KATEGORİLER

9 Temmuz 2020 Perşembe

ŞİNASİ BEY 4

Öğleden sonra Rauf Bey telefon edip beni yanına çağırmıştı. Kapısını tıklatıp içeri girdim. Şinasi Bey, masanın önündeki koltuklardan pencere tarafında oturmuş, hararetle Genel Müdür'e bir şeyler söylüyordu.

Bana işle ilgili bir şeyler soracağını sanmıştım. "Gel, otur bak Şinasi Bey neler anlatıyor" deyince durumu hemen anlamıştım. 

Şinasi Beyin kendi odası olmadığı için, onu şirkette çalışan herhangi birinin odasında bulabilirdiniz. Fakat en çok Rauf Bey'in odasına takılırdı. Rauf Bey de onu konuşturmaktan büyük zevk alır, bu yetmezmiş gibi zevkine beni de ortak ederdi.

Sohbete kaldıkları yerden devam ettiler. Şinasi Bey'in ağzı kulaklarındaydı. Rauf Bey sohbeti daha fazla tatlandırmak için Şinasi Bey'e ve bana bir şey içmek isteyip istemediğimizi sordu. Şinasi Bey açık bir çay istedi. Çay içmediğimi bildiği için sana kola söylüyorum dedi ve sekreteri aramak için yanındaki telefona uzandı. Aklıma son anda geldi,

"Zero olsun" dedim. Rauf Bey hemen iki çay ve bir tane kola zero getirmelerini söyleyip ahizeyi yerine bıraktı. 

"Anlat bakalım Şinasi Bey, sonra ne oldu?"

"Ya, Rauf Bey'ciğim, bildiğin gibi değil. Kadın bir afet. Sarışın, yeşil gözlü, mihrap yerinde. Benim gibi pörsümüş, çirkin bir adamı ne yapsın? Buna rağmen resmen asılıyor, bu işe şaştım doğrusu."

"Ne ballı adammışsın sen Şinasi Bey, bize düşmez ki öyleleri. Hem sen kendine haksızlık etme, müsteşarlık yapmış adamsın, senin konuşmana, kültürüne vurulmuştur. Gerisini merak etme, gerekirse o yeni çıkan haplardan birini alır çalarsın kapısını. Sahi ya, neydi o hapın adı?"

Şinasi Bey, mahcup bir şekilde bıyık altından gülümseyerek,

"Viagra" dedi.

"Ha yaşa, bak nasıl da bildin."

"Feriha Hanım, duysa bunları, beni kör testere ile keser. Hem ben o konuları düşünmüyorum. Fakat ne yalan söyleyeyim, Şazende hanımla sohbet etmek beni rahatlatıyor. Feriha Hanımla artık uzun uzadıya sohbet edemiyoruz. Benim konuşmamdan çabuk sıkılıyor. Oysa Şazende Hanım'la sabaha kadar konuşabiliriz."

Rauf Bey, sohbetin istediği güzergâhtan sapmasına asla razı olmazdı. Garson içecekleri servis edip odadan çıktı.

"Yapma şimdi, Şinasi Bey, Feriha Hanım nereden duyacak neler karıştırdığını. Sen istediğin kadar onunla sohbetten hoşlandığını söyle, kadın sana kafayı takmış bir kere. Biliyorsun, kadınlar için iki şey önemli, birincisi para, ikincisi makam. E, bunların ikisi de sende fazlasıyla var."


Bir gün Şinasi Bey'i mühendislerin bulunduğu geniş bir salonda, panik içinde ordan oraya koştururken buldular. O gün izinli genç bir mühendisin masasına oturmuştu. Yardım, yardım edin diye ortalığı birbirine katıyordu. Birkaç kişi yanına koştu. Salonda çalışan tekniker bir genç kız da meraklanıp masasından kalktı. Şinasi Bey heyecanla ona doğru hamle yaptı kollarını duvara yaslarmış gibi havaya kaldırmıştı.

"Hayır, hayır sen gelme!" diyordu.

Yanına gelen mühendislerden mahcubiyetini gizleyemedi. Masa üstü bilgisayarın ekranında birbiri ardına açılmış bir sürü pencerede porno resim kaynıyordu. 

"Vallahi, bilmiyorum nereden çıktı bunlar, bir tuşa bastım böyle oldu, ben kapattıkça yenileri çıkıyor. Biri görse rezil olacağım, ne olur ortadan kaldırın şunları." dedi.

Zıpır gençlerden biri Şinasi Bey'e baktı, muzipçe gülümseyerek,

"Şinasi Bey, kendiliğinden çıkmaz bunlar, siz ne arıyorsanız bana söyleyin ben size onların en alâsını bulurum." dedi. Şinasi Bey utancından diyecek bir şey bulamamıştı.

Bir 29 Ekim sabahı, nasıl olduysa erkenden ofise gelmiş odamda ayak üstü çayını yudumlarken pencereden dışarı seyrediyordu. Kapıdaki görevli binanın önündeki direklerden birine Türk bayrağı çekiyordu. Şinasi Bey, büyülenmiş gibi bayrağın göndere çekilişini izlerken içini hüzün kaplamıştı.

"Şinasi Bey, derinlere daldınız, hayırdır?" dedim.

"Bayrağa bakınca aklıma düştü." dedi ve anlatmaya başladı.

"Yıllar önce görev icabı Feriha Hanım'la birlikte Ankara'ya gelmiştik. Güzel günlerimiz oldu. Feriha Hanım, Ulus'taki Çıkrıkçılar yokuşunu çok severdi. Hem o sokağın dokusundan hem de esnafın bozulmamış halinden hoşlanırdı. Her gittiğinde incik boncuk bir şeyler almadan rahat etmezdi. Yaş gününde ben de ona oradan bir şeyler alır, sevindiririm diye düşünmüştüm. Hediye almak ne zor şeymiş, o dükkân senin bu dükkân benim dolaşırken hava kararmaya başlamış ama ben hâlâ bir şey almaya karar verememiştim. Dükkânlar teker teker kapanmaya başlamıştı. Tam o sırada bir bayrakçı, dışarıdaki malzemelerini içeri alıyordu. Düşündüm, olur mu olur dedim kendi kendime. Eli boş dönmektense. Dükkân sahibinden kalteli yün bir bayrak istedim. Kırmızısı tam bayrak rengi dediklerinden, ay yıldızı süt beyazıydı. Hemen güzel bir hediye paketi yapmasını istedim satıcıdan. Adam özene bezene bayrağı katlayıp güzel bir karton kutuya yerleştirdi. Sonra üzerini fiyakalı parlak bir kağıtla kapladı. Beyaz kadife bir şeritle bağlayıp, üstüne bir de güzel fiyonk yaptı. Paket çok güzel olmuştu ama içindekini görünce Feriha Hanım'ın vereceği tepkiyi merak ediyordum. Eve vardığımda yaş gününü kutlayıp paketi kendisine takdim ettim. Hemen açtı, bayrağı görür görmez gözleri buğulandı. Bana sarıldı ve "Şimdiye kadar aldığım en anlamlı hediye bu" dedi. Şaşırmıştım. O gün bu gündür, o bayrak kutusunun içinde en kıymetli mücevher gibi komodinin çekmesinde saklanır. Dini ve milli bayramlarda özenle balkona asılır ve işi bitince tekrar itinayla yerine konulur."

Anlatırken gözleri dolmuştu. Şinasi Bey'i hiç böyle görmemiştim.

Çok iyi Fransızca bilirdi Şinasi Bey.  Özellikle Fransızca konuşulan Kuzey Afrika ülkelerindeki ihale dokümanlarının incelenmesi ve teklif dosyalarının düzenlenmesinde bize epey yardımcı olurdu. Bazen işin yapılacağı yurt dışı yer görme ziyaretlerine tercüman olarak yanımızda onu da alırdık. Onun olduğu yerde neşemiz hiç eksik olmazdı.


MASUM BİR ADAMIN İTİRAFLARI - BÖLÜM 68/4


Bu ziyaret, iki eski dostun birbirine kavuşmasıydı. Bana tanıdığım mahkûmların neler yaptıklarından bahsetti. Ona neler okuduğunu sordum. O da bana, kuzeni Charice'den hala haber alamadığını anlattı. Reinhardt'ı, nerede yaşadığımı sordu. Ona bütün gezdiğim yerlerden -Austin'dekiler hariç- söz ettim. Okuması için yanımda getirdiğim "Haham Hikâyeleri" kitabını verdim.


“Tanıdıklarım arasında okumayı en çok seven kişi olduğun için, sana bunu getirdim. Ayrıca, kitabı sende bırakabilmem için gereken izni aldım.” dedim.


Ona kitabın asıl adının “Pirkei Avot” olduğunu söyledim.


“Bana onun ne anlama geldiğini de söyler misin?” diye sordu.

“Babaların Etiği anlamına geliyor, Talmud’taki etik öykülerin derlemesi” dedim.

“Vay canına, Inocente. Nasıl desem bilmem ki, ben senin kafası karışık bir Musevi olduğunu düşünüyordum.” dedi.


“Bu, annemi defalarca okurken gördüğüm tek kitaptı. Evimin mutfağında buldum. Onun hâlâ bende olduğunu bilmiyordum. Evrende, her zaman bir bilgelik kırıntısının saklı olduğunu anlatıyor.” dedim.


Sargent gülümsedi. O sözlerin gerçekte kime ait olduğunun bilinmediğini söyledi. Yıllar önce, yine bana aynı şeylerden bahsetmişti.


“Her kiliseden bazı akıllı o. çocukları çıkar, anlıyor musun? Onların mucize dedikleri hokus pokusları görmezden gelmeli ve kendini sadece aklına yatan zırvalıklarına odaklamalısın. Bak sana işin doğrusunu anlatayım, din, tanrıya ve onun mucizelerine inanmayı gerektirir.”

"Şimdi, karşımda oturan, tanıdığım, akıllı bir adam, bana bir zamanlar bunları öğretmişti.” dedim.


“Tanıdığın akıllı adamın ne demek istediğini tam olarak anladığını sanmıyorum.” dedi.

Eliyle ağzını sildi, ona verdiğim kitaba bakarken,

“Beni düşündüğün için teşekkür ederim, Inocente. Sana bunu bütün samimiyetimle söylüyorum.” dedi.

Ona, annemin akşam yemeklerinde babama ve bana epigramları okuduğunu ve anında İspanyolcaya çevirdiğini anlattım. Babamın favorisi, Ben Zoma adındaki bir hahamın -zengin kişi, sahip olduklarından mutlu olan kişidir.- sözüydü. Bu sözü çok sevmişti, çünkü o, hiçbir şeye sahip olmadığı halde, mutlu olduğunu düşünüyordu.


Sargent, “Bu kadar aptalca bir sözü söyleyebilmenin tek nedeni, Inocente, onun bir çocuğunun olmamasıdır.” dedi.


“Belki de.” dedim. “Kitabı sana bırakıyorum çünkü onu benden daha iyi anlayacağını biliyorum.”


Ölüm hücresine nakledilmeden önce, birkaç gün arayla suçsuz oldukları anlaşılmış Lucas ve Antonio adında iki adam vardı. Onları haberlerde izlemiştim. Sargent'a hahamların, kutsal kitabın bir bölümünde, -güçlü insan, duygularına hâkim olan insandır.- dediklerinden bahsettim ve ona adamları tanıyıp tanımadığını sordum.

"Evet, onları tanıyorum." dedi.


“Peki, onları öfkelerinden alıkoyan ne?” diye sordum.


“Öfkelenmediklerini nereden biliyorsun? Bu iş, yüzündeki gülümsemeye bağlı olarak kardeşinin içinde ne fırtınalar koptuğunu tahmin etmene benzemez. Hahamların bazı saçma sapan sözleri mantıklı olsa da, bu, söyledikleri her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Senin öfkeyi küçümsediğini sanıyorum. Eğer daha fazla insan sinirlenirse daha iyi bir dünya olur ve bu, patronların endişelenmeleri için ciddi bir durum yaratır." dedi.


Ayrıca serbest bırakıldığını bildiğim iki mahkûm daha vardı. Özgürlüklerini kazandıktan aylar sonra her ikisi de farklı trafik kazalarında yaşamlarını yitirmişlerdi. Sargent'a,


“Sence Toney ile Guerra’nın başına gelenler birer rastlantı mı?" diye sordum.


“Evet,” dedi. “Bu bir gerçek. Farklı bir şey söyleyen herkesin aklından zoru vardır. Kardeşlerimiz, pilav pişirmeyi unuttuklarından dolayı kaza geçirmediler ya da kendilerini öldürmediler. Buraya gelene kadar zaten şans onların yüzüne gülmemişti. Ne fark ederdi ki, zaten burada ölüme götürüleceklerdi, bunun yerine çıkıp dışarıda öldüler?” dedi.


“Hatırlarsan bana, bazı insanların gelecekleri için plân yaptığını, bazılarının ise yapmadığını söylemiştin. Belki bu adamların ölmesinin nedeni karşılarına aniden yapamayacakları bir işin çıkıp çevrelerinde bunu nasıl yapacaklarını gösterecek bir kimsenin bulunmamasıydı. Her neyse, benim içimden geçen bir şey bu işte. Babam hiçbir şeye sahip olmamasına rağmen her zaman mutluydu. Bense harcayabileceğimden daha fazlasına sahibim ama geçmişteki bazı şeylerin eksikliğini hissediyorum.” dedim.

“Evet, seni anlıyorum.” dedi. “Zavallı kadın!”

“Hayır, demek istediğim tam olarak o değil. Onun yasını tutmakla çok zaman geçirdim ama yine de benim için değişen bir şey yok.” dedim.


Sargent, “Inocente, dışarı çıktığından bu yana geçen zaman diliminden daha uzun bir süre hapiste çile çektin. Parmaklıklar arkasında bir yıl geçiren kardeşlerin var ve burada onların geri kalan hayatları berbat olacak, anlıyor musun beni? Serbest kalışının henüz altıncı ayında benimle bunları konuşuyorsun. Senin gibi biri için hayli zor bir durum, kabul ediyorum. Ancak bu durumu aşman senin için imkânsız demiyorum.” dedi.


Ben "Evet, altı ay geçti" diyene kadar birkaç dakika boyunca sessizce oturduk ve sonra biraz daha konuşmaksızın bekledik. Sonunda ona bir şey daha sordum.


SPU’nun* davasında içeri alınan adamı hatırlıyor musun?


Sargent, “Elbette hatırlıyorum. Nelson birader. Ne olmuş ona?" diye sordu.

“Burada geçirdiğim zamanlardan bahseden bir kitap yazıyorum ve onun öyküsünü anlatmak istemiştim ancak detayları hatırlayamadım.” dedim.


Yalan söylediğim için kendimi kötü hissetmiştim. “Hey, uçak kazasında kaybolan o iki yargıcı hatırlıyor musun? Şimdi var ya ben onları rehin tutuyorum.” diyebilseydim benim için daha kolay olurdu.


Sargent bana Nelson'ı anlattı.

“Dört yıldır ölüm hücresindeydi ve temyiz başvurusu reddedilmişti. Avukatları görevlerini üstünkörü yaptıkları için Nelson çaresizdi, bu yüzden Ağır Ceza Mahkemesinin üç üyesine, masum olduğunu ısrarla dile getiren birer mektup yazıp idamına izin vermeleri durumunda birer katil olacaklarını ve bu yüzden Tanrı'ya hesap vermeleri gerekeceğini hatırlattı. Moss kendisinin tehdit edildiğini öne sürüp hapiste yatan kişilerin işlediği suçları araştıran Özel Savcılık Birimi ile temasa geçti.” dedi.


“Nasıl yani, mektup yazmak suç mu?” diye sordum.


Sargent, “Suç değil. Fakat olay şu ki, hücresine gelip ona birkaç soru sormuşlar ve hâkimlerin ev adreslerini ve çocuklarının isimlerini nereden bulduklarını öğrenmek istemişler. İlginçtir, Nelson'ın bununla hiçbir ilgisi yoktu. Sanırım, Letonyalı dilberlerden biri, neredeyse her gün ona yazıyor ve mektubuyla birlikte kendisinin ve lanet olası kızının porno resimlerini gönderiyormuş. Tabii, eğer bu saçmalığa inanıyorsan, en azından McKenzie'nin  bana söylediği buydu. Duyduğuma göre, kadın, sonuçlanan davalarla ilgili internetten bir sürü çıktı almış ve buradan hâkimlerin nerede oturduklarına dair bilgiler edinmiş. Nelson birader bunuları okuyamamıştı bile. SPU işleri yine bilinen yollarla halletmişti. Adamı önce seviye 3’e çıkardılar, karısını ve çocuklarını tehdit ettiler, ona kimin yardım ettiğini açıklamadığı takdirde başının iyice belaya gireceğini söylediler.” dedi.

“Sonra?” dedim.

“Sonrası yok." dedi. Ağzını açıp hiçbir şey diyemedi. "Kardeşimiz iki ay sonra idam edildi.”

“İlçede iletişim kurmasına izin verilmeyen kişilere para karşılığında mektup gönderen bir gardiyan biliyorum.” dedim.

“Sargent, “Evet.” dedi.

Sormak istemiyordu, bunu anlıyordum, ama yerli yersiz konuşmalarımdan bir şeyler sakladığımı tahmin edebiliyordu.


“Sakladığım hiçbir şey yok, dostum. Dediğim gibi, sadece bir kitap yazmayı düşünüyorum.” dedim.

*SPU: Özel Savcılık Birimi

(Devam edecek)

MASUM BİR ADAMIN İTİRAFLARI - BÖLÜM 67/4


Ertesi gün Kansas'a döndüğümde, yanıma bir not defteri alıp aşağı indim ve Moss'a verdim.

“Kocana kendisini daha iyi hissetmesi için bir şeyler yazmak istersen, onu senin adına kendisine teslim edebilirim ancak yazdıklarını okuyacağımı bilmeni isterim. Notunu almak için birkaç gün içinde geri döneceğim." dedim.

Kapıyı kapatırken Moss, sandalyesine oturmuş, not defteri kucağında, kalemini elinde oynatarak yazmak istediği mesajı düşünmeye başlamıştı. Stream'e duyamadığım bazı şeyler söylüyordu. Stream’in ona verdiği cevabı da duyamamıştım ancak onun tedirgin halini görmüştüm. Moss’a doğru eğilmiş işaret parmağını kullanarak bir şeyler anlatıyordu. Konuşmalarının sona erdiğinden emin olana kadar birkaç dakika daha gözetleme deliğinden baktım, sonra merdivenden tırmanmaya başladım. İki kat yukarı çıkınca sol dizime bir ağrı girdi ve öksürük krizine tutuldum. Nefes almak için durmak zorunda kaldım. Gece boyunca yediklerim ağzıma geliyor ve boğazım yanıyordu. Uyumadan önce dilimin altına bir pastil yerleştirip internet üzerinden sipariş ettiğim kondisyon küreğine baktım. Teslim edilmesinin üzerinden bir ay geçtiği halde, onu hala kutusundan çıkarmamıştım.


Moss’un mektubunu almak için yanına geldiğimde, Stream kendisinin de oğluna bir mesaj gönderip gönderemeyeceğini sordu. Ona, Jane’in kocasına yazmasıyla yeterince büyük bir risk aldığımı söyledim.

“Son on yıldır her gece, eşimle barışmanın hayalini kurmuştum.” dedi.

Eski eşiyle boşanmasından dolayı oğlunun onu suçladığını, bu yüzden annesinin kira parasını ödeyebilmek için iki ayrı işte çalışmak zorunda kaldığını anlattı. Evden ayrıldıkları günden beri, baba oğul birbirleriyle hiç konuşmamışlardı.

Oğlu şimdi, Kentucky'de büyükbaş hayvan veterineriydi. Yarış atlarının bakımını üstlenmişti ve ülke çapında seyahat ederek varlıklı at sahiplerine hizmet ediyordu.

“İntihar eden bir Katolik hakkında bazı şeyler okumuştum.” dedim. “Papaz, ailesine, onun hala cennete gitme ihtimalinin bulunduğunu, çünkü adam, tetiği çektiği zamanla merminin beynine girdiği an arasında fikrini değiştirmiş ve günahlarından bağışlanması için Tanrı'ya dua etmiş olabileceğinden bahsediyordu.


Stream, “Beni ilgilendirmiyor.” dedi.

“İnsanın kendini kandırma kapasitesinde sınır yoktur. Oğlunla aranı düzeltmek için on yılını harcadın.” dedim.

Stream, çıplak ayaklarına baktı ve

“Sanırım haklısın.” dedi.

“Hadi sen de mektubunu yaz bakalım.” dedim. “Ne yapabileceğime bir bakayım.”


Annem, henüz yürümeye başlamadan önce bana klasikleri okumaya başlamıştı. Tek odalı köy evimizin kütüphanesinde Dr. Seuss yoktu ama Hemingway, Yeats ve Jane Austen'in birçok eserini bulmak mümkündü. Dört yaşında bana “Gurur ve Önyargı”, altı yaşındayken “Çanlar Kimin için Çalıyor” u, ondan sonraki yıl Donne'nin şiirlerini ve yatmadan önce her gece İkinci Geliş'i okumuştu. Onu her zaman masa başında, burnunun üzerine tünemiş eczacı gözlükleriyle kitap okurken buluyordum. Ama onun defalarca okuduğu tek eser, büyük babasının hediye ettiğini söylediği, ismini okuyamadığım ünlü biri tarafından yazılmış, Talmudla ilgili sözlerin bulunduğu ince, ciltli bir kitaptı. Hapishaneden çıkarıldıktan sonra, Kansas'a döndüğümde, onu mutfakta bulmuştum. Oraya nasıl geldiğini bir türlü çıkaramamıştım.

Kitapla birlikte Stream ve Moss'un yazdığı mektupları uçuş çantama koydum ve uçağıma binip güneye doğru yola çıktım. Livingston'da idam cezasına çarptırılan mahkûmların kaldığı koğuşun hemen karşısında, küçük ve kendi haline bırakılmış havaalanına indim. İki şeritli otobanı geçip hapishanenin ön kapısına doğru ilerledim. Gözetleme kulesindeki gardiyanların tüfek nişangâhlarını üzerime çevirmiş, beni gözlediklerini hissettim ama dönüp baktığımda orada hiç kimsenin olmadığını fark ettim.


İçeride ayakkabılarımı çıkardım ve metal detektöründen geçtim. Beni arayan ve ayaklarımın altına kadar bakan gardiyanların kim olduğuma dair hiçbir fikirleri yoktu. Kadın güvenlik görevlisi ehliyetimi aldı, onun yerine boynuma astığım plastik bir kimlik verdi. Kimliğin üzerinde “Ziyaretçi” yazıyordu. Elektronik bir kapıdan, sonra başka bir kapıdan, kilitli bir kapıdan, iki elektronik kapıdan daha geçtim ve artık oradaydım, mahkûmların, camın özgür dünya tarafı dedikleri yerde beklemeye başladım.


Bu, idam mahkûmlarının kaldığı koğuşa ziyaretçi olarak ilk gelişimdi. Karşı tarafta, gardiyanların birbirleriyle gevezelik yaptıklarını ve demirlerin çıkarttığı metalik sesleri duyabiliyordum. Birbiri ardına gelen matkap sesleri kulaklarımı deliyordu. Her tarafı idrar ve çamaşır suyu kokusu sarmıştı. Telefonların yapış yapış olmuş,  ağza tutulan kısımları üzerinde küf lekeleri vardı. Benim bulunduğum taraf ise, hastane bekleme odası gibiydi: soğuk, steril ve konuşmalar fısıltı halindeydi. Bayan Johnson görevde değildi. Ziyaretçileri izleyen gardiyan yeni gelenlerden biriydi.


Sargent ve ben, serbest bırakıldığımdan bu yana haberleşiyorduk. Birkaç hafta önce artık onu ziyaret etmeye hazır olduğumu söylemiştim. Bana üç kelimeden oluşan bir mektup yazmıştı.

“Harika, ne zaman?” Mektubun altına da gülen bir surat çizip imzalamıştı.


Uzaktan onu gördüğümde keyfi yerine gelmiş, kahkahalar atmaya başlamıştı. Gardiyanlar kelepçelerini çıkarabilmeleri için çömeldiğinde dudaklarını okuyabiliyordum.

“Vay canına şu işe bak,” diyordu, “Inocente, harika görünüyorsun.”

Güvenlik timindeki iki gardiyanı tanıyamamıştım ama Lila hâlâ oradaydı. Beni görünce yüzü aydınlandı ve bana içtenlikle el salladı. Sargent ayağa kalktı, bileklerini ovuşturdu, sonra öne doğru eğilip camı öptü.

“Hayatımda belki de ilk kez ne diyeceğimi bilemiyorum. Harika görünüyorsun.” dedi.

“Sen de öyle.” dedim.

“Anlat bakalım, neler yapıyorsun görmeyeli, Inocente.” dedi.

(Devam edecek)

8 Temmuz 2020 Çarşamba

ŞİNASİ BEY 3

Parka girdiğinde duraksadı. Artık on beş dakikalık yürüyüş bile yoruyordu onu. Oscar'ın ipini iyice gevşetir gevşetmez hayvan çimenleri koklayarak hacetini giderecek kendine uygun bir yer aramaya başladı. Şinasi Bey, bunu fırsat bilip etrafına bakındı ama kimseyi göremedi. 

Ağaçların arasında turlamaya başladı. Gözüne kestirdiği yeşil boyalı bir banka oturup köpeğin kemendini çözdü. On dakika boyunca başını bir o yana bir bu yana çevirip etrafı gözledi. Can sıkıntısı ve merak içinde zaman geçmek bilmiyordu. Feriha Hanım onun bu halini görse ona neler söylemezdi. 

Köpeğini dolaştırmaya gelen genç bir kız Şinasi Bey'in yanından geçerken gülümseyerek ona selâm verdi. Oscar, kızın köpeğine doğru koştu. Genç kız, köpeklerin koklaşıp oynaşmasına bir süre izin verdikten sonra Şinasi Bey'e 'İyi günler' dedi ve arkasını dönüp uzaklaştı. 

Tam kalkmaya hazırlanırken kırkbeş yaşlarında, sarışın bir kadının kendisine doğru yaklaştığını fark etti. Dikkatlice o yöne baktı, evet, oydu. Heyecandan kalp atışları hızlandı, etrafına bakındı, Oscar'ı göremeyince panikledi. Telâş içinde yerinden fırladı.

"Günaydın Şinasi Bey, nedir bu telâşınız?" 

"Oscar, hay Allah, az önce şu ağacın dibindeydi."

Sarışın kadının gezdirdiği aynı cins köpeği fark eden Oscar, saklandığı yerden şimşek gibi fırlayıp yanlarına koşunca Şinasi Bey derin bir nefes aldı. Kadın muzip bir gülümsemeyle,

"O sevgilisini bırakıp gider mi hiç?" dedi.

Şinasi Bey gözlerini yere indirirken kadının cesur ve imalı sözlerinden dolayı mahcubiyetini gizleyemedi. Tanışalı henüz bir hafta bile olmamıştı. Önceleri ortak sohbet konuları sadece köpekleriydi. Sonraki günlerde sohbet etmek için konu sıkıntısı çekmediler. Aralarında sözleşmedikleri halde her ikisi de aynı saatte ve aynı yerde bulunmaya özen gösteriyorlardı. O gün ilk kez gecikince Şinasi Bey'in canı sıkılmıştı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama kelimeler boğazında düğümleniyor, bir yandan Feriha Hanım'ı düşünürken sohbetinden büyük zevk aldığı bu kadını kaybetmekten korkuyordu. Sonunda cesaretini topladı.

"Bugün geç kaldınız Şazende Hanım, sizi merak ettim."

"Sormayın Şinasi Bey'ciğim. Bildiğiniz gibi yalnız başına yaşamak çok zor. Elektrik faturasının son ödeme günüymüş bugün, gidip onu yatırıverdim."

"Aman iyi, iyi. Acaba başınıza bir şey mi geldi diye endişe ettim. Zaten kalkmak üzereydim ben de. Feriha Hanım geç kalırsam düşüp kaldım mı diye merak eder şimdi."

"Aşkolsun Şinasi Bey, durun bakalım, daha düşüp kalkacak yaşa gelmediniz. Ama madem kıymetli eşiniz Feriha Hanımefendi merak buyururlar, o zaman müsaade sizin."

Şinasi Bey Oscar'ın tasmasını taktıktan sonra Şazende Hanım'a veda edip evinin yolunu tuttu.

Bunları nerden mi biliyorum? Çünkü öğle üzeri şirkete gelir gelmez her şeyi ballandıra ballandıra anlatırdı bize Şinasi Bey. Yoksa Şazende Hanımı nereden bilecektik? Emekli öğretmenmiş Şazende Hanım, iki yıl kadar önce eşini kaybetmiş. Onların da tıpkı Şinasi Beyler gibi çocukları olmamış, evlât sevgisini köpekleriyle gideriyorlarmış.

(Devam edecek)

ŞİNASİ BEY 2

Yemekhanede patronların ve üst düzey yöneticilerin oturduğu birbirine bitişik üç masa vardı. Diğer personel metal tepsilerine aşçının servis ettikleri yemekleri alıp diğer masalara oturuyorlardı. Şinasi Bey de onlar gibi tepsiyi eline alıp yemek kuyruğuna girdiğini gördüğümüzde hemen çağırır, masamıza davet ederdik. Yaşı yetmişi geçmiş koca müsteşarın bu davranışı bizi her zaman utandırırdı.

Değişik karakter yapısının dışında dış görünüşü de müsteşarlık yapmış birini çağrıştırmıyordu. Şinasi Beyi ilk kez gören biri, onun Hintli bir profesör olduğu konusunda rahatlıkla bahse girebilirdi. En az üç yabancı dil bilirdi ama siyasi tartışmalarda hiçbir zaman rengini belli etmezdi.

Neşeliydi, keyfi yerindeydi o gün yine. Gözlerinin içi gülüyordu. Masadakilere bir fikra anlatmaya başladı. Herkes pür dikkat onu izliyordu. Fıkranın sonunda herkes kahkahaya boğuldu. Aradan epey bir süre geçmiş etrafındakiler sakinleşmişti ama onun kahkahaları artarak devam ediyordu. Bu halini görünce biz de gülmeye başladık. Bu kez o sustu ve "Nasıl, fıkrayı beğendiniz mi?" diye sordu. Evet, dedik hep beraber, çok güldürdün bizi, Allah da sizi güldürsün. Şinasi Bey yine gülmeye başladı. Buna bir anlam verememiştik. "Şinasi Bey, siz hâlâ  anlattığınız fıkraya mı gülüyorsunuz?" diye sordu birisi. "Yok, yok ona değil, fıkraya gülmüyorum, sizin halinize gülüyorum." dedi. Meraklanmamız onu iyice neşelendirmişti. "Yahu size anlattığım fıkra falan değildi." dedi. "Ya neydi, gerçek mi?" diye sordum. Bir yandan gülerken "Onu şimdi kafamdan uydurdum." dedi. İşte böyle matrak bir adamdı bizim Şinasi Bey.

Yapacak fazla bir işi olmadığından olsa gerek, düzenli olarak işe gelmezdi. Belki de bu yüzden ona özel bir oda verilmediğini düşünüyordum. Muhtemelen şirkete gelişleri iki nedenden ötürüydü. Ya yeni bir maden sahasına ruhsat çıkarılması ya da bir taş ocağının işletme süresinin uzatılması için patron tarafından göreve çağrılır ya da eşi Feriha Hanımefendinin başını şişirmesinden dolayı eşi tarafından kibarca evden kovulurdu!

Teknik Üniversitenin eski mezunlarından Şinasi Bey, iş dışında vaktinin çoğunu yaşıtlarıyla birlikte kurdukları musiki cemiyetinde geçirirdi. Herhangi bir müzik aleti çalmasını bilmezdi fakat bütün sanat müziği makamlarını hem teorik hem de icra yönleriyle çok iyi bilirdi. Her ay en az bir kez, üç beş arkadaş eşleri ile birlikte evlerde toplanır, çalınan sazların eşliğinde repertuvarındaki yüzlerce şarķıdan birini yorumlarken, hanımların hazırladığı muhteşem mezelerden atıştırıp arada rakısını yudumlardı. Feriha Hanım'ın keyfi yerinde olduğu akşamlarda ise Şinasi Bey, eşinin udundan çıkan nağmelere sözleriyle eşlik ederdi.

Müziğin dışında Şinasi Bey'in diğer bir meşgalesi de evde besledikleri Kaniş cinsi köpekleri Oscar'dı. Feriha Hanım da severdi ama onun mamasını, suyunu vermek, bakımıyla ilgilenmek sadece Şinasi Bey'in göreviydi. Her gün sabah serinliğinde, bazen öğleden sonraları Oscar'ın tasmasını takıp on beş dakikalık yürüyüş mesafesindeki parkın yolunu tutardı. Parka yaklaştıkça ihtiyar kalbi bir başka çarpmaya başlardı Şinasi Bey'in.

(Devam edecek)

MASUM BİR ADAMIN İTİRAFLARI - BÖLÜM 66/4

Tieresse, çama benzeyen yumuşak ağaç kerestesinden üretilen kapı ve pencere kasaları ithal etmek için bir anlaşma yapmak üzere görüşmelerde bulunmak için Almanya'da bulunuyormuş. O ise, ancak orta düzey yöneticiliğe talim edebilecek bir C+ öğrencisiymiş ama babası ölünce ona kalacak bir kereste şirketi varmış. Kısa bir zaman önce boşanmış. Her gün işlerini başkalarının üstüne yüklüyor ve bu sayede saat beş der demez kendini dışarı atıyormuş. Saat beşi çeyrek geçe bir bar taburesinde yerini alıyor ve kadınları tavlamak için pusuya yatıyormuş.

Tieresse bana, onun büyüleyici bir serseri, kendisinin ise çocuk kadar savunmasız biri olduğunu söylemişti.

“Bütün hayatım boyunca, ikisi kadın olmak üzere toplam üç kişiyle seks yaptım.” dedi.

Onunla her üç ya da dört haftada bir yurtdışına seyahat ettiğinde ya da o, aynı sıklıkta ABD’ye ve Kanada'ya geldiğinde görüşüyorlarmış. İkinci kez birlikte olduklarında hamile kalmış.

“Kürtaj yaptırmayı ve ona asla söylememeyi düşündüm. Bunu neden yapmadım, bilmiyorum.” dedi.

Hamile olduğunu çıtlattığında, bir şişe şampanya açmış ve artık evlenme teklifinde bulunmanın kaçınılmaz olduğunu söylemiş. Tieresse buna karşı çıkmış, aradaki mesafe konusunda endişelendiği gibi, onu   yeterince tanıyıp  tanımadığından da emin değilmiş. O ise, Tieresse’nin istediği her şeyi yapacağını söylemiş.

“Gözlerimi kör eden bir cazibesi vardı” dedi.

Evlenmelerinden iki ay sonra Tieresse’yi dövmüş.

“Sanırım, hemen önüme diz çöküp ağlasaydı, özrünü kabul ederdim. Ama o, benden özür dilememi istedi.” dedi.

“Neden senden özür dilemeni istedi?” diye sordum.

Tieresse, “İşe olan bağlılığım sebebiyle kendini aşağılanmış hissettiğini söyledi.” dedi.

Ona, pazarda anneme kötü gözle baktıktan sonraki gün ortadan kaybolan adamı hatırlattım.

Tieresse, “Evet, bu hikâyeyi iyi hatırlıyorum. Bazen intikam alma isteğinin ne kadar ilkel olduğunu düşünüyorum. Babana hayranım. Tanıştığımız gün senin de onunla aynı sadakate sahip olduğunu anlamıştım.” dedi.

“Ben, onun kadar güçlü değilim.” dedim.

Tieresse, “Tıpkı benim gibi sen de kendini şaşırtabilirsin.” dedi.

Tieresse, Reinhardt'ın doğumundan iki ay önce onu terk etmiş.

“Merak ettiğin ve bana sormak istediğin herhangi bir şey var mı?” diye sordu.

“Evet.” dedim. “Baban biliyor muydu?”

“Bazı evliliklerde aşk olmaz.” dedi. “Babam gibi evlilikte aşkın ne olduğunu bilmeyen insanlar, başkalarının buna sahip olabileceğini asla düşünmezler.”


Evet, hata yapmıştım. Moss'unki bir mantık evliliğiydi, kariyeri için ona ihtiyaç duyduğunu ve papaz kocasının da ona ihtiyacı olduğunu, söylentileri bastırmak için kadınlara ilgi duyduğunu göstermesi gerektiğini düşünüyordum. Bir restorana gitmek için birlikte dışarı çıktıkları zaman el ele tutuştuklarına hiç şahit olmadım, hatta birbirlerine dokunmuyorlardı bile. Hiçbir zaman uzaktan bile olsa romantik bir şey yaptıklarına şahit olmadım ve bu yüzden evliliklerini mantık çerçevesinde yürüttüklerini tahmin ediyordum, çünkü beni yanıltacak herhangi bir davranışlarını görmemiştim, hiçbir ortak zevkleri yok gibiydi. Duygusuz ilişkilerine dayanarak aşk kapasiteleri hakkında varsayımlarda bulunmaya başladım. Büyük bir kilisenin papazı olduğunu düşünerek onun hakkında değerlendirmeler yaptım. Şimdi bütün bunlarda yanılmış olup olmadığımı merak ediyordum, hem de çok merak ediyordum. Karısının kayboluş öyküsünün onu üzeceği hiç aklıma gelmemişti. Belki de Moss, benimle oynuyordu. Belki de baştan beri düşüncelerimde haklıydım ve bana sadece rol yapıyordu. Ama ya yanılıyorsam? Gerçekten de acı çekiyor gibiydi ve bu durumu düzeltmem gerektiğini hissettim.


Moss'a, “Kocan için gerçekten üzülüyorum. Ancak bazı sorunların çözümü yoktur. Bunun için üzgünüm.” dedim.


Nebraska, Lincoln'daki Fıçı adındaki bir barda genç bir kadın yanıma gelip oturdu ve ona bir içki ısmarlamak isteyip istemediğimi sordu. Daha önce onun altı ya da yedi kızla birlikte yuvarlak bir masa etrafında sohbet ettiklerini fark etmiştim. Başımla masama oturabileceğini işaret ettim,

“Arkadaşlarınızla bahse mi girdiniz?” diye sordum.

“Hayır. Henüz vakit çok erken olsa da, her akşam burada buluşuyoruz.” dedi.

“Bak sana ne diyeceğim, orada otururken dikkatimi çektin. İstediğin kadar içki ısmarlayabilirim ama şu anda sana ancak bir içki ısmarlayabilecek kadar zamanım var. Ardından sana iyi geceler demek zorundayım, çünkü St. Gregory'de öğretmenlik yapıyorum ve eğer gecikirsem kıçıma tekmeyi basarlar." dedim.

“Şaka yapıyorsun değil mi! Vay, sen gerçekten St. Gregory'den misin?” dedi.

“Görünüş aldatıcı olabilir.” dedim.

Garsondan bir votka Collins istedi. Sosyal hizmetler dalında yüksek lisansını bitirmek üzere olduğunu ve çocuk kaçakçılığı mağdurlarına yardım konusunda çalıştığını söyledi. Dünyada onun gibi insanların olduğunu bilmek beni rahatlattı. Onu büyük bir dikkatle dinledim. Hesabı ödedim, yanağından öpüp iyi geceler diledim.

Kansas'a yerleştiğimden beri, her zaman gittiğim lokantadaki garsonları saymazsam, bir restoran veya barda benimle konuşan ilk kişi o oldu. Yoksa beni takip eden bir dedektif miydi, konuşmamızı kayda aldı mı diyerek kuşkulandım. Ama bu mümkün olamazdı. Kapıdan içeri girene kadar ben bile orada içeceğimi bilmiyordum. Onu daha önce görüp görmediğimi anımsayamadım. Tanrı elinizi tutmaya başladığında, her yerde onu görürsünüz. Buna bazen paranoya da derler.

(Devam edecek)

MASUM BİR ADAMIN İTİRAFLARI - BÖLÜM 65/4


Stream ve Moss'la olan ateşli tartışmamızın ardından, öğleden sonra Olvido’yu aradım ve ona kısa bir sorum olacağını söyledim.

“Teksas’ın masum birinin idam edilemeyeceğine dair bir kuralı var mı hala?” diye sordum.

“Aynı kural geçerli. Sen şimdi niye  bunu kafana takıyorsun ki?” dedi.

“Bilmiyorum.” dedim. “Uyuyamıyorum, belki travma sonrası stres bozukluğum var. Hayatta olmamın nedenini anlamaya çalışıyorum.” dedim.

“Hayattasın, çünkü sonunda t.lı bir Federal yargıca denk geldik. Bu bakımdan şanslısın.” dedi.


“Aynı zamanda harika bir hukukçu ekibim olduğu için şanslıyım.” dedim.

“O da var tabii.” dedi. Telefonun karşı ucunda gülümsediğini hayal ettim.


Tartışmalarımız, en azından şimdilik, kendimden şüphe duymama son vermişti. Bir sürahi dolusu taze limonata yaptım, kırılmış buz ve nane ilave edip uzun bir bardağa boşalttım ve onları alıp dere kenarına gittim. Bir yusufçuk bulutu üzerimden geçti ve havada bir vızıltı onu takip etti. Limonatamdan bir yudum aldım. Haklı olduğumu biliyordum. Belki bu benim için yeterliydi.

Yoksa gitmelerine izin mi vermeliydim?

Stream'e söylediğim gibi, planımın amacı,  gerçekten caydırıcılık ise, hedefime zaten ulaşmamış mıydım? Ve eğer böyle bir amacım olmasaydı, bu işlere girişir miydim? Şimdi onları salıverirsem, bu benim için ne anlam ifade ederdi?


Stream, bana “Bu yaptığın büyük saçmalık” dediğinde haklıydı. Gerçekten saçmalamıştım. Fakat onun düşündüğü gibi değildi. Her şeyi inceden inceye planlamıştım ve eğer bana soracak olursanız, bunu oldukça iyi yaptığımı söyleyebilirdim. Fakat sonunun nereye varacağını tam olarak tasavvur edememiştim. Onların suçu ölümü hak etmiyordu belki ama benim de hapse geri dönmeye hiç niyetim yoktu. Benim hatam, aynı onların yaptığı gibi, oyunun son hamlesini iyi hesaplayamamış olmamdı. Tabii, devlet görevlilerini kaçırmam sebebiyle hapse geri döndüğüm takdirde diğer mahkûmlar arasında ünlü olabilirdim fakat gardiyanların hayatımı kolaylaştıracağını beklemek yersiz olurdu. Onların acımasız zulmünü ve beni ilk kez gaza boğduklarında aldıkları zevki hatırladım. Kimyasalların tadını, kırılmış dişimin pürüzlü kenarını, yaşlar içinde kükürtle yanan gözlerimi hatırladım. Moss ve Stream ile benim aramda karşılaştırma yapmam kolaydı. Onlar, İskoç viskisi ve şarap içip zaman zaman ev yapımı yemeklerin tadını çıkarıyorlardı. Kitapları ve televizyonları vardı. Ve en önemlisi, onurlarıyla oynamamıştım. Fakat duruşma anımı gözümde canlandırdığımda, onlara gösterdiğim nezaketin hiç de önemli olmayacağını biliyordum.


Limonatamı bitirdim ve kararımı verdim. Eğer ikiyüzlülük ya da tutsaklık arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsam, her seferinde ilkini tercih edecektim.


Ertesi sabah MRE sistemini kontrol etmek ve çöp torbasını çıkarmak için aşağı indim.

Moss, “Bugün yirmi beşinci evlilik yıl dönümüm.” dedi.

İçine çöplerini atabilsin diye çöp torbasının ağzını açıp uzattım.

“Ben sadece on dört ay evli kalabildim.” dedim.

"Kaybolmuş olsaydı, siz ne düşünürdünüz ya da eğer siz kaybolsaydınız o ne düşünürdü?” diye sordu.

“Sen ve John benimle artık iyi polis, kötü polisi mi oynayacaksınız?” dedim.

Stream’e baktı, daha sonra bana dönüp,

“Size hiçbir zararı olmayan kocama bu kadar kayıtsız kalmanızın nedenini gerçekten merak ediyorum.” dedi.

“Hayır, hiç de kayıtsız değilim ama seni uygun şekilde cezalandırmanın başka bir yolunu düşünemiyorum, bu ona herhangi bir zarar vermez, değil mi?” dedim.

“Evet, belki zarar vermez ama ben de sana kasıtlı olarak bir zarar vermedim.” dedi.

“Bana ölüm cezası hükmünü vermenizden sonra, avukatım davayı kazanmak için en güvendiğimiz dalın kırıldığını söyledi, çünkü Federal mahkemelerin aksine, Teksas mahkemelerinin, masum olan birinin infaz edilemeyeceğine dair yazılı olmayan bir kuralı varmış.” dedim.


“Bay Zhettah, başınıza gelenler için üzgünüm.” dedi. “Keşke zamanı geri alabilmem mümkün olsaydı.”


“Sizin gibiler, ölüm yoluna giren herkesin aklına İsa gelir, derler. Soruma cevap vermediğinin farkındayım.” dedim.


Çöp torbasını Stream’in demir parmaklıklarının dışına uzattım ve

“Çöp?” dedim. Oturduğu sandalyeden kalkmadan

“Bugün bana soru sormadın” dedi.

"Sormamış mıydım?" Moss bir şeyler mırıldanmaya başlamıştı, ancak neden bahsettiğinden emin olamadım.


Tieresse'nin, neden bana önceki evliliğimi sormadın dediğinde, onunla görüşmeye başlayalı yaklaşık üç ay olmuştu.

“Merak etmiyor musun?” diye sormuştu.

“Şimdiye kadar sen de bana  hiçbir kız arkadaşımı sormadın ki.” dedim.


“Belki bir gün ben de sana onları sorabilirim ama seninki aptalca bir karşılaştırma. Bildiğim kadarıyla kız arkadaşlarından biriyle nikâh masasına oturup ona ölüm ayırana kadar birlikte olmaya söz vermedin.” dedi. Ölüm ayırana kadar derken gülümsemişti.

“Peki, hadi bana ondan bahset o zaman.” dedim.

“Madem ısrar ediyorsun, amor.” derken yine gülümsüyordu.

*TSSB: Travma Sonrası Stres Bozukluğu

(Devam edecek)