KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

29 Haziran 2022 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 149

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın  isim listesini burada bulabilirsiniz. Ağaç Ev Sohbetleri'nde bu haftanın konusunu sevgili Tozzerresii / Murat Karakılıç belirledi:

"Mutlu olmak isteyen insan ile mutlu kalmak isteyen insan arasındaki fark nedir?"

Mutluluk... Her insanın peşinde koştuğu bir kavram. Kişiye özel ve yaşama anlam veren tatlar ve hazlar bütünü. Bazen güzel bir çiçeğin kokusu, kulağa hoş gelen bir melodi ya da sevdiğin insanla gün batımını seyre dalmak. Bazen dostlarla rakı masasında Akdeniz şarkıları mırıldanmak. İlk çocuğunun ilk adımları, okuldan mezun olup kepleri havaya fırlattığın an. 

Yanlış hatırlamıyorsam, daha önce de mutluluk konusunu tartışmıştık ya da yazılarımdan birinde bu konuya değinmiştim. O zaman da belirttiğim gibi insan yaşamında biteviye sürüp giden bir mutluluk söz konusu olamaz. Varoluş felsefesinde kendime en yakın hissettiğim filozoflardan biri olan Schopenhauer, hayatın acı ve kederle donatılmış olduğunu, aralara serpiştirilmiş mutluluk kırpıntılarına tesadüfen kavuşma anlarında bunların tadını çıkarmamız gerektiğini savunur.

Dışarıdan mutlu görünen pek çok insanın hangi dertlerle uğraştığını, ne acılar çektiğini, nelere üzüldüğünü bilemeyiz. Ömrü boyunca mutlu bir yaşam süren insan yoktur. Genellikle dertlerimizi içimize atar, mutlu anlarımızı dışarı yansıtırız. Bazen de kendimizi zorlar mutluymuşuz gibi davranırız. En önemlisi mutluluk anlıktır, gelir ve geçer. Bazen bu anları hatırlayıp mutlu oluruz. Acı, üzüntü, keder bazen uzun süreli olabilir. Sözgelimi yatalak bir hasta ya da çaresiz bir illete yakalanmış insan sürekli olarak içinde bulunduğu durumu düşünür. Bu halde olsalar bile dostlarını yanlarında görmek onları kısa süreliğine mutlu eder.

Mutluluğun istenerek elde edilebileceğini düşünmek sadece bir yanılsamadır bana göre. Ruhsal yönden sağlıklı bir insan günlük yaşamında anlık mutluluk kırpıntılarını azami ölçüde yakalar. Zanneder ki mutluluk her zaman elinde. Oysa o, önüne gelen güzellikleri fark edip haz almayı bilmiştir sadece. Bazıları hayal kurmanın bile insanı mutlu edeceğini düşünür. Doğrudur. Ancak hayat öyle acımasızdır ki, en mutlu olduğumuz bir anda acı gerçeklerle yüzleştirir bizleri. Bu bakımdan isyan etmeye hiç gerek yok. Yaşamı acısıyla, tatlısıyla kabullenmek, değiştirip düzeltebileceğimiz şeylerin üzerinde çalışıp sorunları gidermek, elimizde olmayan ya da gücümüzün elvermediği durumları da akışına bırakmak (varlığını kabul etmesem de) kalıcı mutluluğa giden ehven-i şer bir yol.    

Eğer mutluluk istemimizle erişebileceğimiz bir olgu olsaydı o zaman kalıcı olmasını tercih etmek akıllıca bir seçim olurdu muhtemelen. Çünkü mutlu olmayı istemek münferit olaylardan haz almaya ilişkin bir seçim. Mutlu kalmak ise yaşam boyu o şeylere sahip olmak demektir. Yukarıda belirttiğim üzere her insan, her anını mutlu yaşamak ister ama çoğu  zaman elinde olan bir şey değildir bu durum. 

Madem mutluluk her istediğimizde ulaşabileceğimiz bir durum değil, o zaman oturup bizi ziyaret etmesini mi bekleyelim? Elbette bu tembelce bir tavır oluşturur. Mutlu olmak için, bir yandan dertlerimizi unutmaya çalışırken diğer yandan gözlerimizi açıp o küçük mutluluk anlarımızı yakalamaya ve onların tadını çıkarmaya mahkumuz. Belki biraz vurdumduymaz olmak her şeyi sorgulayan pimpirikli biri olmaktan evlâdır. Diğer taraftan biraz ön hazırlık yapıp mutlu anlar için uygun ortamı hazırlamak da elimizde.  Ne var ki bu durum asla mutlu olmamızı garantilemiyor. Demek istediğim de tam olarak bu. Sözgelimi güzel bir tatile çıkıyorsunuz, her şeyi dört dörtlük plânlamışsınız. Yola çıktınız ve hiç beklemediğiniz bir kaza geçirdiniz, ya da bir telefon geldi en yakınlarınızdan biri...

21 Haziran 2022 Salı

BÜYÜKANNELER - DORIS LESSING

Kitabın Adı: BÜYÜKANNELER

Yazar: DORIS LESSING

Çeviren: Pınar Güncan

Sayfa Sayısı: 326

Yayınevi: Çitlembik  Yayınları 

Türü: Roman 

Doris Lessing (1919-2013) babasının görevi nedeniyle bulunduğu İran'da doğan Nobel Edebiyat ödüllü feminist bir yazar. Daha önce yazarın hayatını anlatan Tenimin Altında adlı, kitabını beğenerek okuduğumu hatırlıyorum fakat ne yazık ki blogumda izlenimlerimi paylaşmayı ihmal etmişim. Üretken bir yazar olan Lessing, yazdığı elliden fazla romanında toplumların kültürel kısıtlamalarına baş kaldıran, küresel fırsat eşitsizliğine dikkat çeken temaları işlemiş.

Yazarın Büyükanneler isimli kitabında dört adet kısa roman bulunuyor. Yazım dilinin sadeliği, birbiri ardına çok sayıda konu üretmedeki ustalığı yazarın altını çizmem gereken en belirgin özellikleri. Çeviri fena değildi ancak baskı hatası nedeniyle üçüncü romanın sonu ile dördüncü romanın ilk kısmında toplam sekiz sayfanın boş çıkması can sıkıcıydı. Kitapta son sırada yer alan Aşk Çocuğu, benim en çok sevdiğim roman oldu.

İlk roman kitaba adını veren Büyükanneler 58 sayfadan oluşuyor. Yakın arkadaş olan iki kadın birbirlerinin oğullarına aşık olup onlarla gizli saklı bir ilişki yaşarlar. Toplumda hoş görülmeyen bu durum çocukların kendi yollarını çizmesiyle birlikte sekteye uğrar ve kadınlar ilişkilerinin bitmesine karar verirler. Romanın anlatım tarzı güzeldi ama konuyu biraz zorlama buldum. 

İkinci romanın adı Victoria ve Staveney Ailesi. Yazar 76 sayfalık bu romanında fakir siyahlar ve zengin beyazlar arasındaki ilişkiye değiniyor. Fakir siyah bir kadının beyaz bir adamla evlilik dışı ilişkisinden doğan Victoria, daha iyi koşullara sahip olması için babasının yanında kalması teşvik edilir annesi tarafından. Ancak bu durum kızın köklerini unutup başka bir dünyayı tercih etme tehlikesini barındırdığı için annesini tedirgin eder. Sevdiğim ikinci roman bu oldu.

Üçüncü roman, Bunun Nedeni, bana biraz fantastik geldi. 60 sayfa uzunluğundaki romanda yıkılmaya yüz tutmuş farazi bir uygarlığın on iki yöneticisinden hayatta kalan sonuncusunun ağzından yeni nesillerin yapmış olduğu hatalar ve çöküşün nedenleri anlatılıyor. Bu romanın -eksik sayfalar nedeniyle- sonunu görme imkânımın ortadan kalkması bir yana konusu itibarıyla hoşuma gitmediğini söyleyebilirim.

Ve kitabın sonuncu romanı, Aşk Çocuğu, 127 sayfayla en uzun olanı. İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz askerlerinin bulunduğu gemi Hindistan'a doğru zor şartlar altında yol alırken Güney Afrika'nın başşehri Cape Town'da birkaç günlüğüne mola verir. Misafir edildiği evin sahibesi evli bir kadına aşık olan bir asker yaşadığı tek gecelik birlikteliğin sonucunda bir oğlunun olduğunu öğrenir ve hem aşık olduğu kadının hem çocuğun peşine düşer. İkinci Dünya Savaşının İngiltere ve sömürgesi altındaki toprakları nasıl etkilediğini gözler önüne seren bu roman kitabın adı olmayı Büyükanneler'den çok daha fazla hak etmişti bence. Gerek konu ve kurgu, gerekse üslûp bakımından Aşk Çocuğu isimli romana bayıldım.            

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 148

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın  isim listesini burada bulabilirsiniz. Ağaç Ev Sohbetleri'nde bu haftanın konusunu sevgili BLOGDedektifi belirledi:

"Önyargı yapar mısın? Önyargı yapanlara karşı yaklaşımın nasıl?"

Önyargı ne taraftan bakarsak bakalım insanı zor durumda bırakabilecek bir davranış. Bununla birlikte, hiç kimseye karşı önyargılı değilim diyemem sanırım. Her insan dış görünüşü, konuşması ve hareketleriyle az çok kendini belli eder ama bütün bunlardan yola çıkıp biri hakkında kesin hüküm vermek doğru değil. Dış görünüş bazen yanıltıcı olabilir ve bu yanılgıyla karşımızdaki insana karşı yanlış davranışta bulunmak bizi utandırabilir. Bazen de tam aksi durumla karşılaşmak mümkün. Dışarıdan beyefendi ya da hanımefendi görünen biri gelip sizi dolandırabilir. 

Uzun yıllar birlikte çalıştığım bir patronum vardı. Sonradan görme değil çekirdekten yetişme biriydi. Bugün on milyonlarca dolar servetin sahibi olan bu adam, gençlik yıllarında işçilerle birlikte aynı çadırı paylaşmış, yeri geldiğinde iş makinesi operatörlüğü yapmış kalender bir insandı. Herkesi değiştiren para ona zerre kadar tesir etmemiş, yaşamında hiçbir değişiklik getirmemişti. Karşıdan görseniz kılığı kıyafetiyle kapıcı Mehmet Efendi diyebileceğiniz sıra dışı bir tipti yani. Lâkin adamın pırlanta gibi bir yüreği vardı. Artık onun çok gerisinde kalan çocukluk arkadaşlarına karşı asla böbürlenmez, kapısına gelenlere her zaman izzet-i ikramda bulunurdu. Şirketin bir de satın alma müdürü vardı, adı diyelim Ekrem olsun. Adam anasının gözü. Büyük meblağlarda alım yapıldığı için firmalardan kendi payına düşeni talep edecek tıynette bir karakter. Bakımlı, kılığına kıyafetine son derece dikkat eden bir düzenbaz. Günlerden bir gün patron, sipariş vermek üzere sanayideki büyük firmalardan birine giden Ekrem'e ben de geleyim seninle der. Ekrem ne diyebilir ki? Birlikte sanayiye varırlar. Mal alacakları şirketin sahibi Ekrem'i karşısında görür görmez ağzının suyu akar. Bir iltifat, bir ikram deme gitsin. "Ekrem Bey, hoş geldiniz, şeref verdiniz efendim, şöyle buyurun, odama geçelim, çay kahve ne emredersiniz?" Bizim Ekrem'in rengi atar tabii. Çünkü mağazanın sahibi, kapıcı Mehmet Efendi kılığındaki büyük patronun yüzüne bile bakmıyor. Patron bir kenarda süslüm püklüm dikilmiş, Ekrem'e yapılan iltifatları izliyor. Ekrem, kıpkırmızı bir suratla "Şey," diyor mağaza sahibine patronu işaret ederek, "Bu bizim patron, Necmettin Bey..." Mağaza sahibi hemen çark ediyor, Necmettin Bey'in adını çok duymuş belli ki, yaptığı gafın farkına varıyor. Ekrem Bey'i bırakıp bu kez patrona yalakalık etmeye başlıyor. Patron muzipçe gülümsüyor. Bizim Ekrem, bunca iltifata mazhar olduğuna göre bizi iyi söğüşlemiş anlaşılan, diyor içinden. Çok  geçmeden suçüstü yakalandığı başka bir olaydan sonra iş akdi feshediliyor Ekrem'in.

Bazen geçmişte yaşanan bazı durumlar toplumun belli kesimlerine yapışır ve halk onlara önyargıyla yaklaşır. Sözgelimi Kayseriliyim diyen biriyle karşılaştığımızda, paragöz, cimri, ticari konularda kafası çalışan, pazarlıkta bir numara bir figür beliriverir hemen aklımızda. Bu bir önyargı elbette ama hepsi de böyledir demek yanlış. Bu konuda örnekler çoğaltılabilir fakat konuyu dağıtmayalım.

Önyargı yapar mıyım? Bakın yine aklıma muzırlık geldi. Önyargı yapılan bir şey midir? Sevgili yapmak gibi bir şey olmalı. Ama olsun, bu dili de söktüm sayılır. Evet, ön yargı yaparım. Kültürlü bir insan hal ve hareketinden belli eder kendini. Fakat kafası örümcek bağlamış cahil bir insana karşı mesafemi korumaya çalışırım. İnsanları tanıdıktan sonra önyargılarım değişebilir.

Şirket yöneticileri, yola çıktıklarında şoförleriyle beraber aynı yemek masasına oturmazlar. Bu genel bir kuraldır. Çünkü bu insanların ağzı genellikle gevşektir söz gelimi, önlerinde şirketin özel sayılabilecek sırlarını konuşmak risklidir. Bazıları hemen sizinle kanka olmaya heves eder, bir bakarsınız aranızda saygı seviyesi iyice ortadan kalkmış, misafirleriniz karşısında sizi utandıracak şekilde davranıyorlar. Bazıları ise yerini bilir, ne kadar sıcak davranırsan davran, ne kadar samimi olursan ol, mesafeyi korur. Bu yüzden önyargı iyidir. Baktınız ki, adam iyi niyetinizi suistimal etmiyor, üstelik ağzı sıkı, lâf taşımıyor, işte o zaman aynı masayı paylaşmaktan çekinmezsiniz. 

Bütün bu katılığıma rağmen kendimi hümanist olarak tanımlamakta mahsur görmem. Zira dili, dini ve ırkı ne olursa olsun her insan benim için aynı değerdedir. Yeter ki bağnaz olmasın, aklını kullanmasını bilsin ve iyi huylara sahip olsun. Önyargılı olduğum kişilere zarar vermek ya da farklı davranmak aklımdan geçmese de onlarla aramdaki mesafeyi korumak isterim. 

Bana öyle geliyor ki, önyargının ana nedenlerinden biri de toplumda güven duygusunun azalması ve insanın içinde doğuştan var olan bencillik duygusu. Her an birinden kazık yiyeceğimiz korkusuyla gardımızı alıyoruz bir bakıma. Albert Einstein, "Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur." demiş. Dolayısıyla bu gerçeği kabul etmek zorundayız. Her insanda, az ya da çok, bir savunma mekanizması olan önyargının mevcut olduğuna inanıyorum.   

Önyargı yapanlara karşı yaklaşımım nasıl olabilir? Eğlendirici bulurum herhalde. Aynı yukarıda verdiğim örnekte patronum Necmettin Bey gibi davranırım. Kıs kıs gülerim içimden. Bazen sinirlendiğim de olur elbette. Sözgelimi bir alışveriş merkezinde görevlinin, bir şeyler aşırıyor mu diye sizi sinsi sinsi takip etmesi son derece rahatsız edici bir durum. Haklı olabilir belki, bunu yapmış olabilir bazıları. Ama sizi de onlarla aynı kefeye koymak bir önyargı değil mi? Aslına bakarsanız önyargı meselesi her durum için ayrı ayrı değerlendirilmeli. Önyargı bizleri yanlış tavır içine soktuğu gibi bazen can kurtarıcımız da olabilir.

20 Haziran 2022 Pazartesi

AMOK KOŞUCUSU - STEFAN ZWEIG


Kitabın Adı: AMOK KOŞUCUSU

Yazar: Stefan ZWEIG

Çeviren: Levent BAKAÇ

Sayfa Sayısı: 83

Yayınevi: Koridor Yayıncılık 

Türü: Roman (Psikolojik)

Amok Koşucusu, Stefan Zweig'ın  en çok bilinen kitaplarından bir diğeri. Geçen hafta ilk kez okuduğum romanın neden bu kadar göklere çıkarıldığına anlam verememiştim. Hele yazarın Satranç adlı eseriyle mukayese ettiğimde Amok Koşucusu gözüme pek sönük gelmişti. Kitabı bitirdikten sonra her zamanki gibi, yorumlara, youtube kanalında yapılan inceleme ve değerlendirmelere göz attığımda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım, kitabı yeni baştan okumaya karar verdim. Çeviriden kaynaklanan bir durum değildi bu sanırım, kusurun bende olduğuna inanıyordum. Fakat ne olur ne olmaz diye kitabı bu kez Bizim Kütüphane kanalının sesli kitabından, Benal Koç'un sesinden dinledim. Ne yazık ki çeviriyi yapanın adını vermemişler. Sayfalar ilerledikçe olayların içine giriyor, ilk okuyuşumda atladığım detayları yakalıyordum. Yazarın o muhteşem tasvirlerine, betimlemelerine, anlatım diline bir kez daha vuruldum. Şimdi anlıyorum ki, Zweig'ı ve kitaplarını anlayabilmek, hak ettikleri değeri verebilmek için önce kafamızı boşaltmak ve yazarın hayal dünyasına girmek gerekiyor.

Stefan Zweig'in sayfa sayısı yüzü geçmeyen bu kitaplarına roman demek ne kadar uygun bilmiyorum. Novella tabiri kullanılıyor bu tür kısa romanlar için ama ben uzun öykü demenin daha uygun geleceğini düşünüyorum. Olay, Satranç ve yazarın diğer pek çok romanında olduğu gibi yine bir yolcu gemisinde geçiyor. Öykümüzün tek kahramanı, gerçek adını bile bilmediğimiz bir doktor, nam-ı diğer Amok Koşucusu. Önce kitabın adı ilgi uyandırıyor. Nedir bu Amok? Malezya kültüründe yer etmiş bir çıldırma, bir delirme hali. Herhangi bir nedenden ötürü daha fazla strese dayanamayıp sigortasının atması insanın. Eline hançeri alıp gözü kararmış bir şekilde koşmaya başlıyor, önüne çıkan insan hayvan ne varsa öldürüyor, durdurmak mümkün değil. Böyle birini gören köy halkı Amok, Amok diye bağırarak evlerine kaçışıyor canlarını kurtarmak için. Amok önüne geleni doğruyor ta ki vurulana, ya da sonunda enerjisi bitip ağzından köpükler saçarak kendini öldürene kadar.

Kalküta'dan yola çıkan Oceania gemisinin yolcularından biri olan anlatıcı, gecenin bir vakti güvertede yaşama dair umudunu yitirdiği bezgin haline yansıyan Alman bir doktorla tesadüf eseri karşılaşır. Doktor, yaşadığı serüveni tüm detayları ile anlatır. Yıllar boyu görevlendirildiği Polinezya adalarından birinde yedi yıldan beri yalnız başına hayatını devam ettirmeye çalışan doktor, aşağıladığı yerli halkın arasında tükendiğini, yaşama sevincinin kalmadığını düşünmektedir. Tam da o sırada uzak bir şehirden gelen ve koloninin ileri gelenlerinden bir tüccarın karısı, İngiliz bir kadın kapısını çalar. Doktor, içinde bulunduğu ruh halinin etkisiyle kadına kaba davranır ve parası karşılığında yaptırmak istediği yasak bir ilişkinin ürününü ortadan kaldırmaya yanaşmaz. Bu iş için kadının para teklifini onur kırıcı bulurken, parasıyla her şeye sahip olacağını düşünen bu kibirli kadına yardımcı olmak ve büyük sırrını muhafaza etmek için tek seçeneğin kendisiyle yatmak olduğunu söyler. Kadın mağrur bir şekilde "ölmeyi tercih ederim" der ve arkasını dönüp gider. 

Doktor, aradan geçen birkaç saniye sonra hatasını anlamış ve yaptığı kabalıktan ötürü pişman olmuştur. Kadının peşinden koşar. Önüne çıkan her türlü engeli aşarak kendini affettirmek için çabalar. Bu uğurda canının bile önemi yoktur artık. Ama iş işten geçmiştir. Aynı Amok Koşucusu gibi sonu ölümle bitecek bir yolculuktur Doktorun sonu. 

Yazar, burada hatayı yapan mı yoksa yaptığı hatadan pişmanlık duyan birine kibirle sırtını dönen mi daha suçlu sorusunu tartışmaya açıyor bir bakıma. Bu kibrin sonunda iki taraf da kaybeden oluyor zira. Stefan Zweig'in bu öyküsünde de, Satranç romanında olduğu gibi yaşanan travmalar, tükenmişlik, yalnızlık ve ölüm temalarını görüyoruz. Geminin güvertesinde ayın ve yıldızların ışıltısını, geminin bir aşağı bir yukarı hareketiyle yardığı dalgaların her iki yanında bu parlaklığın yansımalarını anlatan muhteşem tasvirlerine hayranlık duymamak olası değil. Gökyüzündeki ışığı örten kadife bir perde ve ışığın geçmesine izin veren pencerelerden püsküren yıldızlar, geminin motor seslerinin kalbin vuruşunu andırması, dalgaların arasında bir aşağı bir yukarı yola alan geminin karasabanın toprağı işlemesini andırması gibi nefis betimlemeler çok etkileyici.

"Gökyüzü ışıl ışıldı ve içinde uçuşan yıldızların etrafını kapkara sarmakla birlikte, yine de parıldıyordu; sanki kadifeden bir perde muazzam bir ışığı örtüyor ve püsküren yıldızlar, bu ışığın geçmesine izin veren pencere ve çatlaklar oluşturuyormuş gibiydi. Gökyüzünü daha önce hiç o gece gördüğüm gibi görmemiştim; ... insan ayın ışığı giderek sönmekteyken yıldızlar tarafından yeniden tutuşturulduğu ve esrarlı bir şekilde içten içe tekrar yanmaya başladığı hissine kapılıyordu."

Aklımı kurcalayan tek husus, kendini Amok Koşucusuna benzeten doktorun büyük sırrını tüm detayıyla geminin güvertesinde tesadüfen karşılaştığı yabancı bir adamla (anlatıcıyla) paylaşması oldu. Bunun nedeni belki ölümünü önceden plânlamış olmasıydı. Lâkin sır öldükten sonra önemini yitiren bir şey midir? Napoli limanında meydana gelen kazaya ilişkin İtalyan gazetelerinde çıkan muhtelif haberlerden anlaşıldığına göre belli ki anlatıcı bu büyük sırrı saklamayı bilmiş. Oysa İngiliz kadının hatırasını hiçe sayıp arkasından kötü lâflar edilmesine yol açacak şekilde kazanın içyüzünü biliyorum deyip gazetelerden güzel paralar kapabilirdi. 

Kitap ince olmasına rağmen kalın kapaklı ve kaliteli bir cilde sahip. Fazla spoiler verdiğimin farkındayım ancak verdiğim bazı bilgilerle kitabın daha rahat anlaşılacağını düşünüyorum. Ayrıca, kanaatim odur ki, kitap hakkında ne kadar spoiler verilirse verilsin yeni okuyacak insanları olumsuz etkilemek bir yana, merak duygularını daha da pekiştirecektir. Başta biraz zorlanarak da olsa okuduğum Amok Koşucusu, sevdiğim kitaplardan biri oldu. Ama bana soracak olursanız Satranç romanını daha çok sevdiğimi söylemek isterim. 

15 Haziran 2022 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 147

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın  isim listesini burada bulabilirsiniz. Ağaç Ev Sohbetleri'nde bu haftanın konusu sevgili Sade ve Derin / DeepTone tarafından belirlendi:

"Cenneti nasıl hayal edersiniz?"

O güzel hayallerinizi yıkmak istemem ama yok, maalesef yok öyle bir yer. Sizi kandırıyor birileri! Hayalini kurmamızı istedikleri, fakat gerçekte olmayan bir cennet var elbette. Kitapta anlatılan cenneti soracak olursanız, bu cennet benim hayallerime şöyle yansıyor. Hadi, birlikte bakalım: 

Öldüm, ruhum sıcak bedenimi terk etti, göğe doğru yükselmeye başladım. Bedenimi görüyor ruhum, yükseldikçe küçülen bedenimi... Üzerimdeki ağırlığın tek sebebi bedenimmiş demek! Açık gri bir buhar görünümünde bulutlara karışırken etrafımda uçuşan başka ruhlar görüyorum bazen. Tuhaf bir vurdumduymazlık hissediyorum, göğe yükselen bütün ruhlar kendi aleminde, birbirleriyle ilgilenmiyorlar. Belli ki, cehennem korkusu bacayı sarmış. Dehşet bir şey bu, görmelisiniz. Yanından geçtiğim ağlak ruhlardan bazıları, fısıltı halinde ha bire tövbe istiğfar çekiyorlar. Gülümsüyorum, "artık çok geç" derken baş parmağımı burnuma götürüp nanik yapıyorum onlara. Acemi ruhlar şaşırıp geri dönmesinler diye, yukarıyı gösteren ok işaretleri konulmuş yol boyunca. Yükseldikçe altımda kalan bulutlar harika bir görüntü oluşturuyor. Kendimi o pembe renkli pamuk denizine atmak istiyorum ama başaramıyorum. Ruhum havadan hafif olduğu için yer çekimi işe yaramıyor. Acemi ruhlar o kadar hafif değil, çünkü değer verdikleri bazı dünyalıkları yanlarına almışlar, bu onların yükselmesine engel. Hatta bazı ruhlar ölmekten vazgeçip tekrar bedenlerine geri dönebiliyor. Tahmin edeceğiniz gibi herkesin yükselme hızı farklı. Dünya hayatında çile çeken ruhlar bir an önce Araf'a çıkmak için acele ederken, içinde fesatlık taşıyanlar, ne işe yarayacaksa, zaman kazanmaya devam ediyor. 

Yeni bir şey öğrendim. Burada zaman kavramı farklı. Yukarı çıktıkça zaman daha ağır ilerliyor, yani arkadan gelenler öndekilere bir şekilde yetişiyor. Bunu görevli bir melek tarafından yakalarımıza kimlik kartlarının takıldığı, göğün birinci katına çıktığımda anladım. Birkaç metre gerimde çocuklarım, birkaç metre ilerimde annemi, babamı, büyük annelerimi, büyük babalarımı gördüm. Yaka kartları olmasa onları tanıyamazdım. Yüz metre kadar ilerimde parlayan bir ruh gördüm. Merak edip yanına koştum. Yaka kartında doğum tarihi 1881 yazıyordu. Anladım ki göğün birinci katında bir asırlık zaman farkı saniyeler mertebesinde. Muhtemelen göğün ikinci katında peygamberle saf tutacağım. Yıllar geçiyor ama geçen yıllar bana saniyeden kısaymış gibi geliyor.

Yolculuğum konusunda size net bir şey söyleyemem. Ne keyifli ne de sıkıcıydı. Hani toplasan belki yedi saniye falan sürmüştü algıladığım kadarıyla. Tabii bu zaman dilimi dünyada milyarlarca yıla tekabül ediyor olmalı. Böylece ucu bucağı olmayan geniş bir alana geliyoruz hep birlikte. Benden milyonlarca yıl önce yaşayanlarla milyarlarca yıl sonra yaşayacak olanlar, yani siyahıyla, beyazıyla, her milletten bütün insanlar, mahşeri bir kalabalık içinde hesap vermek üzere Arafta toplanıyoruz. 

Doğrusunu söylemek gerekirse Araf hiç de hoş bir yer değil. Kalabalığı görünce ilk kez gözüm korkmaya başlıyor. Bu kadar insanın hesabının görülmesi için dünya kadar zaman lâzım. Kendi kendime söyleniyorum. Tanrı'nın duyamayacağı bir sesle "Papazı bulduk!" diyorum. Hemen yanımdaki ruhlardan biri heyecana kapılarak bana doğru fısıldıyor. "Hani, nerede?" diye soruyor. Muhbirlerden biri olmalı, diyorum içimden. Burada bile kendilerine kadro yaratmaları şaşırtıcı! Ama şöyle güzel bir eleme yapmak aklımdan geçmiyor değil hani. Yoksa yıllarca Araf'ta kalacağız. Hiç sevmediğim bir şey belirsizlik. Olsun artık ne olacaksa. Cennet, cehennem fark etmez. Müslüman olmayanları ayırıp onları doğrudan cehenneme tıksalar zamandan epey tasarruf sağlanabilir belki de. Ancak Müslüman ruhlardan pek çoğunum gideceği yer de aynı. Hepsi şeytana pabucunu ters giydirecek cinsten. Bütün arzuları, Tanrı'yı aldatıp hiç emek sarf etmeden cennetten iyi bir köşe kapmak. İşin tuhafı, Tanrı'nın bu durumu biliyor olması ve her nedense bilmez görünmesi. Bakın bu durum sevgili Tanrı'mızın espri anlayışıyla alakalı olabilir belki. Nitekim benzer espri anlayışıyla kurdurduğu Sırat Köprüsünün karşısına geçip aşağı düşenlere kıs kıs güleceğini adım gibi biliyorum. Mesleğim gereği köprüyle ilgilendim biraz. Tabliyesinde şimdiye kadar hiç görmediğim bir malzeme kullanılmış. Dışarıdan bakıldığından son derece sağlam görünüyor. Köprü ayağındaki levhanın üzerinde "Sırat Köprüsü - Beşli Çete tarafından inşa edilmiştir." yazıyor. Yok artık, bu kadar da olamaz dedim, burayı bile ele geçirmişler! Biraz ötede etrafına geniş bir kalabalık toplayan Reis, kendinden emin bir şekilde gülücükler dağıtıyordu. Size göre yıllar, bana saniyeler süren o sessiz yolculuk sayesinde gülümseyen, sevinçli, üzüntülü ya da acı çeken ruhları tanıyabiliyordum artık. Hesap zamanı gelmişti. Akın akın köprüye hücum ediyordu ruhlar. Bedenlerinden arındırılmış ruhlar, onca hafifliklerine rağmen aşağıda yanan cehennem ateşine kuru birer yaprak misali süzülüyordu. İtiraf edeyim, ben daha ağır bir manzara bekliyordum. Her ruhun ete kemiğe bürünmüş haliyle, yani topyekûn bir insan olarak Sırat Köprüsüne sürüleceğini, aşağıda harlı ateşe düşen zavallı insanların derileri yanıp döküldükçe, sırf daha iyi azap çeksinler diye yanan derilerinin başkalarıyla değiştirileceğini sanıyordum. Bu sanmaktan da öte bir şeydi, aynen böyle yazıyordu Kitap. Ağır ağır köprüye doğru ilerlerken nasıl olduysa kalabalık bir ruhlar topluluğunun arasında buldum kendimi. Kuvvetli bir akışa teslim olmuş, tanımadığım ruhlarla köprüye doğru hep birlikte sürükleniyorduk. Tamam dedim, buraya kadarmış. Zavallı ruhum altta fokur fokur kaynayan su kazanlarında yok olacak, susadığımda bana sadece irinli su ikram edilecek, yutmaya kalktığımda onu bile boğazımdan geçirmeye gücüm yetmeyecek, en sonunda her yandan ölüm gelecek, ölümün kurtuluş olduğunu bildiğim halde, ölümü gösterip ölmeme müsaade etmeyecekler ve ardından daha katı bir azap bekliyor olacak beni.... 

Ruhum daralmıştı. Bir yandan aklımda deli sorular uçuşuyordu. Aşağıda tüm azametiyle yanıp duran cehennem ateşinin binlerce derecelik yakıcı sıcağını hissetmiyordum. Bütün ruhlar benimle aynı durumda mıydı? Ruh, ateşte yanar mıydı? Ateş, ruhu yakar mıydı? Bir fırsatını bulup başımı arkaya çevirdim. Reis yanındakilere sesleniyordu, "Sabredin nankörler, şükretmesini bilin pislikler, sürtükler..."  Benim için iş işten geçmiş, sabredip şükredecek zamanım kalmamıştı. Tuhaf bir şekilde köprüyü yarılamış olduğumu fark ettim, sayıları gittikçe azalan ruhlarla beraber ilerliyordum. Önünü alamadığım bir merak, büyük bir çaresizlik içinde Reis'in peşimden gelip gelemeyeceği düşüncesi bir fare gibi beynimi kemiriyordu. İşte tam o esnada Tanrı'yı gördüm, başkasına kaptırdığı bir oyuncağı yeniden eline geçiren hınzır bir çocuğun gülümsemesi yapışmıştı yüzüne. Reis peşimden gelirse kendimi köprünün korkuluklarından aşağı atmaya kesin kararlıydım. Onca kalabalığın içinden haykırdım Tanrı'ya. "Ya o, ya ben!" dedim, ikimiz sonsuza kadar aynı yerde kalamayız. Kulakları sağır eden bağrışmalar, feryatlar arasında billûr, ipek gibi yumuşak bir ses geldi kulağıma. Tanrı'nın sesiydi bu. "Sen yoluna devam et." diyordu. Başka şansımın olmadığını biliyordum, mecburen yürümeye devam ettim. Köprünün sonuna varmıştım. Benimle birlikte köprüyü geçmeyi başaran ruhları görmeliydiniz. Hepsi sevinç naraları atıyor, hoplayıp zıplıyorlardı. Bense son derece sakindim. Hemen karşı tarafta, azametli altın kapının üstünde büyük, süslü Arap harfleriyle, "Cennete Hoş Geldiniz." yazısı okunuyordu. Onun biraz altındaki levhada "Şeytan Giremez." yazısı dikkatimden kaçmadı. Şeytanın girmediği yerlerin son derece sıkıcı olduğunu biliyordum. Buraya kadar geldikten sonra beni Şeytanın yanına götürün desem buna Tanrı alınabilirdi. Durmak yok, yola devam dedim.      

Nur yüzlü melekler karşıladı kapıda beni. Cennet hakkında bana ilk aşamada işime yarayacak kısa bilgiler verdiler ve daha sonra emrime verilen cennet personeli ile tanıştırıldım. Bulunduğum yerde derin bir sessizlik hakimdi. Benden önce gelen ruhların her biri bir köşeye çekilmiş, hallerinden son derece memnun görünüyorlardı. Yeşil rengin hakim olduğu, etrafında ırmaklar çağlayan güzel kokulu bir yerdi burası. Hava sıcaklığı öyle güzel ayarlanmıştı ki ne üşütüyor, ne terletiyordu. Benimle ilgilenecek meleğin adı Dilruba'ymış. İnce, dal gibiydi, gözlerini ceylândan almıştı. Ruhumu ateşler bastı, bir de tatlı dili vardı ki, sormayın gitsin. Koluma girdi, yürümüyor, ayaklarımız yerle temas etmeksizin  süzülüyorduk adeta. Az ötesi gölgelik bir yerdi, pınarın başındaki görkemli çadıra doğru ilerledik. Kulağımı okşayan hoş bir Arapçayla sesleniyordu Dilruba, bu dili hiç bilmediğim halde onu gayet iyi anlayabiliyordum. Çadırın içinde geniş döşekler ve yastıklar, üzerinde türlü meyvelerin bulunduğu sehpalar ve şarap sürahileri, hepsi beni bekliyordu. Dilruba, çadırın odalarından birine girip eli dolu bir şekilde geri döndü hemen. Bana uzattığı elbiseyi giymemi istedi. Tül gibi inceydi, turkuaz renginde, ipekli bir kumaştan yapılmıştı. Üzerimde garip durduğuna şüphem yoktu. Ama bu elbise sayesinde ruhum silik bir duman olmaktan çıkmış, ete kemiğe bürünmüştü. Dilruba elindeki aynayı tutup bana aksimi gösterdi. Otuz üç yaşındaki halime dönmüş, içimde muazzam bir enerji birikmişti. Kolumu uzatmamı istedi, boyun eğerek dediğini yaptım. Bileğime altından bir bilezik geçirdikten sonra şimdi boynunu uzat dedi. Çıplak göğsünden yayılan amber kokusu beni sarhoş ediyordu. Boynuma inciden bir kolye taktı. Hop, ne oluyoruz diyecek oldum. Bana bir bakış attı, nefesimin kesildiğini hissettim. Üzerine ince tülden, vücudunun bütün kıvrımlarını ortaya koyan, açık pembe bir esvap giymişti. Siyah saçları narin beline kadar uzanıyor, kemiklerinin içindeki ilik şeffaf teninin altından görünüyordu. Küçük burnunun gölgesi altında davetkâr kiraz dudaklara sahipti. Bir süre bakıştık, o an aklımdan geçen şeyleri tahmin edemezsiniz. O ise karşıma oturmuş bana tatlı tatlı gülümsüyordu. Sonra sessizce ayağa kalktı, sehpanın üzerindeki sürahilerden birini alıp çadırın hemen önünde fışkıran pınarın suyuyla doldurdu. Önümde saygıyla eğilip sürahiyi kadehlere boşalttı. Nasıl desem, zencefil tadı vardı sanırım, gayet hoş bir karışımdı. Bu suyun adına selsebil diyorlarmış.

Başka, başka ne var cennette diye sordum Dilruba'ya. Elimden tuttu, dışarı çıkardı beni. Nereye baksam her tarafta akan sular görüyordum. Hepsinin ayrı tadı vardı, hepsinden kana kana içtim. Bir ağacın gölgesinde durduk. Ayağımızın dibindeki ırmakta akan sıvı, kehribar renginde, kıvamı hayli koyuydu. Sonradan bunun süzme bal olduğunu öğrendim. Tanrı'nın arıcılık konusunda bu kadar iyi olması beni hayli şaşırtmıştı. Çeşitli meyve bahçelerinin, bağların, hurma, nar ve muz ağaçlarının arasından geçtik. Onca yol yürümemize karşılık hiç yorgunluk hissetmiyordum. Dönüşte çadırın önünde bıyığı yeni terlemiş genç bir oğlan çocuğu bizi bekliyordu. Dilruba'ya kim bu, ne istiyor diye sordum. Ha o mu? Onun adı Gilman dedi, cennetin çocuklarından, bir de Vildanlar var, hepsi size hizmet etmek üzere Tanrı tarafından görevlendirildi. Peki onların yapacağı işleri sen yapamaz mısın diye sordum. Utandı, gözlerini yere indirdi. Bırak Tanrı aşkına dedim, sen yanımda ol bana yeter, lakin derhal söyle şuna, gözümün erişmediği yerde bitsin.

Gecem fena geçmedi doğrusu, Dilruba'yla birlikteydik. Birkaç gün sonra yine onun kadar güzel, beyaz tenli, ceylan gözlü kızlar geldi yanıma. Yaşları yirmi yoktu, hepsi bana hizmet etmek için gelmişler, yanlarında Tanrı'nın selâmını getirmişler. Döşeğime uzanmıştım, biri ağzıma hurma tıkarken diğeri dudakları arasında tuttuğu iri üzüm tanesini bana uzatıyordu. Bir diğeri arkama geçti narin elleriyle sırtıma masaj yapmaya başladı. Canım ne isterse o oluyordu, hepsi itaatkâr bir şekilde boyun eğiyorlardı talimatlarıma. Ama bu da bir yere kadardı. Her gün hurma, üzüm, nar yemekle olmazdı ki. Güzellerden biri gidip diğeri gelirken monoton yaşam sıkmaya başlamıştı beni. Fakat Dilruba'yı yanımdan hiç ayırmıyordum. Bir sabah rahat döşeğimde keyif çatarken çadırımdan içeri birileri girdi. Başımı kaldırdım, birkaç gün önce çadırıma gelen Gilman'ı karşımda görür görmez kafamın tası attı. Yanında genç, güzel bir kadın getirmişti. Kadından utanmasam elimdeki üzüm salkımını yüzüne fırlatacaktım. Dilruba'ya çıkıştım, bu oğlan bozuntusu gözüme görünmesin demedim mi sana ben? Gilman'ın yanındaki kadın dik dik baktı yüzüme. Ben de ona doğru çevirdim başımı, gözlerim fal taşı gibi açıldı. Evet, farklıydı bu diğerlerinden, otuz yaşlarında falan gösteriyordu. Bakışı hükmedercesine insanın içine işliyordu. Diğer masum, itaatkâr bakışlı kızlardan çok farklıydı. Gözüm onu bir yerden ısırıyordu sanki. Müstehzi bir gülümsemeyle yanıma yaklaştı. "Beni tanımadın değil mi?" diye sordu. Evet şimdi hatırladım dememle birlikte başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Arkadan gelecek ikinci soruyu tahmin etmek hiç de zor değildi. Gözleri ateş saçıyordu. "Ne işin var çocuğun yaşındaki kızların arasında, utanmıyor musun, seni gidi kart zampara!" diye çıkıştı. Yemin ederim bir şey yapmadım dedim, istersen test yaptıralım. Dilruba ve yanındaki hurilerin yüzü kızarır gibi oldu. "A benim sersem kocam, senin yeminine hiç inanılır mı? Buradaki hurilerin bekaretinin asla bozulmayacağını bilmeyecek kadar saf mı sandın beni sen?" Lâfı değiştirmek istedim, "Sahi sen Sırat'ı nasıl geçtin, kolay oldu mu? Araf'ta havalar nasıldı?" diye saçma sorular sordum. Cevap verme tenezzülünde dahi bulunmadı. Havanın gerildiğini gören Dilruba, diğer hurilerle birlikte çadırın arka kapısından sıvışmıştı çoktan. Bense hâlâ Reis'in Sırat'ı geçip geçmediğini merak ediyordum.

10 Haziran 2022 Cuma

SATRANÇ - STEFAN ZWEIG


Kitabın Adı: SATRANÇ

Yazar: Stefan ZWEIG

Çeviren: Ahmet Cemal

Sayfa Sayısı: 83

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları 

Türü: Roman (Psikolojik)

Stefan Zweig'ın bu kitabını ilk kez Umman'a yaptığım uçak yolculuğu esnasında okumuştum. En keyifli yolculuklarımdan biriydi, kitap bittiğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Şimdiye kadar yaptığım kitap değerlendirmelerinde kapak dizaynından hiç bahsetmedim. Önce biraz buna değineyim. Romanda bütün olaylar bir yolcu gemisinin güvertesinde kurulan satranç masasının etrafında geçiyor. Kapakta aralanan kırmızı perde oyuncuların iç dünyasını, kara bulutlar, yüzünü kapatan insan figürü gerilimi yansıtıyor olmalı. En azından bende bıraktığı izlenim böyle, daha detaylı yorumlar da yapılabilir elbette. Bu yüzden kapağı başarılı bulduğumu söylemeliyim.

Karakter sayısının azlığı nedeniyle kitabın türüne uzun öykü demek mümkün. Oldukça üretken bir yazar olan Stefan Zweig (1881-1942) Viyana'da doğdu. Yaşamı boyunca pek çok ülke gezen yazar iki dünya savaşını da gördü. Satranç birçok yönden muhteşem bir eser. Yahudi, zengin bir aileye mensup Zweig, Hitler'in zulmünden kaçarak geldiği Brezilya'nın Petropolis kentinde düştüğü bunalım neticesinde karısıyla birlikte intihar ederek yaşamına son verdi. Veda mektubunun son cümlesi şöyle:

"Bütün dostlarımı selâmlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum."

Yazar, ölümünden sadece birkaç ay önce tamamladığı bu son kitabında, II. Dünya Savaşı'nın yol açtığı insan kıyımı nedeniyle ruhsal baskılara maruz kalan bir insanın yaşam mücadelesini satranç oyununa benzetiyor.

New York'tan çıkıp Buenos Aires'e doğru yol alan bir yolcu gemisinde dünya satranç şampiyonunun bulunduğu haberi üzerine yaşanan gelişmeler ve anlatılan birkaç satranç karşılaşması heyecanlı bir aksiyon ve gerilim ortamının içine çekiyor okuru. Satranç tahtasının başında oturan kişilerin karakter tahlilleri ve psikolojileri büyük ustalıkla ele alınmış. Babasını kaybettikten sonra bir papaz tarafından yetiştirilen dünya satranç şampiyonu Mirko Czentoviç romanın ana karakterlerinden biri. Öğrenim hayatı boyunca anlamak, konuşmak ve iletişim kurmakta zorlanan şampiyonun tesadüf eseri satranca olan kabiliyeti keşfedilir ve kısa sürede çevrede nam salar. Ne var ki, elde ettiği başarılar onu insanlara yukarıdan bakan, bir insana dönüştürür, Mirko Czentoviç'in egosu ve kibri yükselmiştir. Yan karakterlerden anlatıcı rolündeki şahıs satranca ilgi duyan biridir. Diğer yan karakter ise yine satranç tutkunu, bahis oynamayı seven varlıklı bir kişi. Romanın esas kahramanı ise, aynı gemide yolculuk yapmakta olan, Naziler tarafından hapsedildiği odada yalnız bırakılarak işkenceye uğramış Dr. B.'den başkası değildir. Hiçlikle mücadele eden bu adamın sorgulandığı sırada askıda gözüne takılan bir paltonun cebinden şans eseri aşırdığı kitap onu yeniden hayata bağlamıştır. Satranç ustalarına ait 150 gösteride yapılan hamleleri anlatan bu kitabı defalarca okuyan Dr. B, bütün oyunları ezberler, yapılan hamleleri adeta hafızasına kaydeder. 

"Oysa kendime karşı oynamayı denediğim andan itibaren bilincinde olmaksızın kendime meydan okumaya başlamıştım. İki ben'imden her biri, yani siyah ben ve beyaz ben, birbiriyle rekabet etmek zorundaydılar ve her biri kendi adına galip gelmek, kazanmak için kendini bir tutkuya, bir sabırsızlığa kaptırıyordu; siyah ben olarak yaptığım her hamlenin ardından hararetle beyaz ben'in ne yapacağını bekliyordum. İki ben'den her biri, öteki bir yanlış yaptığında bir zafer sevinci yaşıyor ama bununla eş zamanlı olarak da diğeri, kendi beceriksizliğinden ötürü öfkeye kapılıyordu." 

Bu işe kendini öylesine kaptırmıştır ki sonunda adamın ruhsal dengesi bozulur ve doktor tarafından kendisine beyin humması teşhisi konur. Bir süre sonra özgürlüğüne kavuşan Dr. B'nin yeniden nöbet geçirmemesi için satrançla ilgilenmemesi gerekmektedir.

Dünya satranç şampiyonu Czentoviç'in para karşılığında yolcularla yaptığı simultane bir gösteri esnasında tesadüfen yanlarından geçmekte olan Dr. B, yolcuların yanlış bir hamle yapmak üzere olduğunu fark edince kendini tutamaz, onları sert bir şekilde uyarıp hatalı hareketi önler. Artık bundan sonraki mücadele şampiyonla Dr. B arasında geçecektir.

Şampiyon Dr. B'ye yeni bir maç önerir. Ancak, Dr. B önce bu teklifi geri çevirir. Yolculardan anlatıcı rolündeki adam Dr. B'yi ikna etmeye çalışır. Dr. B, ona yaşadıklarını ve teklifi kabul etmemesine neden olan Nazi'ler tarafından hapsedildiği tecrit odasında yaşadığı trajediyi tüm detayıyla anlatmaya başlar.   

"Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan, hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır, yalnız, yalnız..." 

Stefan Zweig'ın Satranç kitabı çok katmanlı. Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentoviç, yaşadığı bunalımlı çocukluk yılları ve satranca olan yeteneğinin anlaşılmasından sonra çevresine karşı takındığı kibirli tutumu ve acımasızlığı nedeniyle Hitler'i çağrıştırırken, Dr. B karakterine yazar kimliğini verip kendi psikolojik durumunu yansıtıyor. Sonunda intihar yolunu seçen yazarın veda mektubunda itiraf ettiği üzere sabırsızlığının kurbanı olduğuna inanıyorum Zira iki yıl daha sabretseydi, Hitler'in mağlubiyetini görüp bu fikrinden vazgeçebilirdi. Kitabın sonlarına doğru Dr. B'nin hırsına mağlup olup şampiyonla son kez masaya oturmayı kabul ettiğini görüyoruz. Ne var ki, müsabaka esnasında nöbet geçiren Dr. B, rakibi dünya şampiyonuna karşı yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır. Yani bir bakıma Hitler'in zulmüne boyun eğip kaderine razı oluyor. Oysa iki yıl daha sabredebilseydi eğer, kitabın sonu bu şekilde bitmezdi muhtemelen.

Şu kısacık kitapta insanın hayata bakış açısını değiştirebilecek çok sayıda düşünce var. Satranç oyunu yaşamın ta kendisi bence, alanı sınırlı, bileşimleri sınırsız... Alıntı yapmaya doyamayacağım. 

"İnsanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu, bütün karşıt çiftlerin bir kerelik bileşimi değil mi? Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem de düş gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanda sınırlı hem de bileşimleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye görünmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait olan tek oyun; can sıkıntısını öldürmesi, zihni açması, ruhu canlandırması için hangi Tanrı'nın onu yeryüzüne gönderdiğini kimse bilmez. Başlangıcı ve sonu nerededir? Her çocuk onun temel kurallarını öğrenebilir, her acemi onda şansını dener, ama yine de bu değişmez dar karenin içinde özel ustalar yaratır satranç, öteki insanların hiçbiriyle karşılaştırılamaz bunlar, yalnızca satranca yönelik bir yeteneği olan insanlar; görüş, sabır ve tekniğin tıpkı matematikçiler, şairler ve müzisyenlerdeki gibi belirli oranda, ama farklı katman ve bağlamlarda etkin olduğu, özgül dâhiler."  

Yaşam, satranç oyununda olduğu gibi rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyabilir mi gerçekten? Sadece aklımızla ve tinsel yeteneğimizin belirli biçimi sayesinde bizleri arzu ettiğimiz başarıya, mutluluğa ve huzura kavuşturabilir mi? Bundan çok emin değilim. Ayrıca yazar tinsel yeteneğimizin belirli biçimi derken neyi kastediyor? Her şeye rağmen, içinde yaşadığımız dünyanın satranç tahtasında olduğu gibi sınırlarının belli olduğu ve satrançta mevcut taşlarla belli kurallar dahilinde nasıl sınırsız hamle yapma imkânımız varsa, çevremizi kuşatan yasalar, adet, gelenek ve göreneklerle sınırlı olmak kaydıyla alacağımız pek çok kararın önümüze iyi ya da kötü sınırsız sayıda farklı kapılar açacağı tartışma götürmez bir gerçek.

"Satrancın çekiciliği tek bir şeyden kaynaklanır; stratejinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden."

Yukarıdaki cümlede satrancın yerine hayatı koymak mümkün. 

"Hayatın çekiciliği tek bir şeyden kaynaklanır; stratejinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden." 

Gerçekten hayat budur işte!

9 Haziran 2022 Perşembe

HUZURSUZLUK - ZÜLFÜ LİVANELİ

Kitabın Adı: HUZURSUZLUK

Yazar: Ömer Zülfü LİVANELİ

Sayfa Sayısı: 154

Yayınevi: Doğan Kitap 

Türü: Roman

Son sözümü baştan söyleyeyim, Livaneli yazdığı bu kitabı değil, adını satışa çıkarmış. Kapakta büyük puntolarla göze çarpan "Livaneli" sözcüğü bunu adeta kanıtlıyor. Doğal olarak Livaneli adını görünce beklentiler yüksek oluyor. Huzursuzluk, sanırım bu yüzden beni hayli sukutuhayale uğrattı.

Romanın konusu şöyle; İbrahim, İstanbul'daki bir medya kurumunda çalışmaktadır. Kısa bir süre önce Amerika'da yaşamaya karar veren çocukluk arkadaşı Hüseyin'in ölüm haberini alınca, cenazeye katılmak ve konuyu araştırmak üzere memleketi Mardin'e gider. Mardin'de bir üniversitenin sağlık bilimleri bölümünü bitiren Hüseyin, nişanlı olmasına rağmen gönüllü olarak görev yaptığı göçmen kamplarından birinde yaşayan Ezidi kızı Meleknaz'a görür görmez aşık olur. Türlü işkencelere maruz kalan genç kadının uğradığı tecavüz sonucunda gözleri görmeyen bir bebeği olmuştur. Genç kadını, bebeğiyle birlikte evine getirir. Hüseyin'in ailesi, Meleknaz'ın Ezidi mezhebinden olduğunu öğrenince onları yanlarında barındırmak istemez. Bunun üzerine genç kadın çocuğunu alıp evden kaçar. Hüseyin kızın peşine düşer ancak gerek çevresi gerekse örgüt tarafından tehdit edilir. Zorlukla Meleknaz ve bebeğini bulan Hüseyin ve onları İstanbul'a göndermeyi başarır. Bunun üzerine Işid'çiler tarafından saldırıya uğrar. Canını zor kurtaran Hüseyin, ailesinin baskısıyla Amerika'ya yerleşir. Gel gelelim kader orada peşini bırakmaz. Çıkan bir gösteride Müslüman karşıtları tarafından bıçaklanarak öldürülür. Yaşanan bu olayları adeta bir dedektif gibi iz sürüp ortaya çıkaran gazeteci İbrahim'in aslında merak ettiği çocukluk arkadaşı Hüseyin değil Meleknaz'dır. Romanın son bölümünde İstanbul'da onun izini bulsa da devamı gelmez.

Romanda "harese" öyküsünü ilginç buldum. Ortadoğu'nun kana doymayan coğrafyasını güzel yansıtıyor. 

"Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve, dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kanına doyamaz... Ortadoğu'nun adeti budur, tarih boyunca birbirlerini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur." 

İkinci olarak yazarın Suriye'de kendi halinde hayata tutunmaya çalışırken Işid zulmüne uğrayan Ezidi topluluğunun bilinmeyen ya da yanlış bilinen yönlerini anlatması bende merak uyandırdı. Oldukça garip adetleri olan bu insanların yasak listesi hayli kabarıkmış. Romanda onlardan bahsederken maruldan korktukları bana biraz abartılı gelmişti. Gerçekten de marul ve bazı sebzelere karşı alerjileri! varmış bu kardeşlerimizin. Araştırıp öğrendim; Ezidiler, bir din aliminin adını çağrıştırdığı için marul yemiyor, marul yetiştirilen yerlere yaklaşmıyor, mavi renkten uzak duruyorlarmış!

Bunlar dışında olumsuz olarak eleştireceğim hususlar var. Kurgu zorlama, ifadeleri yüzeysel ve basit geldi bana. En dramatik olayları okurken dahi heyecan vermedi. Eksik bir şeyler olduğu kesin. Betimlemelerden yoksun, edebi bakımdan yetersiz bulduğumu söylemeliyim. Kitabın yazıldığı yıllarda gündem olan Işid terör örgütünün medyaya düşmüş, herkesçe bilinen vahşi eylemlerinden yola çıkılarak yazılmış, ısmarlama bir kitap hissi uyandırdı bende. Bütün bunların üstüne tüy dikercesine Angelina Jolie'nin Mardin'e yaptığı mülteci ziyaretini hikayeye dahil etmesi ve onun memelerinden bahsetmesi bu kadar da olmaz dedirtti. Romanı seven ve hatta okurken her sayfasında gözyaşı dökenler var, fakat...

Yukarıda bahsettiğim iki konu hariç haberlerden öğrendiklerimizin dışında yeni bir şey yok romanda. Evet, Işid kafalar kesen, kadınlara tecavüz eden kirli bir İslâmi terör örgütü. Tanınmış bir yazarın kitabını okurken karakterleri, kişileri, mekânları ve olayları yeterince tasvir ederek zihinlerde canlandıran, kelime oyunları ve edebi sanatlarla zevk veren bir üslûp beklerim.  

"Ertesi gün hiçbir şey rüyamdaki gibi olmuyor. Angelina Jolie'yi getiren özel jet akşam saat 20.00'de ıssız tarlaların arasındaki Mardin Havaalanı'na iniyor. Vali yardımcısı ve resmi bir heyet karşılıyor onu ve yanındaki Birleşmiş Milletler temsilcilerini. Gazetecilerin yaklaşmasına izin verilmiyor, bir polis kordonunun arkasında herkes birbirinin sırtına çıkarak bir kare fotoğraf alabilmek için çırpınıyor." 

Issız tarlaları çıkar, devrik cümleleri düzelt, olsun sana gazete haberi. Evet, terörün acımasız yüzüne ışık tutuluyor, dini ve kültürel baskılara dikkat çekiliyor ama okura verilen bu mesajlar doğallıktan uzak, ısmarlama duruyor. Yani oturup bir roman yazayım da, biraz Işid'e giydireyim, farklı mezheplere mensup insanların arasındaki çelişkiden bahsedeyim denmiş adeta. Romanda aşk var ama aşktan hiç söz edilmiyor. Hüseyin canını tehlikeye atıp Ezidi kızı Meleknaz'a nasıl tutuldu birden, neyini beğendi, aralarında ne geçti bilen yok. Damdan düşmüş, aşık olmuş, üstelik gül gibi nişanlısını bir kalemde silerek. Yok, bu kitapta pek çok şey eksik. Üzgünüm Livaneli, biraz aceleye gelmiş, bence olmamış...

8 Haziran 2022 Çarşamba

NASIL ÖLÜNÜR - EMILE ZOLA

Kitabın Adı: NASIL ÖLÜNÜR

Yazar: Emile ZOLA

Çeviren: Aysel Bora

Sayfa Sayısı: 47

Yayınevi: Can Yayınları 

Türü: Öykü

Nobel ödüllü İtalyan göçmeni İtalyan mühendis bir baba ve Fransız bir annenin tek çocuğu olan Emile Zola (1840-1902), natüralizm akımının kurucusu, Paris doğumlu bir yazar. Özellikle romanlarıyla tanınan yazarın Can Yayınları tarafından yayımlanan Nasıl Ölünür adlı kitabında beş kısa öykü yer almakta. Öykülerin ortak teması, ölüm gerçeğinin, farklı toplumsal ve ekonomik koşullara sahip beş aile üzerinde algılanma şekli. 

Kısa, okunması kolay olmasına karşın derinliği olan öykülerin toplandığı kitabın arka sayfasında şu soru soruluyor: Peki, ölüm herkesi eşitler mi? Yazar, aristokrat, burjuva, esnaf, köylü ve işçi ailelerinin bu süreci nasıl yaşadıklarını sade bir dille anlatırken, geride kalanlar için hayatın bir şekilde devam ettiğini vurguluyor öykülerinde.  

İlk öyküde zengin aristokrat bir kontun hastalanıp ölümüne kadar geçen süreç, aile ve yakın çevresiyle ilişkisi ve nihayet ölümünden sonra tantanalı cenaze merasiminden bahsediliyor. Gerçekçi ve biraz da mizahi bir üslûp kullanılmış. İkinci öyküde, burjuva sınıfına mensup varlıklı ve üç erkek çocuğu bulunan bir annenin ölümü anlatılıyor. Burada çocukların henüz cenaze kalkmadan mal paylaşımını düşünmeleri ilginç. Üçüncü öyküde ise eşiyle birlikte uzun yıllar dükkan işleten bir kadının ölümü konu ediliyor. Eşini çok sevmesine rağmen cenaze merasimi nedeniyle dükkanın kapalı kalması onun en büyük üzüntüsü! 

Dördüncü öykünün konusu yine ölüm. Köyde yaşayan yoksul bir ailenin on yaşındaki erkek çocuklarının hastalanarak ölümü ve ailenin çaresizliği ve yaşananları şaşılacak şekilde doğal karşılaması. Şüphesiz içlerinde en etkileyici bulduğum öyküydü bu. Son öyküde yaşamı boyunca işçilik yapan ve bütün malını çocuklarına devreden yaşlı bir adamın ölümü anlatılıyor. Bu öykünün de oldukça ürkütücü ve etkileyici bir dili var.

Genel olarak bütün öykülerde hikâye kahramanlarının kendilerini ölüme hazırladıklarını ve yalnızlıklarını görüyoruz. Ve sonuçta cenaze töreni nasıl olursa olsun, beden toprağa girdiğinde herkes eşitlenmiş oluyor. Bir süre sonra da, sanki hiç var olmamışlar gibi hayat akmaya devam ediyor.

Çeviri güzeldi, severek okuduğum söyleyebilirim.

6 Haziran 2022 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 146

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın  isim listesini burada bulabilirsiniz. Ağaç Ev Sohbetleri'nde bu haftanın konusu benden:

"Özveri ve fedakârlık, TDK sözlüğüne göre eş anlamlı sözcükler olmasına rağmen bazıları bu iki sözcük arasında önemli bir farkın olduğunu iddia etmekteler. Bu insanlara göre fedakârlık, çıkar ve karşılık beklemenin, özveri ise sevginin ürünüdür. Peki bu iki sözcük sizde hangi duyguları çağrıştırıyor? Kendinizi ne kadar fedakâr ve/veya özverili buluyorsunuz?"

İnsan, yaratılışından gelen ya da sonradan kazandığı bazı kötü özelliklere sahip bir varlık. Nedir bunlar? Başta egoizm, yani bencillik, sonra devam edelim, kibir, kıskançlık, güvensizlik, cehalet, samimiyetsizlik, riyakârlık vs. Bu yüzden özveri ve fedakârlığın sadece sözde ya da kağıt üzerinde kendini gösteren, gerçekte birkaç istisnai durum dışında hiç var olmayan iki kavram olduğuna inanıyorum. TDK'da özveri ya da fedakârlığın; bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi çıkarlarından vazgeçme olarak anlamlandırıldığını görüyoruz.

Sözgelimi anne çocuğuna kızmıştır: "Senin için saçlarımı süpürge ettim, bunca yıl yemedim, yedirdim" Bugüne kadar annemden ve eşimden asla duymadığım ve hiçbir koşulda ağızlarından çıkabileceğine ihtimal vermediğim sözler bunlar. Ama böyle anneler yok mu? Elbette var. Eskiden, geleneksel olarak, ailelerin çocuk sahibi olma nedeni, yaşlılık döneminde kendilerine baktıracak birilerinin bulunmasıydı. Bu düşünceye sahip insanlar, ne yazık ki, çocuklarını bir nevi yatırım aracı olarak görmektedirler. Evet, fedakârlık yaptıkları doğru. Ancak yapılan onca fedakârlık boşuna değilmiş demek! Eğer fedakârlık buysa benim gözümde tüm kıymetini yitirmiştir zaten. Fedakârlık, yapılan bir iyiliğin yüze vurulmama halidir fedakârlık, şartlar ne olursa olsun yaptığın iyilikten pişmanlık duymamaktır. Bazılarının dediğinin aksine hiçbir çıkar ve karşılık beklemeksizin kendinden bir şeyler eksilten ve karşındaki insanın hayrına aşkla yapılan icraatlardır fedakârlık. Ben çocuklarıma çok fedakârlık yaptım diyen bir anne ya herhangi bir nedenle yaptıklarından pişmanlık duymaktadır, ya da beklediği karşılığı alamamıştır. Böyle bir anne fedakâr değildir. Çocuğunun dünyaya gelme sebebi kendisi olduğuna göre onu en iyi şekilde hayata hazırlamak asli görevidir. Fedakâr anne çocuğuna yaptığı iyilikleri söz konusu etmez, onun fedakârlığını çocukları ve çevresindekiler bilir. Yani bir nevi aşktır annenin çocuğuna olan karşılıksız sevgisi. Fedakârlık aşkın en olmazsa olmazıdır. Çocukların ebeveynleriyle olan ilişkisi tamamen çıkara dayandığı için onlardan fedakârlık beklemek genel olarak nafile bir çabadır.

Peki dostlarla, arkadaşlarla ya da tanıdığımız herhangi biriyle fedakârlık temelinde sağlıklı bir ilişki kurmak mümkün mü? Eğer onlarla fedakâr bir annenin çocuğuna olan karşılıksız sevgisine benzer bir bağ kurmayı başarabilirsek olabilir elbette. Böyle bir ilişkinin adıdır aşk. Kısa sürelidir. Parıltılı günler çabuk geçer. Sonra ikiye bölünür. Bir aşık olan kalır geriye bir de olunan. Aşık olan fedakârdır, olunan keyfini sürer. Böyle bir ilişkide alan da memnundur satan da. Kimse kimseye saçımı süpürge ettim demez. Ta ki aşık olanın aklı başına gelinceye dek. Sonra biter...Yani anlayacağınız dost, arkadaş, komşu, akraba vs. üçüncü şahıslarla kurulan ilişkilerin tamamı çıkara dayanır. Al gülüm, ver gülüm. Eğer yoksa verecek gülün, o zaman başka kapıya.

Bir de kutsallar uğruna yapılan fedakârlıklar vardır ki onu da görmezden gelemeyiz. "Vatan sana canım feda" diye bağırırlar sokakta, sonra bir torpilini bulup askerlikten yırtmak için çürüğe çıkartırlar kendilerini. "Kanını yerde bırakmayacağız" derler, on yıllarca o kan yerlerde kalır. Vatanın gerçek fedakârları, Kurtuluş Savaşında memleket topraklarını emperyalizmin uşaklarına karşı savunan ve bu uğurda canlarını veren Mehmetçikler. Diğerleri, Kore'de, Afganistan, Somali, Libya, Irak, Suriye vs. yabancı ülkelerde ve tabii 15 Temmuz yerli ve milli senaryosunda kirli siyasi hesaplar sonucunda can verenler ise, bana göre, sadece kader kurbanları. Başkaca hamasete hiç gerek yok.

Özveri, güzel bir Türkçe sözcük. Tam olarak fedakârlığın yerini tutar mı, emin değilim ama yukarıda belirttiğim üzere bazılarının dediği gibi "özveri sevginin ürünüdür." cümlesine de katıldığımı söyleyemem. Zira, beni bilen bilir, aşk ne kadar tek taraflıysa sevgi çift taraflıdır, derim her zaman. Aşk ne kadar karşılık beklemezse, sevgi karşılık ister derim. O zaman buradan çıkan sonuç, eğer özveri sevginin ürünü, sevgi de karşılık beklerse, özveri ile fedakârlık arasındaki fark otomatik olarak ortadan kalkmış olur. Oysa ben özveriyi ayrı bir yere oturtmak isterim. Ama istediğim her şey olmaz. Çünkü yazımın başında sözünü ettiğim, insanın fıtratından gelen bazı kötü özellikler, onu çıkarcı bir kılığa sokar. "Yazdığım bu yazı büyük bir özverinin sonucu" dediğimde ne düşünürsünüz sözgelimi? Evet, emek harcadım, zamanımı harcadım, okunması ve eleştirilmesi hoşuma gidecektir. Bütün bu emeği, zamanı kendime daha yararlı olabilecek başka şeyleri yapmaktan vazgeçip de mi harcadım? Şüphesiz Hayır. En azından kendimi tatmin ettim, yazmaktan keyif aldım. Yani yaptığım bu gönüllü eylem sadece okurun yararına mı? Değil. O halde geldiğim noktada fedakârlık eşittir özveri.

Bu ahval ve şerait dahilinde fedakâr olduğumu iddia etmek, fedakâr olmadığımı kanıtlayan bir duruma yol açmakta. Evet, evet, ben ne özveriliyim, ne de fedakâr...