyinde oluşan bir hastalıktır. Dopamin adı verilen beyin maddesini de değişime uğratır ve insanı şizofreniye kadar götürür. Bazen intihara varan sonuçlar doğurur, aşk cinayetlerini saymıyorum bile. Korona virüse yakalanan ve hatta yakalanmaktan aşırı derecede korkan insanlar da benzer belirtiler ve sonuçlar görülür.

* Aşkın aynı Korona gibi kime, nasıl ve nerede bulaşacağı belli olmaz!


Aşk zengin-fakir, ırk, din ve yaşanılan coğrafya ayırt etmeksizin herkesin kapısını çalabilir. Korona da öyle. İster sokaktaki konteynerden çöp toplayan delikanlı, ister İngiltere veliaht prensi, aşık da olabilirler, Korona'ya da yakalanabilirler. Aşk ve Korona ne kadar tedbir alırsan al, kapıyı çalınca ev sahibine sormadan içeri dalar. Tek farkı biri beyne yerleşir, diğeri ciğerlere. Her yerde sizinle buluşabilir ikisi de; bir hastane kapısında, asansörde, bir arkadaş ziyaretinde, plajda ya da alışveriş merkezinde...

*Aşk'a ve Korona'ya karşı etkili bir tedavi ya da korunma tedbiri henüz bulunamamıştır!  


Ne yaparsanız yapın onlar gelir sizi bulur. Eğer bağışıklık sisteminiz kuvvetliyse çabuk atlatabilirsiniz. Gerekli sabrı gösterir, hayatta kalabilirseniz bir süre sonra her ikisi de peşinizi bırakır. Yine bilimsel araştırmalar en hararetli aşkın üç yıl sonra sevgiye dönüştüğünü göstermiştir. Korona da eğer dayanma gücünüz varsa belli bir süre sonra sizi terk eder. Ancak her ikisinin de bir süre sonra sizi yeniden ziyaret etmeyeceklerine dair kimse garanti veremez.

 *Aşk ve Korona dünyanın güzelliklerini keşfetmemizi sağlar. 


Aşk'ın en güzel yanıdır bu, hayaller kurarsınız. Aynı Korona'da olduğu gibi. Dersiniz ki, bundan sonra her şey daha güzel olacak. Ne kadar yanıldığınızı aşk bitince ve Korona gidince anlarsınız. Dünya eskisi gibi dönmeye devam eder. 

 *Aşk, bazen Korona gibi yakalanması zor olan bir şeydir. 


Aşkı matah bir şey zannedip peşinden koşarsınız ama o sizden hep kaçar. Siz kovaladıkça kaçar sizden aşk, bazen. Aynı Korona gibi. Şaşırır kalırsınız insanlara. AVM'ler hınca hınç doludur, plajlarda iğne atsan yere düşmez, insanlar iç içe. Pek çok insan büyük mücadele verir Korona'ya kavuşmak için. Ne maske takarlar, ne sosyal mesafeye dikkat ederler. Öyle yağma yok, Korona siz istediniz diye açmaz kollarını. Hijyene, sosyal mesafeye dikkat etmeyeni, maske takmayanı, birbirinin içine gireni bırakır, gider Kanada'nın yakışıklı başbakanını bulur. 

3 Ağustos 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 50

Ağaç Ev Sohbetleri'nde bir yılı devirmeye çok az kaldı. Taha Akkurt ve Edischar tarafından başlatılan, daha sonra Deeptone ve İrem Can 'ın destek verdiği ve son zamanlarda Kedi Mırıltısı'nın moderatörlüğünü üstlendiği güzide sohbet platformumuza en çok emeği geçen kişilerden biri olan Deeptone, bu haftanın konusunu benden istedi. Hem ona, hem de sohbete destek veren bütün blog arkadaşlarımıza teşekkür ederim. 

Bildiğiniz üzere sanal dünya insanı yalnızlaştırıyor, eski dostluklar ve komşuluklar gerilerde kaldı. Şimdi sayısal olarak çok ama nitelik bakımından az sayıda arkadaşımız var çoğumuzun. Herkes yeni tanıştığı birine şüpheyle bakıyor, güvensizlik had safhada. Bunun pek çok sebebi var elbette ama bu yaz sıcağında öyle fazla ağır konulara girip sizleri sıkmak niyetinde değilim.
Sorum şu;


"Yeni tanıştığınız biriyle gerçek bir arkadaşlık kurabilmek için aradığınız üç temel kriter nedir?"  


Ve işte bu konuda benim düşüncelerim:

1. Dış Görünüş: Kendimi bildim bileli söylenen bir söz var. "İnsanın dış güzelliği önemli değil, önemli olan iç güzelliği!" Evet, dış görünüş yanıltıcı olabilir belki ama bir insanın içini anlayabilmek çok daha zor, hatta imkansızdır. Diğer taraftan güzellik göreceli bir kavramdır. Zaten benim asıl bahsettiğim konu standart fiziksel bir güzellik de değil. Ben bir bakışta ya da iki laf ettikten sonra karşımdaki kişiye notumu veririm. Güzellik denen şey çoğu zaman bir maskedir. O maskenin altından bakarım insana. Konuşması, oturup kalkması, giyim kuşamı, alçak gönüllülüğü, kültür seviyesi, hayat görüşü, espri anlayışı ve bunun gibi pek çok özellik dışına yansır insanın. Değerlendirmem sonucunda tamam derim bazen, bu adam/kadın kafama göre. İlk sınavı geçmiştir gözümde. 

2. Samimiyet/İçtenlik: "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol." Mevlana'ya atfedilen ama gerçekte ona ait olmayan bir deyiş. Kime ait olduğuna dair tartışmalar süredursun, bu benim çok değer verdiğim bir söz. Kendini başka türlü göstermeye çalışan, ortama göre şekilden şekile giren, yüze gülüp arkadan laf eden, yalan söylemeyi huy haline getiren insanlardan uzak dururum. Bu yüzden ikinci kriterim samimiyet, dürüstlüktür.

3. Bilgelik: Arkadaş olarak kabul edeceğim kişi, bana mutlaka yeni bir şeyler öğretmeli, ufkumu genişletmelidir. Bilgelik deyince ak sakallı, tecrübeli yaşlılar gelmesin aklınıza. Her yaşın her milletin insanı benim için birer bilgi kaynağıdır. Gerekmesi durumunda onlardan alacağım fikirler benim kararlarımda etkili olur. Hayatı sadece eğlence ve şamatadan ibaret gören ya da bir kişiye, bir görüşe, bir inanca körü körüne bağlı insanlar arkadaşım olamaz. 

Evet benim gerçek arkadaşta aradığım temel kriterler böyle. Sizlerin arkadaş seçiminde aradığınız kriterler nelerdir? Sohbete katılacak arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim.