KATEGORİLER

20 Eylül 2020 Pazar

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 62

 

BÖLÜM 44

3 Eylül 1928

Rashayya'nın hemen dışında, Suriye

Şirak'ın kasları, koca saman balyalarının ağırlığı altında iyice gelişmişti. Arabanın arka kapağına yanaştı ve sırtına aldığı balyayı diğerlerinin üzerine fırlattıktan sonra iş tulumunun üzerindeki samanları silkeledi. Başını yukarı kaldırdığında, bulunduğu yamaçtan, yemyeşil Rashayya Al Wadi ovasını seyretti, güneyde Hermon Dağı'na doğru kavisler çizen nehri gözleriyle takip etti.

Geniş omuzlarından ince beline doğru daralan üçgen vücudu, güneşten bronzlaşmış yüzü, itinayla düzeltmiş olduğu bıyık ve sakalıyla çakı gibi bir delikanlı olmuştu, Şirak. Başını örttüğü beyaz türbanının uçlarını boynuna gevşek bir şekilde doladı. Yüzü, Muwahhidun ailesi standartlarına göre pek yakışıklı sayılmazdı ama yine de dinç ve kendine güvenen genç bir adama dönüşmüştü. On dört yıldan fazla bir zamandır Abee* ve Ummee** dediği erkek ve kadından aldığı şefkat ve bakım sayesinde olgunlaşmıştı.

Ayak bileklerine indikçe daralan, beyaz, bol bir şalvar giyen Ammar, ayağına geçirdiği terlikleri sürüyerek, evden dışarı çıktı. Başına, kırmızı-beyaz renklerden oluşan kare şeklinde geleneksel bir kefiye geçirmişti. Hazır mısın Şirak?

“Hazırım, Abee.”

"İyi, o zaman hadi gidelim."

Şirak atı çözdü ve arabanın yan tarafına koştu. Bir saman balyasının üzerine oturdu, küçük bir daire etrafında tur atıp arabayı çevirdikten sonra Ammar'ın yanında durdu.

Evin ön kapısı aniden açıldı ve Azusa, üzerinde geleneksel lacivert elbise, başında beyaz bir başörtüsü ve şalıyla birlikte ile dışarı koştu. "Nereye gidiyorsunuz? Düğüne iki saatten daha az bir zamanımız kaldı."

“Eve dönmek için daha çok zaman var,” diye seslendi Ammar. Arkasına dönerek, "Mohammed'e cumartesi gününe kadar bir araba dolusu buğday sözü verdim, işimi yarına bırakamam. Bir saate kadar dönerim," diye homurdandı.

"Sen üstünü değiştirmesen bile, Şirak’ın kıyafetlerini değiştirmesi lâzım."

Ammar güldü ve elini salladı. “Endişelenme. Eğer geç kalırsak, Ali ve karısından sizi götürmelerini isterim."

Kadın, "Geç kalmayın!" diye bağırdı.

Şirak, arabayı, dik, eğimli yokuştan aşağı doğru sürdü ve teraslı güzel bir yamaçtaki zeytinlikten dışarı çıktı. Sessizliğin keyfini süren bölge sakinleri, araba, Ammar’ın çiftliğinin güney sınırını oluşturan kuru nehir yatağına ulaşana dek tekerlek gürültüsüne pek aldırış etmediler. Şirak gözlerini iyice kıstı ve sıcak öğle güneşinin tadını çıkardı.

"Rashayya Okulu’ndan memnun musun?" Ammar arabanın gürültüsünü bastıracak şekilde seslendi.

“İdare eder. Niçin soruyorsun?"

"Özel bir nedeni yok; fakat köydeki adamlardan Abdullah Musa’nın oğluyla bazı arkadaşlarının sana kaba sözler sarf ettiğini işittim. Adı ne o çocuğun?"

"Yeşil gözlü aptal Barek. O aptalın kıskançlığı sınır tanımıyor."

“Onun seni kıskanması için bir şey mi yaptın?”

Şirak, Ammar'a baktı. "Tabii ki yapmadım. Nişanlısını uzun zamandır tanıyorum ama nişanlandıktan sonra dört aydır kızla hiç konuşmadım."

 "Kızın adı ne?"

“Yasmin; Ezekiel Jumblatt’ın kızı."

“Ah,  evet, Ömer’in kız kardeşi. Onunla ilgileniyor musun?"

“Hayır, özellikle onunla ilgilenmiyorum. Onunla birlikte olan başka kızlarla ilgileniyor olabilirim, hem bunun ne zararı var?"

Ammar, durumdan hoşnut bir şekilde, birkaç dakika Şirak'ın yüzüne baktı.

Şirak, dizginleri sıkıca kavradı ve ardından Ammar'a baktı. "Ne bakıyorsun?"

“Bu Yasmin neye benziyor?”

"Kıza benziyor," diye cevapladı Şirak kibarca. Gözlerini yola çevirdi ve Ammar’ın ısrarcı bakışlarını görmezden geldi.

"Tatlı biri mi?"

"Bazıları öyle olduğunu düşünebilir, ancak Nazira köyde çok daha güzel kızların olduğunu söylüyor."

“Onu görmüşümdür mutlaka. Bana biraz tarif etsene."

“Onu tarif edemem. Sadece bir kız işte."

“Teni kumral mı esmer mi?

"Beyaz tenli."

“Ya gözleri?”

Şirak bıkkınlıkla içini çekti. “Yeşil.”

“Peki ya saçı?”

"Kahverengi."

"Açık mı koyu mu, kısa mı uzun mu?"

"Uzun, açık kahverengi saçları var, ancak genellikle başını bağlıyor."

"Kilolu mu?"

“Hayır, eğer bir şey söylemek gerekirse, zayıfa yakın.”

“Sana o zaman şunu sorayım. Eğer özel olarak ilgilenmiyorsan, bana onu nasıl bu kadar detaylı anlatabilirsin?"

"Whoa!" Şirak bağırdı. Atları patikanın ortasından kenara çekip durdurdu ve Ammar'a döndü. “Yasmin'in, Layla ve İzabella ile samimi arkadaşlıkları vardı ve çocukken perşembe geceleri, toplantılardan sonra hep birlikte oynuyorlardı. Doğal olarak saçlarının ve gözlerinin rengini biliyorum ama bunlar, Barek'i kıskandırmam için ona bir gerekçe olamaz. Köydeki herkes, Yasmin’in babasının onu Barek'le nişanlanmaya zorladığını biliyor ve önceleri o, bu işten hiç mutlu değildi, fakat bildiğim kadarıyla bunun benimle hiçbir ilgisi yok. Gerçekten merak ediyorsan, Layla sana bu konuda daha fazla detay verebilir. Başka sorun var mı?"

"Hayır," Ammar sırıtarak yanıtladı. Şirak'ın dizini okşadı. "Hadi gidelim. Geç kalmamamız lâzım."

Şirak atları hareket ettirdi ve iki adam, araba bir köprü üstünde aksi yönden gelen iki Dürzi'nin geçmesini bekledikten sonra sessizce yollarına devam etti. Onları tanıyan Ammar, nazikçe elini salladı, iki adam da ona karşılık verdi.

Ammar kolunu Şirak’ın omzuna attı. Şirak, daha önce sana bundan bahsettiğimi biliyorum ama aradan epey uzun  bir zaman geçti. Muwahhidun toplumunun kuralları çok katıdır ve hepimiz bu birlik inancının kaidelerine uymak zorundayız."

“Biliyorum Abee. İzabella ve ben asla Muwahhidun topluluğunun bir parçası olamayacağız, Bunu on yaşımdan beri dinliyorum. Tekrar etmene gerek yok."

"Benim kendi oğlum gibisin, tek oğlumsun ama hiçbir şey bana hayatımı seninle tam olarak paylaşamadığım gerçeğinden daha fazla acı vermiyor, en önemlisi de, Tanrı'ya olan inancım. Her gece bu dayanılmaz gerçeği düşünüyor ve acı çekerek uyanıyorum. Hatta Uqqal'a*** dilekçe verdim ve özellikle devrim sırasında Fransız zalimlerine karşı yaptığın hizmetleri göz önünde bulundurarak, Hikmah'ta**** bir istisna olup olmadığını sordum, ama onlar isteğimi geri çevirdiler. Özel bir uygulama yapılmasının mümkün olmadığını söylediler."

Yoldan gözünü ayırmayan Şirak, anladığını gösterip başını salladı.

"Reşit duruma geldin ve artık evliliği ve aile kurmayı düşünmen gayet normal. Rashayya'daki Hıristiyan fırıncı Stephen, samimi olarak görüştüğüm biri. Sana uygun Hıristiyan kızlarla ilgili bir araştırma yaptırmamı ister misin?"

"Hayır, Abee," diye fısıldadı Şirak üzgün bir şekilde, "belki ileride, ama şimdi değil."

"Nasıl istersen oğlum, ama en azından, Hıristiyan okuluna geçmeyi düşünebilirsin, belki."

Şirak ciddi bir şekilde Ammar'a baktı. “Peki, düşüneyim.”

Sessizlik içinde ilerlerken, her iki adam da hayal kırıklığına uğramış görünüyorlardı. Biri umudunu yitirmiş bir vaziyette, yardım etmek için can atıyordu; diğeri kendini parçalanmaz bir gelenek ağı tarafından tuzağa düşürülmüş hissediyordu; fakat ikisi de geçmişin gönülsüz tutsaklarıydı.

***

Şirak arabadan atladı ve atı bir kazığa bağladı. Azusa, Layla ve İzabella'nın arabadan inmelerine yardımcı oldu. Bütün kadınlar geleneksel koyu mavi elbise giymiş, beyaz başörtüleri takmışlardı.

Fatima ve Nazira onları karşılamak için arabaya koştu. “Şimdiye kadar gördüğümüz en güzel düğün değil mi?” Fatima heyecanla sordu. "Nadia çok güzeldi."

Azusa ikisini de öptü. “Evet, muhteşem bir törendi.”

Fatima ve Nazira, Şirak'ı yanaklarından öptü. "Okul nasıl gidiyor?" diye sordu Fatima.

"Harika. Bu ay Qaseem Jumblatt’ten ders alacağım."

Nazira, İzabella'ya sarıldı. "Seni özledim."

“Öyleyse neden artık beni ziyarete gelmiyorsun?” İzabella çekingen bir şekilde yanıtladı.

Nazira, İzabella'nın ellerini avuçlarının arasına aldı. Üzgünüm ama bütün zamanım, Ömer’in ailesinin yeni evlerini kurmasına yardımcı olmak için geçiyor. Hadi içeri geçelim, orada sana her şeyi anlatırım."

Ammar, “Kızlar, dedikodu yapmak için daha sonra bolca vaktiniz olacak” dedi. "Hadi, diğerlerinin yanına gidelim."

Aile, çimenlik bir meydanda yürüdü ve geniş bir daire çevresinde oturan Uqqal liderler meclisinin önünden geçti. Rashayya bölgesinden birkaç yüz Dürzi köylü, tören için çoktan toplanmıştı. Kadınlar yakınlardaki bir avluda toplanırken, erkekler, yiyecek ve içeceklerle abartılı bir şekilde tepeleme yığılmış masaların etrafında yerlerini almışlardı. Erkek olsun, kadın olsun birçok yetişkin, gözlerine kapkara sürmeler çekmişti.

Şirak, Ammar'ın yanındaydı. Kükreyen bir ateş çukurunun karşısında yere oturup kendilerine yiyecek ve içecek bir şeyler aldılar. Bu esnada, yanlarında birkaç adam, Fransızların, Dürzî toplumuna karşı tükenmek bilmez müdahaleleriyle ilgili şevkli bir konuşma yaptı.

Şirak, bir saate yakın bir süre bu konuşmaları dinledikten sonra mescidin yanındaki avluya gitti. Düğünlerden ve cenazelerden nefret ediyordu. Çünkü Dürzî gelenekleriyle yoğrulmuş bu törenlerde, hem evlatlık olarak büyüdüğü ailesinden, hem de toplumdan dışlanmış olduğunu, en acı bir şekilde farkına varıyordu.

Ammar bir yudum şarap aldı. “Mükemmel bir içki bu, Kâmil. Geçen yaz, kızımın düğününden beri hiç şarap içmedim. İzin verirsen bir bardak da Şirak'a alayım."

İri yapılı çiftçi başını salladı. “Elbette, hiç şarapsız düğün olur mu?”

Ammar, Şirak'ı mescidin yanındaki çimenli avluda tek başına otururken gördü. Sanki dolunaya bakar gibiydi. Konukların arasından geçerken herkesi neşeyle selamladı. Kalabalığın arasından sıyrılır sıyrılmaz, başını kaldırdı ve o anda olduğu yerde çakıldı.

Bir ağacın altında, diğerlerinden ayrı duran zayıf, genç bir kız mescide doğru bakıyordu. Şirak da başını kızın olduğu yöne çevirmiş uzun bir süre gözlerini birbirlerine kilitlediler. Sonunda Şirak bakışını aşağı kaydırdı ve genç kadın arkadaşlarının yanına döndü.

Ammar,  erkeklerin toplandığı yere geri döndü. Ateş çukurunun yanında tek başına oturdu ve başını kaldırınca, Abdullah Mousa'nın kendisine doğru geldiğini gördü. Abdullah, bir Dürzî için oldukça uzun boylu sayılırdı, uzun sakalı iyice ağarmıştı.

“Merhaba, Ammar. Allaha şükürler olsun böyle muhteşem bir akşamı bize gösterdi"

“Allaha şükür, Abdullah. Tören için harika bir gün."

"Gerçekten öyle. Ailen nasıl?"

"Gün geçtikçe büyüyor," diye yanıtladı Ammar kıkırdayarak. "Fatima bir çocuk daha bekliyor."

“Hayırlı olsun! Hasat nasıldı?"

"Henüz elma ve zeytin hasadına başlamadık ama buğday mahsulü olağanüstüydü."

"Bunu duyduğuma sevindim. Bak, seninle Şirak hakkında konuşmak istiyorum."

"Ona ne oldu ki?"

“Çocuk şimdi kaç yaşında?”

“Şubatta yirmi bir olacak.”

"Yirmi bir oldu, ha. Zaman ne çabuk geçiyor? Bizim küçük yaramaz, güçlü bir genç adam oldu."

"Evet, vefalı, altın bir yüreğe sahip biri."

"Sen ve Azusa onu yanınıza alıp büyüttüğünüzden beri ondan daha azını beklemiyordum. Sana sormam gereken zor bir şey var, dostum. Şirak, yabancılarla ilgili Tevhid kurallarını biliyor mu?"

Ammar’ın gülümseyen yüzü değişti ve kaşlarını çattı. "Ne demek istiyorsun?"

"Yani asla Muwahhidun sayılamayacağını biliyor mu?"

“Evet, acı çekse de bu durumun farkında. Aslında, bunu bugün yine konuştuk."

"Benim üç oğlum var, her ikiniz için de ne kadar acı verici olduğunu tahmin etmem mümkün değil," dedi Abdullah, kederle. "Peki, geleceği hakkında bir karar verebildi mi?"

"Şu anda okuyor. Doktor olmak istiyor."

Abdullah, "Doktor mu?" diye bağırdı. "Bu, kesinlikle büyük bir azim ve hırs. Bu seçimine siz mi teşvik ettiniz?"

“Benim bu konuyla hiçbir alakam yok. Şirak küçük bir çocukken, Anadolu'da engerek yılanı tarafından sokulmuş, daha sonra onu Amerikalı misyoner bir doktor tedavi etmiş. Şirak'ı tıp eğitimi almaya teşvik eden oymuş, çocuk asla onu unutulmamış."

"Gerçekten de değerli bir seçim; ancak Şirak eğer bu hayali gerçekleştirmek istiyorsa, uygun eğitim almak için Rashayya'dan ayrılmak zorunda. Şam ya da Kahire, onun için ideal yerler."

"Fikrini değiştirmezse, belki günün birinde dediğin olabilir. Bildiğin gibi, gençler meslek seçimi konusunda sık sık fikir değiştiriyorlar."

“Evet, bu kesinlikle doğru. Ammar, sana karşı dürüst olacağım, biz Ajaweed ailesi olarak geçen Perşembe gecesi Şirak'ın durumunu tartıştık. Sen ve Azusa’nın, bu öksüzleri kurtarmak için gösterdiğiniz asil çabaları takdir ediyoruz. Onları güvenilir ve sorumlu vatandaşlar olarak yetiştirdiniz, ancak büyüklerimiz, onların aramızda kalmaya devam etmeleri halinde, her ikisinin de, psikolojik bakımdan daha fazla olumsuzluk yaşayacaklarına ve zarar göreceklerine karar verdi. Onların artık kendi toplumlarına dönme vakti geldi. Kız kardeşi de onunla gitmeli."

"Buna Ajaweed ailesi mi karar verdi?" Ammar tedbirli bir şekilde sordu. "Bu kararın, Ezekiel Jumblatt’ın kızıyla herhangi bir ilgisi var mı?"

"Yasmin mi? Oh, hayır, en azından şimdilik değil. Neden olsun ki? Kız nişanlı."

“Evet, biliyorum, kız, oğlunuzla nişanlandı. Belki birileri kızın kalbinde kalan duygulardan endişe duyuyor?"

Abdullah’ın kara gözleri, düşüncelerini saklamasını bildi. Bir süre, Ammar'a baktı ve derin bir nefes aldı. “Sana bir dostun olarak geldim Ammar ve bir dostun olarak ayrılmayı umuyorum. Kız, Muwahhidun ve bir Muwahhidun ile evlenmek zorunda. Kızın ailesini ve onun toplumuyla ilişkisini yok mu edeceksiniz? Oğlumun aldatılmaya, hatta sadakatsizliğe nasıl bir tepki vereceğini biliyorsun. Kızın durumunu da düşünmelisin."

Ammar, Abdullah'ın yanından karşıya baktı. Şirak hâlâ mescidin yan tarafında tek başına oturuyordu. “Haklısın,” diye fısıldadı umutsuzca. "Bu konuyu Azusa ve çocuklarla konuşacağım."

"Yapılacak en doğru şey bu. Toplumumuzun onları yeni yerlerine yerleştirmek için gereken mali yardımı sağlayacağından emin olabilirsin."

"Açık sözlülüğün için sana minnettarım. Neye karar verdiğimizi sana bildireceğim."

"İyi akşamlar dostum. Tanrı size El Hâkim’in bilgeliğini versin." Abdullah kalktı ve yavaş yavaş âlimler meclisindeki yerine geri döndü.

Ammar, Ajaweed ailesinden iki kişinin daha kendisiyle konuşmak için oturdukları yerden kalktığını gördü. Şarabının geri kalanını midesine yuvarladı, ayağa kalktı ve sarkık bir dalın altından eğilerek geçti. Daha sonra çimenlik meydandan mescide doğru yürüdü. "Şirak."

Şirak üzgün bir şekilde başını kaldırdı. “Buyur, Abee?”

"Hadi, eve gitme zamanı geldi."

Şirak başını salladı. Ayağa kalktı ve çiftliğe geri dönmek için Ammar’la birlikte kadınları toplamaya gitti.

*Abee: Baba

 **Ummee: Anne

***Uqqal: Dürzîlerde fetva veren kurul

****Hikmah: Dini hukuk, şeriat

(Devam Edecek)

19 Eylül 2020 Cumartesi

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 61

 

BÖLÜM 43

16 Haziran 1996

Richmond Heights, Ohio

Keri, kapıyı tıklattı ve sonra arkasına dönüp David ile Michael'a göz attı. Oğulları bahçeye yayılmış yarım düzine kadar eski gazeteyi topluyorlardı.

David, gazeteleri katlayıp merdivenin en üst basamağına bıraktı. "Şirak Baba, okumadığı gazeteleri toplamalı."

“Gazete okumaya bayılıyor, fakat bu ara kendini iyi hissetmiyor sanırım.” Keri kapıyı bir kez daha çaldı. Ayak parmaklarının ucunda yükselip perdenin aralığından karanlık mutfağa baktı.

Michael, topladığı gazeteleri, David'in bıraktığı yığının üzerine koydu. “Belki de unutmuştur.”

“Ona Perşembe günü hatırlatmıştım. O zaman geri dönüyoruz."

Evin yan tarafına geçip, arasından çimenlerin fışkırdığı delikli tuğladan yapılmış araba yoluna doğru yürüdüler.

Keri, kıvrık bir kızılcık ağacı dalını ayağıyla yol kenarına yuvarladığı sırada, büyük meşe ağacının gölgesinde, şezlonga gömülmüş yalnız bir gölge gördü. Hemen avluya koşup yavaşça babasının koluna dokundu. "Baba," diye fısıldadı.

Şirak irkilerek uyandı. Nefes nefese, "Ne var?" diye sordu.

"Babalar günün kutlu olsun, baba. Çocuklarla birlikte seni öğle yemeğine götürmeye geldik.”

“Pazar günü oldu mu?” Şirak, gözlerini kırpıştırdı, uykuyu üzerinden atıp doğrulmaya çalıştı. "Merhaba Michael. Merhaba David."

David, "Babalar günün kutlu olsun, Şirak Baba," diye yanıtladı. “Pek iyi görünmüyorsun.”

“Son birkaç gündür ateşim vardı ama bugün biraz daha iyiyim. Yine de dışarı çıkmasam iyi olacak sanırım."

“Sorun değil baba,” dedi Keri. "Burada da olur. Yiyecek bir şeylerin var mı?"

"Dondurucuda Paskalya çöreği ve birkaç kutu dana güveç var."

"Mükemmel. Eve gitmen için sana yardım edeyim."

Keri, babasının şezlongdan kalkmasına yardım etti ve onu arka verandaya götürdü. David ve Michael, onları kötü kokulu yaz odasına kadar takip etti. Birkaç çöp torbası yere atılmıştı.

"Pencereleri aç, David," dedi Keri. “Michael, sen de şu çöp torbalarını dışarı çıkarabilir misin?” Şirak'ı oturma odasından mutfağa götürdü ve masaya oturttu. Sonra pencereyi açıp güveci hazırlamaya başladı. Keri, fırından çıkardığı dört kâse dana güveci David’e uzattı, o da onları masaya taşıdı.

Michael, yaklaşan NBA finalleri hakkında, Chicago Bulls ve Seattle Supersonics arasındaki altıncı maçı konuşuyordu.

Keri, Şirak'ın yanına oturdu. “Hadi, buyur. Sıcak, dikkat et.”

Şirak ağzını höpürdeterek kaşıkladı. "Bak bu hoşuma gitti. Son birkaç gündür pek bir şey yememiştim."

“Beni niye aramadın baba? Bundan sonra kendini iyi hissetmediğinde hemen beni ara. Tamam mı?"

“İşinin yoğun olduğunu biliyorum, oğlum. Seni rahatsız etmekten hiç hoşlanmıyorum."

“Benim için sorun değil. Durumunu bilmek istiyorum... Yoksa hayatını düzenlemen konusunda farklı şeyler mi yapmamız gerekiyor?"

“Tamam,” diye inledi Şirak, "Bir dahaki sefere bir şey olursa seni ararım."

"Gazete aboneliğini iptal edeyim mi? Geçen haftanın tüm sayıları verandaya saçılmış."

“Hayır, iyileştiğimde onların hepsini okuyacağım.”

Öğle yemeğindeki sohbet kesildi. David ve Michael, büyükbabalarının hastalıklı hali karşısında ne diyeceklerini bilemediler. Keri, torunlarının yaz faaliyetlerinden bahsetti. Şirak, onu dikkatle dinledi ve onlarla ilgili birkaç soru sordu. Sonunda masanın üzerine bir sessizlik çöktü.

Michael, kararsız bir şekilde babasına baktı. Keri, başını salladı.

Michael, "Şirak Baba," diye başladı, "Bize Anadolu ve Suriye hakkında anlattığın şeyleri düşünüyordum. Yaşadıklarını aklımdan bir türlü çıkaramıyorum. Bu konu hakkında bir sürü sorum var. Bizimle konuşmak ister misin?"

Şirak, torununa gülümsedi. Sanırım, konuşabilirim. Neyi öğrenmek istiyorsun?"

"Suriye'yi neden terk ettin?"

Şirak ellerini masanın üzerinde kavuşturdu, uzun uzun içini çekti. "Âşık oldum."

Michael babasına baktı. "Aşık mı oldun? Bize Ammar’ın güvenine lâyık olamadığını söylemiştin."

"Evet, ona lâyık biri olamadım işte, Dürzî bir kıza âşık oldum. Bu bize yasaktı."

Michael, kaşlarını çattı. Onu hamile mi bıraktın?

“Michael!” babası azarladı.

Şirak, Keri'nin elini tuttu. "Sorun değil; bu soruyu sormakta haklı, ama hayır, öyle olmadı. Onu ilk kez on dört yaşındayken bir aile toplantısında fark ettim. Ben o zaman on altı yaşındaydım ve ona bakmaktan kendimi alamıyordum. Daha sonra aylarca bakıştık ve sonunda onunla konuşmak için cesaretimi topladım. O zamanlar, aramızdaki ilişki, birbirimize merhaba demekten ileri gitmemişti." Şirak gülümsedi. “Neşe içinde parlayan gözleri vardı, güzel huyluydu. Dürzî kız kardeşlerim de onun, son derece saf ve iyi biri olduğunu düşünüyorlardı, ama beni asıl etkileyen onun o sevimli mizacıydı.

Yıllar geçtikçe, derin bakışlar ve kısa sohbetler yasak bir romantizme dönüştü. İlk kez, o henüz on yedi yaşındayken öpüştük. On sekizine girdiğinde en sevdiği kardeşi Ömer’in yardımıyla çöldeki tenha bir vahada birkaç haftada bir buluşmaya başladık. El ele tutuşuyorduk ve birkaç kez öpüşüyorduk, hepsi bu... Bir süre sonra çaresiz bir durumda birbirimize âşık olduk ve Şam'da evlenmek için aptalca planlar yapmaya başladık."

“Bu planları yaparken sen kaç yaşındaydın?” Keri sordu.

Şirak'ın gülümsemesi hüzünlü bir hal aldı. Yirmi yaşındaydım. Ancak daha sonra, 1928’in yazında, ben tam yirmi bir yaşına bastığımda ve o henüz on sekiz yaşındayken, hayatım yine paramparça oldu..."

(Devam Edecek)

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 60


BÖLÜM 42

Sayıları git gide azalan kafile, ertesi sabah erkenden, Suriye'deki sefil güney yolculuğuna başladı yeniden. Jandarmalar her gün, kadınları, çocukları ve yaşlıları bir türlü sonu gelmek bilmeyen yola sürdü. Asi Nehri'nin beslediği çalılar ve ormanlık bölgeleri aşıp Hims şehrini geçtikten sonra, acımasız Mezopotamya çölünde seyahatlerine devam edip eski bir Roma yolu boyunca Şam'ın batısına yöneldiler. Açlık, susuzluk ve aşiret mensuplarının devam eden saldırıları nedeniyle mültecilerin sayısı iyice azalmıştı. Kristina, çocukları için yeterli yiyecek ve su bulma derdine düştü. Çocuklarına olan bağlılıklarıyla, Kristina ve Anoush birbirlerine destek oldular ve aralarında bir dostluk bağı oluştu. Umutsuzluk ve günün yolculuğunu güvenli bir şekilde tamamlamak için süregelen mücadele içinde saatler geçmek bilmiyordu. Geceleri jandarmalar, kadınları ve çocukları korkutarak ya da tehdit yoluyla kaprislerini ve arzularını tatmin ediyorlardı. Her jandarmanın, sapkınlıklarını gösteren kendine özgü tercihleri ve zor kullanarak elde ettikleri birer haremi vardı. Bazıları genç kadınları veya kızları tercih ederken, diğerleri oğlan çocuklarından hoşlanıyordu.

Kristina ve Anoush, Lucine adında genç bir kızla birlikte, korkudan doğan zorunluluktan, yiyecek ve içecek tedariki ve güvenlikleri için Onan'a bağımlı hale gelmişti. Onan, onları ve çocuklarını yolculuk boyunca karşılaştıkları yağmacı aşiretlerden ve diğer jandarmalardan koruyordu. Onlara su ve yemek artıkları temin etti, aralarında konuşulmamış bir anlaşma, bir çeşit sözleşme gelişmişti. Onan, kadınları ve çocuklarını korumak için her zaman onların yanlarında oldu, onlar da Onan’a hizmette kusur etmediler.

Üç kadın da bu iğrenç jandarmadan hoşlanmıyordu. Onun pis kokulu nefesinden ve iğrenç ten kokusundan nefret ediyorlardı. Duygusuzluğu ve saygısızlığı ve onları aşağılamaktan zevk alma şekli daima ağırlarına gitti. Fakat hepsi, yaptıkları işin, kendilerinin ve çocuklarının hayatta kalmaları için tek çözüm yolu olduğunu gayet iyi biliyorlardı.

Ağustos ayının sonlarına doğru, sıcak ve bunaltıcı bir gecede, kafile, Şam'ın üç kilometre güneybatısındaki bir çöl kasabasının eteklerine kamp kurdu. Kafileye liderlik edenlerden biri, Kahdem'e iki günden daha kısa bir yolları kaldığını açıkladı. Hava karardıktan hemen sonra, jandarmalar, mülteciler arasından birkaç kadının hazırladığı akşam yemeğini bitirdiğinde, bir Çingene grubu kampa girdi. Gelenlerin çoğu, kısa bir süre içinde yanlarında getirdiği araç, gereç ve el işlerinin satışını yaptıktan sonra oradan ayrıldı, ancak aralarından bir grup müzisyen ve dansçı jandarmaları eğlendirmek için yanlarında kaldı. Geniş bir çöl platosunun eğimli yamacına kurulan kampta, ritmik Roman müziğinin başlamasıyla birlikte, sanatçıların ve muhafızların bağrışmalarıyla kahkaha sesleri yankılanmaya başladı.

Anoush, battaniyesinin altından başını kaldırdı. "İyi misin?" diye fısıldadı.

“İyiyim,” diye yanıtladı Kristina içini çekerek, "Biliyorsun, çingeneler yanlarında şarap getirdi. Onunla en son ne zaman beraber olduğunu hatırlıyor musun?”

"Evet," diye ciddiyetle yanıtladı Anoush. “Alis'in arkadaşı Zagiri'nin tecavüze uğradığı geceydi.”

Kristina, omzunun üzerinden arkasına baktı. Şirak ve Mikael hemen yan tarafta, battaniyelerinin üzerinde uyuyorlardı. “Ondan önce Onan bana da tecavüz etmişti.”

Kamptan bir tezahürat sesi yankılandı.

Anoush gökyüzüne baktı. “Kahdem denilen yerde hayatlarımız nasıl olacak acaba? Belki orada iyi insanlar vardır, çocuklarımızın çektiği acılarla ilgilenecek iyi insanlar..."

“Bunun için her gün, her dakika dua ediyorum. Şüphesiz Tanrı bizi, dayanılmaz bu sefalet ve kalp kırıklıkları dışında bir şeyler için hayata bağlamış olmalı."

"Belki de Tanrı diye bir şey yoktur ya da en azından bizi önemseyen bir Tanrı yoktur."

"Bir Tanrı var," diye fısıldadı Kristina. “Şimdi onu burada, bizim yanımızda hissediyorum. Katoliklerin şu sözüne inanıyorum: Yaşadığımız her şeyin Tanrı tarafından belirlenen bir maksadı vardır, Tanrı kendisini sevenlerin iyiliği için çalışır. Bir gün tüm bunları anlayacağız. Bu hayatta olmasa bile, bir gün hepimiz neden acı çekmek zorunda kaldığımızı anlayacağız."

"Keşke senin inandıklarına ben de inanabilseydim," diye fısıldadı Anoush, hayranlıkla.

Bu sözleri bana kocam Mourad armağan etti. Hayatın bize getirdiği şeyleri sorgulamadan, çocuklarımız ve bizler için en iyisinin henüz gelmediğini bilerek, bana iman etmeyi öğretti. Bir gün hepimiz cennette İsa ile birlikte olacağız."

Anoush, Kristina’nın gözlerine baktı ve gülümsedi. "Dua etmemiz lazım, haklısın.  Seni ve beni Tanrı'nın bir araya getirdiğine yürekten inanıyorum. Kahdem'de her ne olursa olsun, arkadaşlığın için sana her zaman minnettar kalacağım."

"Ben de sana minnettarım," diye fısıldadı Kristina. Yerde huzur içinde uyuyan Şirak, Mikael ve İzabella'ya baktı. "Bugün, burada, hepimiz kutsanmış durumdayız."

Utlar ve tefler susana kadar, jandarmaların kamp yerinden birkaç saat boyunca müzik sesleri yankılandı. Gece, çöl zeminini kaplayan bodur çalıların arasından arada bir ıslık çalan rüzgârın dışında arazi, ürkütücü sessizliğine kavuşana kadar  kamp alanından bir süre daha sarhoş kahkahaları süzüldü.

Kristina, Onan’ın sarhoş bir halde gelişini bekleyerek uzun süre tetikte yattı, ama tuhaf bir şekilde, ne o, ne de diğer jandarmalardan biri, mültecilere yüzünü gösterdi. Sonunda uykuya yenik düştü.

Üç saat kadar sonra, yoğun nal sesleri Kristina'yı uyandırdı. Battaniyesini üzerinden atarak yerinden fırladı. Batı tarafından yüzden fazla Bedevi haydut kum kaplı düzlük boyunca dörtnala geliyordu. Kılıçlarını sallayarak kampa hücum ettiler, insanı ürperten çığlık ve haykırış sesleri ortalığı inletti. "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" Çadırlarından dışarı çıkan talihsiz jandarmaları kılıçtan geçirerek hızla kamp alanına ilerlediler, geriden gelen atlılar tarafından toplanan dehşete düşmüş çingene fahişeler dışında, önlerine çıkan herkesi katlettiler. Bir silah sesi duyuldu, fakat bu jandarmanın cılız bir direnişinden başka bir şey değildi.

"Aman Tanrım!" Kristina nefesini tuttu. Ayağa fırladı ve çocuklarının yanına koştu. "Mikael ve Şirak, koşun!" İzabella'yı yakaladı ve karanlığın içine doğru tökezleyerek koşmaya başladılar.

Şirak, sırtındaki yükü omzunun üzerinden attı, Mikael ve annesinin peşinden ayak bileğine kadar gömüldüğü kumların arasında sendeleyerek onlara yetişmeye çalıştı.

Büyük bir Bedevi aşiretine mensup saldırganlar, kumlu yamaçtan mültecilere doğru dörtnala yaklaşıyordu. Geceyi merhamet yakarışları doldurdu. Önlerine çıkan herkesi öldüren Araplar, dağılan mültecilerin peşine düşüp onları yakalayana kadar kovalıyorlardı. 

Kristina, gevşek kumun içinde kaçmaya çalışırken ayak bileğini burkup dizlerinin üstüne çöktü. Yeniden ayağa kalktı, İzabella’yı omzuna attı ve çalılıklara doğru ilerlemeye çalıştı. Mikael ve Şirak onun peşinden çalıların arasına saklandı. Karanlıkta, mültecilere saldıran Bedevileri izlediler. İki Bedevi diğerlerinden ayrıldı ve dörtnala onlara doğru koşmaya başladı. “Aman Tanrım, bizi fark ettiler. Şirak, Mikael ve ben onları uzaklaştırmaya çalışırken, sen burada kız kardeşinle kal. Hepsi gidene kadar buradan bir yere ayrılmayın. Anladın mı?"

Şirak başını salladı. Gözleri dehşet içinde donakalmıştı.

"Mikael, benimle gel, şu kayalara doğru koşalım!" Kristina fısıldadı.

Kristina ve Mikael açık alanda koştular ve kuru bir nehir yatağına ulaşmak için kestirme yol belirlediler. Yolun yarısına gelmişlerdi ki, atlıların saldırısına uğradılar. Bedevilerden biri kılıcını salladı, Mikael yere yığıldı. Diğer atlı aşağı atladı ve Kristina'yı yakaladı.

“Katil!” Kristina bir çığlık attı. Bedevinin yüzüne tırnaklarını geçirdi.

Haydut, kadının yüzüne güçlü bir tokat yapıştırdı. Onu zorla atına bindirdi ve gecenin karanlığına karıştı.

İzabella, çalıların arasından dışarı baktı. "Anne," diye sızlandı.

Şirak, kız kardeşini göğsüne bastırdı. Kardeşinin gözlerini katliamdan uzaklaştırarak yanağından süzülen gözyaşlarını sildi. "Tanrımız Mesih, annemize ve Mikael'e yardımcı ol. İzabella'yı korumama yardım et. Amin."

Güneşin ilk ışınları ufuktan yükselirken çalıların arasından ürpertici bir rüzgâr esti. Alaca karanlıkta Şirak, önceki gece jandarmanın kamp yaptığı alanda, ışıl ışıl parlayan beyaz sarıklarıyla at sırtında dolaşan üç siyah kıyafetli adamı korku içinde izliyordu.

Şirak, kız kardeşine doğru eğildi. İzabella sırtüstü yatmış, gökyüzüne bakıyordu. Saatlerdir bu durumda, adeta transa girmiş gibiydi, ağzını açıp tek laf etmiyordu. Kardeşinin elini sıktı. “Yanındayım kardeşim,” diye fısıldadı.

Atlılardan biri, gür bıyıklı ve sakallı, genç bir adam, atını, kamp alanından yanlarına doğru sürdü. Mültecilerden birinin cesedinin yanında durdu, Mikael’in cesediydi bu.

Şirak, adamın atından inip kardeşinin cesedinin yanında diz çöktüğünü gördü. Adam tekrar atına bindi ve gözlerini batı yönüne dikti. Bir süre sonra doğruca Şirak ve İzabella'yı gizleyen çalı örtüsüne doğru ilerledi.

"İzabella," diye fısıldadı, Şirak, "kötü adamlar geliyor!" Onu dizlerinin üstüne çekti.

Atlı, çalıların içindeki hareketi fark edip atından yere indi. Bir anda göz göze geldiler.

"Merhaba, küçükler," diye seslendi Arapça. Sesi melodik ve nazikti. “Korkmayın. Sizi incitmeyeceğim, adım Muwahhidun Ammar. Sizin adınız ne?"

Şirak çalıların arasından ayağa kalktı. Adam, sıcak ve nazik bir şekilde gülümsüyordu. Şirak, bir an esmer yabancıya güvenebileceğini hissetti. “Adım Şirak, bu da kız kardeşim İzabella."

"Yaralı mısınız?"

Şirak, Mikael’in cesedini gösterdi. “Hayır, ama kötü adamlar ağabeyimi öldürdü ve annemizi kaçırdı.”

Adam üzgün bir şekilde onlara baktı. “Burada yalnız kalamazsınız. Sizi evime götürüp karımdan yiyecek bir şeyler yapmasını istesem nasıl olur? Sonra annenizi bulmaya çalışırız."

Şirak, adamın teklifini birkaç dakika düşündü. Sonra İzabella'ya baktı. “Kız kardeşimi bırakamam.”

“Atımda ikinize de yer var.”

Şirak adama baktı. Sonra dönüp kız kardeşine baktı. “Tamam, eğer o da gelirse.”

Ammar çalılıkların arasına girdi. Güven verici bir şekilde Şirak'ın omzuna elini koydu ve İzabella'yı yattığı yerden kaldırdı. Onu kollarının arasına alarak atın sırtına bindirdi ve kendisi de atına binip Şirak'ı arkasına çekti ve atını diğer atlıların yanına doğru sürdü.

Ammar ve çocuklar, yaklaşık bir saat boyunca batıya gittikten sonra dar ve dolambaçlı bir yolda, ağır bir tempoda dağlara doğru tırmanmaya başladılar. Yol boyunca, olgunlaşmamış meyvelerle dolu zeytin ve elma ağaçlarıyla bezenmiş bir tabloyu andıran bahçelerin önünden geçtiler. Çevrelerini kuşatan tarlalarda, kuvvetli rüzgâr altında sallanan altın renkli buğday başakları pırıl pırıl parlıyordu.

Diğer atlılar, yol üstündeki bir çatalda yollarını ayırdılar, Ammar, zeytin ağaçlarının arasında, mütevazı çiftlik evine doğru ham bir patika üzerinde ilerlemeye devam etti. İzabella, Ammar'ın önünde ata biniyordu. Şirak ise, atın terkisine oturmuş, bir eliyle çantasını, diğeriyle Dürzî’nin belini tutuyordu.

Evin ön kapısından dışarıya, uzun siyah elbiseler ve beyaz eşarplar giyen üç kız koştu. Bir süre sonra benzer giysili orta yaşlı bir kadın onları takip etti. Hepsi de atın etrafında toplandılar.

"Bu çocuklar kim, baba?" en büyük kız bağırdı.

“Bu Şirak ve kız kardeşi İzabella. Onları çölde mahsur kalmış buldum, başlarına korkunç şeyler gelmiş. Bunlar, kafilelerine yapılan kanlı bir saldırıdan kurtulan Ermeni mülteciler. Bedeviler annelerini kaçırıp kardeşlerini öldürmüş."

Kadın, "Zavallı küçük yavrularım," diye sızlandı. İzabella'yı atın üstünden kaldırıp onu kollarına aldı. “Fatima, hemen git ocakta su ısıt. Nazira ve Layla, siz de gidip evin arkasındaki küçük odadan çocuğa uygun kıyafetler bulun."

"Peki, anne," Nazira yanıtladı. Evin arkasına koştu.

Kadın, İzabella'yı evin kapısına taşıdı.

"Azusa," Ammar, karısının arkasından seslendi, "Bu çocuk ne olacak?"

Azusa, gözlerini devirdi. “Sen neden ona yiyecek bir şeyler vermiyorsun? Önce kızı, sonra da ağabeyini yıkayacağım. Ali’nin karısında çocukların bazı eski kıyafetleri var sanırım. Hadi bir işe yarayın, onlara uyan bir şeyler bulun." İzabella'yı kucaklayarak kapıdan içeri girdi.

Fatima'nın büyük bir kapta suyu ısıtması fazla uzun sürmedi. Azusa, zeytinyağı ve su kullanarak İzabella’nın karışık saçlarındaki kabuklaşmış kiri, pası yıkayıp temizledi. Küçük kızı kucağına oturttu ve yüzündeki kirleri temizledi, titizlikle gözlerini ve hassas bir şekilde burnunun içini  pislikten arındırdı.

İzabella, ifadesiz ve sıkıntılıydı. Azusa'nın yardımsever yüzüne baktı ama hiç sesini çıkarmadı. Azusa, sabunladığı el bezini sıktı ve İzabella'nın ellerini ovaladı. "Ah, zavallı çocuğum, senin o küçük üzgün gözlerin kim bilir ne acılar gördü? Ammar iyi ki sizi buldu ve artık güvendesiniz. İnşallah bir gün tekrar o güzel yüzleriniz gülecek."

İzabella ve Şirak'ın bu kez şans gerçekten yüzlerine gülmüştü. On dört yıl boyunca Ammar ve Azusa onlara, kendi çocukları gibi baktılar. Şirak, Ammar'ın yanında zeytinliklerde, elma bahçeleri ve buğday tarlalarında çalıştı. Şirak, çalışılmayan aylarda, köydeki Dürzî okuluna devam etti.

Azusa ve kızları İzabella'ya düşkündü ama küçük kız, hiçbir zaman tam olarak iyileşemedi. Ammar ve Azusa onları nüfuslarına alarak kendilerine ait Muwahhidun soy adını verdiler. Dürzîliğe geçmeleri mümkün değildi; bunun için Dürzî olarak doğmak gerekiyordu. Şirak ve İzabella asla evlat edinen ebeveynlerinin dinine kabul edilmeyecekleri için Azusa, onları Kristina'nın Şirak'a verdiği İncil'i okumaya teşvik etti. Ancak, Ermenice bilmediği için bu onun için çok zor oldu.

Şirak, çocukluktan yetişkinliğe geçmenin eşiğindeyken, hayatını değiştiren bir olay onu evlatlık olarak büyüdüğü evden uzaklaştırdı. Bu deneyim, tıpkı diğerleri gibi, onu asla gitmeyi beklemediği bir yere götürecekti...

(Devam Edecek)

18 Eylül 2020 Cuma

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 59


BÖLÜM 41

17 Ağustos 1915

Hamah, Suriye

Şirak, yolun kenarında, altı boş, dar bir çıkıntının üzerindeki küçük bir taşı kenara doğru tekmeleyip dolambaçlı dik bir yokuşu tırmanmaya çalıştı. Ağabeyinin yanında durdu ve aşağıdaki vadide kıvrılarak akan, yemyeşil nehre baktı. Altlarındaki uçurumda geçmiş dönemlere ait antik taş duvar kalıntıları terk edilmiş bir halde duruyordu.

Mikael, İzabella'yı omzuna aldı ve geriye dönüp tepelerde zorlukla yürümeye çalışan mültecilere baktı. "Annem nerede?" diye sordu. Kristina, kısa bir süre sonra dar yolun döndüğü köşede göründü.

Şirak, Mikael'e "Burada bekle," dedi. Elindeki battaniyeleri yere bıraktı, engebeli yokuştan aşağı koşup annesine elini uzattı.

Kristina’nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Şirak’a baktı ve daha sonra başını arkaya çevirdi.

“Anne, neyin var?”

“Hiçbir şeyim yok, oğlum. Sadece çok yorgunum. Sen git ağabeyine ve İzabella'ya yardım et, ben biraz dinlendikten sonra size yetişirim."

“Anne, zirveye az kaldı. Şu kayaların olduğu yerde seni bekleyeceğiz. Hepimiz birlikte bunu başaracağız anne. Jandarma, yakında Hamah'a varacağımızı söyledi. Oradan Kahdem'e sadece bir haftalık yolumuz kalacak."

"Hangi jandarma?" kuşkuyla sordu.

"Onan, şuradaki."

Kristina dişlerini sıktı. Arkasına baktı ve çocuğun kolunu hafifçe sıktı. "Onan'dan uzak durun. O kötü biri."

“Neden kötü olsun, anne? Bize su verdi, İzabella yola devam edemeyecek duruma geldiğinde eşyalarımızı taşıyarak yardımcı oldu."

"Beni iyi dinle! Onan, şeytanın teki. Eğer bana bir şey olursa, İzabella'yı ondan ve diğer jandarmalardan korumalısınız. O iblisler onun onurunu çalacaklar. Anlıyor musun?"

Şirak, annesine şaşkınlıkla baktı.

“Kardeşinizi onlardan korumak için elinizden geleni yapın. Özellikle geceleyin onu uzak tutun ya da biri gelirse yol kenarlarına saklanın. Onlardan hiç birine güvenme. Beni anladın mı?"

Şirak yutkundu. "Evet, anne."

“Tamam o zaman, İzabella ve Mikael'in yanına geri dön. Biraz sonra ben size yetişirim."

Kafile, kararan gökyüzünün altında dar ve tozlu yolu takip ederek dağdan aşağı indi. Kristina büyük bir mülteci grubunun arkasından tek başına yürüdü. Arkadan gelen bir atlı ona yetiştiğinde başını öne eğip yere baktı.

Onan içini çekerek, “Bugün hava çok sıcak,” diye mırıldandı. "İnşallah, bu gece Hamah'da Asi Nehrinin kıyısında mola vereceğiz."

“Beni rahat bırak,” diye öfkeyle kendini tutamadı, Kristina. Kederli bir şekilde kaçmaya çalıştı ama tökezleyip dizlerinin üstüne çöktü. Kendini hemen toplayarak diğerlerinin peşine yetişmeye çalıştı.

Onan yanına geldi. "Seni düşünüyorum. Bu gece birlikte nehirde yıkanalım. Güzel bir gece olacak."

"Beni yalnız bırak!"

Güven bana, Kristina. “Sevgili olduğumuzu kimse bilmeyecek. Onurunu savunmam konusunda bana güvenebilirsin. Yemin ediyorum."

Kristina, başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. “Biz sevgili değiliz! Beni buna sen zorladın!"

Onan atından indi ve kadının yüzüne bir tokat attı. "Kapa çeneni! Hepiniz bu yolculukta sadece ilgimi çektiğiniz için kurtuldunuz. Kaç kişi çocuklarını haydutlara kaptırdı ya da susuzluktan hayatını kaybetti biliyor musun?" Kristina’nın saçlarından yakalayıp kendine doğru çekti. Bir dahaki sefere sana geldiğimde bana isteyerek teslim olacaksın. Aksi takdirde oğullarını vururum ve kızına zarar veririm. Beni duyuyor musun?"

Kristina, kendisini saçından sıkıca tutan Onan'a baktı. "Seni duyuyorum."

Onan, kadını bıraktı. "Beni anlıyorsun değil mi? Çok geçmeden kendi isteğinle geleceksin."

Kafile, nehre paralel çamurlu ve düz bir bataklık boyunca ilerlerken, dolambaçlı bir patikadan vadi tabanına iner inmez, durum aniden kötüleşti. Sivrisinek ve kara sinek sürülerinin saldırısına uğrayan kadın ve çocuklar, Hamah'a giden yolda artık canlarından bezmişlerdi. Jandarmalar, böcek sokmalarına ve sivrisineklere karşı kendilerini yüzlerine cibinlik geçirerek koruyorlardı. Bunaltıcı sıcaklık ve nemden etkilenen çok sayıda mülteci,  gerilerde kaldı.

İkindi vaktinde kafile, Hamah'ın hemen güneyindeki ekili alanlara girdi. Jandarmalar, mültecilerin, şehirden gelip kendilerini bekleyen tüccarlardan ekmek ve peynir almalarına izin verdi. Asi Nehri'nin bir tabloyu andıran, ağaçlarla çevrili kıyılarında, akıntıyla dönen eski bir su çarkının altında yıkanıp dinlendiler.

Kadınlar ve çocuklar henüz uykuya dalmışlardı ki, at sırtındaki bir grup Bedevi, onları, canlarını kurtarmak için nehre ve komşu tarlalara kaçmaya zorladı. Jandarmalardan biri, saldırıyı durdurmak için silahını havaya ateşleyerek gönülsüz bir çaba gösterdi, fakat diğerleri, saldırganların zavallı mültecilere saldırmasını eğlenerek izlemekten hoşnut görünüyorlardı.

Kristina, İzabella'yı kucaklayıp suya doğru koştu. "Mikael, Şirak, bu tarafa gelin!" Bel hizasına kadar nehre girmesine rağmen haydutlardan biri peşinden geldi. Korku verici sesiyle bir nara atıp kadını kolundan yakalamak için suya daldı.

Bedevi şansını bir kez daha denemek için atını çevirdiği sırada kafasının yan tarafına bir taş yedi.

Şirak ve Mikael, nehrin kıyısından saldırganı taş yağmuruna tutmuşlardı. Taşlardan biri, bacağına isabet etti, adam atından dönüp baktı. Onlara saldırmak için kılıcını çekti, sonra aniden daha kolay bir hedef gördü. Nehrin yukarı yönüne doğru dörtnala koştu, çıldırmış bir halde genç bir kadını yakaladı ve bir buğday tarlasının içinde gözden kayboldu.

Saldırı başladığı gibi çabuk sona ermişti. İkizlerinden ayrılmaya zorlanan anne, diğer bebeğini kolları kopmuş halde buldu. Bu baskın esnada birkaç kadın ve çocuk da kaçırıldı. Jandarmalar, yola çıkan mültecilerin kalan yarısını toplamaya çalıştı.

Kristina ve çocukları birkaç dakika sonra Onan'ın önünden geçtiler. Kendini beğenmiş bir tavırda atından aşağıya baktı. "Bu sefer şanslıydınız," diye seslendi.

Şirak ve Mikael dik dik jandarmaya baktı. Kristina, İzabella'nın elini tuttu ve hızla yanından uzaklaştı. Bu kez jandarma kampının yakınında bir yer aramadı. Tam aksine, çocuklarını Anush ve kızı Alis ile birlikte nehir kıyısında, küçük açıklık bir alana götürdü.

İzabella, "Anne, sinekler beni ısırıyor," diye hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Yüzünü battaniyeyle ört.”

“Ama nefes alamıyorum.”

"Elinizden geleni yapın," diye fısıldadı, Kristina. Kristina, battaniyenin ucunu küçük kızın ayak bileklerine attı. Kendi yüzüne konan bir sinek sürüsünü uzaklaştırmaya çalışırken arkasına dönüp Şirak ve Mikael'e baktı. Oğlanlar nehir kıyısında, kendilerini baştan aşağı çarşaflarla örtmüş bir şekilde yan yana yatıyorlardı. Karanlıkta, gözleri uzaktan titreyen jandarma kamp ateşinin önünden geçen bir siluete takıldı. Soğuk zemine uzanarak battaniyeyi yüzüne çekti ve İzabella'yı yan tarafına aldı.

Kristina, battaniyesinin altında yatarken yakınındaki girdabın çıkardığı su seslerini bir saat boyunca dinledi. Suyun içinde dolaşan ayak sesleri, kalp atışlarının hızlanmasına neden oldu. Battaniyesinin altından dışarıyı gözetlerken kıyı boyunca ayaklarını sürüyen iki adam gördü. Adamlardan biri eğildi ve uyuyan bir mülteciyi yattığı yerde uyandırdı. Kadını kolundan tutup kaldırdı. Jandarma, elini ağzına kapatarak kadının ağlamasını kesti ve onu kıyı boyunca nehirden yukarı doğru sürüklemeye başladı.

Kristina, ikinci jandarma ona doğru döndüğünde irkildi.

Adam, korkudan titreyen bir grup kadın ve çocuğun arasından yavaşça yoluna devam ederken, etrafını kontrol etti. Ay ışığı altında, profilinden gördüğü Kristina’yı tanıdı. Onan, doğruca onlara doğru yürüdü. Kristina’nın kalbi hızla çarpmaya başlamıştı ama yapılması gerekeni biliyordu. Ayağa kalktı ve İzabella’yı Mikael'in kucağına iterek, "Kız kardeşine iyi bak" diye fısıldadı.

“Nereye gidiyorsun anne?” Şirak, sordu.

Jandarma benimle konuşmak istiyor. “Burada kalın. Birazdan dönerim."

Onan, karanlıkta Kristina'ya baktı, sonra eğildi ve Anoush'u kolundan çekti. Onu yerden kaldırdı, kadın kızının eline yapıştı. “Bırak onu!” diye homurdandı.

Anoush'un gözleri dehşetle doldu. Alis'in elini bıraktı, Onan, onu nehir kıyısına doğru yürüttü.

"Anne!" Alis histerik bir şekilde arkasından seslendi. “Geri dön, anne!”

Kristina, Alis'in kolunu tuttu. "Burada bizimle kal, annen yakında dönecek," dedi, onu kendine doğru çekerek.

Anoush'un nehir kıyısına parmaklarının ucunda geri dönmesi yaklaşık bir saati buldu. Saçları darmadağındı, elbisesi parçalanmış ve yırtılmıştı. Utanç içinde başını eğdi.

Kristina, küçücük genç kadını kollarının arasına aldı. Anoush, yüzünü Kristina’nın omzuna dayadı. “Beni incitti,” diye hıçkırdı.

Kristina kadının sırtını okşadı. "Gel, nehirde kendini temizle, ben elbiseni dikerim."

(Devam Edecek)

Anadolu'nun Hayaletleri Bölüm 58

BÖLÜM 40

Jandarmalar, mültecileri ertesi sabah gün doğarken uyandırdı. Kafileyi güneye, gittikçe vahşi bir çöle dönüşen engebeli patikalar boyunca Kahdem'e doğru yönlendirdiler. Yol bunaltıcı sıcak altında kavruluyordu. Yaklaşık bir kilometre uzunluğunda bir kuyruk oluşturan kafile, rüzgârlı yolda yılan gibi kavisler çizerek ilerlemeye devam ederken eski bir köprünün üzerinden geçti. Kısa bir süre sonra, geçmişi Roma İmparatorluğu'na kadar uzayan bir şehrin kalıntılarını geçtiler.

Mikael alnında biriken terleri sildi ve tozdan korunmak için ağzını bir mendille kapattı. İzabella'ya ellerini uzattı. “Anne, ver biraz da ben taşıyayım.”

İzabella, boş boş ağabeyine baktı. Gözlerini, onun keçeleşmiş saçları, çökük gözleri ve kabaran kırmızı dudakları arasında gezdirdi.

Kristina, yorgunluktan sersemleyen küçük kızı ağabeyinin kollarına bıraktı. Şirak, başını geri çevirdi ve on metre kadar geriden gelen annesine baktı. Kristina elini uzattı.

“Çok susadım anne.”

“Hepimiz susadık, oğlum. Umarım yakında bir kaynağa ulaşırız."

"Daha ne kadar var?"

"Bilmiyorum. İnşallah yakınlarda bir yerdedir."

Şirak, annesinin yanında yürürken önünde uzayan engebeli yola baktı. Birden önlerinde yürüyen mültecilerin bağrışma seslerini duydu ve tam o esnada yamaç boyunca at sırtında koşan bir grup adam gördü.

Kadının biri çığlık attı. “Bedeviler!”

Kristina, İzabella'yı kaptı ve yol kenarında kuru bir nehir yatağındaki çalılıklara saklandı. Peşinden, Şirak ve Mikael ona sokuldu. Şirak, aşağı yoldaki kargaşayı endişeyle seyretmeye koyuldu.

İki atlı, dehşete düşmüş kadın ve çocuklardan oluşan bir kalabalığı önüne katmış, nehir yatağına doğru kovalıyordu. Atından yere atlayan bir Bedevi, korkudan bir köşeye sinen genç kızı yakalayıp onu zorla atına bindirdikten sonra kaçarak uzaklaştı.

Arkalarındaki yoldan geçen atların nal sesleri dağın eteklerinde yankılanırken Şirak, dehşet içinde olanları izliyordu.

Kızıl suratlı Onan, atını şaha kaldırıp tabancasını çekti. “Korkmayın! Ben sizi korurum!" dedi. Eşkıyalardan sonuncusu tepenin yamacına tırmanıp zirvede gözden kaybolurken tabancasını havaya kaldırıp yola doğru döndü. Tabancayı kılıfına soktu. “Gittiler artık. Kafileye geri dönün şimdi. Tepelere ne kadar erken varırsak, o kadar güvende oluruz."

Gün boyunca, çoğu Bedeviler tarafından olmak üzere Kürtler tarafından da kafileye birkaç kez daha baskın düzenlendi. Haydutlar, en genç ve en güzel kadınları seçtiler.

Şirak, ağabeyinin endişesini anlıyor fakat sesini çıkarmıyordu. O da, aralıksız saldırılar sırasında jandarmaların lakayt davrandıklarını ve haydutları insafsızca tahrik ettiklerini hissediyordu. O da, bitmek bilmeyen sıcak ve rutubetin bunalttığı yollardaki sefaletin, açlık sancılarının, yakıcı susuzluğun, bitkinliğin ve çekilen acıların bir parçası olmuştu. O da,  ölümün, bir bakıma bu çaresiz yürüyüşe hoş bir soluk sağlayabileceği düşüncesiyle mücadele ediyordu. Gidip ağabeyinin yanına oturdu ve onun alnında biriken teri sildi. “Başaracağız, Mikael. Vazgeçmeyelim. Annemizin ve İzabella'nın bize ihtiyacı var. En çok bir saat daha yol gittikten sonra dinlenebiliriz. Yolun geri kalanında annemin yatak örtülerini ben taşıyabilirim."

Mikael başını kaldırıp kardeşine baktı ve başını salladı. "Babamız seninle ilgili düşüncelerinde haklıymış," diyerek yutkundu. “Sen kaya gibi sağlam bir çocuksun.”

 Şirak, Mikael'e alaycı bir şekilde gülümsedi. “Bunu senin için de söylemişti. Hadi gidelim."

Kristina, elinden tuttuğu İzabella’yı diğer yanına alırken sendeledi. İkisi de yorgunluktan çıldırmak üzereydi. Birkaç adım ilerideki Şirak ve Mikael, yatak örtüleri ve sırtlarındaki denklerin ağırlığı altında mücadele ediyordu. İzabella aniden kendini bıraktı. Kristina onu kaldırmaya çalıştı ama küçük kız yerinden kıpırdamıyordu. “İzabella, kalk ayağa. Annen seni taşıyamaz."

İzabella baştan aşağı kir pas içinde kalmıştı, elbisesi parçalanmıştı. Ayakkabıları yırtılıp sökülmüştü. İki ay önce Diyarbakır’dan ayrılan küçük kızın acınası bir gölgesi halindeydi. “Hayır, anne, ayaklarım ağrıyor. Kalkamam."

Kristina, kızının üzerine eğildi. "Kalk, Izabella!" diye ısrar etti. “Seni burada bırakamam. Hadi kalk."

Küçük kız, “Hayır anne, kalkamıyorum.” diye sızlandı.

Şirak arkasına baktı. Mikael’in kolunu çekiştirdi ve ikisi birlikte geri döndü.

"Anne," dedi Mikael, "Onu taşıyabilirim, ama sırtımdaki battaniyelerle değil."

 Kristina başını salladı ve Mikael sırtındakileri yere bıraktı.

“Nesi var onun?” huysuz bir ses duyuldu. Sesin sahibi, Jandarma Onan’dı.

"Daha fazla yürüyecek mecali kalmadı," diye cevapladı Kristina ağlayarak. “Dinlenmek için sadece birkaç dakikaya ihtiyacımız var.”

"Duramayız! Onu bırak, kalsın."

"Hayır!" Kristina çığlık attı. “Biz de burada onunla kalırız.”

Onan, arkalarındaki boşalmış yola baktı. Kristina'ya deri su matarasını uzattı. “Ver içsin biraz.”

Kristina su kabını İzabella’nın dudaklarına uzattı, küçük kız birkaç yudum aldı.

"Bir anda çok fazla içilmez," diye uyardı Onan. "Karnın ağrır."

Kristina matarayı geri verdi. "Teşekkür ederim."

“Sen ve oğulların da içebilir. Hadi çabuk olun!"

Kristina matarayı Şirak ve Mikael'e uzattı. Her biri birkaç yudum alıp matarayı Kristina'ya geri verdi. Kendisi de aceleyle bir yudum aldı ve matarayı Onan'a uzattı.

“Lütfen efendim, siz onu atınıza alabilir misiniz? Kristina yalvardı.

"Yasak. Battaniyelerinizi bana verin, atıma bağlayayım. Onu sırayla taşırsınız, iki kilometre ilerideki derede gece molası vereceğiz."

"Teşekkür ederim, teşekkür ederim," dedi Kristina minnetle. Ona Mikael’in bohçasını uzattı, jandarma onu alıp atının terkisine bağladı.

Mikael, İzabella'yı kaldırdı ve kardeşini kucağına aldı. Şirak'ın arkasından yavaş yavaş yürümeye başladılar.

Yaklaşık bir saat sonra kervan, Onan'ın bahsettiği akarsuya geldi. Kristina çocuklarını sığ bir geçidin yanına götürdü, sakin akan derede sularını içip yıkandılar. Daha sonra Mikael ve Şirak, geceyi geçirmek için jandarma kampının altında, kavak ağaçlarının arasındaki çimenlik, kuytu bir alanda battaniyelerini yere serdiler. Kristina, İzabella ve kendisi için ağaç yapraklarından bir döşek hazırladı. Diğer yorgun kadın ve çocuklar, jandarmaların kamp ateşlerinin altındaki hafif meyilli araziye yayıldılar.

Çocuklar hemen uykuya daldı, ancak Kristina yeni gün gelip onları sınayacak zorlukları düşünürken endişeli ve huzursuzdu. Bir ağacın dalları arasından parlayan yıldızlara bakarak sırtüstü uzandı.

Çok geçmeden, telli çalgıların ve teflerin ritmik müziği eşliğinde, renkli kostümlerle süslenmiş çingene kadınların alkışlamaları ve jandarmaların kahkahaları kamptan süzülmeye başladı. Kristina, kamp ateşinin etrafında dans edenleri izlemeye koyuldu. Birkaç çingene çocuk hemen yanı başlarındaki jandarmalara yiyecek ve el yapımı eşyalar satıyordu.

Çılgın müzik ve kahkahalar saatlerce dalga dalga yayıldıktan sonra şenlik, cırcır böceklerinin cıvıltıları ve yakınlardaki dereden akan suyun şırıltıları arasında kayboldu. Koluna birinin dokunduğunu fark ettiğinde, Kristina henüz uykuya yeni dalmıştı. Yattığı yerden doğrulduğunda, Onan'ın üzerine eğildiğini gördü. Gözleri kısılmıştı ve nefesi ucuz şarap kokuyordu.

"Hadi benimle gel, atların bakımı için bana yardım edersin," diye geveledi.

"Atlar mı?" Kristina kuşkuyla sordu. "Neden?"

Onan bileğinden yakaladı ve onu battaniyenin altından dışarı çekti. "Gel dedim sana, bana yardım et!"

Kristina, Onan’ın niyetini anladı hemen. Kendini geri çekmeye çalıştı ve onu göğsünden ileri doğru itti.

"Ya sen, ya da kızın," diye fısıldadı. "Anlıyor musun?"

Kristina itaatkâr bir tavırla başını salladı.

Onan, Kristina’yı ensesinden tuttu ve yerde uyuyakalmış mültecilerin arasından yürüdü. Yerde tek başına yatan yaşlı bir kadınla gözleri çakıştı, kadın gözlerini kapadı ve neler olduğunu görmemiş gibi yaptı.

Jandarma, Kristina'yı nehir kıyısındaki çalılıklara, bir setin arkasına doğru sürükledi. Hevesle göğüslerini elledi ve kalçasını sırtına dayadı. Kadını yere itip elbisesini çıkardı. “Nihayet,” diye inledi.

Kristina onu itmeye çalıştı. "Hayır, lütfen yapma!"

"Benimle mücadele etmeyi bırak!" Onan, elini kadının boğazına bastırarak kollarını yere yapıştırdı. Pantolonunu aşağı indirip bacaklarının arasına yuvarlandı ve iç çamaşırlarını yırttı. Kadını omuzlarından kavradı ve zorla içine girdi. "Evet," sarhoş bir şekilde inledi.

Kristina boğuk bir çığlık attı ve gözlerinden yaşlar süzüldü.

(Devam Edecek)