KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

5 Haziran 2018 Salı

APOLETLERİNİ SÖKECEĞİM

Olmadı Sn. İnce olmadı... Haklısın bu hiddetinde ama yakıştıramadım sana. Seni eleştiren konuşmasından sonra RTE'yi alkışlayan 2. Ordu komutanı Korgeneral İsmail Metin Temel'i daha farklı bir ifadeyle eleştirebilirdin.
"Apoletlerini sökeceğim senin, apoletlerini." diyerek belki bu önemli olaya dikkatlerin çekilmesini magazin boyutuyla sağladın ama kullandığın üslup RTE'nin "Eyyyy Kılıçdaroğlu(!)" tarzından farklı olmalıydı. Mesela "Böyle bir komutan Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapamaz, bakın AKP orduyu nasıl siyasetin içine çekmiş." diyebilirdin. Eminim bunun için Sn. İnce'nin çok daha güzel ifadeleri olabilirdi. Neyse, konunun özüne dönelim.

Evet, durum hayli vahim. Sözü geçen şakşakçı paşa Afrin fatihi, Fetö darbesini önleyen kahraman diye şişirilse de doğrusunu bilen biliyor. 15 Temmuz senaryosu her türlü garabet ve bilinmezliğini korumaya devam ederken kafalar karıştıkça karışıyor. Sözde darbe sırasında özel kuvvetler komutanı korgeneral Zekai Aksakallı ile Van Asayiş Kolordu komutanı korgeneral İsmail Metin Temel'in vermiş olduğu ifadelerde insanın aklında pek çok soru cevapsız kalıyor.

Semih Terzi kim? Tuğgeneral, sözde darbecilerin başı. Hani o kahraman astsubayımızın alnından kurşunladığı general. Hakkında doğru dürüst hiçbir bilgiye ulaşılamıyor. Cenazesi bile yok ediliyor. Doktor karısının ifadesi ilginç: 15 Temmuz sabahı Irak'taki görevinden çağırılıyor. 21.30'da Silopi'de, 24.00'te Ankara'ya 40 kişilik ekibiyle hareket ediyor. 16 Temmuz saat 02.30'da Özel Kuvvetler Komutanlığında astsubay Ömer Halisdemir tarafından sırtından vuruluyor ve saat 06.01'de uçakla GATA hastanesine naklediliyor. Orada karısıyla konuşuyor. Bir telefon geliyor hastaneye. "Semih Terzi o hastaneden çıkmayacak, onunla birlikte yanında kim varsa öldürün." Semih Terzi'nin karısı Nazire Terzi, iddia edildiğinin aksine eşim alnından değil, sırtından vurulmuştu diyor. Otopsi raporunda ölüm saati 15 Temmuz saat 23.30, oysa o saatte kendisi Ankara'ya bile gelmemiş henüz. Daha sonra alnına bir kurşun sıkılıp öldürülüyor ve raporun saati düzeltiliyor. Ne Semih Terzi'nin ne de Ömer Halisdemir'in ölüm ve otopsi raporları dava dosyasına sokuluyor. İkisi de öldü şimdi. Biri hain, diğeri kahraman(!) Ölenin adına Niğde'de Ömer Halisdemir Üniversitesi bile kuruluyor. Yaşasalardı kim bilir neler anlatacaklardı? Ama konuşmamaları gerekiyordu, gereken yapıldı. Nazire Terzi şimdi nerede? Oda TV avukatlarından Ertuğrul Cem Cihan'ın Nazire Terzi'nin örgüt üyeliğinden yargılanmasının hiçbir hukuki tarafı olmadığını iddia etmesine karşılık Anayasal düzeni ortadan kaldırma suçundan önce müebbet cezasına çarptırılıyor, sonra yapılan indirimle 18 yıl hapsine hükmediliyor.

29 Ekim 2016 külliyede Cumhuriyet resepsiyonu. Konuklardan biri gidiyor bütün devlet büyüklerinin yanına sohbet ediyor. Said-i Nursi'nin talebelerinden biri olduğunu söyleyen bu zat. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin talebesi ve mutlak vekili Hüsnü Bayramoğlu Ağabey. Genel Kurmay Başkanımız Hulusi Akar Komutanımızla biraz daha uzun bir musahabe cereyan ediyor. Hulusi Akar Hüsnü Ağabeye "dua edin, dua edin lütfen" diye ricada bulunuyor, Hüsnü Ağabey de;

"Ben Bediüzzaman'ın talebesiyim. ORDU İLE ALAKADARIZ. (Hulusi bey burada iyice Hüsnü ağabeye yaklaşıp hafifçe eğilerek dinlemeye başlıyor) Sizin bu nazik zamanda vazifeniz gayet ehemmiyetli, hariçte ve dahilde Cenab-ı Hak sizi muzaffer etsin, küffarı perişan etsin ve sizleri de muhafaza etsin diye hep Peygamber Ocağına ve Mehmetçiklerimize dua ediyoruz biz de" diye ifade buyuruyorlar.

Sağcısından solcusuna bütün medya ve bilenler susuyor. Susmalarının nedeni korku. Bunu deseler Fetö'cü yaftasını yiyecekler çünkü. Aslında Fetöcü diye bir şey yok. Bana göre yok aslında birbirlerinden farkı. Ne Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar'ın, ne İsmail Metin Temel'in, ne de Zekai Aksakallı'nın. Oyuna getirilip kurban edilenler var onlara yanarım. Nihayetinde kafamıza sokulmak istenen iktidara yakın olan, onlara yalakalık yapanlar kahraman, iktidara karşı fikirleri olanlar Fetöcü. Bekir Bozdağ muhalefete sormuyor mu? Bunların hangisinin programında Fetö terör örgütüne karşı nasıl mücadele edecekleri var diye. Bekirim, Bozdağım sen ve senin takımının siyasi, askeri, yargı ve bürokratik uzantıların devletin yönetiminden uzaklaştırılmadığı sürece olmaz bu iş.        

4 Haziran 2018 Pazartesi

MUTEZİLE

Biliyorum çok ara verdim yazmaya. Yazacak konu bulamadığımdan değil, tam tersine kafamda o kadar çok şey var ki anlatamam. Belki de bu şeylerden her biri, kendisine öncelik vermem için beynimin içindeki itiş kakışmasıydı bunun sebebi. Ama boş durmadım, okudum, araştırdım. Yazmaya karar verdiğim zamanlarda, yanlışlık yapmamak için ara verip yeniden araştırmaya başladım. Konudan konuya geçerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şu an tek korkum yazılarımın uzun olacağı. Belki de hiç bitmeyeceği...

Yeni bir seçim yapılacak 24 Haziran'da. Kaç seçimde oy kullandım, saymadım ama bayağı fazla oldu. Demokrasinin gereği olan seçimlerin hiç birinde illa şu partiye oy vereceğim diye peşin hükümlü olmadım ama hangi partilerin benden oy alamayacağını gayet iyi biliyordum. Demokrasi denilen yönetim tarzını daha önceki yazılarımda öyle bir eleştirmiştim ki, bir anda Adolf Hitler'le demokrasi konusunda ne kadar paralel düşündüğümü fark ettim, şaşırıp kaldım. Evet, siz de şaşırdınız biliyorum. Kaleme aldığı "Kavgam" isimli eserinde, adını duyduğumuzda bile tüylerimizi ürperten bu şahsın demokrasi üzerine yaptığı eleştiriler bugünün Türkiye'sinde aynen karşılığını buluyor. Unutmamak gerekir ki, Hitler faşizmi demokrasinin basamaklarından geçmiştir.

Bu demokrasi konusunu çok fazla dallandırıp budaklandırmayacağım ama iki filozofun tamamen katıldığım sözlerine değinmeden geçmek olmaz.

“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ancak toplumun kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye, tek bir kişinin mutlak, sınırsız biçimde iktidarı elinde tuttuğu bir siyasal sisteme evrilir. Halk övülmeyi sever. Onun için güzel sözlü halk avcıları (demagoglar) yetersiz de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği de sanılır. Demokrasi bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse, oligarşi, az sayıda kişinin iktidarı elinde bulundurduğu düzen oluşur. Sürdürülürse halk avcıları, demagoglar türer. Halk avcılarından (demagoglardan) da diktatörler çıkar.” Platon (M.Ö 427-347)

Ne demiş Platon, yani diğer bir deyişle Eflatun yaklaşık 2.500 yıl önce? Demokrasi prensip olarak halkın egemenliği olsa da eğitimsiz halk diktatörünü seçer demiş. Bugünlerde Fransız Le Point dergisi Sayın cumhurbaşkanımızı kapak yapmış. Resminin üzerine büyük puntolarla "Le Dictateur" yazmış. Beklendiği üzere cahil halkımız yurtdışında bu dergiyi satan büfeleri yakmakla tehdit etmiş, billboardlardaki afişlerden derginin reklamını kaldırmak ya da üzerini örtmek istemiş ama Fransız polisi büfelerin önünde nöbet tutarak gerekli önlemler almışlar. Fransa Cumhurbaşkanı "Basın özgürlüğünün hiçbir bedeli yoktur, o olmadığı yerde diktatörlük olur." demiş.   

"Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!" Friedrich Wilhelm Nietzsche (1844-1900)

İşte buyurun, aradan 2.300 yıl geçmiş, değişen hiçbir şey yok. Alman filozof demokrasinin temeli olan seçimin cahil bir toplumun elinde, halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlere iktidar yolunu açacağını söylüyor. Tarih bu insanları ne kadar haklı çıkarmış. Yaşadığım hayat diliminde şahit olduğum olaylar ve bugünün gerçeği bana onların cesaret ve zekasını bir kez daha takdir etmemi sağlıyor. 

Evet, yazacaklarım tamamen akla uygun bulduklarım ve düşünce eksenimde yoğurduklarımdan ibaret olacak. Takdir ve tenkit ettiğim her konuda bağımsız bir mecrada korkmadan ilerlemeye çalışacağım. Bazılarının bam teline basacağım, bazılarının hoşuna gidecek, biliyorum. Bazıları hak verecek, bazıları da küfür edecek yazdıklarım yüzünden. Çünkü bilime ve temel ahlaksal niteliklere karşı duran büyük koalisyonu yatıracağım masaya. Yani Din-Siyaset-Ticaret ilişkisini. Hadi başlayalım öyleyse,

DİN

Yaz tatillerinde mahalle camilerinde açılan Kur'an kurslarından birinde Arap harflerini öğrenip altı yüz sayfalık kitabı baştan sona okuduğumda henüz on yaşındaydım. Yüzbaşı Hasan Ağa Camisinde şerefimize mevlit okutulan hatim törenindeki dört talebenin en küçüğü bendim. Küçük İhsaniye Camisinde o cılız sesimle ezan okuyup müezzinlik yapmaya başlamam o yıllara denk gelir. İki sene sonra yani on iki yaşıma geldiğimde benimle büyük gurur duyan dedemi kaybetmiş, başka bir camideki hocadan tecvit (Kur'an'ı güzel okuma) dersleri alırken yeni öğrencilere Kur'an öğretmeye başlamıştım. On iki yaşında meğer neler yapmışım... O anki arkadaş çevrem, dedemin camiden arkadaşlarıydı elbette. Onlardan sahabenin (peygamber zamanına yetişmiş kişiler) hikayeleri ve kıssalarını huşu içinde dinlerken dedem yaşındaki ihtiyarlar başımı okşarlardı.

İşin ilginç yanı, ne tekke, zaviye ne de tarikatlardan haberim vardı o zamanlar. Çünkü hepsi yerin altındaydı. Öyle cübbeyle sarıkla dolaşan da yoktu etrafımızda. Sarığı, o da sadece namaz kıldırırken imam efendinin kafasında görürdük. Namaz biter bitmez, kutsal bir emanet gibi kafadan çıkarılan sarık minberin yanındaki yerini alırdı. Cuma hutbelerinde insanları güzel ahlak sahibi olmaya çağıran sözler söylenir, peygamberin örnek davranışları anlatılırdı sadece.

Dedem, cuma namazı için Hisar ya da Kestanepazarı Cami'sine gidermiş çoğu zaman. Yeni bir vaiz gelmiş, cemaati kendinden geçiriyormuş. Annemden yakın zaman önce öğrendiğim bir husus, dedemin de bu hocadan etkilendiği. Büyük bir olasılıkla o hoca, bir zamanların muhterem hoca efendisi, şimdinin silahlı örgüt lideri Fethullah Gülen'den başkası değildi.

27 Mayıs'ın Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandığı zamanlardı. Dinin siyaset ve ticarete pek fazla giremediği dönemde Fetö'nün medya ayağı Nagehan Alçı'nın vesayet rejimi (görünürde demokratik olan seçimle gelen ve giden iktidarların olduğu ancak asıl iktidarın başka güç odaklarında olduğu model) hüküm sürüyordu. Ortaokul yıllarında cuma namazına gider, ramazanda oruç tutarken bir din dersi hocasının papyon kravatlı sıfatıyla küfür ettiği şahsın İsmet İnönü olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. Ne var ki, inancım konusunda ilk yaşadığım şoku lise birinci sınıfa giderken yaşayacaktım. İzmir'e göre daha muhafazakar bir şehir olan Afyon'dan gelen bir arkadaşımın "Muhammed peygamber, Allah'ın elçisi değil ama çağına göre çok zeki biri." demişti. Gerçekten büyük bir travmaydı benim açımdan. Bunları söyleyecek birinin ağzının, burnunun yamulacağını düşünüyordum. Bir şey olmadı.

1968 kuşağı dini faaliyetlerin ortaya çıkma sürecini ağırlaştırdığını düşünüyorum. Devrimci gençlerin emperyalizme karşı mücadelesini heyecanla izlediğim çocuk yaşlarımdan sonra 12 Mart 1971 muhtırası ve arkasından üç fidanın acımasızca katledilmesiyle birlikte dine karşı olan komünizm tehlikesi ortadan kaldırılmış oluyordu. 27 Mayıs darbesiyle Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idam edilmesi yaptıkları her türlü yanlışlara rağmen adaletsizdi. Hele o zamanın iktidar sahipleri şimdikilerin yanında pek de masum geliyor gözüme.

Üniversite yıllarım sağ-sol çatışmalarıyla ülkenin karıştığı bir dönemdi. Din konusunda kafam iyice karışmıştı. İnancım kutsal kitabım olan Kuran ile sınanıyordu arkadaşlarım tarafından. Üniversitenin ilk yılında kutsal kitabımızın mealini okudum. Bana söyledikleri yalan, yanlış değildi. Artık dini savunacak durumum kalmamıştı. Hayat Yolu parkurunda her gün koşmaya başladım, terkedilmiş bir köy vardı yolun sonunda. Ağlaya ağlaya yakardım, Allah'a bana doğru yolu göstermesi için. Göstermedi.

Küreselleşen dünya ve internet teknolojisinden sonra her türlü bilgiye erişim kolaylaştı. İnanç hürriyetinin önemli bir hak olduğunu düşünüyorum. Bu konuda dikkat çekmek istediğim husus, dinin özellikle İslam dininin sadece inanç sınırlarında kalmadığı gerçeğidir. Müslüman Kardeşler örgütünün "Allah nizamını gasp eden demokrasidir." söylemini temelsiz bulup isyan etmek işin kolaycılık tarafı olsa gerek. İşte iplerin koptuğu yer de burası aslında.

ASIL HEDEF İKTİDAR

Peygamber zamanından bugüne kadar yapılan bütün mücadelenin iktidar üzerine kurulduğunu idrak etmek uzun yıllarımı aldı. Bunda CeHaPe zihniyeti fikirlerinden etkilenmemin büyük rol oynaması belki benim için bir bahane olabilir. Nitekim o zihniyet hala aynı fikri muhafaza etmektedir. Sihirli kelime "laiklik" tir. CeHaPe bütün dindar kesimi şeriattan ayırıp laiklik eksenine hapsetmekte. Dincilerin uzun yıllardan beri laikliğe karşı çıkmasını hep yobazlık olarak değerlendirdik. CeHaPe eğer laik bir dindarlığı savunuyorsa bunun adı mezhep değil, olsa olsa farklı bir din olabilir. Çünkü İslam dini devlet yönetimine taliptir. Bu yüzden peygamberin ölümünden bu yana bu uğurda çok kan dökülmüş ve hala dökülmektedir. İktidar yolunda hem laikçiler hem de dinciler takıyye (mezhebini, inanışını gizli tutma, saklama işi) yapmıştır. İktidara geldiklerinde niyetler açığa vurulacaktır. Birçok örnek verilebilir buna ama ilk aklıma gelenler Baykal'ın kara çarşaflılara parti rozeti takması, İnce'nin dualarla açılış yapması, Erdoğan'ın Atatürk'e saygısı hepsi birer takıyye örneği. Atatürk bile kurtuluş savaşı sırasında, ilk meclisi kurarken ve cumhuriyetin ilk yıllarında aynı tekniği kullanmıştır. Esasen bütün yaşananlar şeriat taraftarlarıyla demokrasi yanlıları arasında süregelen bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil. Çünkü laiklik bir din değil, şeriata karşı demokrasinin olmazsa olmazıdır. Erdoğan'ın yaptığı onca takıyye arasında ağzını tutamayıp kendini ele verdiği bir anda demokrasinin kendileri için bir araç olduğunu ifade etmesi açık bir itiraf olarak kayda geçmiştir.

Dinde kapışmalar hep iktidar için olagelmiştir. Kuran ve hadislerin farklı yorumlarıyla mezheplere, tarikatlara parçalanmış ve devletleri yönetmek için din adına çok kanlar dökülmüştür. Bu kapışmalardan en önemlilerinden biri günümüzün en büyük iki mezhebi olan Şii ve Sünniliğin doğuşuyla sonuçlanan Kerbela olayıdır. Peygamberin ölümüyle başlayan iktidar kavgası Halife Osman'ın öldürülmesi, beş yıl sonra Ali'nin suikaste kurban gitmesi, yirmi yıl sonra da peygamberin öz torunu yani kızı Fatma ile kuzeni Ali'nin oğlu Hüseyin'in katledilmesiyle devam etmiştir. Yani bu devirde bile din araç, iktidar amaç olmuş, hedefe ulaşmak için peygamber torununu öldürmek vız gelmiştir.

Tarih dersi verecek değilim ama bana ilginç gelen konulara dokunmadan geçmek istemem. Halifelerden sonra iktidara gelen Emeviler, Arap soyundan gelmeyenleri sonradan Müslümanlığı kabul etseler bile birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmemişler. Onlardan sonra gelen Abbasiler döneminde bu durum değiştirilmiş, ümmetçilik devri başlamıştır. Yani Müslümanlığı kabul edenler ümmetten diğerleri kafir sayılmıştır bu dönemde. Orta Asya'dan göçebe hayatını bırakıp yerleşik düzene geçen Türkler bu nedenle Müslümanlığı kabul etmek zorunda bırakılmış önce savaşçı özellikleriyle Abbasîlerin silahlı gücünü oluşturmuş, daha sonra yönetimi ele geçirecek bir güce ulaşmışlar. Dini açıdan bakacak olursak iktidarın günümüzde tamamen ortadan kalkmış bir mezhebin eline geçtiğini görüyoruz.

MUTEZİLE MEZHEBİ

Emevilerin son döneminde filizlenen bu mezhebin Abbasiler zamanında en parlak çağına erişmiş. Diğerlerinden en önemli farkı dini konularda akla birinci derecede önem vermesi. Bu dönemde Yunan filozoflarına ait pekçok eser Arapçaya çevrilmiş, batı ve doğu medeniyetime, kültürlerine, sanata yer verilmiştir. İslamiyet'in gelmiş geçmiş en parlak çağında anlatılacak o kadar çok şey var ki... İktidardaki Mutezile mezhebi döneminde ticarette, bilimde ve sanatta çok ileri gitmişlerdi. Avrupa'nın batısından Hindistan içlerine kadar genişleyen toprakların başkenti Bağdat, halife Harun Reşit zamanında altın çağını yaşıyordu. İbn-i Sina ve Farabi bu mezhebe mensup alimlerden sadece iki tanesiydi. Ehl-i Sünnet'in en büyük rakibiydi. Çünkü kaderin ilahi olmasını reddederken bunun Allah'ın adalet ilkesine ters düştüğünü savunurlardı. İnsanlar kaderlerini tamamen kendi iradeleriyle çizdiklerini buna Allah'ın müdahalesinin olmadığını savunuyorlardı. Allah'ın varlığı ve birliği dışında kalan her şey teferruattı. Buna Kur'an ve sünnet de dahil. Akıl ve adalete büyük önem verirlerdi. Etkilenmedim desem yalan olur. Daha fazla bilgi için Kemal Işık tarafından yazılan "http://kitaplar.ankara.edu.tr/dosyalar/pdf/633.pdf" Mutezile'nin Doğuşu ve Kelami Görüşleri kitabını öneririm. Halife Harun Reşit'in yanından ayrılmayan hocası Behlül Dânâ (Divane) ile aralarında geçen bir olay Mutezile mezhebinin düşünce sistemini ortaya koyan güzelliktedir. Mutezile Ehl-i Sünnet inancının aksine cennet ve cehennem tasvirlerine uzak durur ve onların henüz yaratılmadığını ileri sürer.

Divane bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu zata: "–Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. O, hiç düşünmeden: "–Cehennemden geliyorum” cevabını verir. Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar: "–Ne işin vardı orada?" Behlûl Dânâ anlatır: "–Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim. Fakat oradaki memur bana "–Burada ateş yoktur” dedi. "–Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?” diye sorunca: "–Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini Dünyadan getirir» cevabını verdi.” Dehşete kapılan Harun Reşit büyük bir üzüntüyle sordu: "–Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?” Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı: "–Adâlet! Adâlet! Adâlet!

Şiddet şiddeti doğururdu. İlk zamanlar özellikle siyasi nedenlerle çok zulüm görmüşler, iktidara geldiklerinde aynı şiddeti muhaliflerine uygulamışlardı. Harun Reşit sadece iki evlilik yapmıştı ama iki bin kadar cariyesi vardı. Bolluk, bereket, zenginlik her şey vardı zamanında. Ziraat, mimari bakımdan da çok ilerlemişlerdi. Adalete fikrine verdikleri öneme rağmen son zamanlarında uyguladıkları baskı ve zulüm sonlarını getirdi. O günden sonra iktidarı Ehl-i sünnet devraldı.

Mutezile Kur'an ve sünneti akla uygun hale getiren bir inanışken bunun tam zıttı bir mezhep olan Cebriye'de aklın hiç yeri yoktu. Mutezile kadere inanmayıp yapılan her davranıştan kullar sorumludur derken, Cebriye kadere kayıtsız şartsız teslim olmuş bir inançtır. Yani gidip suçsuz bir adamı öldürsen dahi cezai bir sorumluluğun olmadığını kabul ederler. Çünkü bunu Allah istemiş ve kendisine zorla yaptırmıştır, günahı yoktur. Sünni ve Şii mezhepleri ikisinin arasında orta yolu bulmuştur. Kadere imanın şartı olarak inanırlar ancak kulların cüzi iradeye, Allah'ın ise külli iradeye sahip olduğunu söylerler. İslami ilimlerin ortaya çıkması ve gelişmesini sağlayan bir mezheptir Mutezile. Çağın alimlerinden Eş'ari ve onun hocası Cübbai arasında geçen tartışma ihve-i selase yani üç kardeş meselesi oldukça ilginç geldi bana. Şöyle ki;

Eş'arî: Üç kardeş var. Biri ibadet ve itaat halinde, diğeri isyan ve günah içinde, üçüncüsü de çocuk yaşta iken öldü. Bunlar hakkın­da ne dersiniz?
Cübbâî: İlki, mükafat olarak cennette, ikincisi ceza olarak ce­henneme girer, üçüncüsü ne mükafat ne de ceza görür.
Eş'arî: Üçüncüsü, “Ya Rabbi, beni neden çocuk yaşta öldürdün de büyüyene kadar yaşatmadın? Büyüseydim sana iman ve itaat eder, böylece ben de cennete giderdim”, derse, ona ne cevap verilir?
Cübbâî: Rab ona der ki: “Ben haline bakarak şunu bildim: Bü­yüyene kadar yaşasaydın günah işleyecek ve bu sebeple cehenneme gidecektin. Senin menfaat ve meslahtına en uygun olan (eslah) küçükken ölmendi”.
Eş'arî: Eğer ikincisi, “Ya Rab neden beni küçükken öldürmedin? Öyle yapsaydın sana âsi olmaz ve böylece cehenneme girmezdim”, derse Rab ne cevap verir?
Bu soru üzerine Cübbâî şaşırdı ve cevap veremedi. Eş'arî de Mu­tezile mezhebinden ayrıldı.


Derin konular bunlar. Mutezile mezhebinin Basra ekolüne tabi olan Cübbai, eğer dış dünyaya daha açık olan Bağdat ekolünde olsaydı belki buna cevap verir, Eşari 40 yıldan sonra Mutezile mezhebini terk etmezdi. Diğer taraftan edindiğim onca bilginin yanı sıra henüz peygamber zamanında yazdığı şiir nedeniyle beş çocuğunun gözleri önünde hançerlenen Esma bint Mervan'ın hikayesini öğrendikten sonra o saf duygularla başlayan dini inancım "lekum dinikum veliyedin", yani senin dinin sana benim dinim bana durumuna dönüşüyor.

Az kalsın unutuyordum, araştırmalarım sırasında bir ilahiyat profesörü çıktı karşıma. Prof. Dr. Mustafa Öztürk. Kur'an'ın ve hadisin kutsal ve dikkate alınacak bir özellikte olmadığını savunuyor. Arap'ın kültürü diyor, cennet ve cehennem tasvirleriyle dalga geçiyor. Cübbeli'nin ateistlerden daha tehlikeli olduğunu, sakın kitaplarını okumayın, dediklerini dinlemeyin dediği bu hoca dini kanallarda sıkça boy gösteriyor. Ulusal kanallara da konuk olmuş ama tanımadığım için kaçırmışım. Bir de tarihselciler ve evrenselciler diye bölünmüşler. Birinciler Kur'an ve sünneti çağa, ikinciler çağı peygamber zamanına uydurmaya çalışıyorlar. Mustafa Hoca, evrenselcilerin IŞİD'ten farkları olmadığını söylerken kendisi, tarihselciler tarafından haddini bilmez hatta kafir olarak nitelendirilmektedir.  

Velhasıl görünen o ki, İslam dini bütün mezhepleriyle birlikte hem şiddetli kavga içinde hem de hepsi iktidara talip. Keşke bir kenara çekilip evlerinde ya da ibadet edecekleri yerlerde yaşasalar inançlarını, siyasete, ticarete hiç bulaşmasalar. Ne var ki kazın ayağı hiç de öyle değil...
   

6 Nisan 2018 Cuma

ÖLDÜM BEN...

Öldüm ben...
İnanmayacaksınız ama gerçekten öldüm. Hem de doğum günümde. Diyeceksiniz ki, ölüler yazar mı? Yazarmış... Ben de bunu öldükten sonra öğrendim. Delirdiğimi sanıyorsunuz değil mi? Hayır, aklım başım yerinde, sadece ölüyüm. İnsanlar ölmekten korkarlar. Ben de öyleydim bir zamanlar. Ama hiç de korkulacak bir tarafı yokmuş. Üstelik çok da eğlenceli...

Bakın size daha neler anlatacağım. Eminim siz de ilk kez bir ölünün ağzından, hem de birinci elden duyacaksınız dediklerimi. En merak ettiğim şeydi helvamın nasıl olacağı. Öldükten sonra helvamı da yedim. Biraz fıstığını bol koysalardı daha iyi olacaktı ama tadı hiç fena değildi.

Ölmeden evvel cennetti, cehennemdi, bir sürü şeyle dolduruyorlar insanın kafasını,. Yok öyle bir şey. Sağlığında yapamadığın şeyleri yapıyorsun. Para yok bu alemde, geçim derdi de. Hem senden önce ölenleri hem de doğacak olanları görebiliyorsun istediğinde. İğne deliğinden geçebilir, göğün yedi katına yükselebilirsin.

Kısacası ölmekle ne kadar iyi yaptığımı ölünce anladım. İstediğim masaya gidip oturdum, istediğim kıyıda denize girdim. Cehennemin bu tarafta olduğu kocaman bir yalan. Burası cennet gibi bir yer. Canım isteyince aranıza katılıyorum. Geçen gün sizlerden birini ziyarete giderken az kalsın araba çarpıyordu. Bu kadar da olmaz diyeceksiniz. İnanın ki böyle. Bir an ölü olduğumu unutup ölmekten korktum.

İnsan ölünce dostunu düşmanını daha iyi tanıyor. İyi bildiğim bir dost, "Kimseye beş kuruşluk faydası yoktu ...," deyip arkamdan konuştu. Sandı ki, ben duymayacağım. Ben de sanmıyordum duyacağımı. Ama duydum işte. Biliyor musunuz ölüler her şeyi duyar. Bu korkutmasın sizi, ama ölüler hakkında laf söylerken biraz dikkatli olun bence. Adam doğru söylüyordu ama sonunda salladığı küfür canımı yaktı. Ölülerin canının yandığını işte böyle öğrendim.

Uzun zamandır sizlerden uzaktım. Nasipte öldükten sonra size yazmak varmış. Ama söz veriyorum yazmaya devam edeceğim. Çevremde hiç kimse bu işlerle uğraşmıyor. Ne yaparsınız, alışmışım bir kere yazmadan duramıyorum. Geçenlerde hazır gelmişken ölmüşlerimizi ziyaret edeyim dedim. İnsanlar mezarlarda arıyorlardı ölmüşlerini. Oysa onlar burada. Ne işleri var toprağın içinde.

Aklıma ilk Atatürk geldi. Dedim ya, burası birinci sınıf. İstediğini yapabiliyorsun. Ne kuyruk var kapısında, ne de protokol. Gittim elini öptüm. Yine ölüler el öper mi diye soracaksınız. Kusura bakmayın ama artık sinirleniyorum. Öper elbette, niye öpmesin ki. Sizin yaptığınız her şeyi yapar ölüler. Hemen aklınıza kötü şeyler gelmesin. Kötü bir şey olmaz burada. Onların hepsini sizlere bıraktık. Neyse, kafamı karıştırmayın. Resimde gördüklerimden daha yakışıklı geldi gözüme. Aldı beni sahildeki lokantalardan birine götürdü. Bir de ufak rakı söyledi leblebinin yanına. Sohbeti o kadar tatlıydı ki, iyi ki ölmüşüm dedim. Biraz canını sıkkın gördüm. Ülkenin durumuna üzülüyormuş. Sen de benim gibi yazsaydın birilerine dedim. "Çocuk, o zaman delirdiğimi söyler bu budalalar." diye cevap verdi bana. "Bilmezler ki delilik ölülere mahsus bir özellik değil." Olsun varsın bana deli desinler ben yine yazacağım dedim. "Sen bilirsin, çocuk." dedi bana. En çok da çocuk deyişini sevdim. Mavi gözleri ışıl ışıldı, sanki hiç ölmemiş gibiydi.

Sonra insanlara öbür dünyayı başka türlü gösteren hacı hoca takımını merak ettim. Pat diye kalabalık bir güruhun içinde buldum kendimi. Dedim ya ölü olmanın bir sürü avantajı var. Anında istediğin yere ulaşabiliyorsun. Biri çıkmış hararetle bir şeyler anlatıyordu. Aralarına katıldım. Sağlığımda asla cesaret edip yanaşmazdım yanlarına. İşte ölü cesareti bu olsa gerek. Nasıl olsa öldüremezlerdi beni. Çünkü ölüydüm zaten. Gördüklerime inanamadım. Hiçbirinin gözü yoktu. Binlerce, belki yüzbinlerce kör ölü. Onlara nutuk atan adamın gözleri vardı, sadece. Bu ölüler dünyasının fani olduğunu, ölüler için yeniden dirilmenin mukadder olduğunu anlatıyor, ölümün keyfini çıkaracakları yerde dünyaya yatırım yapmaktan bahsediyordu. Kulaklarıma inanamadım. Keyfim kaçmıştı, onları kendi hallerine bırakıp kaçtım.

Size anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Ölümden korkmayın, hiç anlattıkları gibi değil. Keşke daha önce ölseymişim bile diyebiliyorum. Tek korkum yeniden sizin aranıza dönmek....

7 Mart 2018 Çarşamba

ROMA III (son)

13/02/2018 Salı


Floransa'dan çıkmadan önce otelimizde keyifli bir kahvaltı yapıyoruz. Bu kadar zengin bir açık büfe beklemiyordum doğrusu. Peynir, reçel çeşitlerinin yanı sıra sıkma portakal suyu bile vardı masada. Bulunmayan tek şey batı ülkelerinin kahvaltıda yer vermedikleri zeytin. Toparlanıp otelden ayrılıyoruz. Hava açacağa benziyor. Otelin arka sokağındaki duraktan bindiğimiz belediye otobüsü bizi tren istasyonunun önüne kadar götürüyor. Amacımız öncelikle Roma'ya ilk kalkacak treni bulmak. Bilet satış yerinde uzun bir kuyruğa giriyorum. Sıra bana geldiğinde Roma'ya gitmek istediğimi söylüyorum görevli memura. Bilgisayarında bir şeyler karıştırmaya başlıyor. 




Uzun bir bekleyişten sonra "Roma'ya ilk tren on beş dakika sonra, iki kişi 80 Euro." diyor. Mecburen parasını ödeyip biletlerimizi alıyorum. Mecburen diyorum, çünkü diğerleri gibi önceden alabilseydim fiyatın yarısını ödeyecektim. Bu yüzden kaliteli "ristorante" lerden yenebilecek en az üç porsiyon "spaghetti di mare" den oluyorum.





Işıklı hareket saatine beş dakika kalmasına rağmen bilgilendirme levhasında trenin yanaşacağı peron numarası hala belli değil. Nihayet beş dakika rötar olduğu bilgisi yansıyor levhaya. Bu bizi biraz rahatlatmış görünse de rötar süresinin önce on  dakikaya, daha sonra yirmi beş dakikaya çıkması canımızı sıkıyor. Birbiri ardına yapılan rötarlardan sonra bineceğimiz trene ait bilgilerin ışıklı levhadan tamamen silinmesi karşısında telaşlanıyoruz. Kısa süre sonra trenimizin yanaşacağı peron yeniden yansıyor levhaya. Kalkışa fazla bir zamanımız olmadığı için elimizdeki bavullarla peronu bulmaya çalışıyoruz.








En sonunda aradığımız peronu buluyoruz. Platform üzerindeki ışıklı panolardan doğru trene bindiğimizi bir kez daha kontrol ettikten sonra vagon kapısından zor bela bavulumuzu içeri alıyorum. Hemen arkamdan yaşlı bir kadın giriyor eşimden önce. Kapının önünde biriyle gevezelik yaparken otomatik kapı aniden kapanıyor. Ben trenin içinde, eşim dışarıda kala kalıyoruz. Bağrışmalar çağrışmalardan sonra "pıssst" diye kapı açılıyor, rahat bir nefes alıyoruz. Böyle bir durum yaşayacağımız aklımızın ucundan geçmediği için birbirimizi nasıl, nerede bulurduk bilemiyorum. Bir süre sonra tren boşaldığını ve herkesin bir tarafa koştuğunu fark ediyorum. Acaba yeni bir anons yapıldı da duymadım mı? Toparlanıp trenden iniyoruz aşağı. Bu arada bizden sonra kalkması gereken tren gözümün önünde hareket ediyor. Işıklı levhaya bakıyorum Bu kez trenimizin yanaşacağı yeni bir peron numarası açıklanıyor levhada. Bir kez daha koşuyoruz belirtilen perona.




Nihayet trenimiz kalkıyor. Bugün yatağımızdan ters kalktık galiba. Hareket ettikten on dakika sonra anons yapılıyor: "Teknik bir çalışma nedeniyle trenimiz durdurulmuştur, bir gelişme olursa size bilgi verilecek." İki saatlik tren yolculuğumuz bu gecikmelerle üç buçuk saate çıkıyor ve artık yabancısı olmadığımız Roma Termini istasyonuna varıyoruz. Şükürler olsun ki Roma'da güneşli bir hava karşılıyor bizi.





Geçen hafta üç gecemizi geçirdiğimiz istasyonunun yanı başındaki otelimize (konuk evi desek belki de daha doğru) varıyoruz. Asansörle üçüncü kattaki daireye çıktıktan sonra elektronik kilitli kapının aklımızda tuttuğumuz şifresini tuşluyorum. Daha önce kaldığımız odamızın kapısına adımızı yazmaları, temizleyip düzenlemiş olmaları çok hoşumuza gidiyor. Hiç kimseyi görmeden, eşyalarımızı bırakıyor otelden ayrılıyoruz.








Cumhuriyet Meydanının ortasında yer alan Su Perileri çeşmesi ile perdeyi açıyoruz. Pantheon'a doğru hareketli cadde ve sokaklarda ilerlerken eşim ilgisini çeken mağaza ve dükkanlara takılıyor. Bir markete giriyoruz, atıştırmalık bir şeyler almak için. Eşimin onca ürün içinde en çok ilgisini çeken yine temizlik malzemeleri reyonu. Evdeki duşakabinin camlarındaki su damlası izlerini hangi tür temizlik malzemesi kullanırsa kullansın bir türlü yok edemeyince, bu durum kafasına fena takılmış durumda. Bu yüzden deterjan arayışına sınır ötesinde hız kesmeden devam ediyor. Yanımızda belirip konuşmalarını kimsenin anlamayacağından emin görünen başı örtülü genç bir kadın, kocasına Türkçe bir şeyler anlatıyor. Eşimle göz göze gelip gülümsüyoruz.








Yolumuz bizi geçen hafta gördüğümüz yerlere getiriyor. Roma'nın en meşhur caddesi olan Via del Corso üzerinden bir kez daha geçip İspanyol Merdivenlerinin bulunduğu Piazza di Spagna ve Aşk Çeşmesi olarak bilinen "Fontana di Trevi" ye geliyoruz. Eşime takılıyorum. "Bak para attık, bir hafta sonra geldik yine. Demek ki çeşmenin önündeki havuza "para atıldığında tekrar gelirsiniz" söylentisi boş değilmiş." Çeşme bugün çok kalabalık, caddeler hareketli. Sokak sanatçıları yerlerini almış. Biri sprey boyalarla Colosseum'u çağrıştıran resimler yaparken diğeri elindeki gitarla neşeli müzikler çalıp söylüyor. Ortalık cıvıl cıvıl. Epeydir yol yürüdüğümüz için yorgunluk alametleri başlıyor. Eşim sürekli soruyor "Gelmedik mi daha?" Aşk Çeşmesine yakın bir kafede oturup "gelato" dedikleri Roma dondurmasının tadını çıkarıyoruz. Bir daha ne zaman nasip olur bilinmez.




Sonunda tüm tanrıların tapınağına yani Pantheon'a varıyoruz. Uzun bir kuyruk var önünde. Binanın içine belli sayıda ziyaretçi girmesine müsaade eden bir görevli var kapıda. Emniyet şeritleriyle çevrilmiş kulvarda kuyruğa giriyoruz. 



On beş dakika sonra binanın içindeyiz. Büyük bir kubbeyle kapatılan çatının ortasında ışığın girmesine yarayan dairesel cam pencere (oculus), koca salonu aydınlatmaya yetiyor. Yapımına MS 118 yılında başlanan Pantheon önceleri bir pagan tapınağı iken 7. yüzyılda "Vebayı yayan şeytanlar bu tapınaktan çıkıyor" söylentisi üzerine kiliseye dönüştürülmüş.




Hava güzel, üşütmüyor. Yönümüzü Piazza Navona'ya çeviriyoruz. Meydana adımımızı atar atmaz gördüklerimiz büyülüyor bizi. Oldukça geniş alana sahip bu meydan, eski bir stadyum üzerine yapılmış. Navona meydanındaki en güzel eserlerden biri de Roma'nın ünlü çeşmelerinden Dört Nehir Çeşmesi, dört kıtanın dört nehrini temsil ediyormuş. Burada yer alan yapılar 16. ve 17. yüzyıla ait. San Luigi dei Francesi Kilisesi onlardan bir tanesi.






Yorulmamıza rağmen gezmeye devam ediyoruz. Yine merak ettiğimiz yerlerden biri Piazza di Campo de Fiori. Her ne kadar meşhur pazarının saati geçmiş olsa bile görülmesi gereken güzel meydanlardan biri olduğunu tahmin ediyorum.























Meydana ayak basar basmaz tahminimde yanılmadığımı anlıyorum. Cıvıl cıvıl, sıcacık bir meydan burası. Köşede rengarenk çiçeklerin sergilendiği tezgahlar, çevredeki şen şakrak seslerin yükseldiği restoranlar ve yöresel yemeklerin sunulduğu aile işletmeleri "trattoria" lar bütün yorgunluğumuzu alıyor. Soğuk bir bira eşliğinde taş fırında pişirilen güzel İtalyan pizzası uzun seyahatimizin tadını damağımızda bırakıyor.






Artık hava iyice karardığından otelimize dönüş yollarını aramaya koyuluyoruz. Bu saatten sonra yürüyerek dönmemiz mümkün değil. Eşimde adım atacak hal kalmamış. Haritaya, navigasyona bakıyor, yakınlarda bir metro istasyonu veya otobüs durağı bulamıyoruz. Sonunda karşımıza çıkan "Tabacchi" dükkanlarından birine en yakın otobüs durağını soruyoruz. Artık otelimize dönüş zamanı.







Yatağıma uzanıyor, İtalya seferimizi değerlendiriyorum. Evet, uzun bir seyahat ama çok güzel vakit geçirdik. Çok güzel yerler gördük. Napoli'de telefonu çaldırmam, birkaç gün yağmurun peşimizi bırakmaması ve bu sabah treninin bize yaptırdığı köşe kapmaca dışında başka bir olumsuzluk yaşamadık.






Elbette yola çıkmadan yaptığım detaylı program, konaklayacağımız yerlerin belirleyip biletlerimizi önceden almanın payı büyük. Eşim de memnun kaldı bu geziden. Her günü bir başka şehirde geçirmek çok hoşuna gitti. "Bundan sonra nereye gitsek?" sorusuna daha şimdiden cevap aramaya başladık. Kim bilir? Belki Yunanistan, belki İspanya belki de Fas.        



6 Mart 2018 Salı

PİSA, FLORANSA

12/02/2018 Pazartesi

Cenova'daki otelimizden biraz erken ayrılıyoruz bugün. Zira hem Pisa hem de Floransa'ya daha fazla zaman ayırmamız lazım. Şimdiye kadar ziyaret ettiğimiz şehirlerin ruhunu yansıtan kültür ve sanat içerikli yerlerin belli merkezlerde toplu olarak bulunması işimizi çok kolaylaştırmıştı. Gel gelelim bugün biraz daha hareketli geçeceğe benziyor. Pisa'da meşhur eğik kulenin dışında görülmesi gereken bir sürü yer olması sebebiyle programımızı esnek tutmuş, Pisa'dan sonra Floransa'ya bilet almamıştım. Geç kalırsak Floransa'yı istediğimiz gibi gezemeden  dönmekten korkuyordum. Bu yüzden Roma-Floransa için bilet alma işini de son güne bırakmıştım. Yani Pisa ve Floransa'ya ayıracağımız zamanı baştan kestirememiştim.

Kısa bir yürüyüşten sonra geldiğimiz Genova Brignole Tren İstasyonundan 07.12'de hareket ediyoruz. Tiren Denizi kıyısını takip ederek İtalya'nın turistik batı sahilleri boyunca güneye iniyoruz. Trenimiz yolumuz üzerinde bulunan meşhur Portofino ve Cinq Terre köylerini geçerken  ara istasyonlarda yolcularını indirip bindiriyor.

Bologna'dan beri bize eşlik eden güneş "Benden bu kadar" dercesine tepemizden çekilerek, yerini yağmurlu bir havaya bırakıyor. Yolculuk sürelerimiz garip bir şekilde kat ettiğimiz yolun kilometresine bağlı değil. Genel olarak şehirler arası seyahatlerimiz iki saat kadar sürüyor. Tren biletlerini ayarlarken dikkatimi çekmeyen bu durum hoş bir tesadüf. Farkında olmadan uzak mesafelere hızlı, daha yakınlara orta hızdaki trenleri seçmişim demek. Pisa Merkez Tren İstasyonuna vardığımızda sağanak bir yağmur karşılıyor bizi. Bugün konaklamayı Floransa'da yapacağımız için çanta ve valizler elimizde kalıyor. Onlarla birlikte yağmur altında hiçbir şey yapamayız.

Eşyalarımızı bırakacak bir emanet bürosu bulmayı ümit ediyoruz. İstasyondaki görevlilerden biri yardımcı oluyor ve aradığımız yerin binanın arka tarafında olduğunu söylüyor. Bavul ve çantaların büyüklüğü ya da ağırlığı önemli değil, parça başına beş Euro fiyatla eşyaları teslim alıyorlar.

Yanımıza şemsiyelerimizi alıp meydana çıktıktan sonra gördüğüm ilk "tabacchi shop" tan günlük toplu taşıma biletlerimizi alıyorum. Sorup soruşturduktan sonra kentin en önemli meydanı olan "Piazza dei Miracoli" yani Mucizeler Meydanından hangi otobüslerin geçtiğini öğreniyorum. Otobüse bindikten sonra navigasyonla ilerlediğimiz güzergahı takip ederken gözüme kestirdiğim birisine inmemiz gereken durağı soruyorum.  Yağmur altında adres  aramak arzu ettiğimiz bir şey olmadığı gibi boşa kaybedecek zamanımız da yok.  İndiğimiz durakta yağmurun şiddetini yitirip ahmak ıslatan moduna geçmesi yine de şükredilecek bir durum bizim için.


Ara sokaklardan birinin çıkışında hedefimizdeki meydana ulaşıyoruz. Dünya gözüyle görmeyi çok arzuladığım ve sadece bu yüzden programa aldığım Pisa Kulesi işte, tam karşımızda. En önde Galile'nin vaftiz edildiği İtalya'nın en büyük vaftizhanesi, onun arkasında Toscana bölgesinin en büyük katedrali ve en arkada muhteşem Pisa Kulesi.

Hava kapalı olduğu halde gökyüzü yüksek. Böyle bir havada olmasını beklediğim kara bulutların yerine gümüş renkli parlaklık etkileyici yapılara gizemli bir fon oluşturuyor.

Mucizeler Meydanındaki ünlü eğik kuleye doğru yaklaşırken bol bol fotoğraf çekiyoruz. Yapımına 1173 yılında başlanan Pisa Kulesini görüp de şaşırmak elde değil. Evet, eğik bir kule olduğunu biliyoruz ama bu kadar mı eğik olur? Her an yan yatacakmış, devrilecekmiş gibi duruyor. Bologna'nın ikiz eğik kuleleri Asinelli ve Garisenda Pisa Kulesini gördükten sonra eğikliğini unutturuyor. Eşime kuleye çıkma teklifim "Ne olur ne olmaz, yıllarca devrilmemiş biz çıkarsak devrilesi tutar." gerekçesiyle havada kalıyor. Bu kadar yan yatmışken hiçbir sütunun çatlamaması, kapıların çalışması nasıl mümkün olur? Her yıl kapı kasalarını elden geçirdiklerini, kule eğildikçe yeniden ayarladıklarını düşünsek dahi o dantel işler gibi şekillendirilen zarif mermer sütunların üzerinde en ufak bir çatlağın olmamasına ne demeli?... Daha dün hizmete girmişçesine bembeyaz binaların uzun yıllar önce yapıldığına inanması güç. 

Buradan ayrılası gelmiyor insanın. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen turist grupları meydanı dolduruyor. Pisa Kulesi bu kadar eğik olmasaydı yine aynı ilgiyi uyandırır mıydı? Biraz zor. Bu ilgi hemen yanı başındaki Rönesans döneminin en güzel yapılarından St. John Vaftizhanesi ile yapımına 1063 yılında başlanan muhteşem Pisa Katedralini gölgede bırakıyor desem kimse inanmaz. Piazza dei Miracoli'den ayrılırken yağmur başlıyor yine. İstasyona dönmek için durak ararken şehrin sokaklarında dolaşıyoruz. Yolumuz Arno Nehri kıyısına çıkıyor.  Karşı tarafta 1230 yılında inşa edilen ve önemli gotik mimari örneklerinden biri olan Santa Maria Della Spina Kilisesine ilişiyor gözümüz. Daha gidecek uzun bir yolumuz, görülecek kocaman bir şehrimiz olduğu düşüncesi bizi otobüs duraklarına çekiyor. İstasyondaki emanetten eşyalarımızı teslim alıyor ve ilk Floransa trenine yetişiyoruz. 




Bir saat on beş dakika sürecek tren yolculuğu ilaç gibi gelmiş olmalı ki, koltuğa oturur oturmaz gözlerim kapanıyor. Floransa'nın iki ana istasyonundan biri olan Firenze Campo di Mare'de inmemiz lazım. Son durak değil bu, tren Roma'ya kadar gidiyor. Eşim uyandırmasa gözümü Roma'da açmam işten değil (!) Apar topar eşyalarımızı toplayıp iniyoruz. Otele kadar yarım saatten biraz daha az sürecek yürüyüş mesafesi var önümüzde. Yağan yağmur yerleri ıslatmış, hava iyice serinlemiş. Otelin bulunduğu sokağı bulmamız zor olmuyor ancak otele ait bir işaret, bir tabela olmadığından bir aşağı bir yukarı dolanıyoruz. Roma'dakine benzer kat otellerinden biri bu. Sonunda aradığımız yeri buluyoruz. Zile basınca kapı açılıyor ve ikinci kata çıkıyoruz.










Görevli hanımefendi odamızı gösteriyor, gerekli bilgileri veriyor. Odamız fena değil. Ne var ki eşimi bir üşüme krizidir tutuyor. Klima çalışır görünse de çıkardığı sesten başka bir işe yaramıyor sanki. Resepsiyondaki güzel hanımefendiyi çağırıp durumu anlatıyorum. Merkezi sistemle çalışıyormuş klimalar. Odaların sıcaklıkları bilgisayardan takip ediliyormuş. "Tamam, şimdi 24 dereceye ayarladım." diyor. Değişen bir şey yok. Aslına bakılırsa öyle titreme tutacak kadar soğuk değil oda. "Sen şifayı kaptın korkarım." diyorum eşime. "Yok ben bir yere gitmem bu soğukta." deyip yorgana sarınıyor. Canım sıkılıyor bu duruma. "Tamam da, biz buraya otelde yatmak için mi geldik? Floransa'ya gelip Floransa'yı görmeden giden ilk turist biz olacağız." diyorum. "Sana haksızlık etmeyim, sen git gez istersen." diyor bütün samimiyetiyle.








Bir yanım "Sen olmadan ben neyleyim Floransa'yı?" derken, diğer yanım "Buraya kadar gelip görmeden dönmek aptallık." diyor. Napoli'deki kazadan sonra elimizde tek kalan telefonla birlikte eşimi odada bırakıp mahzun bir şekilde otelden ayrılıyorum." Akşamları "Kelime Oyunu" yarışma programı ile takip ettiği dizileri kaçırmadığını biliyorum eşimin. Odadaki televizyonda Türk kanalları çıkmadığından telefonu onun yardımına koşuyor. Bu sebeple konakladığımız otellerde internet olması hayati önem taşıyor(!) Otelden çıkıp sadece birkaç yüz metre ilerledikten sonra kendimi Duomo Meydanında buluyorum. 










Floransa Katedrali ve Çan Kulesi bütün heybetiyle beliriyor karşımda. Oldukça hareketli saatler. Bilinçsizce sokak aralarında dolaşmaya başlıyorum. Aklım eşimde. O yanımda olmadan tadı çıkmıyor bu gezmelerin. Her sokak başka bir tarihi yapıya çıkıyor. Yanımda ne bir gezi notu, ne de yol gösterecek telefon var. Her gün farklı bir otelde kaldığımız için otelin adını bile unutuyorum. Aklıma otelden aldığım kartvizit geliyor.
















Baktım olmadı, en kötü ihtimalle kartın üzerindeki adresten oteli bulabilirim. Gördüğüm her yer muhteşem ama bir fotoğraf dahi çekme imkanım yok. Sokakların arasında resmen kayboluyorum. Yolumu bulacağım diye yeni yeni yerler keşfediyorum. Tam ümitsizliğe düştüğüm anda otelimizin bulunduğu Duomo'ya açılan sokak çıkıyor karşıma. Ne yapıp yapıp eşime gezdiğim bu yerleri göstermeliyim. Onca yorgunluktan sonra aynı yerleri eşime kılavuzluk ederek göstermek hiç sıkmayacak beni. Yeter ki otelden çıkmaya ikna olsun. 















Otele döner dönmez eşime "Hadi hazırlan, gezdiğim yerler o kadar güzel, o kadar görülmeye değer ki, onları görmeden gitmene gönlüm razı değil. Zaten bir tane bile fotoğraf çekemedim." diyorum. İki üç saat dinlenmiş olmanın verdiği enerji ile ikna oluyor. Dışarı çıktığımızda artık hava kararmıştı. Eşimi rahatlatıyorum. "İnan ki, çok yol yürümeyeceğiz." Eşim biraz kendine gelmiş gibi. Hava serin olmasına rağmen önceki kadar üşümüyor. İki saat daha Floransa sokaklarını birlikte geziyoruz. Bu şehrin akşamları da güzel ve hareketli.















Daha görülecek çok yer olduğunu bildiğim için eşime iki seçenek sunuyorum. Ya yarını yine Floransa'ya ayırıp  akşama doğru Roma'ya dönelim ya da sabahleyin doğrudan Roma'ya dönüp orada gitmeye fırsat bulamadığımız Pantheon, Piazza di Campo de Fiori, Piazza Navona gibi yerleri görelim. Eşim tercihini sabah Roma'ya dönmek yönünde yapıyor.     

4 Mart 2018 Pazar

CENOVA

11/02/2018 Pazar

Milano Merkez Tren İstasyonundan 08.10 treniyle yola çıkarken rotamızı güneye çevirmiş bulunuyoruz. Adriyatik denizinin en güzel şehri olmayı sonuna kadar hak eden Venedik'te kalbimizi bıraktıktan sonra ülkenin batı ucundaki Cenova şehri kollarını açmış bizi bekliyor. İtalyan Riviera'sı olarak kabul edilen Liguria bölgesine yaz mevsiminde gitmek, Fransa'nın Nice, Cannes şehirlerine el sallayıp sahil boyunca güneye inerek denizin tadını çıkarmak, doğal güzellikleri keşfetmek eminim daha güzel olurdu. Zevkli bir yolculuktan sonra Brignole Tren İstasyonuna varıyor, sadece 200 metre uzaklıktaki otelimize uğrayıp eşyalarımızı bırakıyoruz.









Şehrin en büyük meydanı olan Piazza de Ferrari'yi çevreleyen Opera ve Borsa binalarının önünden geçerek Dükler Sarayını (Palazzo Ducale) geziyoruz. Üst kattaki salonlarda Picasso resimleri sergileniyor.




Cenova'nın koruyucu azizi sayılan Aziz Lorenzo'ya adanan ve ilk olarak 5. yüzyılda yapımına başlanan San Lorenzo Katedralinin matrak bir öyküsü var ki, en az katedral kadar konuşuluyor. Roma İmparatoru Valerian tarafından Hristiyan olduğu gerekçesiyle ızgara üzerinde yakılmasına karar verilen Lorenzo'nun, infaz sırasında yanındaki memurlara sırıtarak, "Bu tarafım pişti, şimdi bir de diğer tarafımı pişirin." demesi bugünlere kadar kulaktan kulağa taşınmış.





Ferrari ve Vittoria meydanlarını birbirine bağlayan XX Septembre caddesi oldukça hareketli. Lüks mağazaların ve alışveriş merkezlerinin bulunduğu caddede ilerlerken Kristof Kolomb'un doğum yeri olan Cenova'yı keşfetmeye devam ediyoruz. Deniz tarafına yaklaşınca antik liman Porto Antico görünüyor. Burada bizi ilk karşılayan yine sazlı sözlü, hareketli parçalar icra eden Latin Amerika asıllı sokak çalgıcıları. Bir süre onları izledikten sonra eşimin daha fazla ilgisini çeken büyükçe bir açık pazar çıkıyor karşımıza. Bugünün pazar gününe denk gelmesi ayrı bir şans bizim için.  Peynir çeşitlerinden kurutulmuş et mamullerine, kuru yemiş, kılık kıyafetten hediyelik eşyalara kadar aranan her şey var tezgahların üzerinde.







Limanda ortaçağ dönemine ait dev bir korsan kadırgası demirlemiş, ziyaretçilerini kabul ediyor. Roman Polanski'nin "Korsanlar" isimli filmi için bire bir ölçülerde aslına uygun olarak yaptırılan gemi eski limana değişik bir hava katıyor. Avrupa'nın en büyük ikinci akvaryumu Acquaria di Genova hemen yanı başında. Deniz kıyısından kuzey yönüne doğru ilerliyoruz. Hava bugün yine güneşli şansımıza. Galata Deniz Müzesini geçtikten sonra güzel bir pastanede dondurma molası veriyoruz.  

Biraz dinlendikten sonra deniz tarafından şehrin iç kısımlarına sapıyoruz. Kısa bir yürüyüş bizi Annunziata Meydanına ve bu meydanı dolduran Santissima Annunziata Bazilikasına götürüyor. Ufaktan yorgunluk alametleri belirirken otelimize dönme çareleri arıyoruz. Tam o sırada bir füniküler çarpıyor gözümüze. Notlarımda gezilip görülecek yerlerden biri olan Castelleto tepesine ulaşım sağlayan füniküleri hiç beklemediğimiz bir anda karşımızda bulmamız büyük şans. Girişteki otomattan iki bilet alıyoruz ama biz toparlanana kadar füniküler yolcularını alıp hareket ediyor. Yaklaşık bir çeyrek saat daha bekliyoruz. 

Aynı zamanda bölge sakinlerinin günlük ulaşım ihtiyacını gören bu araç sağlı sollu dik yamaçların arasından yukarı doğru yükselmeye başlıyor. Sık aralıklı duraklarda inip binenler oluyor. Bu kadar bayır bir arazide yerleşim yerlerinin bulunması hayli şaşırtıcı. Hangi durakta ineceğimizi, nereye gideceğimizi, nasıl bir yerle karşılaşacağımızı merak ederken içinde bulunduğumuz kabin yamaçları sıyırarak tırmanışını sürdürüyor. Son durakta diğer yolcularla birlikte iniyoruz. Seyir yeri olarak tanzim edilen teraslardan şehir ve limanın görünüşü muhteşem. Castelleto tepesinden manzarayı seyrederken mis gibi orman havasını ciğerlerimize çekiyoruz. Dönüşümüzü manzarası olmayan funikülerle yapmak  hayli sıkıcı olacak.    




Şans yüzümüze bir kez daha gülüyor. Tepeye ulaşımın sadece fünikerle olmadığını, buradan şehir merkezine belediye otobüslerinin de işlediğini öğreniyoruz. Yeterince dinlendikten sonra gelen ilk otobüse atlıyoruz. Hemen "Here We Go" muzu açıp yol boyunca bulunduğumuz yeri telefondan takip ediyoruz. Orman içinde virajlı yollardan kıvrıla kıvrıla aşağı doğru süzülürken otelimizden uzaklaşmaya başladığımızı fark ettiğimiz ilk durakta iniyoruz. En kestirme yolu takip ederek koruluklar arasında merdiven ve patikaları izleyerek hava kararmadan önce otelimize varıyoruz. Odamıza yerleşirken eşim her zaman olduğu gibi yatakları, çarşafları, banyoyu, lavaboyu kontrole başlıyor. Uzun bir denetlemenin sonunda evet, otelimiz temizlik bakımından geçer not alıyor. 


Venedik ve Ceneviz, eski deniz savaşlarında bahsi geçen tarihe mal olmuş iki devlet. Orta çağda Anadolu kıyılarında koloniler kurmuş, Osmanlı İmparatorluğu ile defalarca savaşmış, kah yenmiş, kah yenilmişler. Yurdumuzdan kilometrelerce uzaktaki bu yerleri görebildiğimiz için şanslıyız. Rönesans döneminin en ünlü kaşifleri, bilim adamları ve sanatçılarının yaşamlarını sürdürdükleri bu toprakların yeni sahipleri atalarından kalan paha biçilmez eserlere sahip çıkarak onları korumasını bilmiş. 



Şimdiye kadar planımıza uygun ilerlediğimizi söylemem mümkün. Günde ortalama beş km yürüyüş yaparak görmek istediğimiz yerlerin çoğunu gezmiş oluyoruz. Sadece Roma'da ipin ucunu kaçırıp on iki kilometre yürümüştük. Arada bize uzak düşen, gidemediğimiz yerler de yok değil. Mesela dün Milano'nun Navigli bölgesi ile Como Gölü'nü görememiştik. Bugün ise trenle sadece beş dakikalık mesafede bulunan, şarkılara konu olmuş Portofino'ya gitmek nasip olmadı. Kışın Portofino pek de güzel olmaz zaten deyip avuttuk kendimizi. Yarın zorlu bir gün. Meşhur Pisa Kulesini illa ki göreceğiz, sonra ver elini Floransa.  

MİLANO

10/02/2018 Cumartesi

Hazır gitmişken bu memleketin en meşhur şehirlerini gezmekti niyetim. Bu kategoride o kadar çok sayıda görülecek şehir vardı ki... Aylar önce gezi programını yapıp biletlerimizin parasını ödedikten sonra "Ah, ben ne yaptım?" diyerek kara kara düşünmeye başlamıştım bir ara. Kolay değil, on gün boyunca hemen her gün ayrı bir şehir, şehirler arası yolculuklar, ayrı ayrı konaklama yerleri. Peki onca yeri gezmeye ne zaman vakit ayıracağız? Eşimin rahatsızlığını nüksettirecek yürüyüşler, koşturmacalar... İtalya turumuza başlarken içimi kaplayan bütün tereddütler Venedik'i gezdikten sonra yavaş yavaş kayboluyor. Hele Bologna'dan sonraki günlerin günlük güneşlik havası keyfimizi iyice yerine getiriyor.


Roma'da iki gün geçirdiğimiz halde görmediğimiz yerler var daha. Ancak diğer şehirler için ayırdığımız birer günlük süre gayet yeterli görünüyor. Sabah erken saatlerde başladığımız en fazla iki saat süren tren yolculukları bile gezimize renk katıyor. Sabah Mestre Tren İstasyonundan 07.50 treni ile Milano'ya doğru çıkıyoruz yola. İki saatlik yolculuk boyunca notlarımıza göz atıp gezeceğimiz yerleri hatırladıktan sonra kitaplarımızı okumaya başlıyoruz. Zaman zaman uyku ağır basıyor gözlerimizi kapatıyoruz. İtalyanların moda merkezi olan bu şehir bizde merak uyandırıyor. Ülkemizdeki doğu-batı ayrımı bu topraklarda güney-kuzey olarak karşılık buluyor. Kuzey, güneye göre hem ekonomik hem de kültürel açıdan daha gelişmiş.  





Yeni otelimiz Milano Merkez Tren İstasyonuna on beş dakikalık yürüme mesafesinde. En azından elimizdeki fazlalıkları bırakmak için "Here We Go" nun kılavuzluğunda otelimize kolayca ulaşıyoruz. Danışmadaki görevli beyefendi nazik bir şekilde valizlerimizi alıp turistik şehir haritasını uzatıyor. Check-in saati 14.30 olduğu için odalarımız henüz hazır değil. Vakit kaybetmeden şehir turuna başlıyoruz.

Milano'da mutlak surette görülmesi gerektiği söylenen dünyanın en büyük dördüncü katedrali Duoma di Milano'ya doğru ilerlerken fötr şapkalı bir beyefendi saksafonu ile yeri göğü inletiyor. Hayır, rahatsızlık vermiyor, tam tersine, o kadar güzel çalıyor ki kulaklarımızın pasını siliniyor. Eşim giyim mağazalarına dalmışken kapının önünde sanatını icra eden sokak sanatçısının konserini dinliyorum. Zara'dan beğendiği sarı bir palto çok hoşuna gidiyor eşimin, alıp almamakta kararsız. "Neyse, dönüşte bakarız." dedikten sonra çocuklara hediyelik bir şeyler alıp çıkıyoruz. 


Tarihi binaların arasından ortasında fıskiyeli büyük bir süs havuzunun bulunduğu meydana çıkıyoruz. Sokak içlerinde biraz ilerledikten sonra Milano Katedrali olanca haşmetiyle kendini gösteriyor. Yapımına 1386 yılında başlanan ve yaklaşık 500 yılda tamamlanan bu eser Vatikan'ı saymazsak İtalya'nın en büyük dini yapısı. Meydanın diğer bir bölümünde İtalya'nın kurucusu sayılan Vittoria Emanuele II'nin at üstünde bir heykeli yer alıyor. Bu meydan yem bekleyen güvercinlerin mekanı aynı zamanda. Katedral hem devasa yapısı hem de büyük sabır ve emek isteyen heykel ve süslemeleriyle göz dolduruyor.

Bundan sonraki ilk hedefimiz Vittoria Emanuele II çarşısı. Çarşıyı görmek için sabırsızlanıyoruz. Avrupa'nın ve yurdumuzun jet sosyetesi yılda en az bir kez alışveriş için buraya gelirlermiş. Böyle bir yerden alışveriş yapmayı aklımızın ucundan geçirmesek bile yine de havasını solumak istiyoruz. Navigasyon bizi çarşının önüne kadar getiriyor ama birine sormadan aradığımız yerden emin olamıyoruz. Dört kollu bir haç şeklinde tasarlanan çarşıya girer girmez hava birden değişiyor.



Çelik konstrüksiyon çatı camla örtüldüğünden dolayı içi oldukça aydınlık görünen bu alışveriş merkezinde uluslar arası üne sahip giyim, saat, mücevher markalarının yanı sıra kaliteli kafe ve restoranlar da bulunuyor. Karnımız iyiden iyiye acıkmaya başladığı bir anda köşe dükkanlardan birinden gelato alıyoruz. Bu dondurma yediklerimizin en lezzetlisi. Vitrinlerdeki eşyaların etiket fiyatları dudak uçuklatan cinsten. Tamam, hepsi de kalitelidir, buna itirazım yok ama buradan alışveriş yapmanın, bunca para dökmenin daha önemli bir sebebi var. İnsanları seyrediyorum. Markaların üzerinde yazılı olduğu çantaları büyük bir gurur içinde öylesine havalı bir şekilde taşıyorlar ki, verdikleri onca para umurlarında bile değil. Dünyanın en tanınmış markalarına ait ürünlerin satıldığı bu dükkanlar birbiri ardınca uzanıyor haç şeklindeki salonda. Az ileride gözüme güzel bir restoran kestiriyorum. Fiyat listesi kapının önündeki seyyar sehpanın üzerine iliştirilmiş. Eğer burada da fiyatlar vitrindeki fiyatlar gibiyse bir an önce çıkıp karnımızı doyuracak başka bir yer aramak durumundayız.


Fiyatların diğer iyi restoranlardan pek farklı olmadığını anlayınca kararımı veriyorum. Yürümekten yorgun düşmüş eşim bir an evvel oturacak bir yer bulmanın verdiği mutlulukla bana itiraz etmiyor. İtalya'da üç şey yenir. Pizza, pasta dedikleri makarna ya da risotto. Bu sefer tercihim "spaghetti di mare" den yana. Mantarlısını, Bolognese soslusunu memlekette de yiyebilirsiniz ama "di mare" ise tercihiniz, bu ülkeyi tek geçerim. Son derece iyi bir servisin kendini gösterdiği restoranda yemeklerimizi iştahla yedikten sonra ayrılıyoruz.





Dönüş yolumuza başladıktan hemen sonra büyük bir kilisenin önündeki kalabalığı turist sanıp biz de içeri dalıyoruz. Ön tarafta takım elbise giymiş bir beyefendi konuşuyor. Onu dinleyen şık giyimli hanımefendi ve beyefendilerden bazıları ahşap sıralara oturmuş, diğerleri her iki yanda ayakta dikiliyorlar. Oturulabilecek boş bir yer gözükmüyor. Bizim de bir yer bulup dinlenmemiz şart. Ön sıralarda, asaleti ve havası yüzünden okunan bir hanımefendinin yanındaki boşluğa ilişiyoruz. Hanımefendi başını hafifçe bize döndürüp yüzünü yukarı kaldırıyor. Bu hareketin "Bunlar da nereden çıktı?" anlamına geldiğini tahmin etmek hiç de zor değil. Eşimin oturmaya onlardan daha fazla ihtiyacı olduğundan eminim.





Konuşmacı sözlerini uzattıkça uzatıyor. Eşimin kulağına fısıldıyorum. "Konuşan Milano Belediye Başkanı'na benziyor." Zaman ilerledikçe kilisenin içi iyice doluyor. Artık oturduğumuz yerden kalkmak dikkat çekecek. Konuşma ara  ara kesilip dinleyiciler tarafından alkışlanıyor. Ayıp olmasın diye anlamadığımız halde biz de kalabalıkla birlikte alkış tutuyoruz. "Neyin töreni bu?" diye düşünürken, konuşmacı mikrofonu rahibe bırakıyor. Rahibin dua okumaya başladığını tahmin ediyorum. Çünkü onun konuşmasını bölüp alkışlamıyorlar. Aralarda sadece "Amen" sesleri uğultu halinde salonu dolduruyor. Biz de "Amen" diyoruz kalabalıkla birlikte. Konuşma uzayınca cesaretimizi toplayıp kalkıyoruz yerimizden. Kalabalığı yara yara dışarı atıyoruz kendimizi. Yağmur atıştırmaya başlamış. Biz kiliseden çıktıktan hemen sonra tören bitmiş zaten. Kapının önünde son model otomobile itinayla bir tabut taşıyorlar. Tabutun üzerine kocaman, gösterişli bir çiçek buketi koyuyorlar. Bizde jeton ancak düşüyor. Demem o ki, Milano'nun aristokrat ailelerinden birinin cenaze merasimine katılmışız farkında olmadan. O alkışlarımız rahmetlinin yaptığı hayırlı işlere bir teşekkür mahiyetinde olmalı. Biraz yürüdükten sonra yolumuz üstünde gördüğümüz amuda kalkmış boğa heykelini oldukça ilginç buluyoruz. Otelimize vardıktan sonra adet olduğu üzere eşimden müsaade istiyorum. Ona kahvaltılık bir şeyler alacağımı söylüyorum ama niyetim başka. Böyle fırsat kaçar mı? Sevgililer Günü kapıda. Dönüş yolumuz mağaza önünden geçmediği için sabahleyin eşimin görüp beğendiği sarı palto unutulup gidiyor. Hemen fırlayıp mağaza kapanmadan o sarı paltoyu almam lazım. Düşündüğümü yapıyorum. Bu sürpriz çok hoşuna gidiyor. Bavulda kırışacağından endişe edip yurda dönene kadar Suat Dervişin ipek sabahlığına yaptığı gibi paltosunu elinden bırakmıyor.

Milano beklediğimden daha güzeldi, otelimiz de gayet temiz. E, daha başka ne istenir ki. Yarın sabahki rotamız Cenova.