KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

30 Mayıs 2017 Salı

KAPLAN'DA BİR GÜN BATIMI

30/05/2017 Salı, Tire

Dün gece uzun zamandır ilk kez gelir gelmez yatağa attım kendimi. Ne günlüğüme el atacak halim vardı ne başka bir şey yapacak. Başımın ağrısı belki uyursam geçerdi. Öyle de oldu. Bugün tatil günümüz. Sabah saat sekizde gözlerimi açtığımda yokladım kendimi. Evet, dünden beri beynimi kemiren o ağrı kalmamış. Tüy gibi hafiflemiş hissediyorum. Eşimle her zaman farklı kutuplarda olduğumuz için onun başı ağrımaya başlıyor sabahın ilk saatlerinde.

Hemen çıkıp pazar işini halletmeli... Her zaman bir yer bulduğum otoparkta bir santimetrekare yer yok. Güçlükle çıkıp dışarıda başka bir yere park ediyorum. Şefimiz salatalara farklı lezzetler katmaktan zevk alıyor. Sipariş ettiği taze nane, reyhanı bulmam lazım. Pazarda ot kalmamış artık. Alışverişi bir an önce tamamlayıp yaylaya çıkıyorum. İlk işim Venüs'ü özgürlüğüne kavuşturmak. İyice şımarmış bu soytarı. Üzerime sıçrayıp duruyor. Fifi beni ondan kurtarıyor. Bu sayede malzemeleri dolaplara yerleştiriyorum. Dünkü havadan eser yok, zaman zaman güneş yüzünü gösteriyor. Yayla bir cennet. İşim bittikten sonra Venüs ve Fifi'ye mamalarını veriyorum. Venüs arsızca saldırıyor önce, sonra bırakıp uzaklaşıyor. Fifi bütün zarafetiyle gelip bir kaç parça alıp kenara çekiliyor.

Kümese yem ve su götürürken peşime takılıyorlar. Venüs benimle birlikte kümese giriyor. Tavukları yemliyorum. O da ne? Tavukların peşinden koşup kümesi boşalttığı yetmiyormuş gibi onların yemlerini yemeye başlıyor. Bu Venüs tam bir manyak. Ne bulursa yiyor. Şaşkınlığımı üzerimden atmadan bir de ne göreyim. Peşime takılan tavuklar gelmiş, köpeklere koyduğum mamaları yiyorlar. Arkamı dönene kadar çanakta mama kalmamış. Gidip içeriden biraz ekmek alıyor, kümese tavuklara atıyorum. Tavuklara yeniden yem götürüyor, çanağı tekrar mamayla dolduruyorum.

Bugün tamamen iyileşmesem de düne göre oldukça iyiyim. Döndüğümde eşimi de biraz toparlanmış görünce seviniyorum. Kızım telefon ediyor. Venüs'ün maceralarını anlatınca kahkahalarla gülüyor.
"Kapattın mı, kulübesine?"
"Suyunu koydun mu?"
"Nereye koydun?" soruların arkası kesilmiyor.
"Evet su koydum çanağına ama seninki patilerini yıkadı o suyla çanakta su bırakmadı tepinerek." diyorum.
Kızım hız kesmiyor.
"Akşam yine gideceksin su vermeye değil mi, yoksa susuzluktan ölür."
"Yok başka vaktim, Ne bu? Koyduğum suyu patileriyle heba etmeseydi."
"O zaman ben gelir, suyunu koyarım."
"Duygu sömürüsü ha?"
Tamam tamam akşam yine gider suyunu koyarım. Eşime soruyorum. Birlikte gider dolaşır mıyız?

Akşam çabuk oluyor. Hava kararmadan bir kez daha eşimle çıkıyorum yaylaya. Tek amacımız Venüs'e su vermek. Hazır gitmişken yaylanın meşhur Kaplan suyu getirmeden olmaz. Yanımıza plastik bidon almayı unutmuyoruz. Malum şehir suyunun Kaplan suyunun yanında tadı saman. Bahçeye girer girmez Fifi karşılıyor bizi. Sürpriz gelişimiz sevindiriyor onu. Venüs, kulübesinin penceresinden cin cin bakıyor. Hemen kilidini açıp serbest bırakıyorum. Her ikisi birden üzerime sıçrıyor, bir sevgi yumağı oluyoruz.

Eşim üzerine sıçramasın diye çaktırmadan mutfağa geliyor. Dışarıdan sesler duyuluyor. "Kimse yok mu?" Bahçe kapısını açık bıraktığım geliyor aklıma. "Açık değil misiniz?" Genç çift kapıyı açık görünce haklı olarak girmiş içeri. "Maalesef bugün salı, salı günleri kapalıyız." Bugün bereketli bir günümüz. Sadece onlar değil, telefonla arayan arayana.

Su bidonunu doldururken Venüs yine iş başında. Ölü bir kuşu almış ağzına, kafasını sallayıp duruyor. Zavallı küçük kuş, avcıların hışmına uğramış belli. Ama ya hastalıktan öldüyse (!) Venüs'ün peşinden koşuyorum. Ben kovalarken o kaçıyor. Sonunda yakalıyorum. Başını tutarken çenesini aralamaya çalışıyorum. İmkanı yok ağzından almanın. Fifi yanımda bana destek olacak ama ne yapacağını o da bilmiyor gariban. Ellerim Venüs'ün çenesinde bekliyorum. Ağzını açarsa kuş düşecek. Sonunda başarıyorum. Kuşu kaptığım gibi yukarı kaldırıyorum. Venüs peşimde, sıçrayıp elimden kurtarmaya çalışıyor kuş ölüsünü. Verandadan iyice ileriye savuruyorum. Suyunu koyup kulübesine kapatıyorum bizim yaramaz çocuğu sonunda. Soylu bir aileden geldiği her halinden belli Fifi, zarifçe elini uzatıyor bana. Onunla da vedalaşıyor, kapıları, kameraları kontrol edip dönüyoruz.

Yolda güneşin batışı nefis bir manzara çıkartıyor ortaya. Telefonum eşimde, kızımla konuşuyor. Bu konuşma bitmez. Durup bir mola vermelerini istiyor, güneşin batarken Selçuk Belevi yolundaki bir gölete düşen aksini fotoğraflıyorum.

KİRAZ SEVEN SİNCAP

29/05/2017 Pazartesi, Tire

Gecenin bir yarısında başlayan baş ağrısı sabah hız kesmeden devam ediyor. Bugün soğuk algınlığımda zirveye ulaşacağım anlaşılan. Hava mı soğuk bana mı öyle geliyor? Arkadaşlara soruyorum. Eğer onlar da benim kadar üşüyorlarsa mayısın son günlerinde sobayı mı yakacağız yoksa? Hava kapalı, aralıklarla yağmur yağıyor. Facebook'ta bir post ve ona yapılan yorum hoşuma gidiyor. "Ne biçim mayıs ayı bu?" El cevap: "İçine şubat kaçmış."

Şefimiz ve yardımcısı yağmur altında güçlükle ulaşıyorlar evimize. Venüs'ü kulübesinden çıkardıktan hemen sonra yağmur şiddetleniyor. Bizimkinin aklı ermez ıslanır hasta olur diye verandaya çekiyorum. Fifi'yle birlikte güreş tutmaya başlıyorlar her zaman olduğu gibi. Üşüyorum, benden hayır gelmez bugün. Bu yağmurda kim gelir dağ başına zaten derken bir araba yanaşıyor. Gelen bizim misafir dostlarımızdan biri. Üşenmeden, yağmur çamur demeden baş sağlığı dilemeye gelmiş sadece. İnceliği karşısında ne yapacağımı bilemiyorum. Henüz çay da olmamış bir bardak çay ikram edeyim. "Uzak durun benden, fena halde gribim, size de bulaştırmayım." demekle yetiniyorum. Hemen bir tylol hot hazırlayıp içiyorum. Bana mısın demiyor.

Odama çekilip battaniyeye sarılıyorum, gelen olursa haber verirsiniz diyerek. Ense kökümden şakaklarıma inen şiddetli bir ağrı devam ediyor. Ekip arkadaşlarımız yapılması gereken her şeyi ziyadesiyle yapıyorlar. Ne tavuklara bakabiliyorum ne de köpeklere. Öğleden sonra bir şeyler atıştırıp bir voltaren alıyorum. Esasen mümkün olduğunca uzak dururum ağrı kesiciden, ilaçtan. Vücudum alışkın olmadığı için bana daha etkili olacağını düşünüyorum. Olmuyor, ne yapsam fayda yok. Dışarıda yağmur hızını kesmiş. Hava kış havası. Titreyerek içeri atıyorum kendimi. Şefimiz özel bir karışım hazırlıyor, elma kabuğu, tarçın, karabiber, baldan oluşan. Bu sıcak karışımın biraz faydası mı oldu içeride battaniyeye sarılmaktan sıkıldım mı bilmiyorum, yukarı salona çıkıyoruz. Yağmur altında şehri seyrediyoruz. Kiraz ağacının üzerinde bir sincap ilgimizi çekiyor. Uzun uzun poz veriyor. Dalların tepelerindeki kirazları yiyor. Sincapların kiraz yediğini bilmiyordum. Kestane ceviz ağaçlarının arasında birkaç tane sincap daha oradan oraya zıplıyor.

Bugün benden hayır yok. Ancak her ne olursa olsun mekan kapanmaz. Nitekim bir telefon canlandırıyor ekibi. Herkes işinin başına. Selma hanım benim yapmam gereken servisi hazırlamış bile. Müziği değiştirmek için köşeme gidiyorum. Sıtma nöbeti geçirircesine bir titreme sarıyor bedenimi. Tepsiyle yukarı çıkarken ellerim titriyor. Misafirlerimiz hiç fark etmiyor benim bu halimi. Onlarla tatlı tatlı sohbet ediyoruz içimin soğuktan titremesini bastırarak. Şefimiz ısrarla kendisinin servisi yapabileceğini söylüyor. Kabul etmiyorum. Belki merdivenden çıkarken elimde tepsiyle birlikte düşüp bayılacağım. O ana kadar vakit var daha. Her geçen dakika sona yaklaşıyor. İnşallah bugünü kazasız belasız atlatırım. Nefis meze ve yemekler şefin usta ellerinden sanat eserlerine dönüşüyor. Hanımefendi tereddütle sipariş ettiği bonfileye bayılıyor, ustaya özel teşekkür ediyor. Gençler ızgara köfteleri çok lezzetli buluyorlar.

Ekip arkadaşları ile birlikte ayrılıyoruz Taş Ev'den. Onlar motosikletleriyle önde, ben arkada. Ben onları merak ediyorum başlarına bir şey gelmesin diye, onlar beni merak ediyor bu halimle aşağı uçmayayım diye. Güzel bir dostluğa yelken açıyoruz birlikte.    

29 Mayıs 2017 Pazartesi

HUZUR

28/05/2017 Pazar, Tire

Kaplan Köy meydanında köylü kadınlar tezgahlarını kurmuş, yöresel ürünler satıyorlar. Köy kahvesinin önündeki bilgilendirme levhamızın haber verilmeden yerinden sökülmesi ve onun yerine "Kaplan Köy Gavesi, Köy Kahvaltısı" yazan pankartın çekilmesi ne büyük saygısızlık. Telefon ettiğimde "Elemanlar yapmıştır." savunması komik geliyor. Taş Ev'e varır varmaz keyfimiz yerine geliyor. Bütün aile bireyleri arı gibi çalışıyor. Hava değişken. Bazen güneş parlıyor, bazen kara bulutlar kaplıyor her yanı. Yağmur kah yağıyor kah duruyor.

Venüs'ü kulübesinden çıkarmakla başlıyor işim. Tavukların beslenmesi ve kümesin açılması da oldukça zevkli meşguliyetler. Kara tavukların bağıra çağıra etrafımda kümelenmeleri, günlük yumurtalarının toplanması çok hoş.

Günün ilk konukları İzmir'den. Merak edip gelmişler Taş Ev'i görmeye. Her tarafı geziyor, inceliyorlar. Verandada üşüyünce salona çıkıyorlar. Yağmur başlıyor. Yağmur altında şehrin manzarası bir başka güzel. Yemeklerini keyifle yiyorlar. Şefimiz usta bir heykeltıraş edasında tabakları süslüyor. Selma Hanım onun en büyük yardımcısı.

Düne göre daha hareketli geçiyor günümüz. Orta yaşlı bir çifti karşılıyoruz. "Sizlerle tanışmaya geldik." diyorlar. "Ben Tire'nin paşasıyım." diyor beyefendi. Hiç paşaya benzemiyor. Son derece mütevazı ve samimi bir şekilde konuşuyor. Uzun saçları ve sakalları ile dış görünüş olarak da asker tipi yok. Eşi güler yüzlü ve konuşkan. Konuklarımıza Taş Ev hakkında bilgi vermeye başlıyorum mekanı gezdirirken. Oysa onlar hazırlıklı gelmişler. Bizi ve Taş Ev'i facebook sayfamızdan ve web sitemizden inceleyip gelmişler. Hem Taş Ev'i hem de bizi iyi öğrenmişler. 

Eşime haber veriyorum. Verandada sohbet koyulaşıyor. Beyefendi gerçekten de paşaymış. Ailesini eşim tanıyor. Tuğgenerallikten emekli olduktan sonra geniş araziler satın almışlar Kocaeli'nde. Bizim gibi ufaktan başlamışlar işe. Hanımefendi "General karısı olduğuma aldırmadan masaları siliyor, bulaşık yıkıyor, yemek servisi yapıyordum." diyor. Kendimden çok parçalar buluyorum onlarda. Her işi yapabilme mutluluğundan söz ediyoruz. Gelen konukların hepsi aynı mı? Değil elbette. Onların bir kısmı ilk önce karşısındakini kendisinden aşağı görüp farklı davranışlarda bulunabiliyor. Ne zaman ki, kim olduğunuzu anlıyorlar, tavırlar değişiyor hemen. "Ye kürküm ye" kıssası geliyor aklıma. Belli kültür seviyesine erişmiş kişilerde bu durum gözlenmiyor. Karşısındaki insanın kim olduğuna aldırmaksızın her zaman nazik ve minnettar.

Bu sıra dışı konuklarımızla ortak yanlarımız artıyor. Beyefendinin kökleri eşimin dede memleketi olan Selanik Karaferiye'ye dayanıyormuş.  Çocuklukları aynı mahallede geçmiş, aileleri tanıyorlar. Daha bir ısınıyoruz birbirimize. Sekiz yüzden fazla yerli tohum bulunuyormuş ellerinde. Bir sonraki gelişlerinde bize yerli tohum hediye edeceklerine dair söz veriyorlar. Şimdi Kocaeli'nde 150 dönüm arazi üzerinde otuz çalışanın olduğu bir eğitim oteli ve restoranları bulunuyor. Defalarca TV ekranlarında yer alan bu çifti ağırlamaktan mutlu oluyoruz. Onlar da Taş Ev'in bizlerle birlikte Tire'ye değer kazandırdığını söylüyorlar.

Akşama doğru genç, eğlenceli grupları ağırlıyoruz. Yeni ekibimizle birlikte uzunca bir zamandır hasret kaldığımız huzurlu ortamı yakalıyoruz sonunda.  

28 Mayıs 2017 Pazar

YAYLA KİRAZI

27/05/2017 Cumartesi, Tire

Yaylaya vardığımızda ekip arkadaşlarını bahçe kapısının önünde bizi bekler buluyoruz. Hazırlıklara başlarken bahçeden içeri giren bir arazi aracı bizim için sürpriz oluyor. Ramazan süresince kahvaltı servisini kaldıracağımızı duyurmamıza rağmen eski dostlarımızdan bir aile haber vermeden gelip şanslarını denemek istemişler. Aslında Ramazanda kapalı olabileceğimiz ihtimaline karşı hazırlıklı geldiklerini söylerken "Eğer zahmet vereceksek önemli değil." diyecek kadar nazik insanlar. Onlar doğunun inci taneleri. Hizmet etmekten onur duyduğum zarif insanlar. Henüz çay suyu bile ısınmamış daha. Ama onları geri çevirmemiz mümkün değil. Verandaya oturuyorlar. Hemen kahvaltı hazırlığına başlıyoruz. 

Hava kapalı ve serin. İftar için hazırlayacağımız meşhur çorbamızın ana malzemesi olan mercimek kalmamış. Bizimkilerin aklına gelir de birkaç malzeme daha çıkar diye oyalanıyorum. Bir başka araba yanaşıyor evin önüne. Merak edip gezmeye gelen orta yaşlı bir çift. Sohbet koyulaşıyor. Hanımefendi eşine takılıyor, "İşte ben böyle bir Taş Ev istiyorum." Beyefendinin Torbalı'da fabrikası var ancak Karşıyaka'da oturuyorlarmış. Gezmeye geldikleri Taş Ev'in vitrininde gördükleri soğuk mezeler karınlarını açıktırıyor. Yukarıda salonun katlanan camlarını açınca mazaraya dayanamıyorlar. "Harika bir yer burası, ne mutlu size." Geleneksel Tire şiş köftemizi denemek istiyorlar. Onları bırakıp vakitlice şehre inip alışveriş işini yapmak istiyorum.

Döner dönmez bahçeden kiraz topluyoruz. Misafirlerimiz yeni toplanan kirazları görünce dayanamıyor. İki kilo birden satıyoruz. Onlar ayrıldıktan sonra kiraz toplamaya aile boyu devam ediyoruz. 

Yağmur başlıyor çisil çisil. Tavukları kümeslerine alıyoruz. Akşam misafirlerimiz serin havaya rağmen verandada oturmayı tercih ediyor. Yağmur yağarken keyifle yemeklerini yiyorlar. Bugün cumartesi günü gibi değil. Ramazanın ilk günü olmasından dolayı olsa gerek hafta sonu yoğunluğunu yaşamıyoruz. 

27 Mayıs 2017 Cumartesi

NEFİS TABAK SÜSLEMELERİ

26/05/2017 Cuma, Tire

Güzel bir güne hasta uyanıyorum. Ailecek soğuk algınlığından mustaribiz. Eşim her zamanki hamaratlığı ile benden çok önce kalkmış, İzmir yolculuğuna hazırlanıyor. Küçük pazardan fazla alacağım yok, fakat muhasebeciye mutlaka uğramam lazım. Biraz erken çıkıp elektrik paralarını da yatırırsam çok iyi olacak. Ertuğrul Şef yeni aldığı motosikletiyle gelecek. İşlerimi hallettikten sonra yayla yolunda ilerliyorum. Köye yaklaşırken önümde şefin motosikleti beliriyor.

Bugün işe başlayan yardımcımız Selma Hanım ailemizde yerini alıyor. Hep birlikte işe koyuluyoruz. Şefe yukarı yaylayı göstermek istiyorum. Orta yayla üzerinden yukarı doğru tırmanmaya başlıyoruz. Her yanı otlar bürümüş. Geçen sene nu yayla işlerine ne çok para harcadığım geliyor hatrıma. Yağmur sularıyla bozulan yolların tamiratı, otların biçilmesi, damlama su hatlarının döşenmesi, havuzların tamiratı... Bütün bu işlerin karşılığında elde ettiğim gelir yaptığım harcamanın çok altında. Bu sene zor da olsa bir yarıcı bulabilsem iyi olacak. Kaynak başlarının açılması, suların canlandırılması lazım. Elma ağaçlarının meyveleri belirginleşmeye başlamış. Yabani otlar alabildiğince sarmış ortalığı. İki sene önce diktiğimiz meyve fidanları görünmez olmuş aralarında. Bir kısmı kurumuş bir kısmı yaşamak için kahramanca direniyor.

Eşimi arıyorum. Güzel haberler veriyor. Endoskopi işlemi kolay geçmiş, reflü dışında bir rahatsızlık olmaması sevindirici.

Verandanın altındaki erikler irileştikçe cazibesi artıyor. Dayanamayıp Taş Ev'in önüne iniyorum. Aşağı atılan peçete kağıtları, izmaritler, şeker sargıları ne varsa ayrı bir torbada topluyorum. Askerde mıntıka temizliği diyorlar bu yaptığıma. Erik ağacının dallarında sulu iri erikler neredeyse yere değecek. Ben erik toplarken verandadan sesler geliyor. Ertuğrul Şef gelen misafirlerin siparişlerini almış, hazırlıklara başlamış bile.

Yarın Ramazan ayına giriyoruz. Bu ayı burada ilk kez yaşayacağız. Aramızda tartışıyoruz. Bölgenin sosyo-kültürel yapısını dikkate alıp alkollü içki servisi yapmamaya karar veriyoruz. Buna karşılık iftar yemekleri için menüde bazı değişikliklere gitmemiz, yeni grup menüleri oluşturmamız gerekebilecek.

Gezen tavuklarımız Taş Ev'in yeni aksesuarı. Yemlemeye giderken ayaklarımın altında toplanması heyecan verici. Yumurtlamaya başladılar artık. Geniş bahçeye yayılıyorlar gün boyu. Bir tanesi ince bir şeftali fidanının tepesine tünüyor. O ağırlığı incecik dalın taşıması fizik kurallarına aykırı görünüyor. Hemen fotoğrafını çekiyorum.

Akşama doğum günleri için rezervasyonların yapılmasını sevinçle karşılıyorum. Özel gün kutlamaları için ilk adres olmaya doğru emin adımlarla ilerlemeye devam ediyoruz. Daha önce özel gün kutlamasını Taş Ev'de yapanların tavsiyesi bizim en büyük reklamımız oluyor.

Genç bir çift verandada yemeğini yemiş, kalkmak üzere. Şehrin üzerinde güneş varken Kaplan Dağını bulutlar kaplıyor. Gençler seri hareketlerle motosikletlerine koşuyor. Birden bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor. On beş dakika sonra havayı temizleyen yağmurdan eser yok, güneş parlamaya devam ediyor.

Yeni şefimiz yaptığı farklı meze çeşitleri ve orijinal tabak süslemeleri ile göz dolduruyor. Özellikle Girit ve Yunan mutfağına yöneliyoruz. Antakya yöresi de bizim vazgeçilmezlerimizden. Şefimizin skordaki adıyla menüye eklediği mezenin adını unutmamak için bir yere not alıyorum. Aslında mezenin muhteviyatına ve yapılış şekline baktığımda Antakya mutfağının "mutabbal"ını hatırlatıyor. Yarın bu konuyu şefimizle görüşmem gerekecek. Her ne ise, görünen o ki, menümüz Yunan ve Antakya yöresinin güzel bir harmanlanmasıyla oluşacak.

Bütün mezeler çok beğeni topluyor. Onlara bugünkü kadar övgü aldığımı hatırlamıyorum. Akşama doğru telefonum çalıyor. Aradığı yerin Taş Ev olduğundan emin olduktan sonra beyefendinin ilk sorusu "Alkol var mı?" Bu soru kulağımı tırmalıyor. "Var efendim, saat kaç gibi geleceksiniz?" Telefondaki ses soruma cevap verirken kendini ele veren ikinci soruyu soruyor. "Saat dokuzdan sonra, kaça kadar açıksınız?" Belli ki bu beylerin geliş amacı kafaları çekmek. Oysa Taş Ev aile ortamında bir keyif yeri. Cevabımın beyefendiyi tatmin etmeyeceğini bilerek, "Üzgünüm ama saat onda servisimiz sona eriyor." Karşımdaki kapatıyor telefonu, anlıyor aradığı yerin düşündüğü gibi bir yer olmadığını...

Ramazan ayında hafta sonları verdiğimiz kahvaltı servisini kaldırmayı düşünüyoruz. Bu ay bizim için de bir dinlenme ayı olacağa benziyor. Gerçekten buna ihtiyacımız var.

26 Mayıs 2017 Cuma

SENİNLE GURUR DUYUYORUZ

25/05/2017 Perşembe, Tire

Bugün oğlumun doğum günü. Sabah erkenden kalkan eşim çoktan telefon edip kutlamıştır onu. Uyanır uyanmaz soruyorum arayıp aramadığını. "Şimdi arayacağım." diyor. Ana oğul arasında uzun bir konuşma başlıyor. Benim ise erken çıkıp alışveriş yapmam lazım.

Şefi alıp kalan alışverişi birlikte yapıyoruz. İlk uğrak yerimiz kasap. Pirzolayı soruyoruz. Tatmin olmadığımız açıklamalarda bulunuyor. Kalemleri daha ince ayıracakmışız, bu usta işiymiş, istersem kendisi ayırabilirmiş... En azından bize karşı daha dikkatli olması gerektiğini anlıyor.

Öğlen saatlerinde oğlumu arıyorum. Telefon meşgule alınıyor. Demek ki yanında birileri var. İşime dönüyorum. Telefonum çalıyor. Bir kadın sesi levhamızı görüp yönünü bizim yola çevirmiş. Yolun başlangıcı oldukça dik ve dar. Gözü korkunca arıyor yolun devamı nasıl diye. Biraz cesaretlendirince devam ediyor. Az sonra kapıdan içeri beyaz bir araba giriyor. Avluya alıyorum. Arabadan iki değnekle zor yürüyen kilolu ve yaşlı bir hanım iniyor. Üç dört hanım ve ufak bir kız çocuğu bahçeye yayılıyor. Onlardan biri telefonla görüşüyor. Çok güzel bir yer keşfettiğini ve mutlaka görmesi gerektiğini söylüyor. Yaşlı kadın yalnız kalamıyor. Nedense bu yaşta can daha kıymetli. Kimseye güvenmiyor. Kadınlar üst kattaki salonu gezmek istiyor. Yaşlı teyzem "Hayır" diyor, "Bırakmayın burada beni."

Tekrar arabalarına dolup öğretmen yakınlarını almak üzere ayrılıyorlar. "Hemen geleceğiz." diyerek. Bir saat kadar sonra geldiklerinde verandada yer gösteriyorum. Yaşlı teyzem yukarı çıkamaz bu haliyle. Fifi misafirleri yaptığı şirinliklerle eğlendiriyor. Oğlumu yeniden arıyorum. Tekrar meşgule basıyor.

Misafirlerimiz ayrıldıktan sonra hava serinliyor birden. Şefimiz kabak çiçeği dolmalarını hazırlamış. Hava mı soğudu yoksa üşüyen sadece ben miyim? Gökyüzü bulutlarla kaplı. Yağmur yağacak gibi. Kış geri mi geliyor yoksa? Oğlum arıyor nihayet. Uzayan toplantıları nedeniyle açamamış telefonu. Kutluyorum doğum gününü. Telefon görüşmemiz bittikten sonra verandada düşüncelere dalıyorum. Ne çabuk geçti otuz yıl? Daha dün gibi geliyor. Kucağıma alıp Kemeraltı kalabalığında kimse çarpmasın diye büyük çaba harcayarak taşıdığım bebeğim ne zaman büyüdü? Şantiyelerden eve geç gelişlerim, evden erken çıkışlarım. Eşimin "Uyandırırsan sabaha kadar sen bakarsın." tehditleri... Akşamları değişiklik olsun diye arabayla dolaşmalarımız, o yerinde duramayan afacanın arabaya biner binmez sakinleşip uykuya dalması... Kardeşi ile birlikte iki kafadarın evden bakıcı kızı kaçırmaları... Nadiren erken eve gelişlerimde kapıda beni karşılayıp tekmelemeleri. "Ya sen ne biçim babasın yüzünü gören cennetlik, böyle baba olur mu?" dercesine. Şantiyede köpeğin onu kovalaması durduğu anda cesaretlenip neşeyle köpeğin peşinden koşması. Onları seyrederken kahkahalara boğulmalarımız. O şehir senin, bu şehir benim dolaşmamıza rağmen oldukça başarılı geçen bir okul hayatı. Okulunu bitirip meslektaş olmamız. Şantiyelerde ondan övgü ile söz etmeleri... Gururum, canım oğlum... Nice sağlıklı yaşlara... 
 

25 Mayıs 2017 Perşembe

FİFİ

24/05/2017 Çarşamba, Tire

Eşim ve yeni elemanlarla birlikte tuttuk yayla yolunu. İşe yeni başlamak üzere genç bir hanımefendi de bizimle beraber. Bahçeye girer girmez kümesten dışarı havalanan tavuklar kesiyor önümüzü. İlk iş olarak onların karınlarını doyuruyorum. Genç kadın işini ciddiye alıyor. Bu şekilde giderse kalıcı olacağa benzer.

Birkaç saat içinde her yer pırıl pırıl oluyor. Eşimin arzusunu kıramayıp onu arkadaşlarının toplandığı Selçuk yolundaki bir bahçe evine bırakıyorum. Şefimiz rahatlatıyor, "Yapmadığımız iş değil bunlar, gözünüz arkada kalmasın."

Dönüş yolunda telefonum çalıyor. Arayan bugün iş başı yapan hanım. "Abim aradı, ona söylememiştim çalışmaya başladığımı, çalışmama müsaade etmiyor abi. "Ben geliyorum, bekle beni istersen." diyorum. Abisinin Kaplan Köyü'ne geldiğini, bekleyemeyeceğini söylüyor. Yapacak başka bir şey yok, gidebileceğini söylüyorum. 

Şef mutfakta itina ile etleri hazırlıyor. Sabah kasaptan aldığım iki kanat pirzolanın 5,775 kg gelmesine inanamıyorum. Bu sebeple porsiyon kontrolü kaçınılmaz oluyor. Daha önce aldığım aynı porsiyona eşdeğer süt kuzu pirzolalar üç bilemedin üç buçuk kilo geliyordu. Usta işini bitirince pirzolaları saydırıyorum. Her porsiyonda üç kalem olduğu esasına göre böbrek yatakları ile birlikte toplam on üç porsiyon çıkıyor. Maliyetini kurtarması mümkün değil bu şekilde. Yarın kasaba sormamız lazım bunu.

Akşam rezervasyonları başlıyor. Çalıştığımız bankalardan birinin müdürü şube arkadaşları ile yola çıktıklarını söylüyor. Hava güzel, verandada köşe masayı hazırlıyorum. Kısa süre sonra iki jeoloji mühendisi geliyor. Aydın tarafından yola çıkmışlar. Jeo-termal kaynak arıyorlarmış. Vücut çalıştığı kaslı yapısından belli genç olan diğerine hocam diye hitap ediyor. Almanya'da doktora yapmış. Aramızdaki sohbet koyulaşıyor. Şefimizin de on parmağında on marifet. Yapmadığı iş yok. Sporcu aynı zamanda. O da vücut çalışmış. Genç misafirimizle sohbetin konusu bu yöne kayıyor. 

Mühendislerden genç olanının karnı çok aç. Bir sürü meze seçiyorlar. Doktor olan o kadar aç değil. O bir yirmilik söyleyip manzara karşısında demlenmeyi tercih ediyor.

Rezervasyon yaptıran diğer bir çift verandada üşüyebileceklerini söyleyip yukarı, salona çıkıyor ve yemeklerini söylüyor. Belli ki beyefendi de çok aç. İki porsiyon et yemeğini kendine bir tane de hanım arkadaşına söylüyor. Misafirlerimiz meze ve yemekleri büyük keyifle yiyor. Tabaktan geri dönen yok neredeyse.

Fifi'yi ihmal ettik bugün. Venüs annesinin yanına gitti gideli biraz kafa dinliyor aslında. Gece çıkmadan önce ızgaraya köfte atmasını söylüyorum şefe. Fifi de alıyor kendi payını elbette. 

24 Mayıs 2017 Çarşamba

SALI YORGUNLUĞU

23/05/2017 Salı, İzmir

Salı, bir hafta boyunca beklediğim gün... Hayallerim, kabuslarım birbirine karışıyor. O kadar çok hayalini kurmuştum istediğim saatte kalkmanın, o kadar özlemiştim ki. Eşimle birlikte gidecektik. Son anda "Sen yalnız git ben de işlerimi göreyim." deyince ihale bana kalıyor. Sabah erkenden kalk pazar alışverişini yap, çık yukarı dolaplara yerleştir, eşimin siparişlerini yetiştir, tavukları, köpekleri besle. 

Annemin geçirdiği göz operasyonundan sonra hiç olmazsa gittiğime değsin, dönerken onu da yanımda getiririm dedim, olmadı. Birkaç gün torununun yanında kalmayı tercih etti. Ne de olsa doktor kontrolünde olması daha cazip gelmiş olmalı. Eşim kızıma alınması gereken ne varsa söylemiş. Ben İzmir'e vardığımda zaten bütün alınacaklar alınmıştı. Mezarlıkbaşı'nda sözde servise bıraktığımız mutfak robotunu alıp Karşıyaka'daki esas servise götürmekten başka bir şey yapmadım. Yani gör gözüm yolları oldu. Hem de ne yollar. Trafik yoğun ve bunaltıcı.  O kadar yol, o kadar harcanan zaman boşuna. 

Kızımın eline düşerim de kurtulmam mümkün olur mu? İstikamet büyük alışveriş merkezlerinden biri. Gösterişli, yüksek çatılar, geniş açıklıklar, modern dükkanlar. Alışverişi sevmem oldum olası. Tansiyonlarım düşer o mağaza senin bu mağaza benim koştururken. Büyük boğuşmalardan sonra kızımın isteği oluyor. Bir sürü pantolon, bir sürü gömlek denettiriyor. Hazır yakalamışken bir sürü şey aldırıyor bana. Kendine aşdırsa o kadar içerlemiyeceğim. Mağazalarda işimiz bitince dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum. Bir yerde oturup karnımızı doyurduktan sonra eve dönüşümüz saat on biri buluyor. Bu vakitten sonra bırakmam diyor. Sabaha kalıyorum. Bu haftayı da yorgun ve balık yemeden geçiriyorum.

RÖVANŞTA ALINAN GÖNÜLLER

22/05/2017 Pazartesi, Tire

Yarını düşleyerek açtım gözümü güne. Artık dinlenmem lazım biraz. Takip ettiğim blogları okumam lazım. 

Toplu Konut pazarı mücadeleyi kazanmış olmalı ki yaklaşık bir buçuk aydır pazarcılar tezgah kurmaya başlamış. Sadece biraz biber al demişti şef. Bugün kadroyu iyice daralttık ama kafa dinç. Çok rezervasyon olursa gençleri alırım yardıma. Evet, bugün dedikodu yok Taş Ev'de, huzur var. Gerisi de boş zaten. 

Eşim eleman eksikliğini kapatmak için kolları sıvıyor. "Yok yapma, Allah aşkına bırak sen, bak sonra belin ağrıyacak." Şefimiz çok kibar. Uzun zamandır bu kibarlığa hasret kalmıştık. Umarım uzun yıllar bu ilişki sürecek. Bundan böyle Girit ve Yunan mutfağına daha fazla ağırlık vereceğiz. Değişiklik hayırlı sonuçlar verir bazen. İstediğim rotaya doğru bir adım daha. 

Akşam rezervasyonları erken başlıyor. Bir grup doktor erken sayılabilecek bir saatte yer ayırtıyorlar. Aralarında bir isim kulağımıza tanıdık geliyor. Uzun zaman önce bir pazar kahvaltısında sırayı şaşırıp sonradan gelene servis yapmıştık da eşi defalarca özürümüzü kabul etmemişti ya, işte o doktor da var aralarında. Doğrusunu söylemek gerekirse yüzde yüz haklıydılar. Rezervasyon da yaptırmışlardı üstelik. Daha vahimi onlara haksızlık yapıp sıralarını verdiğimiz aile de doktor. Araları pek iyi değildi sanırım. Bir anda karizma çizilmişti belki bizim yüzümüzden. Sonradan gelen ailenin hanım bizim aklımızı çelen kişiydi. Henüz masaya oturmadan sürekli "Çok açız, çok açız." deyip durmuş belki de garsonları bu yüzden etkilemişti. Kahvaltı bitmiş, uğurlayana kadar özür dilemeye devam etmiştim. Hanımefendi bunu bir onur meselesi yapmış, facebook sayfamıza ilk kez üç yıldız vermişti yorumsuz olarak. Bana göre bunu hak etmiştik ama onlar affetmemişlerdi özürlerimizi.

Bir iş yemeği olduğu için olsa gerek bu kez sadece beyefendi geliyor. Geçmişte yaşadığımız bu kriz biraz geriyor bizi. Akşam ne olursa olsun hata yapmamamız gereken bir yemek olmalı. Bir çift arıyor. Masalarının süslenmesini istiyor. Mutlu anların adresi olan Taş Ev, epey bir zamandır kutlamalara ara vermişti. Arkasından bir telefon daha. Bu sefer arayan Ödemiş'ten. Bir arkadaşlarından duymuşlar ünümüzü. Yine bir doğum günü kutlaması yapacak kalabalık bir grup. Ben bu akşam için aradıklarını zannederken telefondaki hanımefendi yemeğin yarın olacağını söyleyince bütün konuşmalar havada kalıyor. "Hanımefendi, yarın tatil günümüz maalesef." Genç kadının bütün hayalleri yıkılıyor. "Yapmayınn." 

Venüs gün boyunca oradan oraya koşturuyor. Fifi ile ayrılmaz ikili. Akşama doğru sap ayağı aksıyor. Bir yerden atlarken bertilmiş olmalı. Ya da ayağına diken batmış olabilir. Aksaması dışında keyfi yerinde. Sendeleyen ayağı bile kesmesine engel değil hızını.

Yeni şefimiz Ertuğrul nezaketinin yanı sıra çalışkan ve yardımcı. Diğer bir çift rezervasyon yaptırıyor. Masanın biri gül yaprakları, uğur böcekleri ve kristal boncuklarla süslenmiş. Kalp şeklindeki mumlar misafirler gelince yakılmalayı hazır bekliyor. İlk gelen çifte rezervasyonun kimin adına olduğunu soruyorum. Süslü masanın sahibi değil bu ilk gelen çift.

Doktorlar en erken gelen grup. İlk gelen grup verandada çaylarını içiyorlar arkadaşlarının gelmesini beklerken. Keyifli saatler geçiriyorlar. Herşey dört dörtlük bir düzen içinde sürüyor. Çiftlerden özel günün ve süslü masanın sahibi sipariş ettiği ızgara tavuk şiş tabağını şefimiz adeta bir tablo gibi süslüyor. Ne var ki fotoğrafını çekmek sonradan geliyor aklıma.

Doktorları misafir eden genç son derece hoşnut kaldığı ilgiden sonra hesabı öderken kartımızı istiyor. "Misafirlerimizi ağırlamak için yeni ve güzel bir alternatifimiz oldu." diyor, defalarca teşekkür ediyor. Son geldiklerinde ayıp ettiğimiz doktor bey de son derece memnun kalıyor bugünkü ilgiden.

DEĞİŞİK BİR PAZAR

21/05/2017 Pazar, Tire

Sabah öğrenci kızlarımızı alıp çıktık yola. Bugün ekip olarak kalabalığız. Bagajdaki yedek iki koltuğu kaldırabilirdim fakat arkayı dörtleyince buna gerek kalmadı. Kızım kendi arabasıyla arkamızdan gelecek. Yolda çalan telefonumu açıyorum. Küçük bebekleri olan misafirlerimiz verandada yer ayırtmak istiyor. Hava düne kıyasla daha ısınmış görünse de bebekleri üşümesin diye onların salonda oturmalarını öneriyorum.

İki günlük aradan sonra yaylaya vardığımızda dışarıda oturulabilecek bir hava karşılıyor bizi. Kısa süre içinde hazırlıklarımız tamamlanıyor. Dün gece doğru dürüst uyuyamadığım için bugün zor geçeceğe benziyor. Tanrıya hamdolsun ki bugünkü ekibimiz sağlam. Favori mekan veranda. Hafif rüzgar zamanla durulup tatlı bir serinliğe bırakıyor yerini. Tabiatın içinde sunulan serpme kahvaltı son derece düzenli bir şekilde misafirlerimizin beğenilerine sunuluyor.

Kahvaltı servisinin ardından veranda ve avludaki masalar yemek misafirleri ile doluyor. Yeni şefimiz bugün daha iyi adapte olmuş işine. Meze ve sıcaklarda yapmış olduğu katkılar beğeni topluyor. Eski şefi mutfakta göremeyenler ona ne olduğunu soruyorlar.  Et ve ızgara yemekleri konusunda misafirlerimizin damak zevkinde yarattığı alışkanlıktan sonra ani bir kararla ayrılmasının bize bazı sıkıntılar yaşatabileceğini düşünmüyor değildim. Özellikle onu tanıyan misafirlerimizden beklediğim olumsuz tepkiler gelmiyor. Yolumuza onsuz devam etme kararımız şaşırtmıyor hiç kimseyi. Tam aksine "Burası fazla geldi ona", "Bir yerde dikiş tutturamaz o zaten.", "Bu kadar uzun kalması bile şaşırtmıştı." türünden konuşmalar içimize su serpiyor. Hani "Üçe beşe bakılmaz, onu kaçırmasaydınız iyi olurdu." türünden tepkiler alsaydık belki de bir nebze olsun pişman olabilirdik. Yeni şefimiz ızgara ve süsleme konusunda değişik rüzgarlar estiriyor mutfakta. Misafirlerden geri dönüşler son derece olumlu.

Öğleden sonra üzerime bir ağırlık çöküyor. Prefabrik konteynıra koyduğumuz yatağa atıyorum kendimi. Bir iki saat kadar uyku çektikten sonra dışarıdan gelen seslerle uyanıyorum. Bahçe araba tarlasına dönmüş. Masalar dolup taşıyor. Gel gelelim verandadaki misafirler hiç hoşuma gitmiyor. Düğünden gelen kalabalık çakırkeyif bir grup eğlencelerine kaldıkları yerden devam ediyorlar. Aralarında önceden tanıdığım kişiler de var. Yine de yanında aileleri olmadan gelen bu grubun havayı bozduğunu düşünüyorum. Onları karşılayan ben olsaydım eğer, ne kadar tanıyor olursam olayım ya kabul etmez ya da kimsenin görmediği bir köşede yer gösterirdim hatırları kırılmaması için. Yanlarına gidip "Hoş geldiniz" diyorum adet yerini bulsun diye. Sarılıp öpüyorlar sarhoş halleriyle. Biri Ferdi Tayfur'dan bir parça çalmamı istiyor. "Burada arabesk çalmıyorum." diyorum. Israr ediyorlar, "Bahşiş vereceğiz bak." diyor biri. Bak o zaman durum değişir (!) Sonuç çıkmayınca Edip Akbayram'dan "Aldırma Gönül" çal bari diyorlar. Bakıyorum olmayacak, bir seferliğine istedikleri parçayı çalıyorum. Yarım saat sonra yanlarındaki masaya dört kişilik bir arkadaş grubu daha geliyor. Belli ki onlar haber vermişler. Hiçbir taşkınlık yapmıyorlar ancak veranda aile trafiğine kapanıyor. Hiç arzu etmediğim bir durum. Yiyorlar, içiyorlar, iyi hesap ödeyecekleri belli ama benim için değeri yok bütün bunların. Neyse ki bekarlar kampı çabuk kalkıyor masadan. Eski düzenimize dönüyoruz.

Akşama doğru Ödemiş'ten kadim dostlarımız telefon edip "Yola çıktık, geliyoruz." diyorlar. Bu aileyi seviyorum. Nazik, naif ve eğlenceli. Aile dediğim iş arkadaşları. Aralarındaki ilişki aile bağlarından daha kuvvetli görünüyor. İşin esas sahibi, her şeyim dediği çalışanlarıyla birlikte yiyor, içiyor eğleniyor. Birlikte muazzam bir uyum yakalamışlar. Çok para kazandıkları belli. Diğer taraftan eğlenmeyi de biliyorlar. "Size zahmet veriyoruz efendim ama güzel bir meyve tabağı hazırlatmanız mümkün mü acaba?" en kaba (!) siparişleri bu tonda. Geç saatlere kadar oturuyorlar. Çok mutlu olduklarını söylüyorlar devamlı. O mutlulukları bana da yansıyor.

Küçücük Hanımla ipleri koparıyorum. Şoförlüğünden istifa ettim. Gün boyu konuşmamaya çalıştım. Artık başka şoför bulacak kendine. Üstelik şoförlük paramı da vermedi (!) Aksine ben ona verdim bütün haklarını fazlasıyla. Kendisinin belirlediği kadar. Helalleştik dedikodu kazanıyla. Ona öyle kızgınım ki, Allah iki cihanda göstermesin yüzünü bana.  

21 Mayıs 2017 Pazar

KÜÇÜCÜK HANIM

20/05/2017 Cumartesi, Tire

Ekip olarak ikiye bölünüyoruz. Eşim sabah erkenden işe başlaması gereken aşçı ve elemanlarla birlikte çıkıyor yaylaya. Ben ise diğer elemanı alıp birkaç parça alışverişten sonra peşi sıra gideceğim. Her zaman onu aldığım yere vardığımda kapıyı açıp sağ arka koltuğa kuruluyor zat-ı şahaneleri. Dikiz aynasından bakıyorum, sağ eli kapının üzerindeki tutacakta (!) Bendeniz küçük hanımın şoförü... Arabadan inip kapıyı açmalı mıydım yoksa? Kapıyı açtıktan sonra selam dursa mıydım? Hani burası küçük yerdir, laf olur, yanıma oturmaktan çekinir diye düşünüyor olsa anlayacağım. Bu konuyu daha önce konuştuğumuzda kimseye hesap vermek zorunda olmadığını anlatırken mangalda kül bırakmamıştı oysa. Şimdi nedir bu kabalığın sebebi? Cehalet mi yoksa edepsizlik mi?

Güne kötü başlamam bu yüzden. Bu saygı yoksunu insana bir merhabam bile fazla artık. Mecbur kalmadıkça konuşmuyorum. O ise soytarılık yaparak yediği haltı temizlemeye çalışıyor. Bir insana verebileceğim en büyük cezayı veriyorum kendisine. Yok sayıyorum. Kocaman bir hiçlik payesi veriyorum kendisine. Sonra utanıyorum. Kendimden utanıyorum. Kimlerle muhatap oluyorum? Çok mu lazımdı bu insanları hayatıma sokmak? Her şeye rağmen hala işimi seviyorum. Madem ki bu tür olayları yaşamak işimin bir parçası, gerekirse yaşarım. Beni bir bilemedin iki gün sıkar bu iş. Üçüncü gün kirli bir gömlek misali sıyırır atarım üzerimden. Ben yine ben, o ise kaybedenler kulübünün yeni üyesi.

Aramıza yeni katılan destek elamanlarıyla tanışıyorum. Her ikisi de iyi niyetli, çalışkan. Hava serin, güneş almayan yerler üşütüyor neredeyse. Dışarıda oturmak her baba yiğidin harcı değil. Nişanlı bir çiftin Taş Ev'de fotoğraf çekimleri yapılıyor. Bir hanımefendi geliyor yalnız başına. Tire şiş köftesinin tadına bakmak istiyor. Avluda kenar masalarından birine oturuyor. Fellah köfteye bayılıyor. Birasını yudumlarken eşime Doğuş Holding desteğiyle kadınların ekonomiye katılmasını amaçlayan bir sosyal sorumluluk projesinde yaptığı çalışmaları anlatıyor.  

Venüs ve Fifi'nin keyifleri yerinde. Fifi sakinliği ve hanımefendiliğiyle, Venüs yaramazlıklarıyla bütün misafirlerimizin ilgi ve beğenisini topluyor.

Gündüz saatlerinde sıra dışı bir sakinlik yaşıyoruz. Hatta bir ara fırsat bulup ceviz kıracak zamanımız bile oluyor. Sonra akşam rezervasyonları gelmeye başlıyor birbiri ardına. Gündüzün sakinliği akşamın koşturmasına bırakıyor yerini. Yine İstanbul'dan konuklarımız var. Onlar da tavsiye üzerine gelmişler. Tavsiye eden dostumuzu hatırlamıyorum. Sohbet bizi yakınlaştırıyor birbirimize. Beyefendilerden biri yine bizim ODTÜ'den. Bu ortak nokta sohbeti daha da ısıtıyor. Benim okula girdiğim yıl mezun olmuş. O çatışmalı dönemde uzun süren master çalışması dört yıl birlikte aynı kafeteryayı paylaşmamıza imkan tanımış. Belki de kırk yıl önce aynı yemek kuyruğunda sıra bekledik. Altı aylık, dokuz aylık boykotları birlikte yaşamışız bu saygıdeğer elektrik mühendisi misafirimizle. Yanındaki beyefendiden söz ediyor. O da bir kardiyoloji profesörüymüş. Tam 42 yıl önce Tire'den ayrılmış, bir süre GATA'da görev yaptıktan sonra şimdi İstanbul'daki özel muayenehanesinde çalışmaya devam ediyormuş. Yemekten sonra sıra tatlılara geliyor. Hanımefendiler yan masaya gelen tatlıyı pek bir gösterişli bulup aynısından sipariş vermeyi koymuşlar kafalarına. "Yan tarafa getirdiğiniz tatlının adı neydi?" Hiç düşünmeden cevap veriyorum. "Ceviz krokanlı, kestaneli dondurma" Son derece memnun ayrılıyor misafirlerimiz Taş Ev'den. Ben de onları ağırlamaktan büyük haz alıyorum.

Aklıma eski garsonlarımızdan biri geliyor. "Siz burada egonuzu tatmin ediyorsunuz." demişti. Beni eleştirmek amacıyla söylenen bu söz aslında gerçeğin ta kendisi. Evet, ben burada egomu tatmin ediyorum. Yolsa siz hala bu işi para kazanmak için mi yaptığımı sanıyorsunuz?

BU QALA DAŞLI QALA

19/05/2017 Cuma, Tire

Ekibe yeni katılan şefi yanımıza alıp yaylaya çıkıyoruz. Bugün 19 Mayıs. Atamız tarafından gençliğe adanmış bir gün. Bir ulusun doğuşu. Kutlanmasına yasaklar getirilirken bugünün tatil ilan edilmesini garipsiyorum. Belki de bu yüzden yoğun bir gün olacağı beklentisinde değilim. Hafta içi günlerde kahvaltı talepleri artıyor. Bunu havaların ısınmasına mı bağlamalıyım? Eşim dün olduğu gibi bugün de genç bir çifti kıramayıp hafta içi bir günde kahvaltı veriyor.

Bugün küçük pazardan alacağım fazla bir şey olmayacağını düşünüyordum. Ne var ki şef mutfağa adapte olmaya çalışırken uzunca bir alışveriş listesi hazırlıyor. Elmas hanımı arıyorum, telefonu cevap vermiyor. Ozi, neden sonra açıyor telefonu. O da başka yere söz vermiş. Vakit kaybetmeden iniyorum şehre.

Çok fazla git gel yapmadan alışverişimi tamamlamak için işleri kafamda sıraya koyuyorum. Önce kasap daha sonra mandıra, oradan toptancı ve nihayet pazara uğrarsam en kısa zamanda en az yol kat etmiş olurum.  Telefonum çalıyor, arayan Elmas. "Bugün gelebilirim abi" diyor. Bunu duyunca rahatlıyorum. Birlikte yapıyoruz pazar alışverişini. Malzemeleri boşaltmak için evin yanına yanaşıyorum. Ağaçların altına park etmiş araçlar hareketli bir günün habercisi. Gelen misafirlerin bir kısmı yerli bir kısmı dışarıdan. Sıcak ilişkiler kuruluyor aramızda. Taş Ev'in önündeki ağaçtan sadece bir adet kiraz koparmak için izin istiyorlar. Gelen giden sorup sormadan alt dallardakini toplamış zaten. "Eğer boyunuz yeterse toplayabilirsiniz." diyorum. Misafirlerden en atletik yapılı olanı hiç zaman kaybetmeden tırmanmaya başlıyor ağaca. Bir anda en üstteki dallara ulaşıyor. Bir kap uzatıyoruz kopardıklarını koyması için.  

Hava bugün de serin. Verandada oturmaya niyetlenenler bir süre sonra yukarı, salona taşınıyorlar. Eşimin yeni servise sunduğu pembe sultan ve girit mezelerine talep çok fazla. Yeni şefimiz ilave mezeler hazırlıyor. Akşam saatlerinde yoğunluk artıyor. Öyle bir an geliyor ki, neredeyse havlu atacağız. Dışarıda doktorlardan bir grup rezervasyonsuz geldikleri için yer açılmasını bekliyor. Dört masanın siparişlerini alıp mutfaktaki tezgaha sıralıyorum. Şef malzemelerin yerlerini yeni yeni öğreniyor. İlk günü olması nedeniyle onun için zor bir gün. "Tire şiş köfte bitti." diyor, yedekte beklettiklerimi çıkarıyorum.

Sıklıkla beraber olduğumuz tanıdık bir dostumuz İstanbul'dan misafirlerini getirmiş. Gönüllerince yiyip, içiyorlar. Kahve ikram ettikten sonra kapıdan uğurluyoruz. Tam o sırada iki masa aynı anda hesap isteyince içeri girmek zorunda kalıyorum. Dışarıdan bir takım sesler yükseliyor. Merak edip bakıyorum. İşin aslı anlaşılıyor. Benzini biten arabaları çalışmıyor. Bu duruma çare aranırken aklıma ağaç motoru için bulundurduğum mavi benzin bidonu geliyor. Depodan mavi bidonla birlikte benzini aracın yakıt deposuna akıtmak için bir huni alıyorum. Misafirlerimizden genç olanı bidondaki sıvıdan şüpheleniyor. "Bunun benzin olduğuna emin misiniz? Başka ne olabilir ki?  "Evet, evet eminim." diyorum. Genç adam huzursuz. Depoya bir su bardağı kadar sıvıyı boşalttıktan sonra bidonu kokluyor. Kararlı bir şekilde, "Hayır bu benzin değil." diyor. Gözlerim bidonun üzerindeki yazıyla buluşur buluşmaz başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Depoya koşuyor ve aynı renkteki diğer bidonu alıyorum. Eyvah (!) benzin diye deterjan boşaltmışız depoya. Onlar ayrı, ben ayrı ustalara telefon ediyoruz. Her iki usta da bir bardaktan birşey olmaz diyor. Bidondaki benzinin tamamını boşaltıyoruz depoya. Araba çalışıyor. Bir oh çekiyoruz.

İki genç çift geliyor bu kez. Ellerindeki temalı kocaman bir yaş günü pastasını mutfağa bırakıyorlar. Şeker hamurundan özenle yapılmış bir mikrofon süslüyor pastayı. O Ses Türkiye adındaki yarışmaya katılmış yeni yaşa giren genç adam. Özel eğlencelerde pop müzik üzerine sahne alan bu gencin adı Celal Geçgin diyor çocuklar. Yemekler yeniyor, içkiler içiliyor. Eğlence tam gaz devam ederken pastayı yukarı istiyorlar. Süslü pastanın mumları, maytapları yakılıp yukarı çıkarılırken ışıklar söndürülüyor. O esnada fon müziği olarak TV yarışmasına katıldığı parçayı çalmamız güzel bir sürpriz oluyor gençlere.

Dönüş yolunda Ayşe Hanım çarşamba gününe kadar yerine birisini bulmamızı istiyor. Şehrin içinde yeni açılacak bir yerde daha paralı, daha az yorucu  güzel bir iş bulmuş. Hem onun adına hem de kendi adıma seviniyorum. 

19 Mayıs 2017 Cuma

SENİNKİNDEN

18/05/2017 Perşembe, Tire

Dün aşçımız olmadan yaşadığımız deneyim bizi fazla zorlamadı. Bugünü de atlatabilirsek eğer, her şey yoluna girecek. Sabah eşimle birlikte yolumuz üzerinden elemanı alıyoruz. Dün ızgarayı kolayca yakmam kendime güvenimi arttırmıştı ama bugün aynı başarıyı gösterebilecek miyim?

Hava yağmurlu. Bu bir dezavantaj. Dış mekan temizliği daha az zaman alıyor. Salonun masa ve sandalyeleri ağır. Sürüklemek bağlantılarının gevşemesine sebep oluyor. Her ne kadar özen göstermiş olsam da elemanlar temizlik esnasında çekip sürüklüyor ahşap masaları. Bu yüzden en kısa zamanda vidalarının sıkılması, elden geçirilmesi gerekiyor. Dışarıdaki masalar daha dayanıklı. Onları rahatlıkla sürükleyebiliyorum. Bu yüzden dış mekanlarda yerlerin temizlenmesi daha az zaman alıyor.

Dün misafirlerimizi veranda ve avluda ağırladığımız için salonda yapılacak çok fazla işin olmaması bir şans. İlk olarak ızgaranın başına geçip ateşi hazırlamaya koyuluyorum. Ateşin üzerini iyi örtmediğimden olsa gerek bir gün önceden kalan korlar ilave ettiğim kömürleri tutuşturmuyor. Düne nazaran daha çok vaktimi alıyor bu iş. Ayşe Hanım temizlik işlerini tamamlıyor. Eşim ve ben aynı dileği tutuyoruz içimizden. Çok gelen olmasın bugün, rezil olmayalım. Yarın yeni aşçımız geldiğinde gelsinler... Perşembe günleri alkol satışı diğer günlere nazaran daha düşük oluyor. Bu nedenle daha sakin geçirmeyi umuyoruz bu son günümüzü.

Henüz ızgaranın kömürü kor haline gelmeden iki araba dolusu insan geliyor. Çisil çisil yağan yağmur havayı temizlemiş. Veranda biraz serin olmakla birlikte keyifli. Misafirlerimiz verandayı doldururken her gelene birer şal veriyoruz. Kahvaltı siparişi veriyorlar. Eşimle birbirimize bakıyoruz. Ben prensiplerimden ödün vermekten yana değilim. "Kahvaltı servisimiz hafta sonları." Eşim ızgarayla uğraşacağına kendisine daha kolay gelen kahvaltı hazırlama işini tercih ediyor. Hazırlığımız olmamasına rağmen bir istisna yapıp kahvaltı vermeyi kabul ediyoruz.

Veranda misafirleri bir müddet sonra üşüyüp salona taşınıyor. Hava kapalı, aralıklı olarak yağmur yağıyor. Beklentimizin aksine her geçen saat yoğunluğumuz artıyor. Tavsiye üzerine ilk kez gelen konuklarla sıcak dostluklar kuruyoruz. Burası bir restoran değil, sanki evimizde misafir ağırlıyoruz. Ekip huzurlu, birbirimizin açığını tamamlıyoruz. Tireli olup bir sahil beldesine yerleşmeye karar vermiş yüksek mimar mühendis bir beyefendi ailesiyle birlikte teşrif ediyor. Bu unvanı veren tek okulun İTÜ olduğunu biliyorum.

Bahçede park eden araç sayısı artıyor. Venüs gelenleri rahat bırakmıyor. Gelen misafirlerden birinin beş yaşlarındaki çocuğu çöküp Fifi'yle İngilizce konuşuyor. "Come here boy". Fifi'nin bir hanımefendi olduğunu söylüyorum. Türkçe konuşmakta zorlanıyor. Ta Chicago kentinden Taş Ev'in methini duyup gelmişler. Ne güzel...

Öğlen saatlerinde Gani Usta'nın büyük oğlu geliyor. Artık ormana dönen otları biçmeye başlıyor. Birkaç saat içinde bahçenin havası değişiyor.

Bugün fonda Frank Sinatra çalıyorum. Aslında devamlı aynı müziği çalmak değil niyetim. Ancak müzik değiştirmeye zaman bulamıyorum. Misafirler çaldığımız müzikten hoşlandıklarını söylüyorlar.    

Sağlam müdavimlerimizden biri geliyor eşiyle. Serin havaya aldırmadan verandada oturmayı tercih ediyor. Keyifleri yerinde. Gelen gidenler hız kesmiyor. Açıldığımızdan bu yana en yoğun perşembe gününü yaşıyoruz. Her gelen memnuniyetini ifade ederek ayrılıyor.

Sabahtan beri ağzımıza doğru dürüst bir şey koymadık. Yeni aşçı göreve başlayana kadar personelin karnını doyurma işini ben üstleniyorum. Küçücük doğradığım küp patatesleri wok tavada biraz zeytinyağı ile birlikte çeviriyor, sırasıyla doğranmış biber, küp doğranmış domates ilave ediyorum. Domatesler ölmeye başlar başlamaz sucuk dilimlerini kattıktan sonra içine bizim kara tavukların yumurtalarını kırıyorum. İlk yumurtalar ne de küçük oluyormuş. En az on yumurta kırdıktan sonra gözüm doyuyor. Dışarıda, kiraz ağacının altındaki masaya açıyorum servisi. Gel gelelim yemeye fırsatımız olmuyor. Yukarıdaki masanın temizlenmesi lazım. Ayşe Hanım, "Ya biri gelip o masaya oturmak isterse?" diyor, yukarı koşuyor. Eşimle ben oturuyoruz masanın başına. Verandada oturan beyefendi kokuya dayanamıyor. Çatalını kaptığı gibi tabaklara servis ettiğim patenti bana ait sucuklu menemenden bir lokma alıyor. Yanındaki hanımefendi ayıplıyor onu. "Ne yapıyorsun sen?" Samimiyet hoşuma gidiyor. "Bir sonraki sefere bana bundan yap." diyor, "Seninkinden dediğimde hatırlarsın." Gülüyorum.

Hemen arkasından bankacılar geliyor. Onlar da verandada oturmayı tercih ediyor. Siparişleri benim hazırladığım sucuklu menemen. Rastgele hazırladığım personel yemeği menüye girecek gibi. Adı da belli şimdiden "Seninkinden." İzmir'de yapılan karışık tost isimlerine benziyor. Kaşarlı sucuklu yengen, Rus salatası olursa enişten... "Bana oradan bir yengen, bir de enişten ver."  Ne kadar garipsemiştim. Şimdi de bana gelip "seninkinden" siparişi verirlerse yandık.  

Misafirler cennette yaşadığımızı söylüyor. Çoğunun aklında Taş Ev'in bir benzerine sahip olmak var. Emekli olunca aynı işi yapmayı hayal edenler de az değil. Evin önündeki kiraz ağacının yetişilebilecek dallarında meyve kalmadı. Üst dallara uzanıp koparılan tek bir kiraz misafirlere sunulan bir şölene dönüşüyor. Aşkın Şef kendi tavuklarını aldıktan sonra geride kalanların tamamı bize ait. Bunlarla uğraşmak ayrı bir iş. Doymak bilmiyorlar. Mutfaktan çıkan sebze ve ekmek artıkları onların. Kadir askerden döndükten sonra tavukların bakımını ona bırakacağım.

18 Mayıs 2017 Perşembe

DEĞİŞİYORUM

17/05/2017 Çarşamba, Tire

Yeni bir dönem başlıyor bizim için. Kapılarımızı bugün yeniden açıyoruz konuklara. Yeni bir şef katılacak aileye cuma günü. İki gün eşimle birlikte idare edeceğiz. Sabah Ayşe Hanım'ı aramamı istiyor eşim. İyi ki aramışım. Bugün mekanı açacağımızdan haberi yok. Eşim "Ona bugün açacağımızı söylemedik ki." diyor. Öyle bile olsa bir telefon açıp "Arkadaş ne zaman iş başı yapıyoruz?" demez mi insan?

Gelir gelmez Venüs'ü serbest bırakıyorum. O da yavaş yavaş yayla hayatına alışıyor artık. Hemen koşup Fifi'nin ensesine yapışıyor.

Bu iki günlük geçiş döneminde yoğun bir gün yaşamak istemiyoruz. Gündüz gelen misafirler bizi yormuyor. İlk kez ızgarayı yakıyorum. Bu işi de becermiş olmanın haklı gururunu yaşıyorum.

Artık aileden saydığımız dostlarımız iki araba dolusu misafirleriyle birlikte geliyor, manzaraya karşılarına alıp verandada oturuyorlar. Annem rahat durmamış kardeşlerime haber verip kendisini eve götürmelerini istemiş. "Yarım saat sonra gelip alacaklar beni." diyor. Ne zaman canı isterse yanımızda kalabileceğini söylüyorum. Erkek kardeşim kız kardeşimle birlikte geliyorlar. Avluda bir şeyler atıştırırken sohbet ediyoruz. Erkek kardeşimin "Değişiyorum" sloganı yazdığı kitabın adı olmuş. İmzalayıp hediye ediyor. İkinci kitabını hazırlıyor olması sevindirici.  

Yağmur havası var. Sıcaklık önemli ölçüde düşmüş. Verandada oturan misafirlerimiz üzerlerine şal istiyorlar. Gelen misafirlerimizden bazılarıyla sohbet ederken ortak dostlarımız çıkıyor. Taş Ev'i çok beğeniyorlar. Akşam mesai saati sonunda kimsenin kalmaması erken dönüş hazırlıklarına başlamamıza imkan veriyor. Uzun zamandır bu saatlerde kapatmak mümkün olmuyordu. Gelenler Taş Ev'i benim projelendirdiğimi sanıyor. Ben bu yapının mimarının Rumlar olduğunu söyleyince şaşırıyorlar. Benim yaptığım sadece olanı tamir etmek.

Akşam diğer günlere göre daha erken dönüyoruz evlerimize. Biriken günlüklerimi gözden geçirmeme imkan sağlıyor bu durum.

YİNE YENİ YENİDEN

16/05/2017 Salı, Tire

Dün Taş Ev yastaydı. Tabelaların üzerinde "Cenazemizden Dolayı Kapalıyız" yazısı iliştirilmiş. Hayat devam ediyor. Bugün büyük pazar kuruluyor. Açıldığımızdan bu yana alınacak listesini aşçıdan alırdım. İlk kez eşimle birlikte karar veriyoruz alınacaklara. Yeni şef cuma günü başlayacak çalışmaya. Pazar alışverişi için araba şart. Ali Ustadan henüz haber yok. Öğlene doğru arıyorum. Yarım saate kadar arabamı teslim edeceğini söylüyor. Bugün yapacak çok iş var. Zamandan kazanmak için taksi tutuyorum sanayiye gitmek için. Üç tane plastik boru değiştirilmiş. Eski boruları gösteriyor Ali Usta, güvenimi kazanmak için. Arabayı alıyor, pazarın kurulduğu bölgeye doğru yola çıkıyorum. Pazarın ortasındaki alışveriş merkezinin kapalı otoparkı tıklım tıklım dolu. Sadece bir yer gözüme ilişiyor. Kolon ile park etmiş başka bir aracın arasından zor bela giriyor, arabayı park ediyorum.

Pazarda doğru dürüst ot kalmamış. Bol bol kabak çiçeği alıyorum. Bir yerde sadece sirken otu buluyorum. Domates geçen haftalara göre ucuzlamış. Mantarın fiyat artışı sıcakların artışına bağlanıyor. Soğuk hava depolarının maliyetini bindirmişler. Reçel yapmak için çileğin biraz daha ucuzlaması lazım. Defalarca gidip gelip arabanın arkasını malzeme ile dolduruyorum.

Pazar dönüşü eve uğrayıp yemeğimizi yedikten sonra hep beraber yaylaya çıkıyoruz. Eşimle birlikte yeni mezeler hazırlıyoruz. Anneme de kabak çiçeği dolmalarını sarmak düşüyor. Ona bir şey yaptırmak değil niyetimiz ama bir şey yapmadan durmak bizim genlerimizde yok.

Annemin tansiyonu normal seviyelerde seyrediyor. Yayla havası yaramış olmalı. Ama onun aklı kendi evinde. "Şimdi eve gelenler olur, daha fazla uzak kalamam." diyor. "Anne iyi de, sana iyi gelmez bu, bak tansiyonun yükselir yine."

Akşamın karanlığına kadar çalışıyoruz hep birlikte. Komşulardan dostlardan telefonlar geliyor, baş sağlığı için. Akşama bizzat baş sağlığına gelmek isteyenler var. Aceleyle kapıları kapatıp şehre dönüyoruz. Saat dokuz buçuktan sonra misafirlerimiz geliyor. Aslında biz gelmeden önce gelmişler kapıya. Güzel ve sıcak bir buluşma oluyor dostlarla.
  

YAYLAYA DÖNÜŞ

15/05/2017 Pazartesi, Tire

Bugün kapalıyız. Dün dönerken yanıma aldığım annemle birlikte yapıyoruz kahvaltımızı. Eşimin evde yapacak işleri olduğundan yaylaya onsuz çıkıyoruz. Yukarıda yapacak fazla bir şey de yok aslında. Venüs ve Fifi'ye bakacağız, onlara yemek su vereceğiz sadece. Annem ilk kez görecek Taş Ev'i.  

Hava oldukça sıcak olmasına rağmen yaylada tatlı bir esinti var. Fifi karşılıyor bizi. Venüs'ü serbest bırakıyorum. Hoplaya zıplaya koşturmaya başlıyor. Yaramaz bir çocuk adeta. Suyunu dökmüş yine. İlk iş olarak suyunu koyuyorum. Dakikalarca ağzını şapırdata şapırdata içiyor.

Anneme Taş Ev'i gezdiriyorum. Çok beğeniyor. Ben işlerimi bitirene kadar avludaki masalardan birinde oturuyor. Kümesteki tavuklara biraz ekmek atıyorum. Elimde ekmeği görür görmez bağrışmaları artıyor. Sularını tazeliyorum.

Sosyal medya üzerinden mesaj gönderen ve telefonla bizzat arayan dostlara cevap vermekle meşgul oluyorum. Dün mesaj gönderenlere cevap veremezdim. Onların tümüne genel bir teşekkür mesajı yazıyorum.

Dün arayanlardan biri de aşçılık için müracaat ettiğini söylemişti. Durumu anlatıp yarın kendisine döneceğimi söylemiştim. Aradığı saati aklımda tutmuştum. Hemen randevulaşıp görüşüyoruz. Gözümüz tutuyor kendisini. Birlikte çalışmak için anlaşıyoruz.

Öğleden sonra şehirde biraz işim var. Arabadan ıslık sesi gibi bir ses geliyor gaz verirken. Her zaman fırsat bulamam diye Ali Ustaya gösteriyorum. "Radyatörde delik olabilir." diyor. "Sökmeden bir şey diyemem." Uzun bir yürüyüşten sonra eve geliyorum. Eve taziye için gelen misafirlere görünüp odama çekiliyorum. Akşam üzeri usta arıyor. İzmir'den parça sipariş etmiş. Arabayı yarından önce teslim edemeyecekmiş.

TV'de 24 kişinin hayatını kaybettiği trafik kazasının haberleri veriliyor. Anneler Gününü kutlamak için çıkmışlar yola. Dün mezarlıktaki imamı hatırlıyorum. "Su satan çocuklara yüz vermeyin." diyordu. Mezarı sulamak, çömlekleri suyla doldurmak adetlerimizden biri. Nedense komik geliyor bana. Suyun ne faydası var ölüye. Susuzluktan kırılan insanlara lazım su. İmam boynuna bir ses cihazı takmış, mezarlığın başında dualar okuyor. Kimse anlamıyor dediklerini. Çok mu lazım anlamını bilmediğin Arapça sözcükleri duymak. Ölüye faydası olur mu ki?

Sabah okunan salanın bir faydası var sadece. Cenaze merasimine bir davet oluyor bu çağrı. Hayat devam ediyor. Yarın büyük pazar. Günlükleri tamamlamam lazım. Taziye mesajlarının ardı arkası kesilmiyor... 

ARTIK BABAM YOK

14/05/2017 Pazar, İzmir

Yoğun bir günü karşılayacağımız için hemen yatmak zorundaydık. Zira dünkü telefonların çoğu bugünkü rezervasyon taleplerine aitti. Diğer taraftan günlük yazılarım biriktikçe huzursuzluğum artıyor. Koltukta sızıp kalmışım yine. Kızımın sesine uyanıyorum. Her zamanki gibi yatağıma yatmamı isteyeceğini düşünüyorum. Aniden kalkarsam tansiyonumun düşeceğini iyi biliyor. "Baba sakin ol, iyi misin?" Olağan üstü bir durum var sesinde. "Dur, hemen kalkma." "Ne oluyor?" "Haber geldi hastaneden şimdi, dedemin kalbi durmuş (!)"

Saat 02.00. Daha bir saat olmuş eve geleli. Ne yapacağız? Taş Ev'i açmazsak olmaz. Bir ay önce yapmış programlarını insanlar. Bugün Anneler Günü. Eşim ve kızım "İdare ederiz biz, sen git." diyorlar. "Sadece rezervasyon yaptıran misafirleri kabul edelim." diyorum. Anahtarları bırakıp yola çıkıyorum. Anneme haber verilmiş. Onu daha fazla düşünüyorum. Babamın durumuna sanki hazırım. "Sıcakken yara acımaz." derler, belki ondan bu hissizliğim?

Yol bomboş, kafamın içi gibi. Son günlerde aklıma düşen görüntü geliyor gözümün ününe. Koyu yeşil bisiklet. Kurbağalı dere. Sobaya dokunmayalım diye etrafında döndürülen ahşap korkuluk... Henüz okula başlamamışım. Babam koyu yeşil bisikletine binip işine gidiyor. Arkasından bakakalıyorum. Gözlerim doluyor. İçim daralıyor. Hastanenin morguna doğru yaklaşıyorum.

Neredeyse son altmış yılına şahitlik ettiğim bir hayat. Bir sürü anı, iyi günlerden fazla kötü günler. Hızla geçen zaman. Bir ömür. Erkek kardeşim arıyor. Saat sekize kadar işlem yapılmıyormuş. Annemi kız kardeşim almış, Ayrancılar' daki evine getirmek üzere yola çıkmışlar. İlk toplantı yerimiz Ayrancılar. Az sonra buluşuyoruz. Kendimi tutmam lazım. Annemin tansiyonu yükseliyor, sıkılmaması gerek. Ama nasıl olacak bu?

Cenazeyi kaldırmak için neyi nasıl yapmak lazım, hiçbir fikrim yok. İlk durak hastane. Oradan birilerine sora sora öğreniriz. Dolan gözlerimin yaşını içime akıtıyorum. Yapmam gereken son görev var daha. Bir yol gösteren var mı etrafımda? Aklıma çocukluk arkadaşım geliyor. Sabah sabah uykudan uyandırıyorum. Hani "Mutlaka haber ver bana." demiştin ya. İşte sana haber veriyorum. "Yapmam gereken bir şey var mı?" diye o da bana soruyor. Bütün mesele bu zaten. Bana ne yapmam gerektiğini söyleyecek biri lazım acilen. "Yok, sağ ol." diyorum.

Kardeşimin kafası benden iyi çalışıyor. "Mezarlıklara gidelim, yerini ayırtalım." diyor. Hava aydınlanmadan çıkıyoruz yola. Bütün mezarlıklar dolmuş. Ya bir yakınının üstüne gömüleceksin ya da şehrin uzak bir köşesine. Paşaköprüsü mezarlığına giriyoruz. Yönetim binasının kapıları asma kilitlerle kapatılmış. Çevrede dolaşanlara soruyoruz. Saat ona doğru açılır diyorlar. Ne kadar rahat bu insanlar?

Sala verdirmek için camiye gidip görüşmeye karar veriyoruz. İki caminin imamıyla görüşüyoruz. Karşılıklı görüşme değil bunlar. Camiler kapalı. İlk caminin avlusunda zorlukla okunabilecek mesafede imamın cep telefonu yazılı. İmamı arıyoruz. "Merhumun ismini bir kağıda yazıp posta kutusuna atın, saat on bire doğru okurum." diyor. Ama öğlen namazına yetişmezse, yanlış anons edilmiş olacak (!) "O zaman beni ararsınız." diyor. Benzer şekilde diğer cami imamı ile telefonda görüşüyor, sala okumasını istiyoruz. Demek artık böyle oluyormuş bu işler.

Morgdaki sorumlunun mesaisinin başlamasına yakın bir zaman. Hastaneye gidiyoruz. Hayatımda ikinci kez morga giriyorum. Daha önce şantiyede kırk metreden beton zemine çakılan bir işçimin cesedini görmüştüm Karadeniz'in Ereğli'sinde.

Bu kez babamı görmek istemiyorum. Ne faydası olacak ki bundan sonra. Kapalı kapılardan birinin üzerinde "imam" yazıyor. Kapıyı vuruyoruz, kimse cevap vermiyor. Bir sedye getiriyor biri erkek biri bayan iki görevli. Beyaz kefen bezine sarılı kişi morga alınacak misafirlerden sonuncusu. Görevliler morgun anahtarlarını taşıyan imamı bekliyorlar. Bir yere telefon ediyorlar. Az sonra imam çıkıyor ortaya. Yüzlerce kez aynı işi yapmanın rahatlığı var üzerinde. Demir kapıyı açıyor. Hep birlikte soğuk hava dolaplarının içindeki bir tepsiye beyaz kefene sarılmış cesedi indiriyorlar. Kapıyı kapattıktan sonra kendine tahsis edilen odaya alıyor bizi. "İlk iş olarak mezarlıkta yer bulun yoksa gusülhaneye dahi gönderemeyiz." diyor. Mezarlıklar Müdürlüğünde henüz mesai başlamamış olmalı. Hastaneye yakın bir binada defin işleri müdürlüğünü buluyorum. Buradaki işlemlerin takibi için kardeşimi bırakıyor, mezarlıklara dönüyorum. Dedemin üzerine babamı gömmek için annemin rızası gerekliymiş. Mezarlık Müdürlüğünün imamı bir kağıt hazırlayıp veriyor elime. Ayrıca ölüm raporunu alıp getirmeliymişim. Ayrancılara dönüp annemin kimliği ile birlikte içi doldurup imzalanacak belgeyi alıyorum. Zamana karşı yarış başlıyor. Telefonum durmadan çalıyor bir taraftan. Taziye telefonu değil bunlar. Kimse durumdan haberdar değil ki. Telefonlar yeni rezervasyon talepleri. Teker teker hepsine durumu izah edip özür dileyerek talepleri geri çeviriyorum.

Öğlen namazına yetişebilmek için her zaman havalimanı kavşağında yer tutan radar kontrolünü bilmeme rağmen hızımı olabildiğince arttırıyorum. Mezarlık imamını buluyor, belgeleri veriyorum. İşin önemli bir aşaması hallolmuş oluyor. Hemen hastaneye geri dönüp kardeşimle buluşuyorum. Bu taraftaki işlerde ilerleme yok. Mezarlıktan arıyorlar, merhumu defnedilecek yeri hazır diye. Haber geldikten sonra babamı gusülhaneye getirip cenaze işlemlerine başlıyorlar.

Artık beklemekten başka bir şey yok yapacak. Oğlum arıyor. "Başın sağ olsun." Sesim düğümleniyor, konuşamıyorum. Yaşadığım durumu zihnimden uzaklaştırmak, düşünceleri karga kovalar gibi başımdan atmak bir kaçış yolu. Duygusal olarak zayıf bir anımda üniversite arkadaşlarımdan biri arıyor. Yine kelimeler boğazımda düğümleniyor. Cenaze aracı hazırlanıyor. Öğlen namazına yetiştireceğimiz kesin artık. Camiye gidiyorum. Uzun yıllar görmediğim insanları görüyorum cami avlusunda. Musalla taşının üzerinde babam yatıyor. Bazen büyük bir metanetle direniyorum. Öğle namazını kılıyor cemaat. Elli yıldır görmediğim eski komşular, gençliğini hatırladığım yaşlı dedeler baş sağlığı diliyor çevremde. Aynı mahallenin çocuklarının saçları ağarmış, her biri koca koca ihtiyar adamlar olmuşlar. Çocukluğumda sık görüştüğümüz bir aile dostumuzun yetmiş beş yaşlarındaki oğlu ile sohbet ediyoruz. Annesi Zehra Teyzenin yıllar önce öldüğünü biliyorum. Cenaze namazı kılındıktan sonra mezarlığa gitmek üzere arabama alıyorum. "Ali Abi, Zehra Teyze kaç yılında ölmüştü?" Dönüp bana garip garip bakıyor. Bakışları şaşkın. Garip geliyor sorum ona. "Zehra Teyzen ölmedi ki, yaşıyor. " Ne?... "Daha sabah görüştük. " Yazık diyorum içimden, ona da gelmiş gelenler.

Mezarlık kalabalık. Bugün Anneler Günü. Ben annemin Anneler Günü'nü kutlayamadım. Nasıl kutlarım ki. Acısıyla, tatlısıyla ortak geçen bir altmış yıl. Sıkılmaması lazım, ağlamaması lazım. Sağlığı açısından çok önemli bunlar. Ama elde mi?

Babamıza karşı son görevimizi yerine getiriyoruz. Düşünüyorum, garip geliyor. Cenaze arabası adet olduğu üzere kapımızın önünden geçiyor. Son kez selamlıyor komşuları, vedalaşıyor babam onlarla. Sessizce... Annemi kız kardeşimin evine kaçırdığımız için evden ne ağlama ne de çığlık sesi duyuluyor. Ağlasa o ağlardı sadece. Bir de kız kardeşim. Benimle aynı acıları yüreğinde bastıran erkek kardeşim. Onlar ağlarken ben tutabilir miydim kendimi? Akıtmayı başarabilir miydim gözyaşlarımı içime? Sessizce... Evimizin karşısında virane iki katlı bir ev. Yanındaki ev bir enkaz yığını. Çocukluğumun en lüks evlerinden biriydi bir zamanlar, altı bakkal. Bakkal Teyzenin evi. Ayakta bir o kalmış. Yeşile boyalıydı o ev, ben çocukken. Koyu yeşil boyalı bisiklet. Babamın bisikleti... Zaman ne çabuk geçiyor? Bir varmış, bir yokmuş. Artık babam yok...


SAYGIN KONUKLAR

13/05/2017 Cumartesi, Tire

Dün akşam konuştuğumuz üzere Ozi'nin kardeşini alıyoruz yanımıza. Kalabalık bir grup için verandanın bütün masalarını kapatmak durumundayız. Kahvaltıdan sonra gelen misafirler verandada uzun uzun oturuyorlar. Elemanlara boşalan her masaya hemen rezerve edildiğini gösteren yazıyı koymalarını söylüyorum. Verandada ağırlayacağımız grubun geliş saatine iyice yaklaşmamıza rağmen son masa kalkmak bilmiyor. Bu duruma çare ararken onların da son dakika hesap istemelerinden sonra derin bir oh çekiyorum.

Elemanlar güzel çalışıyor. Bu durum beni epeyce rahatlatıyor. Sabah aldığım telefon hiç hoş değildi ama beni şaşırtmıyor bunlar artık. Birkaç gün önce anlaştığımız aşçı gelemeyeceğini söylerken kusura bakmamamızı istiyordu. Ne yazık ki ona güvenerek iki günden beri bütün müracaatları geri çeviriyordum.

Akşama doğru genç bir misafir geliyor. Verandanın dolu olduğunu söylüyoruz. Avluda kenar masalardan birine oturuyor. Gelen yabancı değil aslında. O bir opera sanatçısı. Sevdiği bir bölümü kazanmış. Torpili olmadığından devletin opera ve balesinde çalışma imkanı verilmemiş. Keyifle içkisini yudumluyor. Vakit buldukça yanına takılıyorum. Şimdi burada özel bir lisenin müzik direktörü olarak görev yapıyor. Zevkle ağırlıyorum bu insanları. 

Akşam saatlerinde veranda konukları geliyor. Hepsi birbirinden kaliteli. Aslında bir aile toplantısı. İçlerinde profesörler var. Bir sürü mezenin yanı sıra canları kavun çekiyor. Kavun mevsimini açmadık henüz. "Karpuzumuz var ama kavunumuz yok." demek istemiyorum. Hemen arabaya atlayıp şehirden birkaç kavun alıyorum. Biraz gecikmeli de olsa kavunlar kesiliyor. Şef, "Kavun kötü çıktı." diyor. Bu vakitte iyisini nereden bulabilirdim ki? Misafire gönderildiği söylenen kavundan bir parça tadıyorum. Gerçekten de ne tadı var ne tuzu. Hemen misafirlerin yanına koşuyor, özür diliyorum. "Olur mu hiç?" diyorlar. "Siz biz istedik diye gidip kavun buldunuz bu saatte. Bu jestiniz yeter." İçime sinmiyor. Karpuzun iyi olduğunu tahmin ediyorum. Biraz kendimi affettirmek için şefe karpuzlardan birini kesip ikram etmesini söylüyorum. Misafirlere kavunlardan ücret almayacağımı söylüyorum. Misafirler, kavunların hiç de fena olmadığını söylüyorlar. İnanmıyorum. Israrla bir dilim tatmamı istiyorlar. Hayretler içinde kalıyorum. Bana az önce şefin verdiği kavundan eser yok. "Peki kötü kavunu kim yedi?" diye soruyorum. Hiç kimseden ses yok. Herkesin kavunu güzel görünüyor. Bu işin içinden çıkmam oldukça zor görünüyor.

Veranda misafirleri erken kalkacaklar. İçlerinden bazıları İstanbul yolcusu. Kapanış saatine bir çeyrek saat kala telefonum çalıyor. Yeni gelen misafirlerimizi üst kata alıyoruz. Uzun uzun oturuyorlar. Saat gece yarısını geçiyor. Kızım kapıda bizim dönüşümüzü bekliyor. Kapanış saatimizi geçtiğimizi söylüyoruz çekinerek. Durumu anlatıyoruz. Anlayışla karşılayıp toparlanıyorlar. Saat biri buluyor eve dönüşümüz.   

SÜRPRİZ BİR ORGANİZASYON

12/05/2017 Cuma, Tire

Günler su gibi akıyor. Küçük pazardan alacağım fazla bir şey yok aslında. En önemlisi kabak çiçeği. İzmir'de yirmili paketini beş liraya getiririm diyen toptancı manavdan topan patlıcanın kilosunu 1,25 TL almıştım. Pazarda kabak çiçeği iki liraya satılırken patlıcanın kilosu üç lira. Sebze fiyatları borsayı geçti, ne zaman fiyatı artacak ne zaman düşecek belli değil.

Sakin bir gün geçireceğiz gibi görünüyor. Temizliği bitirdikten sonra dünkü günlüğümü yazmaya fırsat buldum. Çok güzel bir hava var burada. Yaylaya çıkar çıkmaz serbest bıraktığım Venüs, Fifi'yle oynaşıyor. Hafif bir rüzgar yüzümü okşuyor. Avluya taşıdığımız masalardan birine oturuyor, gözlerimi kapatıyorum. Biri gelse uyanabilir miyim diye düşünürken göz kapaklarım ağırlaşıyor.

Bahçeye giren bir arabanın kapısı kapatılırken çıkan ses beni tatlı uykumdan uyandırmaya yetiyor. Yanıma orta yaşlı iki adam yanaşıyor. "Ne güzel uyunur bu havada değil mi?" Ağır ağır toparlanıyorum bu samimi girişten sonra. "Evet, tam da güzel uyku çekilecek hava." Bir organizasyon için geldiklerini söylüyorlar. "Kaç kişi?" diye sorarken aslında sorulacak ilk sorunun "Ne zaman?" olması gerektiğini düşünüyorum. Otuz kişi civarında olacaklarını söylüyorlar. "Bu akşam mı?" Saate bakıyorum. "Yani birkaç saat sonra?" Hemen şefi çağırıyorum yanıma. Masalara serpme mezeler konulsun. Yeşil salata, keşkek vs. Ara sıcak, ana yemekler seçiliyor beş dakika içinde. Toplantıya katılacak olanlar lise arkadaşları. İçlerinde birisi oldukça tanıdık geliyor. Eski Kültür ve Turizm Bakanı, bir ara ANAP Genel Başkanlığı yapan Erkan Mumcu.

Hayat ne garip. Eşimle bugün karar vermiştik grup organizasyonları kabul etmemeye. Babamla ilgili bir haber gelebilirdi. Evvelsi gün veteriner grubunu başarıyla ağırlayıp rahat bir nefes almıştık. Az önce kabul ettiğimiz organizasyon yarın ya da daha sonraki bir tarihte olsaydı kabul etmeyecektik. Cuma günleri hareketli geçmeye başladı. O saate kadar hiçbir rezervasyonunun olmaması ikinci şans oluyor bizim için. Ancak organizasyonu düzenleyen iki kişi ayrılır ayrılmaz telefonların birbiri ardına çalması gecikmiyor. Akşama rezervasyon yaptırmak isteyenlere salonun tamamen rezerve edildiği eğer kabul ediyorlarsa veranda ve avluda ağırlayabileceğimizi söylüyorum. Böylelikle veranda ve avlu da dolmuş oluyor.

Beklenmedik misafirler acil ihtiyaçlar doğuruyor. Başta destek elemanları. Hemen Elmas'ı arıyorum. "Gelirim." diyor. Arkasından Ozi'yi arıyorum. O da gelebileceğini söylüyor. Onlar gelir gelmez masaları düzenliyoruz.  U düzenine göre yerleşen masalara servis açılıyor. Kısa bir müddet süre sonra misafirler gelmeye başlıyor.

Şehre inip döndüğümde olağan dışı bir durum olduğunu fark ediyorum. Salondaki misafirlerden birinin kalp krizi geçirdiği ve ambulans istendiği söyleniyor. Hastayı terasa çıkarıp sırt üstü yatırmışlar. Ambulans yetişiyor hemen. Sağlıkçılar bir sedye ile birlikte içeri girerken ben ambulansın yönünü çevirmek için şoföre yardımcı olmaya çalışıyorum.

Hasta sedyeye konup ambulansa taşınıyor. Eğlenmek için gelen grubun neşesi kaçmış görünüyor. Yarım saat sonra gelen haberler hastanın durumunun iyi olduğu yönünde. Grup kaldığı yerden devam ediyor. Ortadaki masalardan birinde oturan kırlaşmış sakallı birini Erkan Mumcu'ya benzetiyorum. Tahmin ettiğim gibi ta kendisi. Elini sıkıp "Hoş geldiniz." diyorum. Uzun zamandır siyasetten uzak kalmış.

Güzel bir gece düşüyor Taş Ev tarihine. Salonda sazlar çalınıp türküler söylenirken verandada sohbet koyulaşıyor. Memleketin muhtelif yerlerinden gelen konuklar yavaş yavaş salonu terk etmeye başlarken herkesin yüzü gülüyor.  

ŞEFİN KARARI

11/05/2017 Perşembe, Tire

Uzun bir aradan sonra nefes alacağımı düşündüğüm bir gün... Mandıradan alacaklarım dışında alacağım çok fazla bir şey yok. Dünkü kalabalıktan sonra salonda güzel bir temizlik beni bekliyor. Temizlikten sonra biriken günlük yazılarımı yazmam için son fırsatım olacak. Aksi takdirde yaşadıklarımın bu dağınık zihnimden uçmaması mümkün değil.

Şef gelince beklediğim açıklamayı yapıyor. "Pazartesi akşamından sonra gelmeyeceğim." Bu sihirli cümle rahatlatıyor birbirimizi aslında. Karşılıklı arayış içerisinde iki insan. Yeni bir sayfa. Hem onun için hem de bizim için. "Hayırlısı olsun." diyorum. Bazı durumlarda ayrlıklar kaçınılmaz oluyor. İşini ayarlayıp ayarlamadığını soruyorum. "Bir sürü yerden çağırıyorlar." diyor. "Dışarıya mı gideceksin?" Henüz karar vermemiş. Bodrum'dan, Urla'dan balık lokantalarına çağırdıklarını söylüyor. Onun adına seviniyorum. Çekilen restin görülmesi birlikte çalışma olasığını otomatikman ortadan kaldırmış zaten. 

Öğleden sonra beklenmedik malzeme ihtiyaçları çıkarıyor şef. Onun da kafası dağınık doğal olarak. Şehre inilmesi lazım. Ben de eşimi almak için bahane arıyordum zaten. Birlikte çıkıyoruz yaylaya. Bizimle çalışmak isteyen şeflerle görüşüyoruz sürekli. Değişik insan tipleri her biri. Ama içlerinden biri farklı ve birlikte çalışmaya en yakın aday. Genel hatlarıyla aradığımız özellikleri taşıyor. Tecrübeli ve üzerimizde bıraktığı ilk izlenim pozitif. 

Akşama doğru genç bir çift geliyor. Verandada oturmak isteseler de ilk kez geldikleri Taş Ev'i gezdiriyorum. Rahatsızlıklarından dolayı uzun süredir alkol almamış beyefendi. Salondaki manzarayı görünce verandada oturmaktan vazgeçiyorlar. Dayanamayıp bir yirmilik söylüyor ve meze seçmeye aşağı iniyorlar. Hava oldukça serinliyor akşama doğru. Ancak misafirlerimizin umrunda değil. Balkon camları tamamen açık. Güzel bir akşam yemeğinden sonra her hafta burada olacaklarını söylüyorlar ayrılırken.

Bu kez rezervasyon masamız daha önce ağırladığımız konuklarımızdan biri. Oldukça geç saatte gelebiliyorlar. En güzel şarabımızı açıyoruz onlara. Köşe masalarımızdan birine oturuyorlar. Kapanış saatimiz geçiyor. Hiç niyetleri yok kalkmaya. Tek masa onlar kalıyor, saat gece yarısına doğru ilerliyor. Sıkılarak kapanış saatimizi geçtiğimizi hatırlatıyoruz. Son derece nazik bir şekilde birbirlerimizden özürler dileyerek toparlanıyorlar. Sabah google puanlamasında beş yıldız verdiğini görüyorum hekim olan beyefendinin. Biraz daha utanıyorum. 

Aklımın bir köşesinde babam, diğerinde annem bu aralar. Her an haber bekliyoruz. Haber gelene kadar grup rezervasyonları kabul etmeme kararı alıyoruz. Ne kadar zor bir durum. Düşünmemeye çalışıyorum. Düşünürsem dayanamam. 


PİRZOLA

08-09-10/05/2017 Pazartesi, Salı, Çarşamba, Tire-İzmir-Tire

Bu kadar yoğun mu geçecek hafta sonları? Pazartesi soluk alacağım bir gün olmasını istiyorum. Ne var ki istemekle olmuyor. Önceden yapılan rezervasyonlar korkutuyor gözümü bu aralar. Alacağım bir haber her şeyi bırakıp gitmemi gerektirecek. Eşimle bu konuyu görüştük. Yalnız başına o da zorlanacak. Üstüne üstlük şefle yollarımızı ayırma kararından sonra özellikle bizi zor durumda bırakma olasılığına karşı önlem alma peşindeyim. "Ya maaşıma zam yaparsın yoksa iki gün sonra giderim.", "Yarın dört beş saat geç gelebilirim, iş arayacağım." çıkışlarından sonra insafa mı geldi yoksa hatasını mı anladı bilemiyorum. Ne var ki ok yaydan çıkmış bir kere. Kısa bir araştırma ona ödediğimiz ücretin piyasadaki muadillerine göre % 30 fazla olduğunu göstermişti. Bu kendisine yetmemiş olacak ki şansını zorlamak istiyor. Hayır, gidiyor diye asla kızgın değiliz. Sadece insanların çoğunda mevcut bazı zayıflıkları onda da görmemiz üzüntü verici. Nedir bu? "Elleri mahkum ne istersem verecekler, benden vazgeçemezler." egosu. Olaya kendi açımızdan bakarsak açıldığımız günden itibaren misafirlere sunduğumuz bir ağız tadı var. Risk alıyoruz. Gel gelelim gerektiği zaman insan risk almasını bilmeli.

Günlük biriktirmek hoş değil. Bu kez üç günü biriktirdim yine. Bunun esas nedeni İzmir seyahati. Ne bilgisayarımı taşıyacak ne de onu kullanacak zamanım var. O halde pazartesi gününden başlayım anlatmaya.

08/05/2017 Pazartesi, Tire-İzmir

Öğleden sonra bir hanımlar günü organizasyonu ile açıyoruz perdeyi. Bizim günlerimizde artık çekirdek çitlenmemesi ne kadar güzel. Gelen misafirlerin hepsi eşimin kendi grubundan kaliteli insanlar. Zaten onlara restoranda çekirdek ye desen "Aaa hiç olur mu öyle şey? Restoranda çekirdek mi çitlenirmiş?" derler.

Siparişler teker teker alınırken iki misafir daha geliyor. Dışarıda esen rüzgar fırtınaya dönüşmüş. Yukarıda hanımların rahatını da bozmak istemiyorlar. Sıcakların basmasıyla terasta ne kadar masa sandalye varsa bahçeye indirdiğimizden dolayı terasta oturma alternatiflerini de ellerinden almış durumdayız. Zaten rüzgar terasta da var. "Girişe bir masa atalım." diyorum. Bu çok hoşlarına gidiyor. İlk kez geldikleri Taş Ev'e hayran kalıyorlar. Biraz sohbet edince farklı bir diyalog ortamı doğuyor. Her siparişlerinden sonra beni yordukları için özür diliyorlar. İlerleyen saatlerde bir arkadaşları daha geliyor. İçlerinden biri benim arabaya kafayı takmış. "Bak abi, bu arkadaş galerici, ben de senin arabayı almak istiyorum, satmayı düşünürsen ilk önce beni ara, işte telefonum." 

Hanımlar yemeklerini yiyor, sohbetlerini ediyor ve hoşça vakit geçiriyorlar. Onlar gittikten sonra girişteki masayı yukarı taşıyoruz. Bir arkadaşları daha geliyor. Bu arkadaşlarımız Taş Ev'i öyle seviyorlar ki bir rekora imza atıyorlar. Ne rekoru mu? Bir restoranda en uzun süre kalma rekoru. Neredeyse tam on iki saatlik uzun bir zaman diliminde ağırlıyoruz misafirlerimizi. 

Akşam olmadan aklıma kasabı aramak geliyor. Öyle ya yarından sonra önemli bir organizasyonumuz var. Elli kadar veteriner hekimi ağırlayacağız. Bağlantı geçen ay yapılmış, menüler belirlenmiş, teyitler alınmış. Ana yemeğimiz ızgara köfte, kuzu şiş ve pirzoladan oluşan maşa servisi. Kasabımızı arayıp çarşamba günü almak üzere siparişlerimi veriyorum. Gel gelelim cuma gününe kadar pirzola veremeyeceklerini söylüyorlar. Böylelikle pirzola maceramız başlıyor. 

"Ne olacak, pirzola yerine bonfile verirsiniz." diyor kasap. Hiç hoşuma gitmiyor. Ne yap, yap bana pirzola bul desem de nafile. "Biz de yoksa hiçbir kasapta olmaz." diyorlar. Çaresiz kuzu butlarla birlikte bonfilelerin siparişlerini veriyorum. Daha düne kadar bonfile bulamıyordum, bu sefer ellerinde bonfileden bol bir şey olmaması garibime gidiyor. Onları da kaptırma korkusuyla şehre gitmeye karar veriyorum. Şef "Başka kasaptan git al, bonfile ile pirzola arasında % 50 fiyat farkı var."  Aslında fark daha fazla. Çünkü menüde bir kalem pirzola varken bonfile olunca bizim şef mecburen yarım porsiyon bonfile verecek kişi başına. Hem fiyat hem miktardan zarar olsa da bunları düşündüğüm yok. Verilen sözü yerine getirmek en önemlisi. Şehre iner inanmaz şefin önerdiği bir başka kasaba gidiyorum. Sadece pirzola veremeyeceğini söylüyor. "Tamam, lanet olsun butları da ver." diyorum. Fiyatlar üç aşağı beş yukarı aynı. Büyük bir oh çekip rahatlıyorum. Bizim kasaba gidiyor, oradan kıyma ve ciğeri alırken bonfile ve butları iptal etmek istiyorum. Hazırladıklarını söyleyip sitem ediyorlar. Tamam koyun derin dondurucunuza onları da alayım desem de patron "Önemli değil biz bir şekilde satarız." diyor. Defalarca haklı olduklarını ama başka yerde pirzola bulamayacağımı söyledikten sonra bir kasapta pirzola bulduğumu, kasabın pirzolayı vermesi için butları da almamı şart koştuğunu anlatıyorum. Suratlar asılsa da çarşamba günü için et sorununu hallettiğim için içim yaylaya rahat dönüyorum.

Kızımla anlaştığım üzere İzmir'e gideceğim. Yarının alışverişini orada yapabileceğimizi söylemişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Venüs'le birlikte İzmir'e doğru çıkıyoruz yola. 

Telefonumun şarjı bitmiş. Kızımın evinin önüne geliyorum. Saat sabaha karşı ikiyi geçiyor. Telefonum devre dışı. İnip kapıyı çalacağım. Dört numara mıydı? Eğer değilse bu saatte kimi uyandıracağım korkusu... Cesaretle zile dokunmamla birlikte kapının otomatının sesini duyup rahatlıyorum. Venüs yol boyunca uslu duruyor, bana hiç rahatsızlık vermiyor. Eve çıkıyoumr, başım yastığa değer değmez uykuya dalıyorum.

09/05/2017 Salı, İzmir 

İyi ki tatil günüm bugün. Yapılacak o kadar iş var ki. Kızım ne zaman kalktı da kahvaltı hazırladı bilmiyorum. İlk iş babamı göreceğim. Uzunca bir süredir uyutulduğu yoğun bakımda ne yazık ki o beni göremeyecek.        

Kızımın arabasıyla çıkıyoruz yola. Personele ait park yerine arabayı bıraktıktan sonra hastanenin yoğun bakım servisine doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz. Üzerime bir seferlik özel giysiler, başlık, maske, eldiven, galoş giyiyorum. Şifreli kapılardan geçtikten sonra 3 numaralı yatakta görüyorum babamı. Ağzında hortum ciğerlerine oksijen basıyor. Yetmiyor, diyaliz makinesi kirli kanı temizleyip vücuda geri veriyor. İki cihaza bağlı hayatı. Yaşamak denirse yaşıyor işte... Dünkü değerlerde biraz iyileşme var ama bu sefer kalp ritmi bozulmuş. Arka taraftaki kocaman ekranda gösterilen nabız değerleri 100'ü geçmemesi gerekirken 110-190 arası gidip geliyor. Çaresizlik çok kötü. Derin derin nefes alıyorum. Başında durmak anlamsız. "Hadi yeter artık, ziyaret saati bitti." diyen de yok. "Hadi gidelim." diyorum kızıma. Yoğun bakım odasından çıkıyor, bir  kullanımlık eşyalarımızı atık sepetine bırakıyoruz. Kızımı takip ediyorum. Az sonra derse girecek. Annemin göz ameliyatını yapacak genç doktorun yanına doğru yürüyoruz. Bilgi verecekler, operasyon hakkında. Her ameliyat bir risk. Merdivenlerden iniyor, koridor boyunca hasta ve hasta yakınlarının arasında ilerliyoruz. Yeşil bir bisiklet geliyor gözümün önüne. Bir filmin fon müziğini duyar gibiyim. La, lala la... Müziğe eşlik eden bir ıslık sesi. Geçmişe dair hatırladığım ilk görüntü bu. Önümüzdeki yolun ortasında, içinden kanalizasyon akan dereden gelen vrak vrak kurbağa sesleri. Babam bisiklete biniyor işe gitmek için. Bisikletin rengi koyu yeşil. Sanki sonradan boyanmış gibi. O zaman, olsa olsa oğlumun şimdiki yaşında. Delikanlı, tığ gibi. Gözlerim doluyor. Biraz daha kurcalarsam geçmişi, hüngür hüngür ağlayacağım hastane koridorlarında. Ne kadar metindim, kabullenmiştim olayı gelirken oysa. Kızım halimi görüyor. "Baba, baba burada değil." Nerede peki? Onu zor durumda mı bırakırım ağlarsam? Belki... Göz yaşlarımı geri gönderiyorum. Unut, unut, geçmişi unut. Daha yapacağın işler var. Bak yarın veterinerler geliyor. Daha bir sürü  alışveriş yapacaksın. Annemi arayım da, beni beklemesin. Yaprak sarma yapmışlar benim için. Sarma görecek gözüm mü var? "Anne beklemeyin beni, ya gece yarısı uğrarım dönerken ya sabah, ya da hiç uğrayamam." "Babam mı? İşte bildiğin gibi... Ama sen sakın üzülme, bak üzülürsen tansiyonun çıkar." 

Off, offf. Telefonum çalıyor. Arayan dün bağlantı yaptığım kasap. "Abi, bak erkenden arıyorum, sana pirzola veremiyorum, devamlı müşterilerime vermek zorundayım." Ne yapmalı şimdi? Ne cevap vermeli buna? "Teşekkür ederim sizi tanıdığıma memnun oldum." Şerefsizliğin bir tanımı yapılsaydı eğer, ona bu davranış kadar başka bir şey yakışır mıydı acaba?

Sabah kızımın evinde yaptığımız kahvaltı esnasında alt çenemdeki implanta monte diş protezimin ağzıma düştüğü önemsiz bir detay. Yarın fırsat bulamam ki onunla uğraşmaya... Bir bu eksikti. Hemen bir peçeteye sarmalayıp cebime atmıştım. Kızımın dersi bitmiş. Gıda Çarşısında buluşuyoruz. Arabasını evin önüne bırakmış. Eve dönüyoruz. Hatay Caddesinde dolaşırken tesadüfen dişlerimi yapan doktorun muayenehanesi önünden geçiyoruz. Kızım "Şansımız varsa yerine takıverirler hemen." diyor. İçerisi çok kalabalık. Üç saat sonra müsait olabileceklerini söylüyorlar. Üç saat sonra ben kim bilir nerede olacağım? Muayenehaneden çıkıyor ışıklardan caddenin karşısına geçmeye hazırlanıyoruz. Kafam dağınık. Arkamızdan biri sesleniyor. Başımı çevirip bakıyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışırken. Kızım "Hadi baba, yer açılmış dişine bakacaklar." Diş hekimi boşalan koltuğa alıyor hemen. Düşen protezimin bulunduğu peçete yumağını cebimden çıkarıp uzatıyorum. "Hiç zamanımız yok." demişlerdi az önce. Bugünün bana verdiği tek şans bu olsa gerek.

Kasap Hakan geliyor kızımın aklına. Zaman daralıyor. Bu vakitten sonra nereden bulacağız pirzolayı. Hemen koşuyoruz dükkana. Tamam diyor akşam saat yedide hazır siparişler.  Saat sekizde apartman toplantısı var. Sırf ben katılabileyim diye bugün düzenlenmiş. Böyle olmasa katılmam mümkün değil. Ayıp olur artık katılmazsam. Ama ne zaman? Saat yedi oluyor. Telefonum çalıyor. Hayırlı bir işe çalmıyor ki bu telefon. Arayan kasap Hakan. "Abi be, senin pirzolaları veremiyoruz." "Ya, neden?"   Artık şaşırmıyorum hiçbir şeye. "Kesime geç girmişler, etler gelse de parçalayamayız, bir gün dinlenmesi gerekir." 

"Peki ne yapacağız şimdi?" Balçova'da Et ve Balık Kurumunun satış mağazası varmış, oraya bakabilirmişiz. Oradan yirmi kalem buradan kırk kalem pirzola derken kasap kasap dolaşıyor, fiyatına bakmadan pirzola belasından kurtarıyoruz kendimizi. 

Daha manav işi var. Apartman toplantısına giriyoruz. Fazla uzatmak istemiyorum artık ama toplantı başlı başına bir yazı konusu. "Yarım saat ayırabiliriz en fazla." diyoruz ama bir saatten fazla zamanımızı alıyor. Oradan 24 saat açık olduğunu söyleyen manavdan alışverişimizi tamamlıyoruz. Venüs'ü gezdir, kızımın dolaptaki eşyalarını indir, bindir derken gecenin bir yarısında dönüş yoluna çıkıyorum. Çevre yolunda trafik tıkanmış. Buca ayrımından Aydın yol ayrımına kadar yavaş yavaş ilerliyorum. Yol ayrımından sonra rahatlıyor trafik.  Yaylaya çıkıp dolaplara yerleştiriyorum eşyaları. Eve dönüşüm geç vakitleri buluyor.  

10/05/2017 Çarşamba, Tire

Bugün yeni bir sınav bizim için. Sabah eşimin hazırladıkları arabanın bagajını tıklım tıklım dolduruyor. İyi ki dünkü malzemeleri o geç saatte yukarı bırakmışım. Akşam saat sekize kadar yeterince zamanımız var. Fırından yeterli sayıda ekmeğimizi alıyoruz. Bugünü atlatırsak rahat bir nefes alacağım artık. Hemen yukarı çıkıp temizliğe başlıyorum. Masalar U düzenine göre yerleşecek. Önce firma yetkilisi bir sunum yapacak daha sonra çorba, meze ve yemek servislerine geçilecek. Organizasyon sahibi arıyor. "Bugün Berat kandiliymiş, atladık." Korktuğum başıma gelmiyor. Devam ediyor beni rahatlatan ses tonuyla. "Ama biz programı değiştirmeyelim." 

Öğleden sonra bir aile geliyor yemeğe. Beyefendiyi tanıyorum. Konya'dan gelip Tire'ye yerleşme kararlarını anlatmış, uzun uzun sohbet etmiştik. Verandaya oturuyorlar. Zaten salona misafir almamız mümkün değil bu gece. 

Akşama doğru yemeği organize edenler geliyor, ön cepheye bir perde indirip sunum için gerekli yansıtıcıyı yerleştiriyorlar. Geleceklerin sayısı altmışı geçebilir denilince şaşırıyorum. "Bu salon en fazla elli kişiye hizmet edebilir. Siz minimum kırk maksimum elli demiştiniz." diyorum.

Gerek salon gerekse masaların düzeni gurur verici. Her şey hazır, misafirleri bekliyoruz. Elmas hanımı almaya giderken ikinci bir destek elemanı alırsak rahat edeceğimizi söylemiştim. Bir arkadaşını ayarlamış o da. İkisi birlikte uyumlu bir şekilde çalışacak görünüyor.


Misafirlerimiz bir biri arkasına gelmeye başlıyor. Bazı konukların gecikmesi sunumun başlamasını geciktiriyor. Sunum süresinin 45 dakika kadar uzun tutulması zaten geç başlayan programın iyice geç saatlere sarkmasına neden oluyor. Çorba servisi ancak saat 22.30 da başlıyor. Yeni gelenlerle işi olduğunu söyleyip erken kalkanlar birbirine karışıyor. İşin en ilginç yanı ne biliyor musunuz? Acil işi olanlar erken kalkınca kalanlara kuzu şişler bile fazla geliyor. Misafirler sıra daha pirzolalara gelmeden tıka basa doymuş oluyorlar. Pirzolalar iptal ediliyor ve onca pirzola macerasının sonunda bütün uğraşılarımızın boşuna olduğunu anlıyorum. Ama şunu iyi biliyorum ki, eğer biz pirzolayı tedarik edemeseydik herkes pirzola isterdi. Her şeye rağmen geceyi sorunsuz kapatıyoruz. Konuklar dağıldıktan sonra geriye kalan on kişilik grup saat 01.30'a kadar eğlenmeye devam ediyor. Yemekli toplantıyı organize eden İstanbul merkezli firma ile konukları Taş Ev'den memnun ve mutlu ayrılıyorlar. Bizler de büyük bir sınavı başarıyla vermiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz.