KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

29 Ocak 2019 Salı

GÖZ GÖZ

Hastalığa karşı artık daha mı tevekkül sahibi ve sabırlı oldum? Çok fazla hasta olmazdım eskiden, ama grip mikrobunu aldıysam eğer çekilmez biri olur çıkardım. Hayat gözüme çekilmez görünür, hiç iyileşmeyecekmişim gibi "Allah'ım al canımı." diyerek isyan ederdim. Bu kez daha sabırlı bir tutum sergiliyorum. On günü geçmesine rağmen, nezle, öksürük, boğaz yanması, baş ağrısı, halsizlik nöbetleri hiç ara vermeden birbiri ardına sıralanarak akıp gidiyor günler... Bugün hepsi birden izin kullandıkları için sanki biraz daha iyiceyim.  

Göztepe semtine gittikçe daha çok ısınıyorum. Yaşamlarının son baharlarını yaşayan insanlar şehrin en eski caddelerinden biri olan Mithatpaşa Caddesini mesken tutmuşlar. Eski yalıların neredeyse tamamı, yerlerini çok katlı apartmanlara terk edeli epey zaman geçmiş... Deniz tarafındaki yüksek bitişik nizam bloklar martılara bir set oluşturmuş sanki. Sahil çevre yoluna açılan kısa ara sokaklardan küçük deniz manzaraları, bazen seyir halindeki yük gemileri göze takılıyor.

Bu semtte yaşamaya karar verdikten sonra bana en ürkütücü gelen araçlar için park yeri sorunuydu. Zira trafiği son derece yoğun daracık cadde boyunca koca arabayı sokacak bir yer bulabilmek deveye hendek atlatmaktan çok daha zor görünüyordu gözüme. Semtin güzel insanları bu sorunu da çözmüşler. Herkes birbirine o kadar anlayışlı ki anlatamam. Örneğin kargodan bir paket mi geldi, yolun her iki tarafı, yaya kaldırımı kenarlarında yola paralel, ceplerde yola dik konumdaki park etmiş araçlarla her daim dolu bulunduğu için, kargo aracı şeridin ortasında park edip dörtlüleri yakar, paketi teslim ettikten sonra yoluna devam eder. Bu esnada yolun bir şeridini tamamen kapattığı için ne bir bağrış ne korna sesi duyamazsınız. Gelen araçlar sabırla karşı şeridin boşalmasını bekler, daha sonra park eden kargo aracını sollayıp yoluna devam ederler. Çok nadirdir korna sesi duymak cadde trafiğinde.

Günün değişik saatlerinde, özellikle de insanların artık yavaş yavaş evlerine döndüğü sıralar, park etmiş araçların önündeki müsait yerlerde ikinci bir park alanı imkanı doğar. Ancak bu imkanı kullanmanın yolu telefon numaranızı arabanın ön camına not etmektir. Yabancı biri bu kuralı bilmezse yine de hır gür çıkmaz sadece cam sileceklerinin kaldırılmış olduğunu görür ve hatasını anlar. Çoğu zaman park etmeye engel olan tekerlekli yeşil atık konteynerleri bir sağa bir sola çekilerek yer değiştirir. Hiç bir zaman iki gün üst üste aynı yerde değildir. Garip ama bundan da kimse rahatsız değildir. Çünkü herkesçe bilinir ki burada araç park yeri bulmak hakikaten zor iş. Yalı tarafı dairelerin hemen hepsinin kendi özel park yerleri var. Caddeden bariyerle kapatılmış park yeri girişlerine asla kimse park etmez. Sanki adı olmayan bir cumhuriyettir burası. Trafik polisinin şikayet olmadıkça yanlış park yüzünden araç çektirmesi, ceza yazması sıra dışıdır. Şikayet de olmaz kolay kolay. Dedim ya, hoşgörü bu semtin temel karakteri. 

Vitrinleri seyrede seyrede geçer insan yığınları. Herkes her şeyi satabilir burada. Hemen her gıda dükkanında meze çeşitleri bulabilirsiniz. Geçen gün komşumuz unlu mamuller satan dükkana uğradım, kahvaltılık bir şeyler alayım diye. Tezgahın üzerinde yaprak, lahana sarmalar ne ararsan var. Manavlar zeytin, peynir çeşitleri satar dükkan önlerinde. Ne belediyesi karışır, ne de zabıtası, kardeşim senin işin bu değil demezler. Alan da razıdır bu durumdan, satan da. 

Cadde boyunca kara tarafı yaya trafiğinin daha yoğun olduğu bölüm. Yaya kaldırımları bazen geniş bazen dar. Geniş olan kesimlere esnaf ve lokanta sahipleri tezgah ve masalarını dükkanlarının önüne çıkarırlar. Teşhir edilen ürünler asla rahatsız edici değil, bilakis görsel bir şölene dönüşür. Hele manavların dükkan önü tezgahlarındaki düzen, renk cümbüşü ve davetkar görüntü... Evet, diğer semt manavlarına göre biraz yüksektir fiyatlar ama buna değer. Sebze ve meyvenin en tazesinin bulunabileceği dükkanlarda, çerinden çöpünden arındırılmış sebzelerin ayıklanıp doğranarak köpük düz kapların içine yerleştirilmesinden sonra özenle streç filmle kapatılıp satışa arz edilir. Ev hanımlarına eti kavurduktan sonra bu şekilde hazırlanmış türlü sebze karışımlarını doğrudan tencereye boşaltıp pişirmesinden başka bir iş kalmıyor geriye. Egenin türlü otları, tazecik enginarlar, şevketi bostanlar, arapsaçları ve daha niceleri... Meşhur Tire pazarında göremediğimiz tür ve tazelikte sebze ve meyveler...

Bir hanım giriyor dükkandan içeri, yüzü güleç. Kapıda gördüğü kestaneler dikkatini çekmiş. Bir sohbet başlarken aramızda, neyimiz var neyimiz yok ürünlerimizi tanıtıyoruz. Fabrikasyon ürüne karşıyız, gördüğünüz her şey ya bahçemizin ya da doğrudan üreticiden temin ettiğimiz ürünler. "Ben bu yaşıma kadar hep doğal beslendim ve bu konuya önem veriyorum." derken raflarda gördüğü ürünlerden ilgisini çekenleri alıyor. "Yıllarca ağır ceza hakimliği yaptım." diyor lafın arasında. Hanımlara yaş sorulmaz ama bu yaştan sonra bir mahzuru olmasa gerek. Bakışları, olgunluğu ileri yaşlarda olduğunu ele veriyor ama görüntüsü altmışı en fazla beş yıl geçmiş gibi. "Doksana girdim." diyor gülümseyerek.

Bir başkası elinde baston olmasına rağmen şıklığından taviz vermemiş. Başında siyah bir şapka, üzerine yakışan bir kıyafet. Basamağı çıkmaya gözü kesmiyor. Kesin doksanın üzerinde yine. Kapıdan sesleniyor "Yarım kilo kestane alayım, daha fazla taşıyamam." "Almanız şart değil ama harika bir lorumuz geldi, tadına bakmanızı şiddetle öneririm." diyorum. Kapının önüne kadar tadımlık kasesini ve plastik kullan at kaşığını getiriyorum. Verilen tepkiye alışkınız artık. "Bu harika bir şey." Evet, aynen öyle. "Ama evladım ikisini birden taşıyamam şimdi ben. O zaman loru alayım, kestaneyi yarın yürüyüşe çıktığımda gelir alırım." Yarım kilo yükün o yaşlardaki bir hanımefendi için ne denli ağır gelebileceğini öğreniyorum. Ağır ağır uzaklaşırken saygı ve acıma duyguları birbirine karışıyor.

Dükkan açılalı beri üç haftaya girmiş bulunuyoruz. Acemiliğimi de büyük ölçüde attım üzerimden. Bu süre zarfında çok üzücü olmasa da şaşırtan üç olay yaşadık. Bu yüzden prensiplerimi yerli yerine koydum yeniden. Kimse artık alayım dönüşte parasını vereyim ya da iki onluk ver yarın sana bırakırım diye gelmesin (!)

İlk haftamızın ilk günleri, otuz beş yaşlarında uzun saçlı yakışıklı denebilecek genç bir çocuk. Biz ürünlerimizi tanıtırken zeytinyağımız ilgisini çekiyor. "Mmm çok güzel aroması var, bayıldım ben buna." Peynir tadımı vs. derken. Yanımda nakidim yok, İş Bankasından para çekip dönüşte uğrar alırım diye dükkandan ayrılıyor. O arada bir başka kişi dükkana giriyor. Aynı yaşlarda ve eşimle birlikte Tire'den ortak tanıdıkları var. Sohbet koyulaşıyor... O gittikten sonra kendi aramızda konuşuyoruz. "O uzun saçlı çocuk dönmez bir daha diyor." eşim. Bir başka müşteri ile eşim ilgilenirken bizim yakışıklı geliyor. Ben çocuğu eşimle daha önce Tire sohbeti yapan kişi sanıyorum bu arada. "Ben yağı alacaktım ama çok uzun kuyruk vardı bankamatikte. Nasıl yapsak?" diye bir kart açıyor. Ben de görüyorum salak gibi. Müşteri nasıl kazanacağız biraz cömert olmalı değil mi? Hem eşimin de tanıdığı bir çok ortak isim var arada. "Peki, alın o zaman, sonra verirsiniz, yabancı sayılmazsınız değil mi?" Peki ben o zaman 500ml natürel sızmayı alayım. Kapıya kadar uğurlamalar... Buharlaşan 20 TL. İyi ki adam litrelik istemedi, verir miydim? Verirdim.

İkinci haftanın başı; Kestane satışı tam gaz ama pos cihazımız hala yok. Genç bir bayan iki kilo kestane istiyor. Tartıp verirken kredi kartını uzatıyor. Maalesef pos cihazımız henüz gelmedi diyoruz. Aman canım iki kilo kestaneden ne olacak deyip "Sonra verirsiniz." deme gafletinde bulunuyorum. Müşteri kazanacağız ya, daha yolun başındayız ya... Kestane bizde tanıtım fiyatına, sudan ucuz. Buharlaşan iki kilo kestane parası 32 TL.

Varan üç, birkaç gün önce; Adamın biri, kelli felli. Geçerken dükkanın içine kafasını uzatıp selam veriyor, dönüşte uğrayacağım deyip bir gülücük atıyor. Yarım saat sonra dükkandan giriyor içeri. Yan binada oturduklarını, oğlunun geldiğini, ona hazırlık yapmak için bir şeyler almaya çıktığını ancak kredi kartını bankamatiğe kaptırdığını söylüyor. "Hay aksi şeytan." diyorum adama. "Şimdi bankadan kartı almak bu yoğun saatlerde çok zaman alacak, bıraktım geldim." İyi halt ettin. "Oradan bana iki onluk veriver ben sana pazartesi öğleden sonra geri vereyim. "A, efendim yirmi liranın lafı mı olur?" Kelli felli devam ediyor, "Bak sabahtan değil ama ancak öğleden sonra getirebilirim." Tamam, canım komşuyuz şunun şurasında, lafı mı olur?" diye cevap veriyorum. İki haftada bütün mahalle sakinlerini tanıyacak değilim ya." Ama, Allah sizi inandırsın adam çıkar çıkmaz bir kez daha yedin zokayı ama bu son olacak diyorum kendi kendime. Buharlaşan 20 TL ile birlikte görev zararı, tecrübe kazancı ve prensip kararı toplamı böylelikle 72 TL oluyor. Neyse ki önemli bir para değil diyerek avutuyorum kendimi, ama enayiliğime de kızmıyor değilim laf aramızda.   
    

24 Ocak 2019 Perşembe

EŞLEŞTİRME MİMİ

İki gün önce felaket bir baş ağrısı, sırt ağrısı ve kırgınlıktan sonra eşimin hazırladığı ilaçlar sayesinde ertesi sabaha bir şeyciğim kalmamıştı. Gel gelelim, bu iyileşmenin ne kadar yalancı olduğunu anlamış bulunuyorum. Şimdi eşimle birlikte aynı anda yoğun bir soğuk algınlığına karşı mücadele veriyoruz. 

Bu aralar yağmurun ardı arkası kesilmiyor. Eşim sen de hastasın gitme bugün açmayıverelim n'olcak? derken benim içim rahat etmiyor, ayaklarımı sürüyerek dükkanın yolunu tutuyorum. Caddenin akan kalabalığından eser olmuyor böylesi günlerde. Ellerinde şemsiyelerle insanlar başlarını kaldırmaksızın ya işlerine, ya evlerine ya da oturabilecekleri kapalı kafelere atıyorlar kendilerini... Bu yetmezmiş gibi bir saate yakın elektriklerin kesilmesi de cabası.

Deep sayesinde yeni blogdaşlar tanıyorum. Mim konusunda seçici davranmaya çalışıyorum. Bahse konu Mimi, beni düşünmeye ve hatta kendime ayna tutmaya çalışan bir takım sorular içermesi nedeniyle ilginç buldum. Bu sorular ilk kez Sevde'nin Şiirleri bloğunda ortaya konulduktan sonra bloggerlar arasında yayılmış, ben de son olarak Bonheur'un samimi cevaplarını okumuştum. Şimdi gelelim soru ve cevaplarıma.

1-Hayat sizce nedir?

Bilinmezler bütünüdür bence hayat. Nereden geldik, nereye gidiyoruz, hangi boşluğu dolduruyoruz? Şanslar, talihsizlikler, acılar, sevinçler, başarılar, başarısızlıklar ve daha niceleri. İşin en ilginç yönü bunlardan çoğunun ne zaman nasıl olacağının bilinmezliği. Cehennem, cennet ve huri efsanelerine inanmıyorum bu çağda. Bu sebeple "Yaşam bir imtihan yeridir" dememi beklemeyin benden.

Madem geldik bu dünyaya, insanı yücelten değerlere sahip olmayı önemli buluyorum. Şans ve yetenek bir araya gelince kalıcı olabiliyor insan. Mozart, Beethoven gibi ne bileyim Fazıl Say gibi. Ya da Einstein gibi, Newton gibi, Aristo, Platon gibi... Pek çok insan gibi ufak tefek başarıların dışında öyle geride yad edilecek bir şey bırakamayacağım. En fazla iki nesil sonra kimse adımı bile hatırlayamayacak. Çok da önemli değil bu benim için aslında. Ama ismini asırlarca zikrettiğimiz değerlere gıpta ettiğimi gizlemek istemiyorum.

Bu bakış açısına göre hayat bir hiçtir. "Bir varmış, bir yokmuş" masal tekerlemesindeki gibidir. Eğer kendine yetecek bir düzen kurabiliyorsan senden iyisi yoktur. Sağlık, mutluluk dilemek laftır. Çünkü insan hayatı boyunca hasta da olacaktır mutlu da. Bir de şans önemli elbette. Bir  nedenle sakat kalmış ya da doğuştan özürlü insanların yaşadığı hayat sağlıklı insanlarla aynı olmasa gerek. İnsanlığın gereklerinden bence en önemlilerinden biridir onlara yardımcı olmak. 

2- Sen nasıl bir insansın?

OLUMLU

Şimdi aynayı alıp kendime tutuyorum. Benim düşüncelerime göre olumlu olan şeylerin başkalarına göre olumsuz olarak algılanmasına aldırmadan. Evet, hümanistim. Milliyetçilik, bölgecilik bana uzak olan özellikler. Benim canı yanan komşumun çocuğuna nasıl içim cız ediyorsa aynı duyguyu Etiyopyalı bir çocuk için de hissederim. Bu sebeple Myanmar Arakan'da Müslüman halka yapılan şiddet bir başka ülkede başka bir topluma uygulanan şiddetten farklı değildir gözümde. Hayvanları seviyorum.  

Sözümün eriyim. Eskiden "Söz Namustur" derlerdi. Şimdi namus başka taraflarda aranıyor. Benim için verilen sözlerin tutulması çok önemli. Sakin sayılırım, uzun bir planlama süresine ihtiyacım olur. Verdiğim kararlardan bu sebeple kolay kolay dönmem. Maceracı bir ruh haline sahibim. Karşılaştığım sorunlar ne kadar büyük olursa olsun zamanla işlerin düzene gireceğine inanırım. Bu bakımdan hemen paniklemem. Engelleme imkanım olmadığı olayların sonucunu kabul eder, bir sonraki adımı düşünmeye başlarım.
Sabırlıyım aynı zamanda.

Sıradan bir insanım işte...

OLUMSUZ

Görsel hafızamdan hep sıkıntı duydum. Bir anda kalabalık bir kitle ile muhatap olduğumda tanıştığım kişilerin siması hafızamda kalmaz. Bunun için en az birkaç sefer karşılaşmamız lazım. Sadece görsel değil insanların isimleri de kolay kolay aklımda kalmıyor, eğer tanıdığım bir kişi ile eşleştirmezsem. En olumsuz tarafım bu olmalı ve bana yaşantım boyunca çok şey kaybettirdiğini düşünüyorum.

Şüpheciyim. Buna rağmen yediğim goller az değil.

Arkadaşlarla maç değerlendirmesi yapacağıma kitap okumayı tercih ederim.

Biraz kendimi hantal buluyorum, pratik değilim. Yalap şap iş yapmayı sevmem, bu nedenle her yaptığım iş zaman alıcı olur. Kitap okurken bile hızlı değilim. 

3- İnsanlar sizi hiç üzüp kırdı mı?

Evet, ne yazık ki bazı dost bildiklerim beni hayal kırıklığına uğrattı. Bir de sayısı çok olmasa da iyilik yaptığım insanlardan gördüğüm nankörlükleri sayabilirim. Çözümüm son derece basit oluyor böyle durumlarda: İlişkini hemen kes(!)  

4- Sizce dost nedir?

Deep'in bu soruya vermiş olduğu yanıt aklımda. Ben sadece Ankara'daki Dost Kitabevini bilirim demişti. Haksız da sayılmaz hani. Dost sadece keyifli zamanlarında değil, sıkıntılarında da sana kucak açacak biri. Hiçbir çıkarı olmadan senin iyiliğini düşünen, başarılarınla gururlanan, canın yandığında üzülen, her zaman kapısını çalabileceğin, normal annelerin evlatlarına duymuş olduğu karşılıksız hisleri taşıyan bir kişidir.  

Gerçekten var mı böyle biri?

22 Ocak 2019 Salı

YARIM ASIRLIK BİR AŞK HİKAYESİ

Geçen sene ikaz etmişlerdi aslında; kestaneleri gömüye koymadan altına bir yaygı ser diye. Ben yine unuttum, toprağın üzerine kozalakları boşalttırdım. E, gömü açılınca kozalakları kürekle makinaya atarlarken toprakla karıştı tabii. Bu sene bitmeyen işim, kestanelerin ayıklanması, silinip parlatılması. Eğil kalk yaptıkça sırtıma ağrılar giriyor ama yapacak başka bir yolu da yok. Başkasına yaptırmayı da göze alamıyorum, çürüğünü çarığını karıştırırlar, baştan savma olur diye. Dün akşam yoğun bir sırt ağrısı ve soğuk algınlığıyla döndüm eve. Eşim bir Tylolhot hazırladı sağ olsun, üstüne de bir Apranax içip yattım. Sabaha bir şeyim kalmamıştı.

Albay emeklisi amcanın aşk hikayesini dinledim bugün. Hergün eşiyle birlikte Güzelyalı Parkına yürüyor, oralarda ev yemekleri yapan bir lokantada karınlarını doyurup parkta üç dört saat vakit geçirdikten sonra evlerine dönüyorlar. Bizden aldığı peynirin etiketini kesip getirmiş, dönüşte bu peynirden alacağım diyor. 

Seksen beş, doksan yaşlarındaki bu güzel çiftin ayaklarıyla ilgili bir sorunları yok, uzun yürüyüşlere çıkabiliyorlar ama ağızlarında diş kalmamış. Daha önce bahsetmiştim, dört yıl önce tek oğullarını trafik kazasında kaybetmişler. Hanımefendi sağ elinin işaret parmağını kaldırıp "Ben neden bir çocuk yaptım, neden, neden?" diye sorup artık kuruyan gözlerle ağlıyor. Eşi ise lafı başka konulara getirip onun çektiği ıstırabı kendince azaltmaya çalışıyor. "Bana bir de o kabak tatlısından ver." diyor ve anlatmaya başlıyor. Merak içinde gözlerinin içine bakan eşi hanımefendiyi tam elli beş yıl öncesine sürüklüyor.

"Cemil adında bir arkadaşım vardı. Eşimi ilk görüşüm onun sayesinde oldu. Dört beş arkadaş birlikte Gençlik Parkına oradan da Hayvanat Bahçesini gezmeye gideceklermiş. Beni de çağırdı, gittik. Ben o zaman Ankara'da görevli genç bir subayım. Gelenler arasında bir kız dikkatimi çekiyor, Dil Tarh ve Coğrafya Fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi Güner, Ödemiş'li bir ailenin kızı. Güzel vakit geçiriyoruz. Bir hafta sonra yeniden randevulaşıyoruz. Bu sefer gittiğimiz yer Çubuk Barajı. Ağaçların arasında koşturuyoruz, saklambaç oynuyoruz. (Bunları söylerken hınzır bir gülümseme çehresini kaplıyor) O da bana karşı boş değil...."

"Birkaç gün geçtikten sonra yine arkadaş ortamından Güner'i tanıyan Emel adında bir kız geliyor yanıma. Benimle özel bir konuda konuşmak istediğini söylüyor. Bir pastaneye oturuyoruz. Çayımızı yudumlarken Güner'le arkadaşlığınız ciddi mi? diye soruyor. Kısa süren bir cevap arayışımdan sonra, evet diyorum, neden olmasın? Ama diyor, onun çıktığı başka bir arkadaşı var (!) Sonradan öğreniyorum ki, bunu söyleyen kızın gönlü bendeymiş. İşi bozmak ve onunla ilgilenmek için beni ondan, onu benden uzaklaştırmaya çalışmış hep. Hatta eşimin Ödemiş'teki ailesine kadar haber uçurup, güya benim yaramaz biri olduğuma dair söylentiler çıkararak karalamaya çalışmış. Gel zaman, git zaman ara bozan kızın foyası ortaya çıkınca biz kızı istemeye gittik. O gün bugündür hiç ayrılmadık, birbirimize hep destek olduk."

Güner Hanım, Mustafa Necati Bey'in gözlerinin içine bakarak maziye dalıyor, mutlu bir tebessümle. Onu bir an olsun evlat acısından uzaklaştırmayı başaran eşi ve bizler de mutlu oluyoruz...

Gençlik Parkı deyince beni de maziye götürdü bu park. Şimdiki durumu nedir o güzelim parkın bilmiyorum ama eskiden güzel bir yerdi. Üniversite için babamla birlikte Ankara'ya gitmiştik. Parkın karşısında Sıhhiye'de bir otelde kalıyoruz. Ankara'ya ikinci gelişim, hatta daha önce kayıt için geldiğim sayılmazsa İzmir'den dışarı ilk çıkışım. Daha on yedi yaşında bir çocuk, heyecanlı... Babam gururlu ama benden daha heyecanlı. Beni mutlu edecek bir şeyler arıyor, Gençlik Parkı'nın havuzu kenarındaki beton yolda yürürken. Öğrenci boykotları sebebiyle eğitime başlama 20 Aralık tarihine sarkmış. O zamanlar Ankara soğuğuna alışkın değilim. Cebimin içinde olmasına rağmen ellerim donuyor. "Karnın aç mı?" diye soruyor babam. Sen bilirsin dercesine başımı eğiyorum. "Yarım tavuk yermişin? Hani şu şişe dizilenlerden?" Bilmem ki, daha önce hiç yememişim, yarısını bitirebilir miyim tek başıma? Salaş bir yer, nar gibi kızarmış tavuklar geliyor önümüze. İçerisi sıcak üstelik. Evet, yarım tavuk yiyebilirmişim. Babamı kaybettikten sonra az da olsa ufak tefek ayrıntılar geliyor aklıma zaman zaman. Gençlik Parkı da bunlardan biriydi işte...

18 Ocak 2019 Cuma

ACETO BALSAMICO DI MODENA

Seviyorum bu işi. Rutin bir yaşamdan çıkıp hergün yeni bir şeyler öğrenmek, insanlarla sohbet edip onların hayat hikayelerini dinlemekten büyük haz alıyorum. Bir de gelir geçer zevklerim var. Mesela bazen yabancı dil kullanmak kulağıma hoş geliyor. Eşim Türkçe kullanmadığım zaman kızsa da ben bundan vazgeçmiyorum. Zaten uydurma Türkçe sözcüklere tepkiliyim. Şimdi ne yani şu "Balzamik Sirke"? TDK sözlüğünde arıyorum. Doğrusu orijinaline daha yakın (!) "Balsamik: İçinde balsam bulunan." Konuyu derinleştiriyorum: "Balsam: Bazı ağaçlardan elde edilen, parfüm ve ilaç yapımında kullanılan reçine." Ne alaka? Aceto Balsamico di Modena'nın yerini tutuyor mu? Bu konuya ileride döneceğim. Ayrıca yazıma vesile olan Ege Üniversitesi iç hastalıkları uzmanı doktor hanımı (belki de profesör)  saygıyla selamlıyorum.

Kafam karma karışık. Nasıl olsa eşim sabahın kör karanlığında uyanıyor diye saati kurmadım. Yedi- yedi buçuk gibi kalkacağımı düşünüp plan yapmışken yaklaşık ondan bir saat kadar önce benim çalar saat çalmaya başlıyor. "Hadi geç kalıyorsun, bak birazdan hava aydınlanacak." Yataktan kalkıyorum. Her taraf zifiri karanlık. E, kalkmışım bir kez, yeniden yatamam ki bir saat için.

Sabah yediyi on geçe Tire yolundayım. Sıcaklık -1 dereceyi gösteriyor. Çevre yolunda on kilometre gittikten sonra bende jeton düşüyor. Dükkandan yanıma almam gereken pos cihazını niye unuttum şimdi? Gerçi zayi ilanının yayınlandığı gazete ve vergi levhası yeter demişti servis ancak mühürleme, devir işlemlerini cihaz olmadan nasıl yapacaklar. İlk kaynar su başıma böyle dökülmüş oluyor, yüzüm hafiften kızarırken artık üşümüyorum. Eski ruhsatı Taş Ev'in pencere yuvasında bulabilirsem onun tesellisi bu hatamı telafi edecek. 

Yolu yarılamışken gün ağarıyor yavaş yavaş. Radyo'da güzel bir müzik çalıyor ama kimin çalıp söylediği umurumda değil. Çok yağmur yağdı bu hafta. Yaylaya iyi de kar düşmüştür şimdi. Yollar buz tutmuş mudur? Kızım dün akşam ısrarla "Baba, çıkma yukarı, haftaya gidersin." dediğini geçiriyorum aklımdan. Trafik yok henüz. Bu saatlerde hangi işkolik polis radar kurup ceza kesecek? Derken olmadık bir yerde burnunu bana çevirmiş bir trafik polisi aracıyla burun buruna geliyorum. Benden başka hiçbir araç yok. Rahat rahat keserler aşırı hızdan cezamı. Cezalar arttırılmıştı zaten. Artık dört yüz mü çıkar cepten beş yüz mü bilmiyorum. Az paramı şimdi bu? İkinci kaynar suyu yiyorum başımdan aşağı. Ne yapalım, şanssız bir günüm. İlerledikçe önümü kesecek polis aracını arıyor gözlerim. Hayret bir şey karşılığı yok. Yırttık mı ne?

Tire'ye vardığımda muhasebecinin iş başı yapma saatine henüz on beş dakika kalmış. Taş Ev'de pos'un ruhsatını bulmak, biraz olsun kendime gelmek arzusu ağır basıyor. Direksiyonu Kaplan'a kırıyorum. Yol üstünde bir köylü elini kaldırıyor. Tanıdık bir köylü bu, ismini hatırlayamadığım. Sabah sabah bahçelerini kontrole gidiyormuş. Ne var ki kontrol edilecek, diye soruyorum. Bir kadın varmış, bahçe evlerine girip ateş yakıyor, yiyecek bir şeyler bulabilirse karnını doyuruyormuş diyor. Bu soğukta aklını yitirmiş olmalı... Köylüyü Nihat'ın bahçesinin önünde bırakıyorum. Sel suları yolun üzerinden geçmiş, şimdi kalın bir buz tabakası kaplı yolun virajı. Taş Ev'e varıncaya kadar son üç yüz metre kar buz üzerinde gittikten sonra kapıdan içeri girmeyi gözüm kesmiyor. Ya rampadan çıkamazsam? Diğer bir husus yol boyunca aklımı kurcalıyordu zaten. Ya ray üzerinde hareket eden demir kapı sürülmezse. O kadar yağış bir sürü çer çöpü, toprağı yığmıştır şimdi kapının önüne. Arabayı yol kenarına park edip kar üzerinde dikkatlice yürüyor, asma kilidi açıyorum. Korktuğum şey yine başımda. Koca demir kapı milim oynamıyor yerinden. İtiyorum, çekiyorum, kıpırdamıyor bile. Rayın üzerini temizlemeyi düşünsem de kazma kürek içeride. Duvarın üzerinden atlamak bu yaşta sakat bırakabilir beni. Vücudumu taş duvara dayayıp olanca gücümle yükleniyorum, değişen bir şey yok. Üçüncü kaynar su dökülüyor başımdan aşağı. Zira yol ıssız, ne gelen var, ne giden bu saatte.

Gözüm yardım alabileceğim yoldan geçecek bir tanrı kulunu ararken derin derin nefes alıp çözüm yolları arıyorum. Zamanımın kısıtlı oluşu çaresiz bırakıyor beni. Azmin elinden bir şey kurtulmaz derler. Seyit Onbaşının Çanakkale Savaşında tek başına 215 kg'lık top mermisini yüklenip İngiliz Zırhlısını vurması geçiyor aklımdan. Kapıya yanaşıyor "Ya Allah" deyip bir kez daha şansımı deniyorum. Olmuyor. En küçük bir oynama yok. Bu kapı açılacak bir şekilde. Açılması lazım. Bir kez daha ileri geri itiyorum. Küçücük bir aralanma oluyor. Artık bunu böyle bırakacak değilim. Canhıraş bir şekilde araya kendimi sokacak bir boşluk yaratıyorum. Demir kapının tekeri raydan düşüyor. Bir bu eksikti. Şimdi kapının kaldırılıp rayın üzerine oturtulması lazım. Umduğumdan kolay oluyor bu kez. Biraz daha, biraz daha derken arabanın içeri girebilecek kadar bir açıklığa kavuşuyorum. Şansım dönmeye mi başladı ne?

Arabama binip bahçe içine giriyorum. Bana bu kapıyı açabilme gücü veren, karlı, buzlu bahçe yolundan arabamı dışarı çıkarma gücü de verir artık herhalde. Hemen Taş Ev'in kapısını açıp ruhsatı elimle koymuş gibi buluyorum. Gazeteye boş yere zayi ilanı vermişim. Üst üste gelen terslikler şişinden kurtulan bir örgü misali teker teker çözülüyor. Yetkili servis, devir için gider makbuzu lazım diyor. Ne keder, İzmir'de daha önce görüştüğüm servis bu işi yapabilir zaten. Diğer işleri halledip dükkana dönüyorum. 

Eşimi eve uğurladıktan sonra zarif bir hanımefendi "Hayırlı Olsun" diyerek giriyor içeri. "Peynirlerinize bakacaktım." Küçücük dükkana bu kadar peyniri nasıl sığdırdığımıza ben de şaşırmış haldeyim. Buyrun efendim ne isterseniz, koyun, inek, keçi, yumuşak, orta sert, sert, eski kaşar, beyaz peynir, tulum... "Şunlar ne peyniri?" diye soruyor. "Onlar mı? Manyas peyniri, isterseniz tuzsuz, az tuzlu veya tuzlu verebilirim size." "Az tuzlu olsun, hiç tuz olmayınca da tadı olmaz, şimdi." Hanımefendinin diğer peynirlere takılıyor gözü. "Onlar dil peyniri, yanındaki sepet peyniri, arzu ederseniz islisi de var." "Tamam o zaman, şu Manyas kalsın bu sefer isliyi deneyeyim." 

Zeytinler nerenin? diye soruyor. "Akhisar, Gemlik efendim, tadına bakabilirsiniz." derken bir diyalog başlıyor aramızda.
"Zeytinim var evde biraz daha, sonra uğrar bakarım ama size bir şey söylemek istiyorum."
"Buyrun efendim, sizi dinliyorum". diyorum merakla.
"Bu zeytinlerin üstünü kapatmalısınız. Bakın ben doktorum. Burada sizinle konuşurken bunların üzeri açık tutulmaz."
"Üzerini streçle kapatıyoruz ama."
"Hani, şimdi açık ama bak."
"Hanımefendi, siz daha iyisini bilirsiniz ama üzerini streçle kapattığımız gün bir adet zeytin bile satamadık. İnsanlar üzeri kapalı olan zeytine yaklaşmıyorlar bile."
"Olsun, siz hijyene dikkat eden müşterileriniz olsun istersiniz değil mi?"
"Haklısınız, zaten hepsinin üzerine cam kestirmeyi düşünüyorduk biz de, streç pek pratik değil."
Karşı rafa yöneliyor.
"Elma sirkesi var mı?"   
"Var efendim hem de en iyi marka."
"Peki Balzamik Sirke bulunur mu sizde?
"Maalesef henüz yok ama madem gurmeyiz, onu da bulundurmamız lazım değil mi?"
"Siz daha iyi bilirsiniz belki, balzamik sirkeyle diğerleri arasında ne fark var."
 Bu bir imtihan mı yoksa gerçekten öğrenmek mi istiyor?

Balzamik sirke yurdumuza İtalya'dan girmiş bir gurme lezzetmiş. Gece boyunca inceden inceye araştırıp öğreniyorum. Kökeni İtalya'nın Modena ve Reggio Emilia bölgesine dayanan bu sirke, aynı bölgelerde yetişen üzümlerin bakır kazanlarda kaynatıldıktan sonra fermantasyon tanklarına oradan alınıp meşe, kestane, ardıç, dut ağacından mamul ahşap fıçılara alınması, bir yıl boyunca fermente olurken buharlaşan hacmini tamamlamak üzere belli bir kural dahilinde fıçıdan fıçıya aktarılmasıyla ortaya çıkan meşakkatli bir işin sonucu olup aromanın kazandırılması ve arzu edilen seçkin karaktere bürünebilmesi için en az on iki yıl ahşap fıçılarda bekletilmesi gerekmekteymiş. İtalya'da 150 yıllık Balzamik sirke bulunabilirken yılına bağlı olarak küçük bir şişe 300 TL den 1.500 TL'ye kadar satılabiliyor. Yurdumuzda piyasada bol miktarda var olan çakmaları ise konsantre üzüm suyunun kuvvetli bir sirke, karamel renklendirici ve aromalarla karıştırılması yoluyla elde edilen fabrikasyon ürünler. Yani gerçek olan Aceto Balsamico, Modena'nın sirkeleri. Bunu daha önceden bilseydim, hazır Bologna'ya gitmişken Modena'ya da bir uğrayıverirdik ama bir bardak sirkeye yaklaşık bin TL vermezdik herhalde yine de. Parası olup harcayacak yer arayanlar için güzel bir alternatif bence.




15 Ocak 2019 Salı

Here is our Kaystros Stone House Göztepe


Bugün de çok değerli insanlarla tanışıyor, sohbet ediyoruz. Geçen yazımda sözünü ettiğim 85 yaşındaki emekli albay amca yürüyüş sonrası uğruyor.  Bizden aldığı kabak tatlısından bahsederken iki parmağını birleştirip "Kavanozunun dibinde bu kadar kaldı." diyor çocuksu muzip bir gülümsemeyle. Bir zamanların kışlayı inleten gür sesli  albayı ve yanında eşi Yükseliş Kolejinin disiplinli öğretmeni hanımefendi ne kadar da alçak gönüllü, iki kelime sohbete muhtaç ve ağızlarında diş kalmamış haldeler. Yürüyüş sağlıkları için bir zorunluk ama yürüyecek mecalleri yok. Alzheimer başlangıcındaki hanımefendinin elini öpüyorum, gözleri doluyor. 

Bir taraftan elektrikçi, dükkana ilave aydınlatma armatürlerinin montajını yaparken diğer taraftan bina giriş kapısının yanında tıkanan yağmur borusunun tamiratı tam iki saat sürüyor.  Yağmur yağarken dükkandaki prizlerden oluk oluk sular akıyordu. Yöneticimizin olaya el koyması sayesinde bu iş de halledildi.  Bütün bu tamirat ve tadilat işlerine, pos cihazını hala çıkartamamamıza rağmen güzel alışveriş oluyor.

Kim ne derse desin bana göre şapka hatun kişiye yakışıyor. Son derece şık bir hanımefendi başında zarif şapkasıyla dükkana girer girmez uzun bir sohbet başlıyor. Aslına bakılırsa hanımefendinin niyeti çorbalık ev tarhanası almak. "Üç tane kavanoz oldu evde kullanmadığım." diyor. "Hepsi kokuyor, hele bir tanesi koyun kokuyor."

Alışveriş yaptıktan sonra torbasını uzatıyor, "Aman poşete koyma benimkinin içine ver onları." diyor. Kendisinin yirmi yıl önce farklı kurum ve kuruluşlara, hatta bakanlığa sunduğu naylon poşet kullanımının azaltılması projesine ilgi gösterilmediğinden yakınıyor. Şimdi kim kazanıyor bu işten diye soruyor. Hükümete kaynak, marketleri zengin etmek dışında bir işe yaramadığını söylüyor. "Toktamış Ateş, rahmetli oldu o da, geldiğinde ona da anlatmıştım." diyor ve devam ediyor. "Hanım sen bırak bu işleri, bizim memlekette yürümez bu dediklerin." diye karşılık aldığından yakınıyor. Oysa benim projem uygulamaya geçseydi, devlet kazanacaktı, vatandaş kazanacaktı, en önemlisi çevreye katkısı çok daha büyük olacaktı." diyor. Torbasının içinde iki kitap gözüme ilişiyor. Eşimle aralarında kitap muhabbeti devam ederken, hanımefendi içtenlikle  "Ben bitirmek üzereyim Özdil'in Mustafa Kemal kitabını, bundan sonra sizlerle kitap değiş tokuşu yaparız."  diyor. Düşünebiliyor musunuz, yarım saat içinde kurulan dostluğu... Sadece müşterilerle olan ilişkiler değil, komşu apartman sakinleri ve esnaflar ile uzun zamandır hasret kaldığımız sıcaklık içimizi ısıtıyor. Evet, İzmir'in Göztepe'si işte böyle bir yer...

13 Ocak 2019 Pazar

A NEW START

Soğuk geçen haftanın ardından aralıksız devam eden yağmur hala hız kesmiyor. Yeni taşındığımız evde kömür kazanlı merkezi ısıtma sistemi yüzünden içeride yazı yaşıyoruz. Apartman görevlisine biraz ısıyı azaltsak ne iyi olur, zira pencereleri açıp şehri ısıtmaya çalışıyoruz desek de fayda etmiyor. Efendim, yaşlılar üşüyorlarmış (!) Aklıma sobalı evde geçen çocukluğum geliyor. Akşam olunca yatmaya yakın söndürülürdü sobamız. Ondan sonra doğru yatmaya. Yatakta çift kat yorgan yetmez, üstüne bir kat battaniye çekip kalın bir örtünün içine sokardık kendimizi. Güya ısınacağız onca kalın örtünün altında. Ne gezer? Bembeyaz yorgan kılıflarının içinde bir anda buzdolabına girmiş hissine kapılır soğuktan tüylerimiz diken diken olur, dişlerimiz zangırdamaya başlardı. En çok ayaklarımız üşürdü. Gel gelelim sadece birkaç dakika sonra vücudumuz yatağı ısıtır, yatak da bize yavaş yavaş alışır, sıcaklığını gösterirdi. İşte o çocukluk yatağımı özlüyorum şimdi ben.

Resmen olmasa da Kaystros Taş Ev bir kez daha kapılarını halka açmış bulunuyor. Büyük oranda dükkanımızı doğal gıdalarla donattık. Küçücük dükkan olmasına rağmen epey ürün sergileme imkanı oldu. Başta peynir çeşitleri olmak üzere altmıştan fazla çeşidimiz mevcut. Elli fiyat etiketi almakla eşim tedbirsiz olduğumu düşünse de ben bu kadar çeşitleneceğimizi tahayyül edemezdim. Taş Ev Restaurant 'tan sonra  yeniden zevk aldığım bir işe yelken açmak mutluluk verici. Üstelik eleman derdi de olmayacağı için daha da huzurlu olacağız. Restaurant misafirlerimiz yerine şimdi müşterilerimizle haşır neşir oluyoruz. Bu sıralar komşu ev ve dükkan sahiplerinin "Hayırlı olsun." dilekleri, "A buraya yeni bir yer açılmış." deyip dükkanımızı gezen müşterilerle ayak üstü yaptığımız sohbetlerle geçiyor günlerimiz. Henüz birkaç günlük olmamıza karşılık alışveriş de olmuyor değil. Bulunduğumuz semt eğitim ve kültür seviyesi yüksek insanların yaşadığı bir yer. Zeytinyağı, kestane ve ceviz kendi bahçemizin. Halen en çok sattığımız ürün kestane. Tanıtım olması bakımından emsallerine göre yarı fiyatına satınca olağanüstü ilgi görüyoruz. En çok hoşuma giden yine insan manzaraları...

85 yaşında bir amca geliyor dükkana, yanında aynı yaşlarda eşi var. Kapı girişi hanımefendiye göre biraz yüksek (en kısa zamanda fırsatını bulup basamak yaptırmam lazım). Amcam başlıyor anlatmaya; albay emeklisi olduğunu, Çorlu'da görev yaptığını... Yaşlılar tuzlu tüketmek istemiyorlar, tuzsuz peynir alıyor. Neler satıyoruz, bilgi veriyorum, ilgiyle dinlerken oğullarını üç sene önce bir trafik kazasında kaybettiklerini, eşinin Alzheimer hastası olduğunu ve artık yemek yapamadığını... Caddenin karşısında bize yakın bir dairede oturuyorlarmış. Hergün eşiyle birlikte ev yemekleri yapan bir lokantaya gidip karınlarını doyuruyorlarmış. "Hem iyi geliyor bu yürüyüş bize." diyor. Ben amcanın siparişlerini hazırlarken eşim de hanımefendiyle sohbet ediyormuş kapının önünde. Onlar ayrıldıktan sonra duygulanıyor. "Erkekler için kolay, adam ölen oğlunu unutmuş gitmiş ama kadının hala içi yanıyor. Kahrından Alzheimer olmuş bak." diyor. Babasını erken yaşta kaybeden eşim, babaannesinin yaşadıklarını görüyor hanımefendinin bakışlarında.

Şimdiden müşteri profili kendini gösteriyor. Orta yaşı geçkin bir hanımefendi dükkanın kapısından içeriye eğiliyor. "Kars Peyniri var mı?" Var deyip içeri buyur ediyorum. İçeri girmeye niyeti yok (belki de basamak yüksek geliyor ona da). "Yok ben kaşar istemiyorum, Kars'ta askerlerin yaptığı bir beyaz peynir varmış, onu arıyorum." diyor. Öyle değişik ve sıra dışı istekler olabiliyor ki bazen. Dün bir hanımefendi günlük manda sütü getirebilir misiniz diye sordu. Karadeniz ve Trakya'da manda çok ama bizim buralarda pek manda görmedim.

Bulunduğumuz binanın yöneticisi çok hoş. Avukat eşini genç yaşta kaybetmiş. Üşenmiyor, çerçevelettiği büyük bir fotoğrafını bize göstermek üzere dükkana getiriyor. Yirmi yıl geçmesine rağmen aradan hergün ağlıyormuş eşi aklına gelince. Gümüldür 'de mandalina bahçeleri varmış. Otuz ton mandalinayı sadece 13.000 TL ye toptancıya vermiş. Üreticilik gerçekten zor, emeğin karşılığı bu olmamalı. Bahçeyi bakıcıya vermiş ilgilenmesi için. Büyük bir olasılıkla ona ödediği para daha fazla olmalı. Yaşlarımız yakın olmasına rağmen olduğundan daha yaşlı görünüyor. Garip bir durum; benim ona teyze diyesim varken o bana abi diyor. Su ve elektrik saatleri binanın girişinde olduğu için bir jest yapıp bizim için dış kapının anahtarını çektirmiş, üzerine kırmızı kurdeleden bir de fiyonk yapmış getiriyor. Kendi halinde yaşamın telaşına ayak uydurmaya çalışan işte bu hanımefendi bizim apartman yöneticimiz.

Zeytinyağı satışı başlamadı sayılır. İşletme kayıt numarası almadan etiketleri basamıyoruz. Kendine ait olmasa bile zeytinyağı temin edebileceği az ya da çok bahçesi olan eşi, dostu ya da komşusu var burada insanların. Bu dükkanı İstanbul ya da Ankara gibi bir yerde açmış olsaydık, zeytinyağı en büyük satış kalemi olacaktı şüphesiz. Bir müddet sonra internet üzerinden satışlarımız başlayacak muhtemelen. 

9 Ocak 2019 Çarşamba

MAKEDONYA (II) ÜSKÜP

Ohrid'den yola çıkıp yaklaşık üç saatlik bir yolculuktan sonra Üsküp'e varıyoruz. Bu kez bir değişiklik yapıp otelde kalmak yerine bir daire kiraladık. Whatsapp üzerinden görevli ile yazışıp bizim için ayrılan dairenin anahtarlarının teslim etmesini istiyoruz. Görevli on dakika içinde gelip gerekli bilgileri veriyor. Her şey güzel görünüyor. Modern bir tasarıma sahip dairemizin içinde bir masa ve dört sandalyenin bulunduğu geniş bir mutfak, büyük ekran TV'nin yer aldığı bir oturma salonu ve ayrı bir oda mevcut. Üstelik internetin bulunması ve şehrin merkezine yakın konumda olması cabası.


Eşyalarımızı bıraktıktan sonra ilk şehir turumuz başlıyor. Makedonya'yı, ülkemizle mukayese edersek, gelişme düzeyi ve şehircilik bakımından bizim gerimizde olduğunu söyleyebiliriz. Alışveriş bize oldukça kolay geliyor. Para birimi olan dinarlarından bir sıfır atınca bizim TL eşdeğeri çıkıyor. Yani 100 dinar taksi ücretinin paramızdaki karşılığı 10 TL. Şehir içinde yakın yerlere aşağı yukarı bu fiyata taksi tutmak mümkün. Ancak bunu bilmediğinizi anladıklarında iki kat ücret istiyor uyanık şoförler.

Üsküp şehrinin ortasından geçen Vardar Nehrinin en güzel yerinde başlıyor turumuz. Burada tarihi bir taş köprü mevcut. 1451-1469 yılları arasında inşa edilen köprü Fatih Sultan Mehmet Köprüsü olarak da biliniyor. Köprünün bir yakasında heykellerle süslü geniş Makedonya Meydanı yer alırken karşı yaka Eski Çarşı ya da Türk Çarşısı adıyla anılıyor. Tarihi cami ve medreseleri, bedesten ve ufak esnaf dükkanları adeta Osmanlı çağına götürüyor bizi. Tarihi doku fazlasıyla korunmuş. Uzun zamandır eşimin hasret kaldığı Türk çayı yapan birkaç kafesi bile var. İlk işimiz burada çay içmek oluyor elbette. Hava Ohrid'e kıyasla daha mutedil. Güneşi görmek mümkün değil, ara sıra yağmur yağıyor ama fazla şikayetçi değiliz. Burada meşhur bir börekçi varmış, şimdi onu aramakla meşgulüz. Küçük dükkanların arasında bulmamız kolay olmuyor. Yerel halkın deyişiyle yediğimiz burek'ler de çok tavsiyeye şayan değil kanaatimce. Tamam, fena sayılmaz ama öyle abartıldığı kadar da değil.
Hava kararmaya başlayınca dairemize dönüyoruz. Soğuk kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Merkezi sisteme göre ayarlanmış kaloriferler çalışmıyor. Daire sahibine mesaj çekiyoruz. Gelen cevap hayli ilginç. Dışarıda hava sıcaklığı sıfırın altına düşmedikçe kaloriferlerin çalışması yasakmış (!) Ohrid'te kaldığımız otelin sıcaklığını arıyoruz.
Ertesi sabah otelde dairemizde kahvaltımızı ettikten sonra bir gün öncesinden kızımın randevulaştığı rehber ile ücretsiz şehir turuna katılmak üzere buluşma noktasına gidiyoruz. Bilindiği üzere bu şekilde hizmet veren tur rehberlerinin bir ücret talebi olmuyor. Tura katılanlar gönüllerinden kopan bir meblağı bahşiş olarak veriyorlar kendilerine. Buluşacağımız meydanda sarı şemsiye olacakmış adamın elinde. Aksilik bu ya aynı yerde sarı şemsiyeli iki adam var. Kestane kebap satan bir satıcının yanındakine doğru yaklaşıyoruz. Adam gülümseyince aradığımız sarı şemsiyeli adamın aradığımız kişi olduğunu anlıyoruz. Kendini tanıtıyor. Türkoloji mezunu, çevirmen, yazar ve tur rehberiymiş. Güzel Türkçe konuşan bu kibar beyefendi ile sohbet ederken diğer turistler teker teker dökülüyor.

Önce iki Amerikalı, daha sonra bir Rus ve değişik ülkelerden dört beş kişi daha geliyor. Yunanistan ile aralarındaki Makedonya ismi krizinden ülkenin tarihine, 1963 yılında 70.000 kişinin ölümüne sebep olan ve pek çoğu tarihsel öneme haiz binlerce binayı dümdüz eden Üsküp depreminden Makedonyalıların heykele olan meraklarına kadar birçok konuda detaylı bilgi veriyor. Gezi programı yaklaşık dört saat sürüyormuş. Eşimin bu tempoya dayanması zor görünüyor. Gittiği yere kadar gider daha sonra bahşişimizi verir ayrılırız diyoruz.







Bugün yağış yok. İlk durağımız Gonca Boyacı'nın müzesi. Kim bu Gonca dediğinizi duyar gibiyim. Üsküp doğumlu Arnavut Katolik rahibe. Yani nam-ı diğer Rahibe Teresa. Papalık tarafından azizelik unvanı verilmiş hayırsever bir kadın. Özellikle Hindistan'da çok seviliyor ve o topraklarda uzun süre yaşayıp 87 yaşında ölmüş. Gördüğümüz müze Teresa'nın doğduğu evin anısına yapılan bir bina. Asıl doğduğu ev meşhur depremde yıkılmış. Üsküp Belediyesi yeniden imar edilen şehirde Rahibe Teresa'nın doğduğu evin sınırlarını sarı metal köşebentlerle işaretleyip anısına bir de plaket koymuş.


Depremde büyük bölümü hasar gören Tren İstasyonu da müzeye dönüştürülüp burada depremle ilgili resim ve eşyalar sergileniyor. Turun ilk bölümü sonunda verilen arada gruptan ayrılıyor ve bir kafede dinlenirken karnımızı doyuruyoruz. Biraz dinlendikten sonra enerjimiz geri geliyor ve yeniden Eski Çarşı'ya çekiyor ayaklarımız bizi. Çarşının sonundaki pazar yerinde her çeşit taze meyve ve sebze mevcut. Fiyatlar bizim semt pazarlarıyla hemen hemen aynı. Oradan ayrılıp tarihi camileri, sanat atölyelerini ve bir müzeyi geziyoruz. Müzede mumya heykeller oldukça canlı görünüyor. Göçler esnasında çekilen sıkıntılar konu ediliyor figürlerde.

Ohrid yolunda verilen bir molada yediğimiz pişiye benzer bir hamur işi vardı. İçi peynirli bu atıştırmalığı rulo şekline sokup servis ediyorlar. Karnımızın açlığı ne kadar etkili oldu bilmiyorum ama bayağı hoşumuza gitmişti. Üsküp'te ise ekmek arası börek satılan dükkanları görünce epey şaşırmıştık. Alışkın olmadığımız şeyler onlar için son derece doğal tabii. Eski Çarşıda yediğimiz tatlılar ise öyle abartıldığı kadar değil. Biz fazla bir özellik bulamadık.





Üsküp'te son günümüzü Matka Kanyonuna ayırmıştık. Oldukça seyrek sefer yapan belediye otobüsleri var bu güzergahın. Sabah yine erkenden çıkıyoruz yola. Otobüsün hareket ettiği durakları arıyoruz. Bilet almak için eski bir otobüsten bozma gişeye giriyoruz. Görevli bayan bilet kalmadığını söyleyince şaşırıyoruz. "E, nasıl bineceğiz otobüse?" deyip soruyoruz kendisine. "Şoföre bilet kalmamış der, binersiniz." diye cevap veriyor. Bizi hayrete gark eden ve bir saat sürecek ücretsiz yolculuğumuz böyle başlıyor.
Dar caddeli şehrin varoşları arasından geçip gürül gürül suların aktığı bir nehir kıyısına varıyoruz. Manzara çok etkileyici. Nehir yukarı doğru ilerliyoruz. Yolun üzerinde beton bir barajın içinden geçtikten sonra kafe restoran tarzında bir tesis çıkıyor karşımıza. Burada kanyondaki mağaraları gezdiren ufak tekneler demirlemiş. Sıcak birer salep içip dinleniyoruz. Mevsim itibarıyla fazla gelen giden yok buraya. Yol üzerindeki satıcıdan birer köz mısır alıyoruz. Vakit su gibi akıyor. Hava erkenden kararmaya başlayınca geri dönüyoruz. Otobüsün bizi bıraktığı yerde bir bar var. Bir sonraki otobüs ne zaman gelir diye soruyoruz. Belli olmaz belki de hiç gelmez cevabı karşısında bir kez daha şaşırıyoruz.

Hava iyice karardı artık; bir saat beklediğimiz halde ne gelen ne giden var. Bizimle birlikte gelen ufak turist grupları çoktan ayrılmış. Bu dağ başında ne yaparız şimdi? Arada fırsatçı taksiler gelip fahiş fiyatlar istiyorlar. Nehir kıyısında kendi halinde bekleyen ufak tefek bir genç kız görüyoruz. Bizim aksimize son derece rahat görünüyor. Kızım sonradan Japon olduğunu öğrendiğimiz genç kızla sohbete başlıyor. Ona "Bundan sonra otobüs gelmez, birlikte taksi tutalım bari" diyor. Kız pek gönüllü görünmüyor, belli ki hala otobüsün geleceğinden umutlu. Birbiri arkasına taksiler gelmeye devam ediyor. En sonunda onlardan birisiyle çetin bir pazarlık yapıyoruz. Kızı da yanımıza alalım diyoruz. Şoför kabul etmiyor, kız da 250 dinar verecek diyor. Çaresiz kız kabul ediyor ve dönüş yolculuğumuz başlıyor. Henüz iki kilometre bile gitmeden karşı yönden otobüsün geldiğini görüyoruz. Taksi şoförü isterseniz bırakayım sizi diyor. Bunun nezaket mi uyanıklık mı olduğunu kestiremiyoruz. Yolumuza devam edip şehre varıyoruz.


Son gecemizde balkan müziği eşliğinde güzel bir yemek yiyebileceğimiz yer arıyoruz. Skopsi Merak isimli canlı müzik yapılan yerel bir restaurant tercihimiz. Fiyatlar Makedonya standartlarının en az iki katı ama Türkiye'deki muadillerine göre daha ucuz. Orkestranın yakınında bir masaya oturtulduğumuzda kendimizi şanslı addediyoruz. Şık giyimli hanımefendi ve beyefendilerin bulunduğu geniş bir salonda birkaç müzisyen enstrümanlarını akort etmeye çalışıyor. Program tam başlayacak derken bizim müzisyenler buharlaşıp yerine Ümit Besen kıvamında köşedeki orgun başına geçmiş bir adam peydahlanıyor. Makedonca şarkılar söylemeye başlıyor. Biz buna da razı olmuşken bir de ne görelim. Adam resmen play-back yapıyor. Müzik setinden çalınan parçalara sadece dudaklarını uyduruyor acemice. Bu olayla gecemize son noktayı koyuyoruz.

Son olarak kızımın Ohrid Gölünün ortasından çektiği  ve Ohrid gece manzarasını arkamıza alan fotoğrafı paylaşırken Handan Hanıma verdiğim sözü tutmuş oluyorum.  


8 Ocak 2019 Salı

MAKEDONYA (I) - OHRİD - MANASTIR 

Yunanistan'a gitmek isterken yine olmadı ancak bu sefer epey yaklaştık ve bir Balkan ülkesine gitmek nasip oldu sonunda. Bizim yeşil pasaportumuz olmasına rağmen kızımın henüz buna sahip olmayışı ve dolayısıyla vize problemi olmayan bir ülkeyi ziyaret etmek zorunda kalmamız, Makedonya'yı seçmemizin tek nedeniydi. Hazır gitmişken birkaç ülke daha gezmek isabetli olurdu ama kızımızdan ayrılamayacağımız için Üsküp ve Ohrid'le sınırlı tuttuk programımızı.

Nüfusu 2 milyonu biraz geçen bu minicik ülke bana daha önce gördüğüm Avrupa ülkelerinden oldukça farklı geldi. 2018 yılının 20 Kasım günü kızım Adana'dan biz İzmir'den havayolu ile gelip İstanbul Sabiha Gökçen Hava Limanında buluştuk ve Pegasus Havayolları ile yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğumuz başlamış oldu.

Üsküp Hava Limanına vardığımızda karşılaştığımız atmosfer hiç yabancı gelmedi bize. TAV tarafından Türkiye'nin birçok şehrinde, hatta bazı yabancı ülkelerde yapılıp işletilenlere benzer bir mimari yapı karşılıyor bizi. Programımız gereği önce Ohrid'e gitmemiz gerekiyor. Ne var ki bu kez kızım bize biz kızımıza güvendiğimiz için öyle detaylı bir planımız da yok hani. Bu sebeple hava alanında Ohrid'e nasıl gideriz, araba mı kiralasak, otobüs bulabilir miyiz? sorularına cevap arıyoruz. Makedonya'da raylı taşımacılık olmadığını öğrenmiş bizim kız nasılsa. Hava hafif yağmurlu. Önceden ayarlasak araç kiralama ücretlerinin daha uygun olacağını biliyoruz. Yine de bir kaç araç kiralama servisine fiyat soruyoruz. Havaalanından Ohrid'e otobüs kalktığını öğrenince araç kiralama fikrinden vazgeçiyoruz. Ne de iyi yaptığımızın henüz farkında değiliz elbette. Üç buçuk saatlik bir yolculuk sonunda dağları tepeleri aşarak güzel Ohrid şehrine varıyoruz.

Ohrid gölünün kıyısında konumlanmış bu güzel belde yazın çok turist çekiyor. Bir taksi tutup göl manzaralı butik otelimize gidip yerleşiyoruz. Otelin sahibesi -Sanırım ismi Marika'ydı- çok ilgili ve yardımsever bir insan. Havalar burada çoktan soğumaya başlamış. Marika Hanım klima kafi gelmez diye ilave bir elektrikli ısıtıcı getiriyor odamıza. 

Akşam Ohrid Çarşısını geziyoruz. Şehre has turistik özelliklerden en önemlisi Ohrid incisi. Benekli alabalık pullarından elde ettikleri bir el sanatı bu. Yani bildiğimiz deniz kabuklarından çıkartılan incilerden farklıymış.  Türlü takılar yapılıyor Ohrid incisinden, babadan oğula geçen bir zanaat. Kadınlarına söylemiyorlarmış nasıl yapıldığını, sırlarını paylaşmasınlar diye. Ohrid çarşısında çok sayıda Türkçe konuşan Türk asıllı insan var. İlginç olan diğer bir husus ucuzluk. Hiçbir şekilde bir Avrupa ülkesindeymiş hissi vermiyor insana. Ne alırsanız alın Türkiye'deki fiyatlardan daha pahalı değil. Çarşıda meşhur bir köfteci varmış. Onu buluyor ve bir Üsküp köftesi yiyelim diyoruz. Yemeğin yanında yöresel bir Makedon birası söylüyorum. Dürüst olmak gerekirse Türkiye'de yapılan köfteler daha lezzetli. Aklımıza bizim Taş Ev geliyor hemen. Gerçekten de bizim köftelerimiz çok daha güzeldi.

Ohrid denilen yer şehirden ziyade bir kasaba ya da köy irisi sanki. Ertesi gün gölün kenarında dolaşıyoruz, sokak aralarında tarihi binaları görüyoruz. Sahilden Ohrid kalesine doğru dik yokuşlarla çıkılıyor. Arnavut parke yollar butik oteller arasında labirent gibi dolanıyor. Mevsim itibarıyla geceler canlılığını yitirmiş görünüyor, oldukça sakin. Kaleye kadar çıkmayı gözümüz kesmiyor. Hem çıkıp da ne yapacağız, taş yığını işte. Ama yükseldikçe manzaranın tadına doyum olmuyor. Gölün karşı yakası Arnavutluk sınırı. Göl iki ülke arasında paylaşılıyor.

Kızım, hazır gelmişken Ohrid'e 29 km mesafedeki Sveti Naum Manastırına gidelim dese de gerek ulaşım gerekse mevsim şartlarından dolayı vazgeçiyoruz. Gece yorgun düşen eşim otelde kalmayı tercih ederken ben kızımla birlikte güzel bir akşam yemeği yeriz düşüncesiyle şehre dalıyoruz. Gündüzden keşfettiğimiz birkaç balık lokantası oldukça tenha görünüyor. Hayal kırıklığına uğramayalım diyerek vazgeçiyoruz. Birkaç barda gürültülü bir şekilde gençler eğleniyor sadece. Ohrid Gölü'nün ortasına doğru uzanan dar ve uzun platform üzerinde yürüyoruz kızımın ısrarıyla. Gece vakti bu çılgınlıklar kızımın vazgeçilmezlerinden. E, ben de ayak uydurmaya çalışıyorum. İskelenin ucunda genişleyen platform üzerinden Ohrid şehrinin ışıl ışıl parlayan manzara fotoğraflarını çekiyoruz. Yer yer sökülmüş ahşap iskelenin üzerinden kıyıya varınca derin bir nefes alıyorum.

Ertesi günü Makedonların Bitola dedikleri ama bizim Atatürk'ten dolayı Manastır olarak bildiğimiz şehre gidiyoruz. Sabahın oldukça erken bir saatinde ayarladığımız otobüsle bir saat on beş dakikalık yolculuktan sonra bizler için önemi büyük beldeye varıyoruz. Otobüsten iner inmez yağmur kar yağışına dönüyor. Bir taksiye atlayıp İngilizce bilmeyen şoförle önce Atatürk müzesinin yerini soruyor daha sonra pazarlık ediyoruz. Pazarlık her yer için geçerli olan bir şey olmalı. Kar şiddetini arttırıyor. Henüz kapısını açan bir yer yok kahvaltı edeceğimiz. Müze bu saatte hiç açık olur mu? Hemen yakınında bir kafeye sığınıyoruz. İçeride bir elektrik sobası var ama soğuk havaya çok fayda etmiyor. Bu hava koşulları beklemediğimiz bir durum. "Siz burada bekleyin ben gidip açılış saatini öğreneyim müzenin." diyorum bizimkilere. Yoğun kar yağışı altında yüz metre ilerideki eski Askeri Lise, şimdi müze olarak kullanılan tarihi binanın kapısına varıyorum. Kapıyı itince açılıyor. İçerideki odalardan birinde iki orta yaşlı adam oturmuş bir şeyler atıştırıyor. Selam veriyorum. Türkçe karşılık veriyor birisi. Ne zaman açılıyor müze diye soruyorum. Her zaman açık diye karşılık veriyor. Hemen dönüp eşimle kızımı alıyorum. Giriş ücretini ödüyorum, fiş falan verilmiyor. Biz bu saatte ve bu hava şartlarında müzenin açık olmasına seviniyoruz. Atatürk'ün Manastır Askeri İdadisi öğrencisiyken çıktığı merdivenlerden çıkarken heyecan kaplıyor içimizi. Bizden başka hiç kimse yok bu saatte tabii. Sanki müze sadece bize hizmet ediyor. Eski devlet adamları ve yüksek dereceli askerlerin hediyelerinin sergilendiği bölümün yanında Atatürk fotoğrafları ve bazı eşyalarının sergilendiği küçük bir koleksiyonu geziyoruz ama bir çerçeve içindeki mektup bizi ziyadesiyle etkiliyor. Manastırlı Eleni Karinte tanıyıp aşık olduğu Mustafa Kemal'e ömrünü adıyor. O duygu dolu mektuplardan biri bu burada sergilenen. 
"Çok seneler geçti, her gün senden haber bekliyorum hala. Ne zaman mektubum eline geçerse beni hatırla. Orada gözyaşlarımı görebilirsin. Yıllar geçiyor, olanlardan haber alıyorum, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Bunları okurken, sen başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt at."...
... "Benim seni sevdiğim kadar sen de o kadını seviyorsan, ona hiçbir şey söyleme, onun da senin kadar mutlu olmasını dilerim. Fakat balkondaki o kızı hatırlıyorsan eğer ve başka birini sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum." 

Müzenin diğer bölümlerinde Osmanlı ve Türklerin mezaliminden bahseden resimler ve yazılar, tarihi el sanatları yer alıyor. Buradan ayrılıp karnımızı doyuracak bir yer arıyoruz. Manastır'ın en güzel otellerinden biri. Milenyum Oteli bizim için biçilmiş kaftan. Otelin sahibi yanında bir arkadaşıyla lobide sohbet ediyor. Türkçe konuştuğumuzu görünce nereden geldiğimizi soruyor. Yakın alaka gösteriyor. Bu ülkede Türk çayı bulmak biraz zor. Muhterem, garsonlara talimat veriyor. Çaya benzer sarı bir su geliyor cam bardakta. Kusura bakmayın diyor bize çocuklar bilememiş biraz çayı açık yapmışlar. Teşekkür ediyoruz. Menüde menemen var. İşte bu belki de Makedonya'da yediğimiz en güzel yemek. Gerçekten harika yapmışlar. Zeytin kültürü burada da yok. Söğüş domates ve salatalığın yanına göstermelik birkaç adet koymuşlar sadece. Yine de kahvaltı muhteşem sayılır.

Manastır faslını tamamladıktan sonra erken sayılabilecek bir saatte Ohrid'e dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Ne de iyi yapıyoruz. Yol boyunca sulu kar önce tipiye dönüyor. Tırmandıkça beyaz örtü kalınlaşıyor. Yollar artık iyiden iyiye kar tutmuş. Eşim paniklerken bana uyku basmış yanında uyukluyorum. Otobüs bir anda durunca gözlerimi açıyorum. Her halde daha fazla gidemeyecek zincir takmak için durdu diyorum eşime. Yok diyor otobüs kaydı şarampole çıkamıyor diye cevap veriyor. Kızım her zamanki rahatlığı ile bana gülücükler atıyor. Ne güzel bir macera değil mi? diye takılıyor. Arkamızdan bir otomobil solumuzdan rampa yukarı şimşek gibi geçiyor. Her halde durmaya kalkarsa bir daha yerinden oynayamaz diye düşünüyor olmalı diye geçiriyorum aklımdan. Tam o sırada yanlamasına kaymaya başlıyor, uçurumdan aşağı uçtu uçacak. Eşim bu görüntülerden sonra iyice panikliyor. Burada sürücüler hava şartlarına karşı iyice ustalaşmış olmalı. Araç tam yoldan çıkmak üzereyken bir slalom çekerek hızla yoluna devam ediyor. Birkaç dakika geçmeden bu sefer karşı yönden bir başka otomobil üzerimize kayarak yaklaşmaya başlıyor. Bizim otobüse vurdu vuracak. Son anda burnunu düzeltip yanımızdan geçiyor. On dakika bekledikten sonra otobüsümüz zincir bile takmadan ağır ağır yoluna devam ediyor. Dönüş yolumuz bu kez üç saati buluyor tabii. "İyi ki." diyoruz "İyi ki araç falan kiralamamışız."
Ertesi gün sabah Üsküp yolculuğumuz başlıyor. Bunu da diğer yazımıza bırakayım, geç oldu.  

7 Ocak 2019 Pazartesi

YENİ BİR SAYFA

Uzun bir aradan sonra eski bir dostuma kavuşmanın heyecanını yaşadığım şu anda anlatacaklarımı zihnimde sıraya sokmaya çalışıyorum. Evet, altı aydan fazla uzak kaldım sevgili bloğumdan. Zamansızlık mazeretine sığınmanın alemi yok elbette. Zira en yoğun çalışmalar içinde bulunduğum Taş Ev Restaurant bile her gün yazmama engel olamamıştı ta ki kapılarımızı kapattığımız 2017 yılının 24 Kasım gününe kadar. Öğretmenler Günü telaşının yaşandığı o gün, verdiğimiz ani karardan bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. O zamandan bu yana yazılacak nice konular oldu olmasına ama elim bilgisayarımın tuşlarına her nedense uzak kaldı. Bunun sebebini hep sordum kendime, tatmin olabileceğim bir cevap aradım kendimce. Belki de sevgili eşimle hayata farklı açılardan bakmamızdı asıl neden. Tam aksine Taş Ev'i kapattıktan sonra daha fazla zaman ayırabilirim yazmaya diye düşünmüştüm oysa. Eşim, ticarete doymamış olmalı ki, yeni arayışların peşindeydi. Doğal olarak beni de peşinden sürükledi. 

İlk zamanlar aldırmadım ve bir roman yazdım. Uzun zamandır film ve dizilere uzak kalmıştım. Birbiri üzerine filmler ve diziler izlemeye başladım. Latin Amerika ülkelerinden birine ait bir filmden etkilendiğimden olsa gerek hiç aklımdan geçirmediğim biraz fantezi biraz da aşk konuluydu romanım. Eşim kontrol ve düzeltmenliğini yapacaktı güya. Birkaç gün bu işle meşgul oldu ama onun kafasında başka işler daha öncelikli olduğu için sonunu getiremedi ne yazık ki.

Bu arada bir İtalya turu yaparak ülkenin belli başlı bütün şehirlerini gezdik. Neyse ki bu gezimizi blogumda sıcağı sıcağına yazma şansım olmuştu. Yazın bir ayımızı İzmir'in şirin ilçesi Foça'da geçirdik. Yüzmeyi ve güneşlenmeyi seven eşime yoldaşlık ettim. Hatta uzun bir aradan sonra hoşlanmadığım halde birçok kez denize girdim eşimle birlikte. Benim için deniz içine girilecek bir yerden ziyade kenarında rakı balık yenecek bir ortam. Bayramda çocuklar da bize katılınca keyfimiz katlandı. Foça'da bulunduğumuz süre içinde yaptığım en güzel şeylerden biri de bol bol kitap okumak oldu. Yanıma aldığım sekiz kitabın tamamını okudum. Oldukça iyi geldi bu, zira sadece denize girmek sıkıcıydı. Çoğu kez eşim güneşlenirken ben kitap okuyordum. 

Sadece Foça değil her hafta birkaç günlüğüne Ayvalık, Datça, Dalyan gibi sahil beldelerinde bulunduk. Güzel günler geçirdik ama yazmayınca bir şeylerin eksik kaldığını da biliyordum.

Bu arada yeni bir yatırım yapmak istiyorduk. Eşimin ihtisas alanlarından biri olan emlak işleriyle uğraştık. İzmir'in belli başlı yerlerinde o emlakçı senin bu emlakçı benim epeyce dolaştık. Niyetimiz işlek bir yerde dükkan sahibi olmaktı. Hatta Taş Ev'i de satabilirsek elimizdeki meblağa ekleyip iyi yerde güzel bir yatırım yapabilecektik. Bu süre zarfında satış olmayınca elimizdekini değerlendirip İzmir'in mutena semtlerinden birinde, cadde üzerinde küçük ancak arkasında deposu, mutfağı ve tuvaleti olan bir dükkan satın aldık. İşin önemli kısmını halletmiştik. Zira para bankada pul oluyor diye eşim huzursuzlanıyordu.

Yeni işlere kalkıştığımızda zamanımız olmayacağını düşünüp kızım bir yurt dışı tatili ayarladı. Eşim ve kızım ile birlikte bir haftalığına Makedonya'ya gittik. Üsküp, Ohrid'de kaldık, Manastır'da Atatürk'ümüzün öğrenci olduğu askeri liseyi gördük. Maalesef bu gezimizi de bloğuma yazamadım henüz okuduğum kitaplarda olduğu gibi. 

Peki ne yapacağız bu dükkanı diye düşünmeye başladık. Daldan dala atlıyorduk, sanki yeni bir işletmeyi kapatan bizler değilmişiz gibi. Ama onu kapatma nedenimiz farklıydı. Çalışan adam gibi eleman bulamamış ve bütün iş üzerimize çökmüştü. Bu sefer ufak olsun eleman çalıştırmadan oyalanalım diye düşünüyorduk. Şimdi ne işler geçti aklımızdan anlatmaya kalksam inanamazsınız. En ilginci akaryakıt istasyonuydu. Hayır diyordu eşim, "Benim akaryakıt istasyonu işletmek değil esas niyetim." Peki ne o zaman? "Yeri çok güzel, iyi bir yatırım olur." Zor vazgeçirdim. Fıstıklı baklava yedik günün birinde yeni açılmış bir tatlıcı dükkanından. Aman bir güzel bir güzel ki bayıldık. Herkes birilerine tavsiye ediyor bu dükkanın tatlılarını. Hemen öğrendik imalat yerini. Aradık araştırdık. Neyse fazla uzatmayayım, vaz geçtik. Tekstil üzerine çalışmaya karar verdik sonra. Denizli'ye gittik, koca koca fabrikaları gezdik. Oysa arada toptancılar var. Biz fabrikadan mal alacak kadar büyük işe soyunmuyoruz. Öğrendik ve ondan da vazgeçtik. Dükkanı aldığımız cadde üzerinde hediyelik ev eşyası satan bir yerin güzel iş yaptığını gözlemledik. İstanbul'a gittik "Hediyelik Eşya Fuar" 'ına. Tam da doların fırladığı zamanlardı. Hepsi ithal eşya olduğu için fiyatlar dövize bağlı. Bizim toptan alış fiyatlarımızla perakende bile satamayız dedik, vaz geçtik.

Unuttuğum birkaç dal daha olabilir aklıma gelmeyen. Velhasıl sonunda kendi ürünlerimizi satmaya karar verdik. Zeytinliğimizin yağını, kendi cevizimizi kestanemizi... Yanına da doğal ve şarküteri ürünleri koyarsak bir şeyler oldur dedik. Eşim yine kendi mezelerini, kurabiyelerini vs. bir şeyler yapmaya niyetli.  En garantisini böyle gördük. Daha olmadı, internetten satış yaparız. Adını ne koyalım. Taş Ev bayağı meşhur oldu. Bir yılı aşkın zamandır kapatalı hala hemen hergün rezervasyon için arıyorlar. Aynı adın ticari unvanımız olmasına karar verdik. Kaystros Taş Ev Zeytinyağı & Gurme Lezzetler.

Vergi Memuru geçen cuma denetlemeye geldi. Bize fırça attı, niye satış yapmıyorsunuz diye. "Vergi kaydımız olmadan satış yaparsak başınız belaya girer dediler bize." dedik. "Olur mu öyle şey, bu kriz ortamında siz dükkan açıyorsunuz hadi bir an önce satışa başlayın" dedi. Umarım karşımıza hep böyle pozitif bakışlı insanlar çıkar. Yılın son gününde ummadığımız miktarda kestane satışı ile hem sezonu hem de hayatımızda yeni bir sayfayı birlikte açtık.