KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

31 Mayıs 2016 Salı

YAYLANIN HALLERİ

30/05/2016 Pazartesi, Tire

Emekli olduğumdan bu yana sabah kahvaltısı benden sorulur. Eşim evin en erken kalkanı olduğu için o uyandırır beni. Oğlumu yarın yolcu edeceğiz. Saat dokuza geliyor. İlk olarak çay suyunu koyuyorum. Kulağım telefonda. Henüz arayan yok. Eğer Elektrikçi bugün de aramazsa bir daha onlarla çalışmamayı koydum kafama. En azından anın zevkine varayım, güzel bir kahvaltı edelim bari. Reçeller, peynirler, masaya çıkıyor. Oğlum sabahları sucuklu tost yer. Ekmeğini tost makinesine koyuyorum. Üç tane yeşil biberi yıkadıktan sonra çekirdeklerini çıkarıp ince dilimler halinde kesiyorum. Az zeytinyağı koyduğum tavaya biberleri boşaltıp düşük ateşte ölmeye bırakıyorum. Kaynayan suyu demliğe boşaltıyorum. Salatalıkları yıkayıp onları da ince ince dilimliyorum. Domates kalmamış! Telefon çalıyor.

Arayan elektrikçiler. Yaylaya çıkmışlar, kapı kapalı olduğu için içeri giremiyorlarmış! Ben demedim mi size yola çıkmadan evvel bana haber verin gelip kapıyı açayım diye. Ocağın altını söndürüyorum. Biberler tavada, sucuk dilimlenmiş olarak kesim tahtasında. Eşime haber veriyorum. Benim çıkmam lazım, hemen. Ustalar yukarıda kapıyı açmamı bekliyorlar. Siz kahvaltıyı yaparsınız Fırat'la birlikte, beni beklemeyin!

Üç kişi gelmişler. Önce havuzun gider borusunu takıyorlar. Beş dakikalarını almıyor bu iş. Zamanında yapsalardı, havuzun cam mozaikleri de döşenmiş olacaktı. Şimdi sezonda ustayı bir işten alıp getirmek kolay mı? Hidrofor kuruluyor, hatlar çekiliyor, elektrik bağlantıları yapılıyor. Mutfakta iki tezgahın arasına, tam da tezgah ayaklarının olduğu yere denk gelmiş temiz su girişi ve pis su gideri. Yeniden kırım işi çıkıyor. Tuvaletin eksik elektrik ve tesisat işleri tamamlanıyor. Aşırı yükseğe yerleştirdikleri pisuarlar sökülüp uygun seviyeye indiriliyor. Ekip çalışırken okurum diye, yanıma almıştım kitabımı. Hiç fırsatım olmuyor. Sağ tarafta avlunu yanındaki kademede ne kadar seramik artığı varsa yığılmış. Kayrak taşları ve inşaattan kalan keresteler de orada. Tuvaletlerden çıkan molozları dışarıda toplamıştım. Onları el arabasına yükleyip uygun bir yere taşıyorum. Yine bir sürü moloz çıkacak bugünkü çalışmalarından sonra.

Öğlene doğru ekip aşağı malzeme almaya ve öğlen yemeklerini yemeye gidiyor. Kapıları açık bırakıp ayrılamıyorum. Su deposu ile hidrofor arasına 35 metre boru eksik kalıyor. Kaza geçiren arabam serviste olduğu için eksikliğini hissediyorum. Her malzemeyi ufak arabayla taşıyamıyorum. Elektrikçilere gelirken boru ve diğer eksik kalan malzemeleri getirmelerini, dönüşte parasını ödeyeceğimi söylüyorum.

Avlunun üzerindeki kademeyi molozdan arındırırken taze toprak serip tırmıkla düzeltiyorum. Güneş tepeye çıkmış. Epeydir böylesine hareket etmemişim. Terliyorum. İş ortaya çıktıkça hoşuma gidiyor. Ortancaların bulunduğu yerden kana kana kaynak suyu içiyorum.

Nihayet dönüyor elektrikçiler. Borunun bir kısmı yolu kesiyor. Öncelikler o kısmı gömmek lazım. Alıyorum kazmayı küreği elime. Büyük bloklar çıkıyor. Çok uğraşıyorum. Ellerim su topluyor. Alışkın değil ya ellerim bu şartlara. Sonunda yol boyunca derin bir hendek açıp boruyu yerleştiriyorum içine ve çıkan toprakla örtüyorum üstünü.

Ekip çalışırken onlara bir avuç kiraz getiriyorum. "Kaplan yolu üzerinde dört lokantadan ikincisi meyhane olmuş." diyor Kamil utangaç bir gülümsemeyle. "E, ne var bunda" deyince gülmeye devam ediyor. "Kadın da çalıştırıyorlarmış." "Pavyona mı dönmüş yani?" diyorum şaşırarak.
"Acayip dolu çalışıyormuş şimdi." demesi, bu bölgede ne kadar önemli bir boşluğu doldurduğunu anlatıyor gibi.

Aradan biraz zaman geçiyor. Kamil sırıtarak yine dönüyor bana. Abi burada içki verilecek mi? "Evet, içkisiz olur mu?" diyor devam ediyorum. "Burası meyhane olacak ama aile meyhanesi!"
"O zaman hanımla geliriz biz." diyor.  "Yalnız gelirsen almam içeri." diyorum gülerek. 

Telefonumun şarjı bitti erken saatte. Ortancaların resmini çekecektim oysa. Kamil'in telefonundan haber veriyorum bizimkilere, merak etmesinler diye. Çok geç dönüyorum eve. Anlatıyorum hikayeyi. Eşim ve oğlum anlaşmış gibi "Şimdi anlaşıldı neden geç kaldığın." diyor, hep birlikte gülüyoruz.

Telefon ayarlarımla oynanmış, e-maillerim gelmiyor dünden beri telefona. Oğluma veriyorum düzeltsin diye. Rehberimde kayıtlı ne kadar isim varsa hepsi birden siliniyor. İphone yedeklemeyi yapmamış. Saatlerce uğraşıyor ama rehberimi geri getiremiyor. Önemli bir durum bu, çok sıkıntı çekeceğim. Olayın sıcaklığı içinde daha farkında değilim. 

30 Mayıs 2016 Pazartesi

METRONOM


Kafam karışık. Aklım bir metronom çubuğu gibi geçmişle gelecek arasında gidip geliyor. Tik tak, tik tak... Sabahın ezanında bitirdiğim "Alaçatılı" romanından sonra Orhan Pamuk'un "Kırmızı Saçlı Kadın" ına başlamaya gönlüm razı değil. Refique yerine koyup kendimi Angeliki'nin büyük aşkına ihanet edecekmişim gibi geliyor!


Bu kafa karışıklığında yazmaya kalksam saçmalar mıyım?  Bu düşünceler arasında kıvranırken bir güç beynime hükmediyor. Yaz ki keşfedesin kendini. Çok önceki zamanlara gidiyorum hayal aleminde. O kadar öncesine ki, varoluşumu sorguluyorum. Oradan metronomun çubuğuna sıkıca sarılıp ters köşeye savruluyor ruhum. Ölmüşüm, başka bir yerde yeniden doğmuşum, sonra tekrar ölmüşüm... Takılıyorum bu kısır döngü çemberine...

Metronomun çubuğu sola doğru yol alırken ağır ağır, çıkardığı "tak" sesinde çocukluğumu buluyorum. Henüz on yaşındayım. Dedem yatağında ağır hasta. Onun çektiği acılar küçücük kalbimi yaralamakta. Unutmak, uzaklaşmak istiyorum. Eylül ayı ama yazdan kalma bir hava var. Birkaç ev aşağıda, çatıların arasında yeşil branda çekilmiş, gölge olsun diye. Günlerden pazar. Komşumuzun sünnet düğünü. Arkadaşım güya teselli etmek için beni, yeşil brandanın altına sıra sıra dizilmiş tahta sandalyelerden birine oturtuyor. Orkestra çalıyor, ne çaldığını duymuyorum. Aklımda dedem. Davulun, çalgının sesi bastıramıyor üzüntümü... Sonra, orkestra kesiyor sesini birden. Bizim evin olduğu yerden, bir bağrış yükseliyor... Dedem...

Metronomun üzerinde sağa doğru yatıyorum tik sesiyle. İyice elden ayaktan kesilmişim. Ne çabuk geçmiş seneler. Ne kulaklar eskisi gibi duyabiliyor ne gözler eskisi kadar keskin. Yediklerimden bile tat alamıyorum artık. Daha yapacaklarım vardı benim. Ama çok geç...Yeter, artık demir almak zamanı geldi bu limandan...

Yine bir tak sesi atıyor beni geçmişin tozlu sayfalarına. Tozlarını silkeleyince,  yeşil rengin hakim olduğu bir evde buluyorum kendimi. Her taraf yeşil. Duvarlar, koltuklar, halılar...Ortaokula gittiğim yıllar... Misafirliğe gitmişiz bu yeşil eve. Evin başka bir misafiri daha var, Denizli'den. İlkokul son sınıfa gidiyormuş. Beyaz tenli, sarı saçlı bir kız... Balkonda oturmayı teklif ediyor ev sahibi. İzmir Körfezine nazır geniş bir balkon. "Ağabeyine terlik ver kızım." diyor evden birileri. O küçücük elleriyle bir çift terliği bırakıyor ayaklarımın önüne. Balkondaki masanın sandalyelerine oturuyoruz karşılıklı. Başka kimseyi görmüyor gözüm. Körfeze giren ve körfezden çıkan gemilerle oyunlar oynuyoruz onunla, ismini bilmeden. Bir ara bırakıp beni balkonda içeri giriyor. Büyük bir tabak dolusu meyve getiriyor masaya. İncecik çıplak kollarıyla  zorlukla kaldırdığı tabağı alırken elinden yardım olsun diye, elim değiyor eline... Kimler vardı ondan başka o evde misafir, kimlerdi ev sahibi. Hiç birini hatırlamıyorum. Unutamadığım sadece o gece, sabaha kadar yatağımda ateşler içinde yandığım. Aileme nasıl söylerim bu kıza aşık olduğumu. İlk aşkım... Bekler mi acaba  beni bir on yıl kadar?

Tik sesi kendime getiriyor beni. Etrafımda yaşıtlarım teker teker ayrılıyor, bırakıyor beni geride.. Dünya çok değişmiş. Olan biteni seyrediyoruz artık. Torunlar ayaklarımızın etrafında koşuşturuyor. Onlara bakıp hikayenin başını görüyoruz.

Yine bir tak başa doğru sarıyor makarayı. Lise yıllarına gelmişim. Yeni bir aşk ama ilki gibi değil. İlgi gösterdiğimi anlasın diye, neler yapmıyorum ki! Ama anlamıyor işte. Ne onun lügatinde aşk meşk işleri var ne de bende "Seni seviyorum" diyecek yürek. Lise bitiyor. Herkes yoluna gidiyor...

Tik tak, tik tak bugün geçmişle gelecek arasında bir gidiyor bir geliyorum...

29 Mayıs 2016 Pazar

YAYLADA GÜZEL BİR PAZAR GÜNÜ

29/05/2016 Pazar, Tire




Bugün çalışma yok. Ailecek birlikteyiz. Bu birliktelik bizi mutlu ederken hepimizin kiloları artıyor. Yaylaya çıkıyoruz. Bahçe girişindeki duvar dibinde biten gelincikler selamlıyor bizi.

Yanımızda yaprak sarmalar... Erik topluyoruz. Dalından koparılan her erik bizi daha mutlu ediyor.

Ağaçların tepelerine yetişmekte zorlanıyoruz. Ağaçlardan birine çıkmaya çalışıyorum. Oğlum "Aslan babam sen yaparsın." diye destek veriyor. Eşim ve kızım feryat figan düşeceksin diye ortalığı birbirine katıyor.  

Oturuyoruz havuz başına, güzel saatler geçiriyoruz yaylada.

ALAÇATILI - MEHMET CULUM


Kitabın Adı: ALAÇATILI "kökler, taş ev, yasak aşk"
Yazar: Mehmet CULUM (2005, Alaçatı/İZMİR)

Sayfa Sayısı: 329
Yayınevi: A.P.R.I.L Yayınları Basım Yılı: 3. Baskı. Mart 2007, Ankara
Türü: Roman

Kitap Hakkında: Son yıllarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. Alaçatılı yazar Mehmet CULUM bu eseriyle ölümsüzleşmiş. Yazım ve imla hataları da yok denecek kadar az. Bana göre kapak tasarımı seçilen renk olarak kitabın hak ettiği ilgiyi uyandırmıyor. Osmanlının çöktüğü Birinci Dünya Savaşı yıllarından günümüze kadar gelen bir serüven. Nefis bir araştırma. Alaçatı ve Çeşme'nin tarihi. Balkan ve Ege halklarının birbiri içine geçmiş dramatik yaşantısı. İki ailenin zaman zaman kesişen hayatları. Bir taş ev ve onun bodrumu. Orada başlayan saf ama ümitsiz bir aşk. Hayatın gerçekleri.  Zorluklar ve dostluklar... Savaş yılları...   Yıllar sonra köklerini arayan bir yabancı. 

Yazarın tarihe ışık tutan iki eseri daha var. 2004 yılında yayımlanan Azap Ağa "Bir Ege Hikayesi" ve 2009 yılında yayımlanan Çeşme "Kalenin Gölgesinde". Her üç romanı da Çeşme ve yöresini anlatıyor. İlk okuduğum kitabı "Alaçatılı" dan sonra diğer kitaplarını da okuma arzusu uyanıyor bende.

Yazarı anlatmaya devam edeyim. 1948 Çeşme doğumlu, Bornova Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra A.Ü SBF İşletme Bölümünü bitirmiş. Bir otelin ön bürosunda Hollandalı Jeanne ile tanışmış ve evlenmişler. 1982 yılından itibaren Çeşme'de eşiyle birlikte  antikacılık işine giriyor. Emekli olduktan sonra da Çeşme ve Alaçatı'nın tarihini araştırıp yazmaya başlıyor. Romanın ilk bölümünde olaylar sahip oldukları bu antikacı dükkanında geçiyor. Yazar romanına misafir ettiği iki ailenin nesiller süren yaşamını basit, akıcı ve duygulu bir dille anlatıyor.

Beni derinden etkileyen bir roman. Hele son bölümlerde duygularıma yenik düşüyorum. Kitabı bitirdiğim zaman sabah ezanı okunuyor. Kaderleri, yaşamları boyunca Sakız ve Alaçatı arasında sürüklenmiş Rum aile ile gördükleri zulme dayanamayıp topraklarını terk ettikten sonra onlara katılan Boşnak ailenin dramı. Her seferinde yeniden kurulan düzenler, yaşam mücadelesi, savaş yılları. Angeliki ve Refik arasında filizlenen aşk. Refik'in çaresizliği. Angeliki'nin büyük aşkı. George Refique Armolia'nın elli küsur yıldan sonra geçmişinin nice yaşanmışlıklarına şahit olmuş "Taş Ev" de kardeşi Halil'le buluşması. Akan gözyaşları... Göz yaşlarım...

Ömer'in örnek esnaf davranışı. Amerikalı George ile doğan dostluk. Anlatımın güzelliği... Bazı filmlerin olduğu gibi kitapların da hem seveni vardır hem de sevmeyeni. Bu bakımdan kitap tavsiye etmek risklidir. Ama ben bu kitabın okuyun diyorum. Hele hele Egeli ve göçmenseniz hiç kaçırmayın. Orhan Pamuk halt etmiş yanında... Helal olsun sana Mehmet CULUM bey. Ne mutlu sana ki tarihe kalıcı notlar düşerek böyle bir eser kazandırmışsın yörene!

ESNAF NE DEMEK? (2)

28/05/2016 Cumartesi, Tire

Terslikler bugün de devam etti diyeceğim ama terslik değil bunlar. Artık iyice nefret etmeye başladım insanlardan. Kendimi aciz hissetmeme neden oluyorlar. Ama benim acizliğim değil ki bu. Onların ahlaksızlığı. Dün "Esnaf" ın TDK sözlüğündeki tanımına şaşırmıştım. Ne kadar doğru yazmışlar. Aralarında namusuyla düzgün iş yapanlar var, onlara aynı etiketi paylaştıkları için acıdım. Eşime de okudum dün yazdıklarımı. "Esnaf" tanımına o da şaşırdı! Yok yok, her esnaf buradakiler kadar mesleğinde yozlaşmış olamaz. Sırf bu yüzden buralara geldiğime pişman olmaya başladım. Eğitimle de ilgisi yok ki bunun. İşim gereği yurdun dört bir tarafını dolaştım. Bu kadarını hiçbir yerde görmedim. Sadece Arap ülkelerinden var bu ağırlık ve gevşeklik. Onlar da "Bukra İnşallah", yani "Yarına İnşallah" derler ama Allah'ın yarını bir türlü gelmek bilmez. Sadece ahlaksızlıklarına Allah'ı ortak ederler. Bizim iş ne zaman biter? diye sorduğunuzda her zaman aynı cevabı alırsınız oralarda. "Bukra İnşallah" Sinir sistemim alt üst.

Baki Usta buradaki istisna insanlardan. Yukarıda çalışmaya devam ettiğinden eminim. Yoksa arar "Bugün ben şu nedenle gelemeyeceğim." derdi.

Bugün elektrikçi ve mermerci gelecekti güya. Önce mermerciyi arıyorum. "Sabah elemanı gönderdim ölçüleri aldı." cevabı şaşırtıyor beni. Eleman nasıl bilecek nerenin ölçüsünü alacağını diye aklımdan geçirirken Baki Usta aklıma geliyor. Ölçü alınacak yerleri o göstermiş olmalı... "Sizi bekliyorum renk seçimi için" diyerek devam ediyor. "Biz de yukarı çıkıyorduk, dönüşte uğrayalım. Saat kaça kadar dükkandasınız?" diye soruyorum. "Her akşam saat sekiz buçuğa kadar kalıyorum ama bu akşam yedi buçukta çıkacağım." diyor.

Öğlene doğru arabaya dolup yaylaya doğru yola çıkmıştık. Dönüşte gecikiriz düşüncesiyle önce mermerciye uğramayı teklif ettim. Hem de renk ve desen seçimine birlikte karar verebilecektik. Tekrar telefonla arıyorum mermerciyi. Yeni bir show room açmışlar. Orada olacakmış. Yeni mağazalarının yerini güçlükle buluyoruz. On beş, yirmi dakika beklememize rağmen gelen giden yok. Sanayideki atölyede olduğunu söylüyorlar. Zaman geçtikçe eşim söyleniyor, ben sinirlenmeye başlıyorum. Bir kez daha telefon ediyorum. Telefonu meşgule alıyor. Az sonra bir mesaj geliyor telefonuma. "Yoldayım" İyi, madem yola çıkmış, biraz daha bekleyelim bari" Bir on beş dakika daha geçiyor. Gelen giden yok. Can sıkıntısıyla "Hadi, çocuklar gidiyoruz." diyorum. Show room daki görevliye daha fazla bekleyemeyeceğimizi söyledikten sonra çıkıyoruz dükkandan. Arkamızdan mermerci geldi mi, gelmedi mi bilmiyorum. Ama en azından bir arasın, kusura bakma geç kaldım, sizi beklettim desin, özür dilesin. Yok kardeşim yok, boşuna beklersin böyle şeyleri! Buranın esnafı kendi işini yaparken müşterinin başka işi yok zanneder. Elektrikçi Kamil gibi... "Abi ben yarın ararım, sen gelip kapıyı açarsın." demişti. "Kamil, bak bir saat söyle ben ona göre senin telefonunu bekleyim." "Yok, abi müsait olduğumda ben seni ararım." Ne diyeyim şimdi ben bu herife? "Sen işlerini yoluna koyacaksın, ben sabahtan akşama kadar bir yere gitmeyeceğim, bir iş yapmayacağım, sadece hazır ol da senin telefonunu bekleyeceğim, öyle mi?" Böyle tepki verince de uzaylı görmüş gibi şaşırıyorlar!

Söylene söylene yaylaya yöneliyoruz. Elektrikçi Ali'nin dükkanı yolumuz üzerinde. Sözde bu hafta sonuna kadar işleri tamamlayacağına söz vermişti. Burada sözler maalesef ağızla verilmiyor! Oğlu varmış dükkanda. Elemanlarının yaptığı kazayı soruyorum. Beyin kanaması geçirmiş çocuk  ama dün yoğun bakımdan çıkarmışlar. "Baki Usta'nın havuzun cam mozaiklerine başlayabilmesi için Kamil'in en geç bugün tesisat bağlantılarını yapmış olması gerekirdi " diyorum. Bir sürü bahane uyduruyor. "Kamil bir şey söylemedi bize" diyor. Telefona sarılıyorum yüzleştirmek için. "Yok arama," diyor panikle, "Elemanımızla aramızı bozarsın, yöneticilik yaptın bilirsin bu işleri." Evet, yöneticilik yaptım ama yalancılık yapmadım. "Babana da söyledim o biliyor." diyorum." Önceden haber vermediğiniz için bu gecikmeler oluyor." deyip bir de beni suçlu duruma düşürünce zıvanadan çıkıyorum. "Lanet olsun, bu sıkışıklıkta seramik ustasını getirene kadar anam ağladı, şimdi işin önünü açmadığınız için gidecek. Ben bir daha nasıl getireceğim onu? Dünyanın işini yaptım ama böyle şerefsizlik görmedim. Hani işim var deyip gelemezsin anlarım. Ben de ona göre kararımı verir, ya seni beklerim ya da başkasını bulur işimi görürüm. Ama siz geleceğim deyip gelmiyorsunuz. Sizinle anlaşmanın bir yolu yok." O kadar dolmuşum ki, küfür alışkanlığı olmayan ben neredeyse küfür edeceğim. Birinin beni durdurması lazım. Pes ediyor sonunda. "Tamam," diyor, "Birini gönderiyorum şimdi." Birini arayacakmış gibi telefonunu eline aldığında ben dükkandan dışarı atmışım kendimi. "Gönder, ne yaparsan yap artık." diye bağırıyorum hala arkama dönüp.

Bundan sonra bu dükkana bir daha uğramam artık. Kesin kararımı verdim. Pazartesi geldiler, geldiler. Yoksa başka bir üç kağıtçı bulacağım. Çünkü düzgünü neredeyse yok bu memlekette...
Oğlum kullanıyor arabayı. Ben nasıl kullanırdım bu sinirle, bilmiyorum. Kızım kendi arabasıyla gelip yaylada buluşacaktık. Biz gecikince bizden daha önce varmış. Bahçe kapısının önüne geldiğimizde arıyor bizi. Baki Usta işlerini bitirip eşyalarını toplamış, çıkmak üzere. Binayı açıp yaptığı işleri gösteriyor. Salonun işlemeli sövelerinin üzerine attığı yaldızlı boya muhteşem görünüyor. Kamil gelmediği için havuzun cam mozaiklerine başlayamamış. Korktuğum başıma geldi işte! Uğursuz elektrikçi yüzünden iş yarım kaldı. Şimdi bir sürü iş arasında ne zaman sıramız gelir, gelir mi? Dert yandım ona biraz. "Sen ara bir de, zamanında yapmadığınız için benim işim yarım kaldı de" diyorum. İtirazsız arıyor, elektrikçi Ali'yi. Ben arasaydım açmazdı telefonu yine. O arayınca açıyor hemen. Anlatıyor durumu. Pazartesiye adam göndereceğini söylüyor. İş işten geçtikten sonra... Yine de bu verdiği söz neresinden çıktı emin değilim. Pazartesi göreceğiz. Ağzından çıktıysa elemanı gönderir!

Baki Usta gidiyor. Bahçeye dalıyoruz. Gönlümüzce kiraz topluyoruz. Ağaçlarda meyve bol. Oradan erik toplamaya geçiyoruz. Çoluk çocuk gönlümüzce eğleniyoruz. Ne kadar güzel bir şey dalından meyve toplamak!

Dönmek üzereyken çalıyor telefonum. Arayan Elektrikçi Ali'nin oğlu. Güya hemen eleman gönderecekti. "Abi ustalar oradaysa ben elemanı gönderiyorum." Şaka gibi ya... Yok şaka olamaz bu, bir kabus. "Kardeşim babanla konuştuk, pazartesi günü gönderecekmiş elemanı.  Tesisat bağlantısını yapmadığınız için usta cam mozaik işine başlayamadı ve çıkıp gitti. Akşama kadar sizin keyfinizi bekleyecek değil ya, daha mutfakta elektrik su bağlantıları yapılacak, ona göre cihazlar için servise haber vereceğiz." diye söyleniyorum. "Tamam abi, o zaman pazartesi gelir bütün işleri tamamlarız." diyor. İnanmaz bir ses tonuyla "İnşallah" diyorum. 



Dönüşte İstasyon Parkına gidiyoruz. Oğlum ve kızımla bir tavla turnuvası düzenliyoruz. İlk oyun kızımla benim aramda. Çok çekişmeli bir maçın sonunda 5-4 kaybediyorum. Kafam karışık çünkü! Ama o dinlemiyor tavlayı sıkıştırıyor koltuğumun altına!Oğlumla finali oynayacaklar lakin vakit geç oluyor. Eve dönüyoruz. Ailecek keyifli bir akşam yemeğinden sonra günün bütün yorgunluğunu atıyoruz. 

28 Mayıs 2016 Cumartesi

ESNAF NE DEMEK?

27/05/2016 Cuma, Tire

Son bir yıldır bütün işim esnafla. Esnaf nedir? TDK ve diğer sözlüklerde yazılanlar yaşadıklarıma cuk oturdu.

Esnaf: Başlıca düşüncesi, mesleğinin bütün inceliklerinden yararlanıp bunları karşısındakinin zararına kullanarak ve kötü örnek oluşturarak çok para kazanmak olan kimse.  Bu uğurda mesleğini yozlaştıran kişi.

Cumhur Usta terasın demir kapısı ile tuvalet lavabolarının profil demirden alt desteklerini yapmaya gelecekti bugün. Kahvaltı faslını uzatmamın sebebiydi onun gelişini beklemem. Çok geçmeden telefon edip yaylaya yaklaştıklarını haber verdi. Az sonra geleceğimi söyledim.

Yukarı çıkmadan önce inşaat malzemelerini aldığım yerden Baki Usta'nın istediği malzemeleri; havuzun cam mozaik yapıştırma harcını ve derzlerde kullanacağı fugaları aldım. Yaylaya vardığımda Baki Usta salonun sövelerini boyuyordu. Oldukça titizlik isteyen bir iş bu. Cumhur Usta ise yanına aldığı iki elemanıyla teras kapısının ferforje kapısının montajına başlamış.

Ustalar çalışırken elektrikçi Ali'yi aradım. Adı elektrikçi ama aynı kişi su tesisatlarını da  yapıyor. Uzun uzun çaldırmama rağmen açmadı telefonu. Bugün açana kadar sonsuz kez çaldırmayı kararlıydım. Neyse ki ikinci arayışımın son anında açtı telefonu. Bıkkın bir ifadeyle "Buyrun" dedi. Telefonunun ekranında kim olduğum yazılı olduğuna göre, bu "Buyrun" lafı ne oluyor? Sanki ilk kez arıyorum! Hadi, dalgın falandır diye kendimi tanıtıyorum. O hala "Neden aradın?, "Ne var?" havalarında. "Ya, Ali Bey ne zaman tamamlayacaksınız şu işimi?" deyince elemanlarından birinin kaza geçirdiğini, onunla ilgilendiğini söylüyor. İnsanız ya, hemen işi unutup "Geçmiş olsun, İnşallah önemli bir şey yoktur." falan diyorum. "Bilmiyorum, film çekiliyor şimdi." diyor. "Tamam o zaman, sonra görüşürüz." deyip kapatıyorum. Madem ben sana o nezaketi gösterdim, senin de işin bittiğinde veya müsait olduğun en yakın zamanda beni araman lazım değil mi? Yok kardeşim yok burada böyle insanlık.

Canım sıkılıyor. Mutfağa davlumbaz yaptırmam lazım. Burada İzmir'den daha uygun fiyata yaptırırım diye geçiyor aklımdan. Normali de bu olmalı. O kadar yol kat etmeyecekler en azından. Tanıdığım ve daha önce iş yaptırdığım biriyle konuşuyorum. İki kardeş bunlar. İçlerinden daha dürüst olanı "Elimizde çok iş var, biz yapamayız. Ama sen yine bizim biraderle konuş belki o yardımcı olur." diyor. Arıyorum biraderi. Birader istekli, "Elimdeki işi bitirir bitirmez hemen geliyorum" diyor.

O gelene kadar mermerciyi arıyorum. Bugün Ödemiş'te işi varmış, "Yarın haberleşelim." diyor. Cumhur Usta kapı montajını tamamladı, alet edevatı aşağı indiriyorlar. Baki Usta soruyor, "Kaza geçiren kim acaba? Bilmiyorum, sormadım ki! Adamın telaşı var. "Bize gelen Kamil olmasın?" Kamil'in numarasını çeviriyorum merakla. Ancak ikinci çaldırışımda açıyor o da. Kazayı o yapmamış. Devamlı dükkanda duran esmer bir çocuk motosikletle coco-cola kamyonuna çarpmış. Burası motosiklet yoğunluğunun en fazla olduğu bir yer. Her gün kaza olur. Ne trafikten anlarlar ne kendi canlarını, ne de başkalarının canlarını önemserler. Kamil'e yarım bıraktığı işleri hatırlatıyorum. "Bugün sizin oraya gelecektim ama kaza olunca beni başka yere yönlendirdi patron." diyor. Peki bugün, yarın gelebilecek misin? Bak sizin işlerden başka bir eksik kalmadı burada" diyorum. "Ali beyle konuşmam lazım" diyor.

Baki Usta on beş kiloluk bir varil beyaz boyanın arttığını söylüyor. İhtiyacı olan sadece üç ya da dört kiloymuş. "Açılmamış on beş kilo yerine beş kilolukla değiştirelim" diyor. Ben olur deyince boya varilini arabaya taşıyor. Demircilerin genel tuvaletlerdeki işleri de bitmek üzere. Altı lavabonun altlıklarını yerine tespit etmişler. Onlar gitmeye hazırlanırken, Yusuf Usta geliyor. Davlumbaz için ölçü almak üzere taş binaya giriyoruz. Her yeni geleninin verdiği tepkiyi veriyor o da. "Ne güzel yermiş burası?" Gazino mu açacaksın buraya?" "Yok kardeşim ben buraya pavyon açacağım!" diyesim geliyor. Restoranın buradaki adı "Gazino". Bir de askerdeyken yemek yenip içki içilen yerlere "Gazino" dendiğini hatırlıyorum. Subay gazinosu, astsubay gazinosu gibi... Ama ben gazino deyince çalgılı, çengili, içkili, konsomatrisli yerler aklıma gelir. O yüzden "Gazino mu açacaksın?" sorusu beni zıvanadan çıkarıyor. Belki de sırf bu yüzden sinir katsayım yüksek bugün.

Cumhur Usta'nın yaptığı işleri kontrol ettikten sonra parasını ödeyip yolcu ediyorum. Yusuf Usta davlumbaz yapılacak yerin ölçülerini almaya başlıyor. Uzunca bir süre nasıl bir şey yapacağımızı tartışıyoruz. En sonunda ızgarayı köşeye alınca durum basitleşiyor. Bu imalatı arkadaşına yaptıracakmış. O arkadaşını bulursam aracı parasına gerek kalmayacağını düşünüyorum. Bu arada yüksekten atmasın diye fiyatları bildiğimi söylüyorum. Yörenin insanı kazansın, daha uygun fiyata mal edeyim diye burada yaptırmayı tercih ettiğimi söylüyorum. Ölçüleri yanına alıp akşama fiyat teklifini vereceğini söylüyor.

Çarşıya dönüp boyaları değiştiriyorum. Yeniden yaylaya çıkıp Baki Usta'ya teslim ediyorum boyaları. Epeydir aramadığım eski arkadaşlarımdan birini, Ali'yi arıyorum. O yaptıklarını ben yaptıklarımı anlatıyorum. Kısa zamanda buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Döndüğümde Yusuf Usta arıyor. Önce girizgah taksimiyle başlıyor. "Abi be, fiyat biraz yüksek çıktı!". Nasıl yüksek yani. Bazen öyle şeylerle karşılaştım ki burada. Yüksek dedikleri fiyat bana çok ucuz geliyor! "E, ne kadarmış?" diye soruyorum. Kekeliyor, "E, abi üç bin diyor." "Ne diyorsun sen? Gider İzmir'den yaptırırım daha iyi. Hem bana daha da ucuza gelir. Adamlar o kadar yoldan gelip bir de yol parası verecekler hem de daha ucuza mal edecekler!"" Bırak," diyorum "Bırak kalsın!" İşte bu ülkenin kötü niteliklerinden biri de bu. Dürüst çalışan istisna kişileri bir yana koyuyorum ama genel yaklaşım bu. Beni aldattığı zaman tuhaf bir zevk alacak. Ancak bunu bir kere yapabilecek ahmak. Bu ve bunun gibi insanlar nasıl kazanıyor? Esnaf genelde bu kötü özelliklere sahip olunca içlerinden doğrusunu bulmakta zorlanıyorsunuz da ondan. Biri olmazsa gidip bir başka uğursuza kaptırıyorsunuz kendinizi. Ancak haksız paranın hiç birine yaramayacağına dair bir inanç var hala içimde.

Dün hiç uykum gelmedi. Sıfır uyku yani. Eve gelir gelmez önce koltukta sızıyorum. Daha sonra yatağıma geçip son ayların en uzun uykusunu çekiyorum.

27 Mayıs 2016 Cuma

BİZİM PINK FLOYD: ANOTHER BRICK IN THE WALL


Üniversite yıllarımı hatırlatan en güzel bestelerinden biridir Pink Floyd grubunun "Another Brick in the Wall" u. Bu parçayı bir kez de Azerbaycan müzik grubu "Bizimkiler" in yorumuyla dinleyin. Ritim sazlar eşliğinde başlayıp tarla devam eden ezgiler beni sarhoş etti. Kanunundan klarnetine, akordeonundan zurnasına kadar bir şark sazları cümbüşü...  İşte ben böyle kültür mozaiği istiyorum. Doğu batı sentezi böyle olmalı. Batı ve doğu ne de güzel kaynaşmış. Batısı bizden batı doğusu bizden doğu. Sadece Pink Floyd mu? Hayır. Ray Charles'ın "Hit the Road Jack" yorumu kesinlikle "Another Brick in the Wall" u aratmaz. Bir de meraklılarına tüyler ürpertici klarnet taksiminin ardından gelen Sting'in "An English Man in Newyork" u ile udun, tarın ve kanunun mükemmel uyumunun sergilendiği Sade'nin "Smooth Operator"'unu öneririm. Dost Azerbaycan'ın Bizimkiler Gurubunu gösterdikleri üstün performanslarından dolayı candan kutluyorum. 




CADDELER YAĞMURA TESLİM!

26/05/2016 Perşembe, İzmir

Oğlumun on beş gün önce geçirdiği göz operasyonundan sonra kontrol için yine bugün İzmir yollarına düşeceğiz. Sabahın köründe Baki Ustanın telefonuyla uyanıyorum. Dün bıraktığı yayla anahtarlarını almak üzere evin önüne gelmiş. Hemen giyinip aşağıya iniyor ve anahtarları ona teslim ediyorum. Dün de Ünal ve Selim Ustalarla yaylada buluşmuş, onlara yaptırmayı düşündüğümüz kapı sundurmaları, dolaplar, kasa bankosu ve bar/içecek grup mobilyaları için tasarım/teklif çalışmalarını istemiştik.

Kahvaltı ertesi yola çıktığımızda güzel görünen hava İzmir'e yaklaşırken yağmura döndü. Biraz erken gelmişiz. Randevu saatini beklerken Alsancak'ta biraz oyalandıktan sonra muayenehaneye tam zamanında atıyoruz kapağı! Aniden şiddetli bir yağmur bastırıyor, arkasından kocaman yağmur damlalarına dolu taneleri eşlik ediyor. Uzun zamandır bu şiddette bir yağmura şahitlik etmemiştim. Kısa sürede cadde ve sokaklar birer akarsu yatağına dönüyor.

Tam yirmi dakika gecikmeyle kabul ediyor doktor bizi. Gelişmelerin iyi olduğunu öğrenip seviniyoruz. Her operasyon bir risk aslında. Bir sürü belgeler imzalatılmıştı operasyon öncesi. Kazara işler ters gitse sorumlu olan doktor değil yine biz olacaktık! Dışarıda sağanak gök gürültüsü eşliğinde devam ediyor. Sırılsıklam ıslanmayı göze almadan arabayı park ettiğimiz yere kadar yürüyebilmek neredeyse imkansız. Yağmurun hız kesmesini bekliyoruz uzunca bir müddet. Baki Usta'ya telefon ediyorum. Hafif bir serpinti şeklinde uğrayıp geçmiş yaylada yağmur. Çatıda bacaları boyamaya başlamış. İzmir'deki tufandan bahsediyorum ona.

Daha fazla beklemeye sabrım kafi gelmediğinden saçak altlarından seke seke arabaya ulaşıyorum. Şehrin alt yapısındaki eksiklik ve hatalar su yüzüne çıkmış. Yollarda drenaj diye bir şey yok. Bir saat içinde şehri teslim alan şiddetli yağış nedeniyle yollar göle dönmüş... Kızım telefonda iş yerinden çıkmak üzere olduğunu, bizi evine beklediğini söylüyor. Bir de tiyatroya bilet falan alacakmış. Akşam onda kalmamızı istiyor. Evi şehrin diğer ucunda. Akşam kalmamız mümkün olmadığı gibi uğramaya kalksak işlerimizi bitiremeyeceğiz. Yarın Cumhur Usta ferforje teras kapısı ile lavabo altlarına profil elemanların montajlarını yapmaya gelecek.  Bu yüzden Gıda Çarşısına uğrayıp hemen eve dönmek istiyoruz. Abisinin izninin bitmesine bir haftadan daha az bir zaman kaldı. Son haftayı hep birlikte geçirmek arzusunda olduğumuzu ilettikten sonra yarın akşam onun gelmesini istiyor ve yönümüzü Gıda Çarşısına çeviriyoruz. Yağmur hızını kesmiş ama hala devam ediyor. Oğlumun karnı acıktığından birer burger yemek üzere mola veriyoruz. Çoktandır burger yememiştim. İyi bir beslenme yöntemi değil de zaten. İnsan genç olunca yine bir derece, vücut yakıyor. Artık olan oldu, senede bir yemişim zararı yok diyor ve oğluma eşlik ediyorum. Yurt dışından döneli beri ipin ucunu iyice kaçırdım, üç dört kilo aldım. Eşim bugün benden daha dirayetli, salata tabağıyla yetiniyor ama bizim patateslere ortaklık etmekten de alamıyor kendini!

Şans eseri Gıda Çarşısında aradığımız yerleri  kolayca bulup çatal, kaşık ve bıçak takımlarımızı alıyoruz. Diğer ihtiyaçlar için fiyat teklifleri alıyoruz. Dönüş yolumuzun üzerinde önce Vatan mağazasına oradan da Metro'ya uğrandıktan sonra alışveriş işleri tamamlanıyor. Aydın tarafında hava yükselmiş ama Ödemiş civarında şiddetli yağış görünüyor. Tire her ikisinin arasında sıkışıp kalmış. Beklemediğimiz bir anda karşımızda gök kuşağı beliriyor. Hava da artık ağır ağır kararmaya başlıyor. Gök kuşağını geçtikten bir müddet sonra yağmur başlıyor yine. Yağdıkça seviniyorum. Toprak sulanıyor, bereket yağıyor aslında. Bereket yağıyor derdi eskiler de anlamazdım dediklerini... Önümüzdeki aydan itibaren yağmurlar kesileceği için ağaçları, bahçeleri sulamamız gerekecek. Özellikle de geçen yıl diktiğimiz zeytin, incir ve diğer meyve ağaçlarını. Arazi meyilli. Bu güzel manzaranın diyeti bu. Damlama sulama boruları hepsi elden geçirilecek. Keşke yağmur yaz aylarında da yağmaya devam etse de beni bunca işten kurtarsa... Çok şey istiyorum galiba!

26 Mayıs 2016 Perşembe

TÜRKİYE'DE ASKER OLMAK

Artık ne haber dinlemek ne de şehit lafını duymak istiyorum. Neden varlıklı ailelerin çocuklarından asker ya da polis çıkmaz? Bu dünyanın yükünü neden hep garip ve yoksullar çeker? Türkiye'nin meslek haritasını çıkartmışlar. Uğur Kariyer Merkezi tarafından 900 bin kişiye uygulanan bir testle ülkemiz gençlerinin kariyer eğilimleri ölçülmüş. Yapılan araştırmaya göre Ege Bölgesi'nde yaşayan gençlerin meslek tercihi olan askerlik diğer bölgelerde sıralamaya dahi girmiyor. Ne yaman çelişkidir bu! Ülkeyi ateş çemberine sokan bir politika güden partiyi diğer bölgeler iktidara taşırken ceremesini iktidarı devirmek isteyen Ege Bölgesi çekiyor.   

Ben de Ortaokul son sınıfa giderken Kuleli Askeri Lisesi sınavlarına katılabilmek için form doldurmuştum. Annemle bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzu hatırlıyorum. Aslında o benim en çok doktor olmamı istiyordu ama bir işçi ailesinin tek maaşla dört çocuk okutması da kolay bir iş değildi. Askerlik mesleğini tercih etmek bazıları için bir kurtuluş, hayat garantisiydi. Döneminin en itibarlı mesleğiydi askerlik. Şimdiki gibi silik, saçma sapan politikalar yüzünden sürekli kan kaybeden bir kurum değildi. O zamanlar cumhurbaşkanını tanımayanlar genel kurmay başkanının adını gayet iyi hatırlarlardı. Siyasetten uzak, başına buyruktu asker. Cumhuriyeti koruyan, Atatürk'ü sayan, laikliğin en güçlü teminatıydı. Başbakan, bakan, bürokrat her kim varsa yönetimde bütün siviller çekinirdi askerden. Asker eşleri de kocalarının taşıdığı rütbeye göre itibar görür, en rütbesizi dahi benim kocam asker deyip sivil kocalı hanımlara caka satardı. Başarılı olanlar önce kurmay, sonra general, daha sonra kuvvet komutanı ve genel kurmay başkanı olurdu. Cumhurbaşkanı olmanın mutlak koşuluydu bu yollardan geçmek.

Ortaokul yaşlarında değirmenin suyunun nereden geldiğini hiç umursamazdık. Zor koşullarda geçinebilmek ailemizin en büyük sıkıntı kaynağıydı oysa. Bize hissettirmeseler de bir yerde tıkanıp kalacakları gün gibi açıktı. Bu düşünceler içinde verdik kararımızı. Özenle doldurduğum müracaat formunu zarfa koyup kapattım ağzını. Orhan Bakkal'ın önündeki PTT'nin sarı posta kutusuna atmadan önce zarfın üzerine adresi yazıp, pulunu yapıştırdım. Başvuru formunu doldurmakla asker olunmuyor elbette. Bir sürü soruşturmadan geçmek gerek, yazılı sınavı, mülakatı var. Ancak tuhaf bir şekilde bir endişe kaplıyor içimizi. Geri dönülmez bir girdabın içindeyiz sanki. Ben bir, annem bin pişman. Bilgilendirme kılavuzunu elimizden düşürmüyoruz. Bir yerde eğitimin yarıda bırakılması halinde ödenmesi gereken yüklü tazminatlardan bahsediliyor. Paniğe kapılıyoruz. Bizim zarf ellerine geçerse ne olacak? "Vazgeçtim, asker olmak istemiyorum." deme hakkım var mı? Yoksa tazminat mı ödetecekler?  

Arka sokakta PTT'nin sarı renkli posta kutusuna koşuyorum. Kutunun üzerinde postanın alınacağı saatler yazılı. Günün belli saatlerinde PTT sarısı bir triportör gelip kutunun içinde biriken mektupları alıp merkez postanesine götürüyor. İşi garantiye almak için posta kutusunun önünde saatlerce triportörün yolunu gözlüyorum. Görevli geliyor sonunda. Zarfımı iade etmesini istiyorum. Önce veremeyeceğini, merkezden almam gerektiğini söylüyor. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Yalvarıyorum adama, zarfımı geri versin diye. Uzun bir mücadeleden sonra kimliğimi istiyor. Zarfın içinde ne olduğunu soruyor. İkna oluyor, yırttığı zarfın içinde gördüklerinin beyanımı doğruladığını anlıyor. Doldurduğum formu elime aldığımda yeniden doğmuş gibi seviniyordum.

Şimdi düşünüyorum da; Nur içinde yatsın anneannemin dul maaşı ile Kredi ve Yurtlar kurumundan aldığım öğrenci kredisinin desteğiyle  yurdumuzun en iyi üniversitelerden birini bitirmiş, ortalamanın üzerinde bir yaşam sürüp emekli olmuşum. Zarfı geri çevirmeyip askerlik mesleğini seçseydim, şehit! olmasam bile büyük bir ihtimalle darbeye teşebbüs suçlamasıyla içeri atılacaktım.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

BUGÜN BENİM EN ÖZEL GÜNÜM

25/05/2016 Çarşamba, Tire

Bugün benim için çok özel bir gün. Tam yirmi dokuz yıl önce baba oldum.
O zamanlar yirmi sekiz yaşında, başında kavak yelleri esen genç bir mühendistim Diyarbakır Karakaya Barajında. Yaklaşık iki sene önce eşimi memleketin en batısından alıp gelin getirmiştim dağların arasına. Doğum zamanı yaklaşınca İzmir'e döndük. Akşamları birer ikişer saatlik mesaileri resmi izin süreme ekledikten sonra bir aylık iznim olmuştu. Sancıların gelmesini beklerken Orhan Pamuk'un bence en güzel kitabı olan "Cevdet Bey ve Oğulları"na başladım. O yıllarda eşimin süpervizörlüğünde başlayan kitap okuma alışkanlığıma ilaç gibi gelmişti bu kitap.

Günler günleri kovalarken kendimi okuduğum kitaba kaptırmış gidiyordum. Oğlumuzun keyfi de yerinde olmalı ki günü gelmesine rağmen hiç oralı değildi. İznimin üçüncü haftasına doğru içim sıkılmaya başladı. Bu çocuk biraz daha gecikirse iznim bitecek ve dönmek zorunda kalacaktım!  O zamanlar genç bir mühendisim. İşimi kaybetmek istemiyorum. Diğer taraftan eşime "Benim iznim bitti, sen nasıl doğuracaksan doğur artık." diyemezdim. Koca "Cevdet Bey ve Oğulları" romanı bitti bizim ufaklık dönmüş sırtını yatıyor. Bu kadar rahat yani...

İznimin bitmesine sadece üç gün kalmış. Doktoru "Suni sancıyla çağıralım yoksa geleceği yok bu oğlanın." diyor. 25 Mayıs 1987 günü İzmir'de özel bir hastaneye gidiyoruz. O zamandan belli bu çocuğun akıllı olacağı. Dünyanın halini düşünüp daha emniyetli gördüğü yerde kalmayı tercih ediyor. Hem orada ekmek elden su gölden, keyif keka.

Sabah saatlerinde geldiğimiz hastanede doğum ancak geceye doğru gerçekleşti. Biraz daha gecikse gün atlayacaktı. İşte zamanın durduğu an. İlk sesini duyduğumuzda... Gözleri görmez yeni doğan bebeklerin derler. Yok bizimkisi etrafta kim var kim yok göz gezdiriyor. Gözler renkli. Bu harika bir şey. "Daha belli olmaz dönebilir." diyorlar. Ertesi sabah evimize taşınıyoruz. Bir gün sonra bebek sarılığı. Kemeraltı'nda eski bir Rum evinden bozma muayenehanesi olan doksan yaşlarındaki doktora götürüyoruz çocuğumuzu. Doktorun yaşlılıktan elleri titriyor ama işinin ehli. Selahattin Tekand, Hitler zulmünden kaçan Türkiye aşığı Prof. Dr. Albert Eckstein'ın asistanlığını yapmış İzmir'in efsane çocuk doktorlarından... Küçücük oğlumu kundağında öyle bir kucaklamışım ki anlatamam. Kemeraltı kalabalık bir çarşı. Kimse çarpmasın diye üzerine kol kanat geriyorum. O an aklımdan geçeni hala hatırlarım. Gözünü kırpmadan canını verebileceğin ne olabilir ki başka, insan hayatında. Tekand dedesinin verdiği ilaçlar oğlumu hemen iyileştiriyor.

Çok çabuk geçiyor üç gün, dönmek zorundayım. Gözler hala yeşil... Ne benim ne annesinin gözleri renkli. Anne tarafından almış gözlerinin rengini. 

Doğduğunda zayıftı biraz bacakları çöp gibi. Ama iki üç yaşlarına geldiğinde çok güzel bir çocuk oldu. Öyle ki, yoldan geçenler dönüp bir daha bakıyorlardı. İşimden dolayı çok yer değiştirdik. Her değişiklik yeni okul, yeni çevreydi onun için. Ama kısa zamanda bu değişikliklere uyum sağlamayı bildi benim oğlum.

Ders çalışmayı oldum olası pek sevmez. Zekasıyla götürdü eğitim hayatını. Tam bir test canavarı. Zaman çabuk geçti. okullar bitti. Şimdi benim meslektaşım. Onunla gurur duyuyorum. İyi ki doğdun oğlum, nice sağlıklı ve mutlu yılların olsun...

24 Mayıs 2016 Salı

KİRAZ ZAMANI

24/05/2016 Salı, Tire

Uzunca bir aradan sonra nihayet  Tire'deyiz bu salı.  Her seferinde bir işimiz çıkıyor, pazarı kaçırıyorduk. Artık iyice özletmişti kendini. Bu nedenle pazar alışverişini listenin başına koyup günlük planımızı ona göre yaptık. Servisin eksper çağırmak üzere istediği ehliyet, trafik sigorta poliçesi, ruhsat fotokopileri ile banka iban numarasını hazırlayıp pazar sokaklarını dolaşmaya başladık. Pazar her zamanki pazar, rengarenk, cıvıl cıvıl. Ah, bir de park sorunu olmasa...



Yurdumuzun en büyük pazarlarından biri olan Tire Salı Pazarı, geniş bir alana yayılan sokak aralarına kuruluyor. Yakın bir yere araba park etmek imkansız. Çarşının dar arka sokaklarında biraz ilerledikten sonra fazla uzağa düşmeyen bir park yeri bulabildik kendimize.  Alınacak bir şey olmasa dahi bu pazarın sokaklarında dolaşmaktan büyük zevk alıyorum. Tezgahlarda sergilenen baklalar artık iyice iç vermiş, arakalar bollanmış. Derin dondurucuya atmak için yirmi kiloya yakın bakla aldık. Oğlumun çarşıda birkaç işi daha vardı. Ben de elektrikçi Ali'ye uğradım. Birkaç gün ayrılınca benim arkamdan Kamil de bırakmış çalışmayı. Hidroforu kurup suyu şebekeye bağlaması gerekiyordu şimdiye kadar.









Pazar alışverişinden sonra servise bıraktık belgeleri. Yaylada kiraz ve erikler toplanmaya başlandı. Gel gelelim yevmiyeler ağaçlar kadar yüksek olunca hasadın hiçbir anlamı kalmıyor. Tesis bir açılsa gelen misafirlere satarız ya da ikram ederiz. Çarşı pazar işlerini bitirdikten sonra aldıklarımızı eve bırakıyoruz. İnşaat malzemelerini tedarik ettiğimiz yerden süs havuzuna döşenecek cam mozaikleri alıyor, arabaya yükleyip yaylaya çıkıyoruz. Baki Usta bugün çalışacağını söylemişti. Bahçe kapısı açık. İçeride çalışıyor olmalı... 


Yağmurun damar damar oyduğu toprak yolda arabanın altını sürtmemek için olabildiğince dikkatli bir şekilde taş eve kadar içeri sokuyoruz arabayı. Baki Usta bizi karşılıyor ve cam mozaik kutularını içeri taşıyor. Boya işleri hala devam ediyor. İkinci kat kirişlerinin dış yüzü ile salon söveleri boyanacak daha.


Yarın çalışmayacak, bir arkadaşlarıyla tekneyle denize açılıp balık tutacakmış. Dönünce birkaç gün içinde boya işlerini tamamlayacağını söylüyor. Boyanacak yüzeyler oldukça ustalık isteyen dar yerler olduğundan her ustanın harcı değil. Ortalığı batırmadan, boyayı ahşap yüzeylere bulaştırmadan yapılması lazım. Öte yandan tek kişi çalışınca işin süresi de uzuyor tabii.

Ustayı işiyle baş başa bırakıp bahçeye, kiraz ağaçlarının bulunduğu yere yöneliyoruz. Ağaçlar bol kiraz vermiş bu sene. Oradan erik ağaçlarına geçip biraz da erik topluyoruz. Saat beşte geçen sene oturduğumuz evin mutfak dolaplarını yapan Ünal Usta ile buluşulacak. Aynı dolabın bir benzerini yayla evine yaptıracağız.










Dönüş yolunda bir sürü sincap çıkıyor önümüze. Her biri fare kadar, minnacık. Her yıl bizim cevizleri yiyerek kedi kadar oluyor. Fotoğrafını çekmeye çalışıyorum ama hemen gözden kayboluyorlar. Birini kaçırınca diğeri çıkıyor ama bir türlü istediğim pozu yakalayamıyorum. Zaten küçücük şeyler...








Şehre inince Alaybey parkında bir çay içelim diyoruz. Parkın havuzunda yüzen ördekler güzel görüntü veriyor. Ustaya yetişeceğimizden tavla oynayacak zaman kalmıyor, hemen kalkıyoruz. Evde Ünal Ustayla buluşuyor aynı dolaptan bir tane daha yapmasını istiyoruz. Yaylada yapılacak başka işler daha var  Yarın Selim Ustayı yanına alıp yukarı gelecek. Orada buluşup detayları konuşacağız.

  




HAYAT DEVAM EDİYOR

23/05/2016 Pazartesi, İzmir

Bugün artık dönüyoruz evimize. Kızım en erken kalkanlarımızdan biri . "Babişko, hadi çıkıyorum ben." deyip yanağımdan öpüyor yattığım yerde . İki gün süren hafta sonu tatilinden sonra nöbet tutacak bu gece. "Güle güle kızçem." Çocukluğundan beri o bana "Babişko", ben ona "kızçem" derim.

Güzel günler çabuk geçiyor. Eşim ve oğlumla neşeli bir kahvaltıdan sonra kızımızın evinden çıkıyoruz. Hatay poligon durağındaki şarküteriden lor peynirimizi alıyor ve yolumuza devam ediyoruz. İzmir'e her geldiğimizde buradan lor peyniri almadan yapamaz eşim. Gerçekten bu peynirin tadına doyum olmuyor.

Yaylanın masa ve sandalye işini bugün sonuçlandırmak istiyoruz. Karabağlar'a yaklaştığımızda sandalye masa imalatçılarına son bir kez daha bakıyoruz.  Bölgedeki mağazaları üç ya da dört kez teker teker dolaşmıştık daha önce. Artık gerek fiyat gerekse kalite ve model konusunda söylenenlerin hepsi birbirine karışmaya başladı. Hangi modeli nerede gördüğümüz, ne fiyat verdikleri bir tarafa bizim hangilerini uygun bulduğumuz bile net değil zihnimizde. Sadece bir yer vardı ki hem model, hem sağlamlık hem de fiyat bakımından diğerlerinden bir adım önde. Bir iki yer daha gezip doğrudan oraya gidiyoruz.

Mağazadaki yetkili üçüncü kez karşısında görünce bizi, gülerek yanımıza geliyor. İçerideki masanın başında oturan iş yeri sahibini görüyoruz. Hemen yerinden kalkıp o da ilgileniyor bizimle. Oturmamız için yer gösterip çay söylüyor. Sıkı bir pazarlıktan sonra teras ve salon için oturma gruplarını belirleyip peşinat bırakıyoruz. Oradan ayrılırken karar vermiş olmanın rahatlığı yüzümüze yansıyor.

Evden çıkarken bütün eşyalarımızı yanımıza almışız ama bir süre sonra bir eksiklik fark ediyoruz. Dün sabah halden aldığımız balığı kızımın evinde unutmuşuz. Mecburen geri dönüyoruz. Öğlen vakti oldu. Yoldan geçerken Torbalı İlçe Emniyet Müdürlüğünden kaza raporunu alacaktık. Öğle tatilini geçirmek ve karnımızı doyurmak için biraz daha oyalanıyoruz.

Yemeğimizi yedikten sonra İzmir'den ikinci defa yola çıkıyoruz. Kısıkköy'ü geçip Oğlananası mevkii yakınlarında prefabrik ev imalatı yapan bir yerde duruyoruz. Bakıcılık ve bekçilik için devamlı yaylada kalacak genç bir çift almak var kafamızda. Elbette onların kalabileceği bir yer de lazım. Ayrıca yağ, kuru gıda, ceviz ve kestane gibi ürünleri depolayacağımız bir de konteyner gerekecek. Örnek binaları gezdiriyorlar bize, fiyatları öğreniyoruz.

Torbalı'ya geldiğimizde şehir içinde birilerine Emniyet Müdürlüğü'nün yerini soruyoruz. İç kısımlarda bir yerdeymiş. Neyse ki Emniyet kaza raporunu hazırlamış. Bayan polis memuru "Maddi hasarlı zincirleme kaza mıydı?" diye soruyor. Böyle ufak yerlerde öksürsen herkesin haberi olur zaten. "Evet, o" diyerek onaylıyorum. Fotokopi çekmek dışında yapacağı başka bir şey yok aslında yan odada. Ancak hanımefendinin gevezeliği yüzünden iki dakikalık iş yarım saati aşıyor. Arkadaşlarından birinin doğuya tayini çıkmış. Bu yetmezmiş gibi talihsiz karısına da kanser teşhisi konulmuş. Efendim, eşiyle araları çok iyiymiş. Anlatıyor da anlatıyor... Fotokopi çekeceği kağıtları makineye koyuyor koymasına ama bir türlü düğmeye basmak aklına gelmiyor. Teker teker salonda oturan her memurun yanına gidip arkadaşının başına gelenleri "Yazık, ya" diye diye iç çekerek anlatırken çevresindekilere cep telefonundan onlara ait resimleri göstermeye başlıyor. "Hanım, hanım sen ver şu kağıtların fotokopisini bana, daha sonra istiyorsan sabaha kadar anlat arkadaşının başına gelenleri bütün arkadaşlarına." diyemiyor, sabırla sıranın bana gelmesini bekliyorum.

Cep telefonuma bir mesaj geliyor, merak edip bakıyorum. Mesajda son iki aylık internet ücretini ödemediğimi hatırlatarak üç gün içinde ödeme yapmazsam bağlantıyı keseceklerinden bahsediliyor. Daha önce eşimin telefonu kesildiğinde yaşadığımız şaşkınlığı yaşamadık bu sefer. Bütün ödemeler verdiğimiz talimat üzerine banka tarafından yapılıyordu. Kredi kartının kaybolması üzerine bir önlem olarak ödemeler durdurulmuş, eskisi iptal edilip yeni kredi kart verilmişti. Bu durumla karşılaşınca otomatik ödeme için bankaya yeniden talimat verilmesi gerekiyormuş. Tire'ye varır varmaz servise kaza raporunu bırakacağım. Daha sonra internet faturasını ödemeyi koyuyorum kafama. 

Eşimi ve oğlumu evde bırakıp hemen servise gidiyorum. Servise yanımda getirdiğim kaza raporunu ve kasko sigorta poliçesinin bir kopyasını bırakıyorum. Ehliyet, trafik sigortası, banka iban numarası gibi ilave bazı belgeler istiyorlar. Yarın bir ara bırakacağımı söylüyorum. Kaza yaptığımız arabanın içinde kalan eşyalarımızı alıyor ve oradan ayrılıyorum. 

Çarşıda uğradığım bütün ödeme noktalarının ya kotaları dolmuş, internet fatura ödemelerini kabul etmiyorlar ya da erkenden kapatıp gitmişler. Yarına kalıyor bu iş ister istemez.

Alışveriş faslından sonra pazartesi günleri evimizin yanında kurulan toplu konut pazarına uğruyorum. Yarın salı pazarı olduğundan burada fazla oyalanmama gerek yok aslında. Yine de bir baştan bir başa yürümek, pazarı solumak hoşuma gidiyor.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

BALIK GÜNÜ

22/05/2016 Pazar, İzmir

Bu sabah biraz keyif yapmayı düşünürken eşimin sesine uyandım. "Biraz daha uyursan geç kalacağız!" Gözlerimi açmaya çalıştım. Bu sabah balık haline gidecektik ama çoktan unutmuşum bunu. Aslında çok daha erken çıkmak gerekirdi ama daha pazar günleri halin açık olduğundan bile emin değildik. Hemen hazırlanıp çıktık evden. Yolun başında çektim arabayı kenara, internetten halin pazar günleri açık olmadığına dair bir bilgi aradım. Balık halinin resmi sitesinde bu konuda bir bilgi göremediysem de balık çeşitlerinin gün bazında asgari ve azami satış birim fiyatlarını gösteren bir liste buldum. Geçen hafta pazar gününün tarihini girdim. Eğer pazar günü kapalı ise listede fiyat yazmaması gerekirdi. Neyse ki geçen haftanın pazar günü balık satışı varmış halde. Liste öyle gösteriyordu. O halde pazar günleri hal açıktır deyip yolumuza devam ettik.

Otoyol girişinde, tam gişelerin bulunduğu yerde hali uzaktan görürdük. Bir keresinde oradan hale geçmeye bile çalışmıştık ama etraf çitle çevrili olduğundan içeri girememiştik. Pasaport durağındaki çocukluğumun balık halini hatırlıyorum. Orası şimdi Pasaport Pier adında güzel bir alışveriş merkezi oldu. Yeni balık hali Buca Kaynaklar'da. Daha önce Güzelbahçe Balık Haline gitmiştik ama buraya ilk gidişimiz.

Otoyoldan çıktığımızda su ürünleri ve balık haline gitmek için yeterli sayıda yönlendirme levhası mevcut. Halin kapısına geldiğimizde kararsız bakışlarımız nizamiyedeki görevlilerin dikkatini çekiyor. Kızımın arabasını aldığımız için Ankara plakası taşıyoruz. Biraz da plakanın etkisi ile olsa gerek hemen bariyer kaldırılıyor ve sıcak bir ilgi görüyoruz. Araçla hal binasının önüne kadar gelinebiliyormuş. Arabayı binanın yanına park ediyoruz ancak girişi bulmakta zorlanıyoruz. Meğer park ettiğimiz yer halin arka cephesiymiş. Sonradan Ağrı'lı olduğunu öğrendiğimiz orta yaşlı ve doğu şivesi ile konuşan temizlik işçisine soruyoruz hale nereden gireceğimizi. Adam işini gücünü bırakıp gidene kadar bize mihmandarlık ediyor. Saat 07.30 olmasına rağmen balıkların çoğu sahibini bulmuş. İnce bir kasa kaya barbunu alıyoruz. Yanımızdaki adam yine kasayı bana taşıttırmıyor ve arabaya kadar getiriyor kasayı. Bir yandan terörden dert yanıyor. "Kardeşiz biz, kız alıp kız vermişiz ne bu düşmanlık..." diye söyleniyor. Hak veriyoruz ona. Verdiğim bahşişi zor kabul ettiriyorum. Almamakta çok ısrar ediyor. Düzgün adamlardan biri işte. Hala varlar, tek tük de olsa. 

Balıkları ayıklayıp temizlemek benim ihtisas alanım oldu emeklilikte. Zevkle temizledim ama üç dört saat ayakta kaldım. Akşama kızımın mezeleri ile güzel gidecek. Ben balıklarla ilgilenirken eşim ve çocuklar alışverişe çıktılar. Döndüklerinde güzel bir masa kuruldu, hep birlikte keyifle balığımızı yedik. Kalan balıklar derin dondurucuya yerleştirilecek. 

Yemekten sonra bir blogger arkadaşımızın tavsiyesi üzerine güzel bir film izlemeye başlıyoruz. Yarın nöbeti olduğu için kızım erken yatıyor. Oğlum ise daha önce aynı filmi seyrettiğinden dolayı odasına çekiliyor. Onun seyretmediği film çok az. Eşimin uyku saati yakın. Tek başıma oturup filmi sonuna kadar seyrediyorum. Filmin adı "Gurur ve Önyargı". 2005 yılında çevrilen filmdeki Bay Darcy'yi pek yakışıklı bulmadım. Ama 1995 yılında dizide oynayan hakikaten yakışıklıymış. Bu arada beni bu filme çağıran "Bücürük ve Ben" e bir selam göndermiş olayım.

22 Mayıs 2016 Pazar

BUCA GÖLETİ, İZMİRİN GÖBEĞİ

21/05/2016 Cumartesi, İzmir

Aslında bugün Tire'ye dönmekti düşüncemiz.  Kaza raporunu Torbalı Emniyet Müdürlüğü'nden pazartesi günü alacağımızdan dolayı hafta sonunu İzmir'de, oğlumuzla birlikte kızımızın yanında geçirelim dedik. Değişken bir hava vardı bugün. Bazen güneş tepemizde parladı, bazen yağmur yağacakmış gibi karardı. Güneş ışınlarını üzerimize gönderirken bir de baktık yağmur çiseliyor.

Bir sürü mezeler hazırlamış kızım bize. Bu mezelere evde yapacağımız balık güzel giderdi aslında ama ani bir kararla dışarı çıkmaya karar verdik. Burnumuzun dibi olmasına rağmen hiç gitmediğimiz bir yere gittik. Buca-Kaynaklar...
Kocaman bir gölet, ortasında fıskiyeler, hallerinden son derece memnun görünüp suda neşeyle yüzen ördekler, yemyeşil bir çevre, serpme kahvaltı veren salaş mekanlar, lokantalar...
Karnımız da acıkmıştı hani. Bilmediğimiz bir yerde yemek şans işi. Ya yeni bir yer öğrenmiş olacaktık ya da kötü bir deneyimin sahibi. BucaMar adında bir restorana girdik. Buca Belediyesine ait bir işletmeymiş. Menülerine bakılırsa yok yok. Deniz ürünlerinden et ve tavuk çeşitlerine kadar geniş bir seçenek sunuyorlar. Balık, et ve tavuk olmak üzere hepimiz farklı yemek siparişi verdik. Genel olarak beklentilerimizin üzerindeydi yediklerimiz ama yemekten çok daha fazla ilgimizi çeken başka bir şey vardı burada...

 
Yediklerimizi bırakıp restoranın bahçesinde oynaşan en az on tane köpek yavrusuyla oynaştık. Hepsi o kadar güzel, o kadar oyunbazdı ki!






Eve döndüğümüzde kızım yine gösterdi hünerini. Ev yapımı waffle'dan dondurma külahı yaparak içine dondurma doldurdu. Biz de afiyetle götürdük. Her şey iyi güzel de benim kızımın yanına bu kadar sık gelmemem lazım. Azat ettiğim kilolar tekrar dönmeye başladı. Of, offf.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

GÖRÜNMEZ KAZA!

20/05/2016 Cuma, İzmir
Sabah kahvaltısından önce telefon etti, Kamil.  "Ben yukarı çıkıyorum ağabey!"
"Baki Usta orada, sen git ben de birazdan gelirim." diyorum!

Arabaya dün akşam yüklediğimiz boya, astar ve diğer malzemelerin yukarı çıkarılması gerekiyor. Baki Usta umarım sözünde durmamazlık etmez. Yoksa Kamil kapıda kalacak. Hemen telefon edip Baki Ustanın yaylada olduğunu öğrenince rahatlıyorum. Anahtarlarımı dün ona bırakmıştım. Bahçeye vardığımda Kamil'i Baki Ustayla konuşurken buluyorum. Arabadan malzemeleri indiriyorlar birlikte. Kamil'e hidrofor koyulacak yeri gösteriyor, depo ile hidrofor arasında düşündüğüm boru güzergahını tarif ediyorum. İzmir'e gideceğimiz için fazla oyalanmamam gerekiyor. Çıkarken kapıları kilitlemeyi unutmamalarını tembih edip ayrılıyorum yanlarından. 

Eşim ve oğlum yayladan dönüşümü bekliyorlar. Eve gelir gelmez vakit kaybetmeden çıkıyoruz yola. Torbalı'yı geçtikten sonra önümüzde akan trafik duruyor birden. O kadar tuhaf ki yaşadığımız, anlatmam mümkün değil. Her şey göz açıp kapanana kadar desem değil aslında. Tam tersine, nefesimizi tutup önümüzdeki araçların sırayla birbirlerine çarpmalarını yavaş devirli bir film izler gibi seyrediyoruz. Üçüncü araçtan sonra sıra bize geliyor. Hızımızı epey düşürmüşüz düşürmesine ama önümüzdeki araca çarpmaktan kendimizi alamıyoruz biz de. Yapacak bir şey yok. Derin bir nefes alıyorum. Aşağı inip tutanaklar tutulacak, araç tamir için en az bir hafta serviste kalacak, eşimin arabasını kullansam onun da servis zamanı geldi her an yolda bırakabilir... Bu düşünceler o kadar hızlı geçiyor ki aklımdam, çok daha güçlü bir şekilde ikinci kez sarsılıyoruz. İlki öncüymüş meğer. Arkadan son sürat gelen beşinci araç şiddetle bize çarptıktan sonra ancak durabiliyor. Aşağı indiğimde önce arka tarafa bakıyorum. Aracın her iki hava yastığı açılmış, önünde büyük hasar oluşmuş.  Neyse ki, bütün araçlarda maddi hasar dışında kimsenin burnu bile kanamıyor...

Yolda sık sık gördüğüm maddi hasarlı kazaların arasından geçerken benim başıma geleceğini hiç düşünmezdim. Bu sefer öyle olmadı. Sıra bizdeymiş demek. Hayatımda ilk kez zincirleme bir kazaya karışmış oldum. Seyirci değil oyuncu olduk bu kez. Gelen geçen bizi seyretti. Haberlere konu olduk. Kazaya karışan araç sürücülerinin hepsi medeni insanlarmış. Herkes birbirine geçmiş olsun dileklerini sundu. Biri gidip su aldı kazazedelere ikram etti. Bir diğeri polisi aradı. Neyse ki herkesin kasko sigortası varmış. Dün bakımdan yeni çıkarmıştım arabayı. Ustayı aradım, "İyi bakamamışsın, arabayı geri gönderiyorum." dedim. Arabamız yürüyecek durumdaydı ama altından bir sıvı akıtmıştı. Ne olur ne olmaz deyip sigorta şirketini aradım ve yol yardımı istedim.

Kaza yerine gelen trafik ekibi araçların resimlerini çekti tutanağını tuttu. Daha sonra araçlar yol kenarına alındı ve yol tamamen trafiğe açıldı. Oğlum Tire'ye dönüp eşimin arabasını almaya gitti. Bu arada beklediğim çekici geldi ve aracımızı Tire'deki servise götürmek üzere yükledi. Eşimle yolun karşısındaki petrol istasyonunda oğlumuzun gelmesini bekledik. 

Her işte vardır bir hayır deyip avuttuk kendimizi. Bu kazanın daha büyük kazalara karşı bizi koruduğuna inandık. Belki beş dakika sonra çıksaydık yola, o kazaya denk gelmeyecektik. Belki de daha büyük bir kazanın kurbanı olacaktık, kimbilir? 

Karabağlar'dan geçerken yine mobilyacılara uğramadan edemedik. Annemi aradım. Babamla beraber yola çıkmak üzerelermiş. "Ne yapıyorsunuz siz?" dedim. Otobüsle o kadar yolu göze almışlar. "Bekleyin, biz sizi alacağız." Onları da alıp biraz gecikmeyle Narlıdere'deki düğün salonuna geldik. Bir devlet kurumuna ait salon biraz tepede konumlanmış, nefis bir körfez manzarası var. Akrabalarımızı gördük, takılarımızı taktık döndük kızımızın evine...

20 Mayıs 2016 Cuma

YAYLA İŞLERİ

19/05/2016 Perşembe, Tire

Verilen sözler bir kez daha buharlaştı! "Yarın sabah sekiz gibi yaylada olur, çıkmadan önce sizi ararım." demişti. Arayacak ki ben de çıkıp kapıları açayım ona. Saat 9.00 oldu hala sabırla telefon bekliyorum.  Kendi haline bıraksaydım acaba kaç yıl sürerdi bu iş. Elektrikçi Kamil'in gelmeyişinin olası sebepleri ne olabilirdi? Düşünmeye başladım. Belki onunla plan yapmak hataydı ama o da bana "Ben bilemem, patronumla konuş." demedi ki! Eleman göndersin diye her gün elektrikçi Ali'yi mi arayacağım?

Canımı sıkan bu durumu içimde eriterek oğlumla Ali'nin dükkanına gittik. Çırağı karşıladı bizi. Patronunun nerede olduğunu sordum. "Arazide" dedi. Daha fazla bilgi alamayacağımı bildiğim halde laf olsun diye sormaya devam ettim. "Ne zaman dönecek?" Hayır demeye üşendiği için başını iki yana sallamakla yetindi. Telefonla ulaşmak istedim bu kez. Şanslı günümdeyim. Kısa bir süre sonra açtı telefonu. Hal hatır faslının ardından "Bitirelim artık şu işi Ali Bey, bak bütün malzemeleri aldım getirdim. Eksik bir şey yok. Güya Kamil gelecekti bugün, yine gelmedi." diye döktüm içimi.

"Tamam," dedi alttan alarak "Yarın sabah gelir toparlarız." Sanki kendisi gelecek. Hep böyle deyip Kamil'i gönderiyor. Kamil de "Ne iş olursa yaparız abi!" türünden. Her işi yaparım diyenin hiç bir işini beğenmem ama burada bulup bulacağımın en iyisi.

Elektrikçi Ali'nin dükkanından çıkıp Yeni Sanayi'ye, Ünal'ın işyerine çevirdik yönümüzü. Selim Usta telefonlarıma cevap vermemişti dün. Üstelik sonradan dönüş de yapmadı. O ana kadar ne zaman aradıysam karşımda bulmuştum. Acaba hoş olmayan bir durum mu var başında? Atölyede Ünal'ı göremiyorum ama içeride büyük bir hareketlilik var. Bir yandan makinalar gürültülü sesler çıkararak ağaçlara şekil vermeye çalışırken işi bitenler kapıdaki araca yükleniyor. Ünal Usta'yı soruyorum çalışanlara. "Yukarıda, ofisinde çalışıyor." diyorlar. Bir yandan yukarı doğru seslenerek geldiğimi patronlarına haber verirlerken ben beklemeden ahşap dar merdivenden iki kat çıkıp küçük bir odaya ulaşıyorum. Ünal kendisinin yaptığı masanın başında hesaplara gömülmüş. Beni görünce yerinden fırlıyor. Karşısındaki sandalyeye oturmaya hazırlanırken pencereden oğlumu görüyorum. Belli ki girdiğim yeri fark etmemiş oraya buraya bakıyor. Hadi aşağı inelim diyorum. Oğlumla birlikte üçümüz işyerinin bahçesindeki masaya çöküyoruz. Selim Usta'ya ulaşamadığımı söylüyor ve yapılmasını istediğim işleri bir solukta sıralıyorum. "Dün Selim Usta ile birlikteydik." diyor. Ünal'ın "Selim Usta ile birlikte yarın gelelim." önerisini cumartesi gününe erteliyoruz.

Derken günün sürprizini öğlen saatlerine doğru karşılıyoruz. Son günlerde işlerin yoğunluğundan dert yanan Sezai Usta'yı arıyorum. Daha düne kadar Baki Usta'yı kesinlikle gönderemeyeceğini söylüyordu. Ben yine de telefonda alttan girip üstten çıkıyorum. "İşin sonuna geldik bak, sadece boya işlerimiz kaldı, başka bir eksiğimiz yok, mutfak montajı bile yapıldı." Nefes almadan dil döküyorum. "Dur bakalım, Baki Usta'nın işi öğlene kadar biterse öğleden sonra onu göndermeye çalışayım." diyor. Arkasından Baki Usta'ya telefon ediyorum. Sezai Usta'nın kendisini aradığını, yemek yedikten sonra yola çıkacağını söylüyor. Pazartesi gününden önce başlanmasına ihtimal vermediğim bir iş aniden başlamış olacak.

Ön panelde arabanın ikaz ışıklarından biri yanıyor. Usta bu ikazın belli bir süre yanıp daha sonra söneceğini söylemişti. Uzun süre sönmeyince ne olur ne olmaz diye bir göstermek istedim. Oğlumla gidip eşimin arabasını aldık ve benim arabayı sanayiye bıraktık. Bakım ve yağ değişim zamanı da gelmiş. Küçük yerlerin avantajı da bu. Eve gitmek, oradan sanayiye geçmek, daha sonra yaylaya çıkmak yarım saati bulmuyor. Ankara'da bir günün gider. Diğer arabayla yukarı çıkıp kapıları açtık. On dakika sonra geldi Baki Usta. Önce tuvaletlerdeki tadilat işine başladı. Tadilat ve tamirat işleri yenisini yapmaktan daha zor. Akşama kadar sökülen seramiklerin altı oyuldu yenilerini yapıştırmadan önce. Anladığım kadarıyla pazartesiye kadar bütün işleri bitirmeyi kafaya koymuşlar. Bu sebeple uzun zamandır ilk kez pazar gününü de çalışarak geçirecekler.

Baki Usta çalışırken oğlum şehre indi, annesini bir hasta ziyaretine götürdü. Ben ufaktan temizlik işine giriştim. Taş evin içindeki inşaat artıklarını topladım. Verandayı süpürüp yıkadım. Henüz şebekeye su bağlantısı yapılmadığı için kovayla su taşımak zor oldu biraz. Boya için gereken malzeme listesini aldım Baki Usta'dan. Oğlum geldiğinde topladığımız çimento torbaları, inşaat artıklarını yaktık, daha sonra boya malzemelerini almak üzere çarşıya indik birlikte.

Boya malzemelerini hazırlattıktan sonra malzemeleri benim arabaya yükleyeceğimiz için sanayiye gittik.  Arabanın işi bitmek üzereymiş. Oğlumu annesini almaya gönderip ben orada kaldım. Araba servisten çıkınca çarşıya uğrayıp boyaları  arabaya yüklettim. Onları yarın sabah yukarı yetiştirmek zorundayım. Daha sonra yine İzmir. Bu sefer bir akrabamızın düğünü var akşama. Aşağı yukarı iki günde bir İzmir'e gidiyoruz bu aralar.     

19 Mayıs 2016 Perşembe

BAZEN DELİLİKTİR ÇOĞUNLUĞA KARŞI DURUŞ

18/05/2016 Çarşamba, Tire

Bugün beklediğim ustalar gelmedi. Sezai Ustayla görüştüm, iki boyacı ayarlamaya çalışacakmış. Dün İzmir'den aldığımız hidrofor, elektrik malzemeleri ile çay ocağını yaylaya çıkardık. Mutfağın yanındaki odanın yerleşimine, nerelere dolap yaptıracağımıza karar verdik. Kamil'i aradım, eğer sözünde durursa yarın sabah erkenden gelip kalan işleri tamamlayacak. Selim Usta'yı ısrarla aramama rağmen ulaşamadım. Kapıları elden geçirmesi lazım. Dolapların, giriş kapılarına sundurmaların, içecek grubu mobilyalarının yapım işlerini görüşmemiz gerekiyor.

"Çoğunluk" sözünden hiç hoşlanmam. Çoğunluğun iktidarına dayanan demokrasiyi de kıyasıya eleştirdiğimi hatta bu konuda Hitler ile aynı çizgiye gelme talihsizliğine eriştiğimi beni takip edenler bilir. Geçmiş zamanda bir sürü yolsuzluk ve karanlık işler Meclisin çoğunluk oyları ile aklanmadı mı? Yine çoğunluk oyları Deniz Gezmiş'leri, gencecik fidanları katletmenin aracı olmadılar mı?

Ahlak ve Etik kavramlarını ele aldığım bugünkü yazımda ahlak, kişisel bir özellik olarak değerlendirildiği zaman mizaç, karakter manasını taşısa da toplumsal ahlak, toplumun çoğunluğu tarafından benimsenmiş kültürel uygulamalar bütünü, yani töredir. Şehirleşme süreci içinde etkisi azalsa da töreye örnek kan davasıdır. Buna karşılık şehirleşme ile birlikte kadına şiddet ve  namus uğruna işlenen suçlar her geçen gün artmaktadır. "Helal olsun, namusunu temizledi." diyerek sırtların sıvazlandığı toplumda namus faktörünü tahrik unsuru gören mahkemeler suçluya verilen cezaları düşürürken kan ve namus davasına bireysel karşı çıkışlar toplum tarafından hiçbir zaman rağbet görmez.

Toplumsal ahlak her gün yitip giden gençlere dinsel öğelerin da katkısıyla "şehit" payesi verip sözde onurlandırıyor. Oysa ben bunun büyük bir kandırmaca olduğunu biliyorum. Çünkü bir ahlak kavramı olan onur garibana verilmez. Eğer şehitlik bir onur olsaydı toplumun kaymak tabakası, iktidar sahipleri, yüksek bürokratlar ve saygın kişiler hiç bu makamı halk kesimine bırakırlar mıydı? Ama çoğunluk bu martavala inanıyor!

Alt tabakaya mensup kadın erkek ilişkilerinde nikah yoksa namussuzluk iken "cemiyet" hayatında düzeyli beraberlik. Çoğunluk yine hükmünü vermiş...

Çoğunluğa karşı duruş muhalefettir. Güçsüzün, yoksulun yanında olmaktır. Çoğunluğa karşı duruş raydan çıkış, asilik, kişilik, asilliktir. Sürüden ayrılmak, yaratıcılık, sorgulayıştır. Herkes gibi olmamaktır. Bazen deliliktir çoğunluğa karşı duruş.