KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

28 Aralık 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 123

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Yılın son haftasında soruları yine sevgili DeepTone/Sade ve Derin belirledi. Yeni yılı karşılamaya hazırlandığımız şu günlerde arkadaşımız doğal olarak yeni yıl hakkında neler düşündüğümüzü sormuş. Haftanın konusu şöyle:

"Yeni yıla girmekle ilgili düşünceleriniz, duygularınız nelerdir? Heyecan duyuyor musunuz? Beklentileriniz var mı? Eskiden girdiğiniz yeni yıllarla ilgili, yeni yıl gecesi ile ilgili anılarınız var mı? Hazırlık yapacak mısınız? Yoksa herhangi bir gece mi sizin için? Yani bu konularda istediğinizi yazabilirsiniz. Herhangi bir soruya cevap verebilirsiniz. Aklıma gelmeyen konu da olabilir?"

Bazılarının "gâvur" bazılarının ise "Beyaz Türk" olarak tanımladığı bizler, yeni yıl olayına inanç temelinden bakmayız. O günlerde camiye, havraya ya da kiliseye gidip ibadet etmek aklımızın ucundan dahi geçmez. Jesus Hazretlerinin Aralık ayının 25'inde doğduğuna dair Hıristiyan söylentilerinin ise aslı astarı yok. Noel'i dinin gereği olarak gören inanç sahipleri, önünde saygıyla eğilip mum yaktıkları ilâhi figürün Jesus değil, Hint ve Perslerin pagan Tanrısı Mitra  olduğunun farkında bile değiller. Ama olsun, onları mutlu ediyorsa buna hiç itirazım yok. Bana gelince, yeni yıl, benim nazarımda 365 sayfalı boş bir defter. Ömrüm kifayet ettiği takdirde defterimi son sayfasına kadar doldurur ve yeni bir defter almaya hak kazanırım. Elbette gönlümden geçeni yazamam bu  deftere. Her zaman olduğu gibi yine bazen elem bazen neşe içerecek bu sayfalarım doğanın kaçınılmaz bir sonucu olarak.

Bu duygu ve düşüncelerle karşılarım yeni yılı her sene. Önce, son sayfalarını yazmakta olduğum defterime bakar, o yıl başıma gelen acı ve tatlı olayları düşünür, yaptıklarımı ve yapamadıklarımı gözden geçiririm. Kısa bir değerlendirmeden sonra üzerinde fazla durmam, olan olmuş, geçen geçmiş der, önüme bakarım. O esnada kaçınılmaz olarak bir hüzün çöker üstüme. Aslında giden koca bir yıldır ömrümden. Geri dönüşü olmayan bir şekilde gitmiştir giden, bilinmeze doğru. Sonra, yeni bir defter açılır önüme...

Eskiden, aklımın ermediği çocukluk yıllarımda yeni yıla girerken heyecan kaplardı içimi. Hedefime bir yıl daha yaklaşacak, bir yaş daha büyüyecektim çünkü. Gelecekte her şeyin iyi olacağını düşünürdüm, işlerin kötü gitme ihtimalini getirmezdim hiç aklıma. Gece, saat tam 12.00'yi vurduğunda, yakınlarımıza sarılır, birbirimize iyi dilekler dileyerek kutlardık yeni yılın evimize girişini. O gece, çerez ve meyve (özellikle de muz) atıştırmak, tombala oynamak ve gece yarısı tek kanallı, siyah beyaz TRT ekranında dansözün çıkmasını beklemek başlıca eğlencelerimizdi. 

Güzel, eğlenceli geçen yılbaşı gecelerim oldu ama yalnız başına bir otel odasında geçirdiğim bir yılbaşı gecesi var ki onu hayatım boyunca asla unutamam. Üniversiteyi kazandığım seneydi. Puanım yetmediği için yurtta yer bulamamıştım. Basit bir oteldi. Televizyon salonunda Anadolu kırsalından gelen birkaç kişi vardı. İlk kez evimden, ailemden ayrı ve hiç kimseyi tanımadığım bir şehirde tek başımaydım. Saat sekiz sularında odama çıktım. Yatağıma uzandım ve battaniyeyi çektim başıma. O zamanlar yılbaşının sıradan bir gün olduğunu hiç düşünmemiştim. Anlatması zor buruk bir geceydi.

Gençlik yıllarımda ve sonraki dönemde mezeler, alkol ve benim açımdan yılbaşı gecesiyle özdeşleşen pastırma girdi sofralarımıza. Sonraları bu özel geceyi dışarıda geçirmenin ve fazla alkol almanın keyiften çok eziyet verdiğini fark ettim. Bu yüzden uzun zamandan beri yeni yılı ailecek evimizde karşılıyor ve gece boyunca az miktarda alkol alıyorum. Çocukluğumuzun yeni yıl heyecanı kalmadı artık. En son hangi yılbaşında heyecanlandığımı sorarsanız, cevabım Milenyum olur. Milenyumu yaşamak her nedense büyük bir ayrıcalıkmış gibi gelmişti o zaman bana. Bu ayrıcalıklı durumun hiçbir işime yaramadığını anlamam fazla sürmedi. Şimdi yeni gelen yıllar beni heyecanlandırmıyor artık. İyi dileklerde bulunmak adet olmuş ancak bunun hiçbir yararı yok, biliyorum. Karamsar değilim, umutlarım var. Diğer taraftan karşılaşacağım bütün olumsuz sonuçları kabullenmeye de hazır hissediyorum kendimi. Bu bana büyük güç veriyor. 

Yeni yıldan beklentim ne olabilir ki. Noel Baba'nın çuvalında oyuncaktan başka bir şey yok, o da yaramaz artık işime. Bireysel olarak büyük beklentilerim yok. Evet yok, şanslı sayıyorum kendimi, çünkü büyük hayal kırıklığı yaşamayacağım bu yüzden. Ama ülkem adına güzel şeyler bekliyorum. İnsanlarımızın artık akıllarını başlarına toplamaları, doğruyu görmeleri gerekiyor. Zengin fakir arasında gelir farkı inanılmaz ölçüde açılmış, adalet ve eşitlik kavramları ortadan kalkmış, ellerine aldıkları diplomalarıyla gelecek umutları sönmüş gençlerin. Toplumun en yoksul kesimi cellâdına aşık olurken, ekonomik durumu nispeten daha iyi, sorgulayan, batı kültürünü benimsemiş insanların yoksulların yanında saf tutması ne tuhaf! Kendisine kulluk etmeyen halkı eşek olarak gören vampir kanı seviyor. Bu yüzden beklediğim değişimin kanlı mı, kansız mı olacağı müphem. Ama umut içindeyim bu yıl. Defterlerimizin bir sayfasına yazacağız. "Sonunda kurtuldu vatan, Osmanlının son kalıntılarından. Özgürlüğü seçti, kurtuldu insanımız kölelikten." Büyük uyanış! Evet, bu benim büyük umudum. Umarım bu yıl şans getirir, hayallerimiz yeşerir yeniden. 

Evet, yeni yılda yeni bir defter açılacak her birimizin önümüze. O defterin sayfalarına neler yazacağız, hangimiz sonunu görecek defterinin, bilinmez. Umudumuzu koruyarak alacağız kalemi elimize, şansımız kılavuzluk edecek bize. Umudumuz sağlık olsun, şansımız bol olsun, huzurumuz yerine gelsin, kötülükler son bulsun.  

22 Aralık 2021 Çarşamba

ASKERİN DÖNÜŞÜ - ERNEST HEMINGWAY

Kitabın Adı: Askerin Dönüşü

Yazar: Ernest Hemingway

Çeviren: Mehmet Harmancı

Sayfa Sayısı: 160

Yayınevi: Oda Yayınları 

Türü: Öykü

Ernest Hemingway (1899-1961) Nobel ödüllü, Amerikalı bir yazar. Oldukça hareketli bir yaşam süren yazarın en tanınmış eseri İspanyol İç Savaşını konu eden  "Çanlar Kimin İçin Çalıyor". Gönüllü olarak Birinci Dünya Savaşına katılan Ernest Hemingway, İtalya'da Avusturyalılara karşı mücadele ettiği sırada ağır şekilde yaralanır. Savaş sonrasında uzun yıllar gazeteci olarak Türkiye dahil pek çok Avrupa ülkesini gezmiş. Toplam dört kez evlenen yazar sadece Avrupa'da değil seyahatlerini Afrika ve Küba'da sürdürdüğü sırada öykü, roman, otobiyografi ve anı türünde pek çok eseri mevcut. Uçak kazası dahil başından birçok ölümcül olay geçmesine rağmen hayatta kalmayı başaran yazar yaşamına intihar ederek son vermiş.

Hemingway, kitaplarında oldukça sade ve anlaşılır bir dil kullanmış. İyi bir gözlemci olduğunu yarattığı karakter tasvirlerinde gösteriyor. Bu yönüyle en sevdiğim yazarlardan biri olan Jack London'a benzemekte. "Askerin Dönüşü", içinde on dokuz kısa öykünün bulunduğu bir kitap. Bazı öykülerinin başına kısa epigraflar eklemiş. Öyküler genel olarak Orta Avrupa ve İtalya'da Birinci Dünya Savaşının hüküm sürdüğü topraklarda geçiyor. 

Yazarın okuduğum bu ilk kitabı olması sebebiyle üslûbu karşısında biraz şaşırdığımı itiraf edeyim. Basit şekilde anlattığı olay, mekan ve karakter aktarımlarında süslü cümlelere gerek duymamış yazar. Diğer taraftan özellikle diyaloglarını gerçekçi buldum. Savaş yıllarında toplumun içinde bulunduğu koşulları yarattığı karakterler üzerinden gayet güzel yansıtmış. Okuduğum kitabın basım yılı 1983. Yeni baskısı yapılmadığı için temin etmek zor. Çeviriyi yapan Mehmet Harmancı hakkında bazı olumsuz değerlendirmeler yapılmış olsa da fazla rahatsız olduğumu söyleyemem. Zira biraz farklı bulduğum üslûbun yazardan mı yoksa çeviriden mi kaynaklandığı hususunda bir hüküm verecek durumda değilim. Bu konuda bir şey diyebilmem için Hemingway'in en az bir eserini daha okumalıyım. "Askerin Dönüşü" yazarın fazla tanınmış kitaplarından biri değil fakat öyküleri hem kurgusal hem de üslûp bakımından başarılı buldum. Zevkle okuduğum bu güzel öyküler ne yazık ki akılda pek kalıcı olmuyor. Che Ti Dice La Patria? (Vatan sana ne der?) öyküsünün başında yer alan epigrafta, arenada boğanın boynuz darbesine maruz kalan Matador Maera'nın son anları şöyle anlatılıyor:

"... Doktor, pikador (*) atlarına dikiş yaptığı ahırdan geldi koşa koşa. Önce ellerini yıkadı. Yukarı tribünlerde kıyamet kopuyordu. Maera her şeyin önce büyüdüğünü, büyüdüğünü sonra küçüldüğünü daha küçüldüğünü hissetti. Sonra her şey hızla çevrilen sinema filmi gibi daha hızlı, daha hızlı dönmeye başladı. O sırada öldü Maera.

(*) Matador sahne alıp boğayı öldürmeden önce boğayı yoran kimse

21 Aralık 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 122

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili DeepTone/Sade ve Derin belirledi. Arkadaşımız aile içi ilişkilerimizde aklımızda yer etmiş, nostaljik ve espritüel söz ve davranışlarımızdan bahsetmemizi istemiş. Haftanın konusu şöyle:

"Size, ailenize, akrabalarınıza özel davranışlar, sözler, espriler, aktiviteler var mı? Aile içi gelenekleşmiş hareketler?"

İster istemez insanın aklı eskilere gidiyor. Çocukluk ve gençlik yıllarım Girit göçmenlerinin arasında geçti. Komşularımız, mahalle esnafının neredeyse tamamı, "Macır" dediğimiz Girit ve Balkan muhacirlerinden oluşuyordu. Yaşlıların çoğu Türkçe konuşmasını beceremezken benim yaşıtlarım doğru dürüst Giritçe öğrenemeyen ilk kuşak olmuştu. Eskiden evlerimizde yaygın olarak konuşulan Giritçe zaman içinde önemini kaybetti. Fakat annemizin biz çocuklarına yemek yedirirken "anikse bukasu-aç ağzını" deyişi hâlâ kulaklarımdan silinmedi.

On yaşıma kadar dedemin radyo başına geçip 19.00 ajansını dinlemesini, akşamları ailecek radyodan arkası yarın adıyla radyo tiyatrosunu kaçırmadığımızı hatırlıyorum. Uzun yaz gecelerinde kapılarımızın önüne çıkıp büyük bir keyifle çiğdem çitlerken derin sohbetlere dalardık. 

Evlenip çoluk çocuğa karışınca tamamen farklı bir hayatım oldu. Yoğun iş hayatımda fırsat buldukça ailecek arabaya binip bir yerlere giderdik. Genellikle plânsız olurdu gezmelerimiz. Çocuklarımızın her ikisi de küçükken yerlerinde duramazlardı ama arabaya biner binmez sesleri kesilir ve uyuklamaya başlarlardı. Bu tür kısa gezmelerde kafamızı dinliyorduk biraz. Nadir de olsa uyumadıkları da olurdu çocukların. Onlarla yolculuk esnasında türlü oyunlar üretirdik. Radyoda daha önce duymadığımız bir müzik parçası çaldığında ona remix yapar, yeni sözler uydurur hep bir ağızdan söylerdik. Mesela onlardan biri "U-çak, Uu-çak" parçasıydı. Elbette kimse bunun bizlere ne anlam ifade ettiğini bilemez. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen o güzel anları hatırlarız. Arabayla gezmelerimiz bir yere gitme amacı taşımazdı bazen. Çocuklar önümüzde giden bir arabayı gözüne kestirir, o arabayı takip edelim derdi. Takip ettiğimiz araç bir yerde durup park ettiğinde ya da olmadık bir yola girdiğinde sonlandırırdık oyunu. 

Kdz. Ereğli'sindeydik. Kızım henüz üç-beş yaşlarında. Oltalarımızı aldık, sahilde balık tutacağız. Annesi ısrarla arabanın arka koltuğuna oturmasını tembihlediği için kızım da arkada oturmak istiyordu. Ben hem mesafe yakın olduğu için hem de bana daha yakın olmasını istediğimden yanımdaki koltuğa oturttum. Kızım annesinin sözünü düşünerek biraz huzursuz olmasına rağmen sesini çıkartmadı. Sahilde balıkçı teknelerinin arasında ağır ağır ilerliyorduk. Elli metre kadar yolumuz kalmıştı. Yerdeki hız kesici kasisi gördüm ve hızımı düşürdüm. Zaten ağır gidiyordum ama kasis nedeniyle arabanın sallanması, kızımın ağzını torpidoya hafifçe çarpmasına neden oldu. Dudağını ısırmış olmalıydı, elindeki kanı görünce ağlamaya başladı. Bana öyle bir sitem ediyor ki anlatamam. Senin yüzünden oldu, annem arkaya oturmamı istemişti diye sızlanıp duruyordu. Aradan yıllar geçmesine rağmen o anı unutmadı. 

Oğlum özgürlüğüne düşkün bir çocuktu. Fırsatını buldukça kaçardı evden. Haliyle nereye gitti, aman başına bir şey gelmesin diye korkardık. Bir keresinde Irak, Erbil çarşısında alışverişe dalmışken yine bizi uyutarak başını alıp gitmiş ve bize hayatımızın dramını yaşatmıştı. Kdz. Ereğli'sinde eşim de çalıştığı için evde çocuklara bakan yatılı bir ablamız vardı. Bazen o bile boşta bulunup kaçmasına engel olamazdı çocuğun. Eşim okuldan döner dönmez durumu öğrenince panikle bana telefon eder (cep telefonu henüz icat edilmemişti o zamanlar), yirmi kilometre mesafeden gelip yakalar eve teslim ederdim haylazı. 

17 Aralık 2021 Cuma

AÇIKLA BANA BU IŞIĞI - CEZMİ ERSÖZ

Kitabın Adı: Açıkla Bana Bu Işığı

Yazar: Cezmi ERSÖZ

Sayfa Sayısı: 272

Yayınevi: Tekin Yayınevi 

Türü: Deneme

"Açıkla Bana Bu Işığı", Cezmi Ersöz'den okuduğum ikinci kitap. Daha önce "Beni Asıl Hayat Aldattı" kitabında da, yazarın üslûbunu, olayları ele alışını ve cümlelerinde kendini ele veren karakter yapısını yadırgamıştım. Bu kitap elime geçince yazara bir şans daha vermek istedim. 

Yaşamı boyunca kendini tanıtmak için önüne çıkan bütün fırsatları değerlendirmek suretiyle edebiyat dünyasında bana göre hak etmediği bir üne ulaşmış, okuma zevkimi aşağı çeken bir yazardan söz edeceğim. Bugüne kadar tanıdığın en kötü yazar hangisi diye soracak olursanız, vereceğim cevap tereddütsüz Cezmi Ersöz olur. Peki beni bu kadar öfkelendiren ne? Anlatayım:

Öncelikle Cezmi Ersöz'le yaşıtız, ülkemizin siyasal ve sosyo-ekonomik koşullarını aynı dönemde yaşadık. Çocukluğumuz, öğrencilik hayatımız, farklı şehirlerde bulunmakla birlikte gençlik yıllarımızdaki politik duruşumuz üç aşağı beş yukarı aynı. Hepsi tamam da, kitap yazmak, şiir yazmak başka bir şey be dostum. Cümleleri devirmekle yazar, alakasız iki süslü kelimeyi bir araya getirmekle şair olunmuyor işte! 

Bu adamda içimin almadığı daha başka şeyler var. Çocukluk yıllarını abartılı sözlerle anlatıp kendini acındırırken ülkenin yaşadığı sorunlara dair halkın arasından topladığı bilgileri destansı bir şekilde abartırken yüzeysel tespitlerde bulunması, kullandığı nefret uyandırıcı dil, son derece itici geldi bana. Yazarın babası, Talât Aydemir'in darbeye teşebbüs ettiği yıllarda ordu tarafından zorunlu olarak emekliğe sevk edilen bir albay. Yazar, 12 Eylül askeri darbesi sırasında çok korktuklarını, babasının kardeşiyle bir olup evde ne kadar kitap varsa yaktıklarını anlatıyor. Diğer taraftan "... darbeyi yapanların hepsi babamın yakın arkadaşlarıydı, her gün evimize gelip kahve içerlerdi!" derken Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyini her akşam Cezmi Ersöz'lerin evinde kahve içerken hayal ediyorum. Yazarımız devlete olan güvensizliği babasından almış olacak ki cümlenin devamını şöyle getiriyor: "Babam devlete güven olmaz deyip evdeki psikoloji kitaplarını bile yaktı" Adamın albay emeklisi babası var, askerin emeklisinin bile büyük hürmet gördüğü yıllar... Yani fena bir gelirleri olmasa gerek. O yıllarda ilkokula giden öğrencilerin plastik beslenme çantaları var. Annesi, çoğu zaman "çantana koyacak bir şey yok, arkadaşlarından idare ediver" deyip salıyor okula Cezmi'yi. Cezmi ne yapsın yavrucak, beslenme saatinde utancından başını pencereye doğru çevirip mahzun mahzun dışarıda ağaçları, kuşları seyrediyor. Öğretmeni, küçük Cezmi'nin çantasında yine bir şey olmadığını fark edince, "Ah yavrum, küçük kuşum, yine boş çantayla gelmiş garibim, haydi çocuklar, yemediklerinizden verin arkadaşınıza, o da doyursun karnını biraz" diyor. Gel zaman git zaman, sınıftan pembe çantalı bir kız Cezmi'nin haline acıyor (belki de yakışıklı Cezmi'den hoşlanıyor) ve her akşam onun beslenme çantasını yanına alıp ertesi sabah derse içi dolu olarak getiriyor. O günden itibaren her Allah'ın günü Cezmi'nin çantası, pembe çantalı kızcağız tarafından tıka basa yiyecekle doldurulup sınıfa taşınıyor. Ah zavallı Cezmi'cik sen ne çektin be evlâdım. Hele o annen yok mu, o annen. Konken masasından kalkıp sana bir lokma ekmek bile hazırlayamadı! Madem bu kadar çektirdi sana Cezmi'ciğim, peki bu kitabı, "Canım anneme" diyerek niye o zalim kadının anısına adadın?...

Aslında gereksiz yere fazla uzattığımın farkındayım. Ersöz, kişileri, toplumu, devleti acımasızca eleştirirken kendini müstesna bir yere konumlandıran bir yazar. Gördüğü ilginin bir sonucu olarak narsist bir yanı var.  Edebiyat eleştirmenlerinin Ersöz'ün kitapları hakkında ne düşündüklerini merak ettim. Bazı yazar ve eleştirmenler (muhtemelen kendisini kıramadıklarından dolayı) süslü sözler etmiş yazar hakkında. Cezmi Ersöz bunu bile fırsat bilip "bakın yazılarım hakkında ne güzel şeyler söylüyor yazar arkadaşlar, hepsiyle iyi muhabbetimiz vardır, severler beni" dercesine bütün bu yorumları da sıkıştırıvermiş kitabın arkasına! Bakın PR konusunda adamın yeteneğine lâfım yok. 

Yazdıkları biyografik yaşam öyküsü havasını veriyor fakat tam bir çorba kıvamında. Bir bakıyorsunuz yazar sokakta durup ayakkabısını boyatıyor. Boyacıyla muhabbet başlıyor, adam değme filozoflara taş çıkartan bir tip. Bıraksın sandığını, getir adamı ülkeye cumhurbaşkanı yap. Atma Cezmi ağabey, din kardeşiyiz diyorum içimden. Derken bir şiir patlatıyor. "Ey, uyumlu şizofrenler, hüzünlü benciller, bağışlayın bana bu akşamı!..."  Üstüme alınıyor, kös kös köşeme çekiliyorum.

Yan yana getirdiği sözcüklerden müteşekkil, anlamsız, süslü püslü cümlelerle insanı dumura uğratmakta üstüne yoktur yazarımızın. Tuhaf bir şekilde yaptığı hizmeti edebiyat sanan başta dönemin genç kuşağı olmak üzere büyük bir kitleyi peşinden sürüklemeyi bilmiş. Yurdumuzun her köşesini kasaba kasaba dolaşıp kitaplarını pazarlamak, popülaritesini arttırmak için gayretleri takdire şayan olup fakir taşra kitapçılarından yol parası istemediğini, otel parasını bile bazen cebinden karşıladığını dile getirmesi, kendisinin ne kadar yüce gönüllü! olduğunun kanıtlamıştır.

Melankoli, aşka dair afili konulara da el atan yazar, gerçek ve kurgusal arası bir çizgide yol alan tuhaf ilişkilerini şizofren boyuta taşımış. Bir dediği bir dediğini tutmayan, ilişkilerinde başarısız, tuhaf bir adamcağızın portresi bırakmıştır zihnimin arka koridorlarında. 

Aslında kendisini gayet iyi tanır. Nasıl yazdığını şu cümlede açık bir şekilde anlatır yazar:

"Ben yazarken kendi yüzüme tükürüyorum." Başka söze ne hacet...

13 Aralık 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 121

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Duygu'nun Mekânı / Duygu Emanet belirledi. Güçlü kalemiyle yazdığı fantastik romanlarıyla okurlarının beğenisini kazanan arkadaşımız bu kez bizlere okuduğumuz roman ve filmlerin kurguları ve senaryoları üzerinde değişiklik yapma yetkisini verirken ilginç sorular sormuş. Haftanın konusu şöyle:

"Elinizde olsa kitap, film, anime, dizi, vs. herhangi birinin finalini ya da belli bir bölümünü değiştirmek ister miydiniz? Nedenleriyle birlikte nasıl bir değişiklik yapmak istediğinizi yazınız."

Okuduğu kitapların ya da izlediği filmlerin bir bölümünü değiştirmeyi aklından geçirenlerin hayal dünyaları hayli geniş olmalı. Hayal kurmak konusunda pek iyi sayılmam. Ama varsayalım, telif meselesini çözüp bildiğim bir eser üzerinde kurgusal bir değişiklik yapma yetkisi geçti elime. Kullanır mıydım bu gücümü? Yavaş yavaş tuhaf duygular sarıyor bedenimi. Düşünüyorum, olaylar, karakterler, hayal ürünü de olsa yapacağım değişikliklerle onların kaderlerine müdahale etmiş olmayacak mıyım? Sanal, manal ne fark eder. Sözgelimi o alemdeki kader de sanal. Sanal karakterlerin sanal kaderlerini değiştirmeye hakkımız var mı?  

Hayır, şaka yapmıyorum. Yazar dediğin Tanrı gibidir. Öyle değil mi? Öyküleri, romanları ve senaryoları üreten yazar, eserinin içindeki olayları ve karakterleri bizzat kendisi yaratır, yoktan var eder, varken de yok eder. Ol der olur, bu kadar basit. Bütün yazarlar bir bakıma sanal birer Tanrı rolüne soyunurlar. Elbette farkında olmazlar bu değişimin. Biraz düşünürseniz, edebiyat dünyasının çok Tanrılı bir sistemi vardır. Bu sistem dahilinde yer alan yazar Tanrılar Yüksek İstişare Konseyinin ilk toplantısında önemli hususlardan biri "telif" başlığı altında ele alınmıştır. Buna göre yazar Tanrılar, yarattıkları edebi alemin ve içinde yer alan canlı cansız her türlü nesnenin sahibidir. Kurdukları düzen ne maksatla olursa olsun bir başka Tanrı yazar tarafından kopyalanamaz, düzeltilemez, değiştirilemez. 

Büyük toplantının sonuna doğru beklenmeyen bir şey olmuş, gerçek Tanrı kendini göstermişti. Salonun çatısı açılmış, mavi bulutlar arasında, ağzından alevler saçarak konuşuyordu. "Ey kendini Tanrı sanan miskin yazarlar! Hele durun bakalım, size bu ilhamı veren kim? İçinde yaşadığınız gerçek evrende size göstermeseydim güneşi, söyleyin bana, ne işe yarardı o velfecri okuyan gözleriniz?" Bütün yazarlar ağızlarını açmış, hepsi Tanrı'nın bu sözlerini duyunca dona kalmıştı. Bir yandan da hak veriyorlardı ona. Öyle ya kurdukları en uçuk hayallerde bile Tanrı'nın payı, alnı terlememiş olsa bile fikirsel bir emeği vardı. Yüksek İstişare Konseyi Başkanı, saygıyla başını eğip sağ elini Tanrı'ya doğru uzatırken "Tanrı haklı," dedi, yanındakilere. "Onu da aramıza almalıyız. Başka çıkar yolumuz yok. Hiçbirimiz altından kalkamayız bu külfetin. İyisi mi başkanlığı ona devredelim. Kendisi durumumuzu görsün, elini vicdanına koyup bizden ona göre telif hakkı istesin."

Gök gürültüsüne benzer bir patırtı koptu. Salon parlak bir ışıkla aydınlanırken yazarlar korkudan birbirlerine sokuldular. İlâhi bir ses deldi sessizliği. Tanrı konuştu: "Bre cühelâ ordusu. Hepiniz okumuş yazar olmuşsunuz ama kafanızda kuş kadar beyin yok. Beni uyduruk konseyinize başkan yapıp aklınız sıra durumu kurtaracağınızı mı sandınız?" Büyük salonda hazır bulunan bütün edebi erkân zangır zungur titrerken hep bir ağızdan yalvarıyordu. "Estağfurullah, ya Rabbimiz! Estağfurullah!"  Tanrı, öfkeyle meclise seslendi, gür sesi ortalığı inletmişti. "Neyiniz var, bana telif ödemek cüretinde bulunuyorsunuz? Haddinizi bilin! Sizden bir şey istemiyorum. Sadece birbirinize saygı gösterin yeter. Işık olun bütün insanlara, paylaşın bildiklerinizi, örnek olun, önder olun halkınıza... Hepsi bu kadar."

O toplantıda ben de vardım. Yok, davetli olarak değil, o zamanlar küçük bir çocuktum daha. Hatta gerçek miydi, rüya mıydı tam olarak hatırlamıyorum. Aradan epey zaman geçti tabii. Yazarların arasına sızmış, bir pundunu bulup kapının arkasına saklanmıştım. Bütün konuşmaları dinlemiştim o zaman, hiç sesimi çıkarmadan. Hâlâ tüylerim diken diken olur o anları düşündüğümde. Bu yüzden roman olsun, film olsun hiçbir eserin kurgusunu değiştirmeyi aklımın ucundan bile geçirmem. Sanki, bilmem ki nasıl söylesem, sanki kadere müdahale etmişim gibi gelir bana. Korkarım tabii bu durumlardan. Siz de şahit olduğum o olayı birebir yaşasaydınız hak verirdiniz bana. Fakat, türü gereği içinde gerçeküstü karakter ve olaylar barındıran masal, mitoloji ve fantastik öyküler dışında kurgularda karşıma çıkacak bütün absürd olaylara el atmak, onları mantık çerçevesinin içine almak isterim. Amacım bütün taşların yerli yerine oturması ki Tanrıların buna ses çıkartacağını pek sanmıyorum.  

8 Aralık 2021 Çarşamba

MOMENTOS - MAVİ YALAN


Mutluluk nedir Abidin, bana çizebilir misin resmini? Abidin, Nazım'ın bu isteğini şarta bağlamış şiirinde. Değil sözcükler, şiirlerin en dokunaklısı bile kifayetsiz kalır mutluluğu anlatmak için. Dün sabah (gecelerim hayli uzun olduğu için sabahlarım biraz geç olur benim) yatağımdan kalkar kalkmaz heyecan içinde geçtim bilgisayarımın başına. Momentos'un mesajını gördüm. Kıymetli blogdaşım, seçtiği bir yazımı seslendirmiş Podcast kanalında. Beni ne kadar mutlu ettiğini sözcüklere sığdırmam mümkün değil.

Mavi Yalan, beş yıl önce kaleme aldığım, isyankâr, hayatın acımasızlığını sorgulayan bir yazıydı. Taktım kulaklığımı, Momentos'un sesine kulak verdim. Yazının bir yerinde Uğur'un ve Deniz'in adı geçiyordu. Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra fikirleriyle herkesi kendine hayran bırakan değerli bir düşünce adamı, mesleğine kendini adamış bir gazeteciydi Uğur Mumcu. Momentos'u dinlerken müthiş bir duygu seline kapıldım. Duygusallığımın bir nedeni onun kahpece katledildiği meş'ûm günü bir kez daha hatırlamış olmamdı muhtemelen. Bir diğer neden, bozuk dünya düzeni, adaletsizliğe karşı isyanım. Ve elbette yazımın Momentos tarafından seslendirilmeye lâyık görülmesinin verdiği gurur ve bunun getirdiği mutluluk.

Her insan gibi ben de kendimle gurur duyduğum birçok an, birçok olayla karşılaştım hayatımın değişik dönemlerinde. Bunların hiçbiri, yazımın sevgili Momentos tarafından seslendirilmesinden duyduğum gururu, mutluluğu yaşatmamıştı bana. Çünkü onların hepsi yapmam, başarmam gereken şeylerdi. Yaşamın getirdiği birer zorunluğun sonucuydu. Bu kez farklıydı, tamamen kendi isteğimle, tamamen kendime ait bir şey üretmiş ve bir şey vermeden bir şey beklemeden ürettiğim o şey başka birisi tarafından beğenilmiş, kullanılmaya, paylaşılmaya değer bulunmuştu.

Bana bu heyecanı, bu gururu, bu mutluluğu yaşatan sevgili Momentos'a teşekkür ediyorum bir kez daha. Güzel ses tonu ve diksiyonu ile yazıma can katmış. Daha önce sevgili Buraneros'un bir yazısını da seslendirmişti. Ne yalan söyleyeyim, Buraneros'un, kendine has, güzel üslûbuyla duygularını dile getirdiği teşekkür yazısını okurken, olayı biraz abarttığını düşünmüştüm. Ne kadar yanılmışım meğer, bu yüzden ona da bir özür borçluyum. Daha önce yaşamadığım, dışarıdan basit gibi görünen ama içine girdiğimde içimi pır pır titreten bambaşka bir duyguymuş bu. Mutluluk aramakla bulunmaz, ne zaman nerede karşımıza çıkacağını bilemeyiz, bazen hiç beklemediğimiz bir anda o gelir bulur bizi...  

Mavi Yalan başlıklı yazımın Momentos tarafından seslendirildiği  Podcast linkini aşağıya bırakıyorum.  

https://open.spotify.com/episode/6Ux0piWHKczuFgqfExtVm3               

6 Aralık 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 120

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Manxcat / Kuyruksuz Kedi belirledi. 2021 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde yeni yılı karşılayan farklı bir konu önermiş sevgili arkadaşımız. Sorulara baktığımda ilk anda bana kolaymış gibi gelseler de cevaplandırırken epey zorlanacağımı hissediyorum. Haftanın soruları şöyle:

"Bu yılbaşında 2022'ye değil de kendi seçtiğiniz bir yıla girme ve o yılı yeni baştan yaşama şansınız olsaydı hangi yılı seçerdiniz? Neden?"

 Pandemiye, ülkenin ekonomik çöküşüne rağmen içinde bulunduğumuz yıl sevindiğim ve üzüldüğüm günler yaşadım. Bu yılı seçmek istemezdim sanırım, o halde geçmişe doğru uzanmam gerekiyor. Yaşadığım yılların sayısına göre seçme şansımın pek çoğunuzdan fazla olduğunu düşünüyorum. Bu avantajlı durumuma rağmen itiraf etmeliyim ki, benim için yine de zor bir seçim.

Tamam, felsefe yapmamaya çalışacağım. Fakat, bana geçmişte yaşadığım bir yılı yeniden yaşama şansı verildiğini bildirseydi omzuma konan bir peri, başımı çevirip ona şu cevabı verirdim; "Şimdi seni gönderenin yanına gidiyorsun ve benim böyle bir şansı kullanmak istemediğimi söylüyorsun."  Çünkü geçmişe dönüp baktığımda en mutlu olduğum yıllarda bile beni az ya da çok üzecek bazı olayların yaşandığını hatırlıyorum. Ancak, emir daha büyük yerden gelmiş, soruyu cevaplamazsam olmaz. O zaman sizi epey gerilere götüreceğim, muhtemelen bir çoğunuz dünyaya henüz merhaba dememiştir o yıllarda. 

Evet, sene 1987. Tamı tamına altı ay önce evlenmişim. Huzurlu bir işim var. İşimi severek icra ediyorum. Mesleğimin ilk yıllarında olmama rağmen yılbaşında aldığım zamla birlikte bana verilen maaş milletvekili maaşlarıyla yarışıyor. Cumartesi ve pazar günleri tatil. Karakaya'nın kara dağları bizim için cennet bahçesi. Eşim sayesinde, geçmiş yılların açığını kapatabilmek için vaktimin çoğunu kitap okuyarak geçiriyorum. Maaşımın küçük bir kısmını harcayıp geri kalan kısmını İsviçre Frangına çeviriyoruz. Pırıl pırıl bir gelecek hayali kuruyoruz. Şimdiki genç mühendislerin asgari ücretle A101 de kasiyer olarak  çalıştığını düşünürken kahroluyorum bu arada. Ama hakkını yemek istemem kimsenin. Duble yollarımız yoktu o zamanlar! Olsaydı belki de daha güzel geçerdi yılımız! 

Eşim ilk çocuğumuza hamile. Onun heyecanı yeter zaten mutlu olmamıza. Ne var ki, yıl kötü başlıyor. Diyarbakır'dan dönüyoruz, eşim, kayınvalidemle birlikte. Yağmurlu bir kış günü... Ergani'ye iyice yaklaşmışız, yol karanlık, iri damlalar tüm şiddetiyle ön camı dövüyor. Karşıdan canavar gibi üzerime gelen kamyonlar yanımızdan geçtikten sonra derin bir oh çekiyorum, bu kez de atlattım diye. Acemiliğimin de payı var bu ürkeklikte. Bazen yoldan çıkıp bankete düşüyorum, yoğun bir sis kaplamış her yanı. Bir anda bir çarpma sesi, büyük bir gürültü... Kaputun üzerinde koyun başları... Farlar kırılmış, iyice kararıyor önüm. Elinde taşıdığı bir çift silâhı üzerimize çevirip gözümüze doğru fener tutan bir köylü beliriyor kapımda. Arabanın içinde panik zirvede. Kayınvalidem kıyameti koparıyor. Pencereyi açıyorum, sağanak tüm şiddetiyle devam ediyor. Kürtçe bir şeyler anlatıyor. Sürünün sahibi olmalı. Kayınvalidem adama, "Kızım çocuğunu düşürecek, sen ne diyorsun?" diye bağırıyor. Adam zor kurtuluyor kayınvalidemin elinden, muhtemelen onun söylediklerini de anlamıyor zaten. Kıpırdayacak halimiz yok. Araba yürüyecek gibi, ama farlar yanmıyor. Adam çekip gitmiş, bu iyi ama ne yapacağız biz şimdi? Bu havada, bu gecenin kör vaktinde kimi bulasın ki yardım isteyesin. Tek umudum baraja dönmek üzere yola çıkmış müteahhit İtalyanların bir aracı, o da çok zor. Bu hava şartlarında yola çıkmak akla zarar. Ya karayolunda sürü gezdirenin aklına ne demeli? Cep telefonu icat edilmemiş daha. Şimdi aman ne kolaylık, ne konfor... Neyse bir ışık görüyorum ta uzaklardan, üzerimize doğru geliyor. Yolun ortasındayız zaten. Şanslıyım, elektromekanik işlerini üstlenen İsviçreli BBC'nin (Brown Boveri) aracı bu. Durduruyorum hemen. Konuşup anlaşıyoruz, onlar önde ben arkada, araçlarının ışığını takip edeceğiz. Ergani'ye kadar yaklaşık on beş kilometre gidiyoruz bu şekilde zor bela. Daha sonra aracı bir benzin istasyonuna çekip taksiyle dönüyoruz baraja, sıcak evimize. Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor hâlâ. 

Her şeye rağmen şanslıyız. Eşimin ve bebeğin sağlık durumu iyi. O akşam arabayı bulmuşlar istasyonda, başında silahlı adamlar nöbet tutuyormuş. Şoför gidip alıyor zabıt tutulduktan sonra. Dava açıyorlar bana. Yedi koyun telef olmuş, hem de hepsi gebe. Yersen. Aksini nasıl ispatlayabilirsin ki, bırakıp kaçmışsın. Hakim diyor, adam ne isterse ödeyeceksin, her biri elli binden üç yüz elli bin. Yok diyorum, hatalı olan ben değilim, avukat tutacağım. Ergani'deki tek avukatı tutuyor, yirmi beş bin veriyorum. Dava sonunda yirmi beş bin daha. Böyle avukat görmedim. O güne kadar hiç avukatlık işim de olmamıştı ya, ama sonrasında da görmedim böylesini. Adam her duruşmada bana mektup yazıyor, duruşmanın seyri hakkında bilgi veriyor. Sonunda kazanıyorum davayı, mahkeme masrafı bile ödemeden. Hemen gidiyor, avukatın bakiye ücretini verip teşekkür ediyorum. 

Neyse ki sonu iyi bitmişti bu serüvenin. Sonra Mayıs ayının sonuna doğru yaşanabilecek en güzel olaylardan birini yaşadık. Oğlum, Fırat gelmişti dünyaya. Maviş gözleri vardı. Mutluluğumuz kanatlandı. Ve o yılın sonuna kadar güzel geçti günlerimiz. O elim kazayı saymaz ve herhangi bir yılı yeniden yaşamak zorunda kalsaydım eğer, 1987 yılını seçerdim muhtemelen. Mesleğimi severek yapıyordum, sevgi dolu bir eş, insanca çalışma saatleri, tatminkâr bir maaş ve ilk çocuğumuzu kucaklayışımız... Tiyatro, sinema gibi etkinliklerden yoksun, şehir dediğin köyden farksız, sebzeleri görünce "biz bunları hayvana veririz" diyen eşim, anne baba evinden uzak yeni bir hayat, her şeye rağmen yine de güzel bir yıl olarak hatırlarım 1987 yılını.  

5 Aralık 2021 Pazar

Mrs. DALLOWAY - VIRGINIA WOOLF

Kitabın Adı: Mrs. Dalloway

Yazar: Virginia WOOLF

Çeviren: Tomris Uyar

Sayfa Sayısı: 192

Yayınevi: İletişim Yayınları 

Türü: Roman 

Virginia, kendimi yakın hissettiğim bir yazar. Onun bilinç akışı tekniğiyle yazdığı en tanınmış eseri olan Mrs. Dalloway romanını herhangi bir ön bilgim olmadan okumaya başladım. Dili, üslûbu ve tekniğini bilmeme rağmen zorlandığımı itiraf etmek durumundayım. Bunun nedeni dilinin anlaşılmazlığı ya da konusunun sıkıcılığı değildi. Modern edebiyatın öncülerinden olan yazar, romanı klasik yönteminden tamamen sıyrılıp eserine şiirsel bir atmosfer ve flash back yöntemiyle filimsel bir zaman oluşturmuş eserinde. Yıllar önce izleyip hiçbir şey anlamadan salonu terk ettiğim, Virginia Woof'un hayatını anlatan "The Hours" filmi geldi aklıma. Bu filmi ikinci kez izlediğimde kafamda bir şeyler canlanmış ve yazarı anlamak hususunda biraz mesafe kaydettiğimi düşünmüştüm. Meğer işin henüz çok başındaymışım!

Mrs. Dalloway, sıradan bir roman değil. Yanılıp bir olay örgüsü aramaya kalkarsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Olayın baş karakteri Clarissa (Mrs. Dalloway) ellili yaşlarda, bir yaz günü akşamı malikanesinde Londra'nın seçkin konuklarına parti verecek yüksek sosyeteye dahil bir hanımefendi. Roman, Mrs. Dalloway'in evi süslemek için çiçek almak üzere sabah evden ayrılışından başlayıp gece partinin sona ermesiyle beraber konukların dağılmasına kadar geçen yaklaşık 12 saatlik bir zaman dilimini kapsıyor.     

"Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı."

Kitabı iyice sindirdikten sonra şu ilk giriş cümlesinin bile çok şey ifade ettiğinin farkına varıyorsunuz. Roman hakkında ne kadar yazılsa, ne kadar okunsa az geleceğini düşünüyorum. Yukarıda belirttiğim gibi yorucu, yer yer sinir bozucu, bazen karakterler arasında ilişki kurmakta zorlandığım bir roman oldu benim için. Bununla birlikte okuması bir o kadar zevkli. Devamlı bir şeyler kaçırdığınızı hissediyor, aradaki ilişkiyi bulmak için sayfaları geri çeviriyorsunuz. Kitabı bitirdiğimde kararımı vermiştim. Evet, bu kitabı derhal, hem de hiç ara vermeden bir kez daha okumalıyım demiştim kendime. Ama bundan önce yorumlara bakmak istedim. Önce ekşi sözlük, arkasından 1000 Kitap yorumlarını okudum. Birçok yorum yapılmış; bazı okurlar sıkıcı bulmuş, bazıları ise yere göğe sığdıramamış. Beni en çok ilgilendiren kitabın içeriği hakkında yapılan yorumlardı. Genellikle "spoiler" vermek pek hoş karşılanmaz romanlarda. Fakat bu durum Mrs. Dalloway için hiç de geçerli bir durum değil kanımca. Zira kitap hakkında okuduğunuz her yorum zihninizi açıyor, atladığınız detayları size hatırlatıyor. Çünkü romanın her cümlesi derin bir anlam taşıyor, bir insanın tek başına bu büyük işin altından kalkması zor. Bu bana yetti mi? Hayır. "Mrs. Dalloway" adında çok güzel bir de film çekilmiş 1997 yılında, romana bire bir sadık kalınmış üstelik. Oturup filmi izledim, roman bir kez daha taçlandı gözümde. 

Big Ben'in her vuruşu zamanı hatırlatıyor okura. Romana giren bütün karakterlerin kendine has özellikleri var. Sözgelimi I. Dünya savaşı kahramanı Septimus, en yakın arkadaşı yanı başında ölünce, kendini suçlu hissediyor ve aradan yıllar geçtikten sonra hayatı sorgulamaya başlıyor. Hayatı sorgulamak ruhsal dengesini yitirmesine yol açıyor ve bu dünyadan kurtulmak için kendini öldürmekte buluyor çareyi. Peter'de aşkın ölümsüzlüğünü görüyoruz. Clarissa karakterinde, yaşama dair korkuları, güvensizliği ve bunların sonucunda aşkı terk edip mantık evliliğine yönelişi ve pişmanlığı fark ediyoruz. Clarissa'yı özünden koparan eşi Mr. Dalloway, toplumsal statüyü gösteriyor bizlere. Septimus'un İtalyan asıllı eşi Lucrezia Smith ise bağlılığı temsil ediyor. Bütün bu karakterlerin adeta beyinlerine girerek geçmişten bugüne neler hissettiklerini öğreniyoruz. 

Mrs. Dalloway defalarca okunması gereken bir roman. Sayfa sayısı fazla değil. Fakat içinde bir dünya var. Psikoloji, felsefi çözümlemeler, savaşın izleri, yirminci yüzyılın başlarında İngiltere'nin sosyo-ekonomik ve kültürel durumu, aşk, cinsel tercih, karakter analizleri edebi bir dille aktarılıyor okura. Yazarın romanı son haline getirene kadar birkaç kez yeniden yazdığını biliyoruz, bu dev eser hakkında şunları söylemiş:

"Kimine göre zor, kimine göre kolay, kimine göre hiç bitmeyen, elinde okurken büyüyen, ne kadar zor anlaşılıyor ya da böyle kitap olur mu dedirten cinsten yazılarımın olduğunun farkındayım. Çoğu bilinç akışı tekniği ile yazılmış diyor, kitaplarımı yazan ben isem hayır diyorum, iç seslerin dışarıya yansıması en kolay açıklaması..."

Romanı anlatmak için bundan daha iyi bir ifade şekli beklemek yersiz. Her okur sayfaları çevirirken kendinden birer parça bulacaktır, bazı karakterleri kendisine oldukça yakın hissedecek. Yorumlarda çoğu okur kendini Septimus'un yerine koyuyor sözgelimi. Ben kendimi ve aklı başında benim gibi düşünen pek çok insanı Mrs. Dalloway olarak gördüm. Çünkü yaşadığımız dünyada topluma aldırmadan özümüze dönmek, gönlümüzün istediğini yapmak mümkün değil. Topluma uyduğumuz vakit konforlu bir hayat yaşadığımızı sanıyoruz ve güvende hissediyoruz kendimizi. Fakat ruhumuzu, özümüzü, arzularımızı kaybediyoruz bu tercihimizle. Toplumu boş verip dilediği gibi yaşamak isteyenler ise kendi iç dünyalarına, yalnızlıklarına gömülüyorlar ve bu durum onları deliliğe hatta intihara sürüklüyor. Bu nedenle Mrs. Dalloway bizden biri. Topluma kendini uydurmuş, dışarıdan rahat görünen ama huzursuz... 

Tomris Uyar çevirisi fena değil. Kötü çevirilerin olduğunu da öğrendim araştırmalarım sonucunda. Uyar'ın çevirisinde eleştirilen tek husus uzun cümleleri anlaşılması için onları kısaltarak değiştirmesi. Bu durum yazının orijinalliğini bozuyor diyenler var. Bir bakıma çevirmene hak verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira romanda okunması, verilmek istenenin kavranması zaten oldukça güç ve yorucu. Roman hakkındaki düşüncem son derece olumlu. İnsanın ayağını yerden kesecek güzellikte. Evet Virginia'nın diğer kitaplarında bu kadar zorlanmamıştım. Çektiğim zorluklara sonuna kadar değdi ve şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında en özel yerlerden birini aldı Mrs. Dalloway. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, kitap, normal bir roman gibi okunmamalı, her cümlesini ayrı ayrı düşünmeli. İlk kez Virginia ile tanışmak isteyen okur, önce bilinç akışı yöntemi hakkında bilgi edinmeli, sonra yazarı tanımalı ve bence roman hakkında bol bol yorum ve inceleme yazısı okumalı. Bir de linkini verdiğim filmi oldukça başarılı bulduğumu söylemek isterim.

30 Kasım 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 119

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Kavanozdaki Beyin / Sessiz Gemi belirledi. Konumuz yine sanat üzerine. Bundan şahsen büyük mutluluk duydum. Fakat bu kez sanatçıdan ziyade birer sanat sever olarak sanata bakış açımız üzerine yoğunlaşacak tartışmalarımız. İşte haftanın konusu:

"Başka birinin ürettiği bir sanat eserini veya onun kopyasını neden satın alırız? Ona sahip olmaktaki amacımız nedir? Ünlü bir ressamın tablosunu neden alırız? Orijinaline paramız yetmediğinde kopyasını bile neden alırız?

Gerçek sanat, yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesidir. Kant'ın dediği gibi sanatın kendi dışında hiçbir amacı olamaz. El sanatları ve heykel dışında parayla satın alabileceğimiz sanat türlerinden ilk akla geleni resimdir. Resim sanatına ilgi duyup değerli tabloları koleksiyonlarına ekleyen sanat tutkunlarına büyük saygı duymakla birlikte söz konusu sanat eserlerini aynı zamanda bir yatırım aracı olarak görüp görmediklerinden emin değilim. Bir sanat eseri satın almak ona sahip olmaktır. Edebiyat, müzik, görsel sanatlar için bu anlamda bir satın almadan bahsedilemez. 

Resim, heykel gibi sanat eserlerini satın alıp evlerde, özel ya da kamusal iş yerlerinde sergilemek suretiyle mekânın havasını değiştirmek mümkün. Bu şekilde sanatkârı destekleyip onun yeni eserler üretmesine destek olabiliriz. Bir hastane duvarında ya da bir arkadaşımızın evinde gördüğümüz güzel bir tablo hoşumuza gider ve sanat eserlerinin sergilendiği bir ortamda bulunmaktan haz duyarız. Evimize gelen konuklarımızın beğenip satın aldığımız tablolara baktığında aynı güzel hislere sahip olacağını düşünüyorum. 

Resim ve heykel konusunda kendimi gerçek bir sanatsever olarak görmek iddiasında değilim doğrusu. Zira herhangi bir resim sergisini gezerken tablolara trene bakar gibi bakmak ya da evde orta ölçekli tanınmış sanatçılara ait birkaç yağlıboya tablo bulundurmak sanatseverlik değildir. Bu konu beni oldum olası rahatsız eder. Aslında tamamen belli bir sanat dalına ilgi duymakla alâkalı bir durum.  Resim sanatına ilgi duymak onu anlamaktan geçer. Resmi anlayabilmek için önce ressamı tanımak ve yaşadığı dönem hakkında bilgi edinmek zorundayız. Kullandığı teknikleri, tabloya hangi duygu ve düşünceleri aktardığını, verdiği mesajları çözmek gerekir. Nasıl ki iyi bir oenologue (şarap uzmanı) tattığı şarabın rengine, kokusuna, tadına ve kıvamına göre onun hangi bağdan hasat edildiğini, hasat yılını, üzümün cinsini, içerdiği aromaları anlayabiliyorsa, resimle ilgilenen bir sanatsever de benzer şekilde tabloya baktığında ressamın hangi akımı benimsediğini, tablonun hangi dönemde yapıldığını görebilmeli, sanatçının uyguladığı tekniklerden tutun da tabloyu tuvale aktarırken duygu ve düşüncelerinin ne olduğuna kadar pek çok konuda bilgi sahibi olmalı. Herhangi bir sanat dalına ilgi göstermiş, belli bir seviyede bilgi sahibiysek, ünlü bir ressamın tablosuna sahip olmak ya da onun bir kopyasını bulundurmak daha bir anlam taşır. Bunun dışında aldığımız tablonun gözümüzü okşayan bir aksesuardan farkı yoktur.

Ağır yaşam koşullarında sanata yeterince zaman ayıramadığımız bir gerçek. Bu yüzden sınırlı ömrümüzde ilgimizi genellikle en fazla bir ya da iki sanat dalı üzerinde yoğunlaştırabiliyoruz. Benim bu konuda tercihim edebiyat oldu. Bu nedenle diğer sanat dalları üzerinde ahkâm kesmem pek doğru olmaz. Fakat yine de Rönesans dönemi resim ve heykelleri hoşuma gittiğini söylemeliyim. Daha çok dini temalı eserlerde canlandırılan kişi ve mekânlar konu hakkında biraz bilgi sahibi isek daha kolay anlaşılabilir cinsten. İslâm dininde resim ve heykelin Tanrı'ya şirk koşmakla eşdeğer tutulması nedeniyle bu sanat dallarına yüzyıllarca sırt dönülmüş olduğu için çok az sayıda sanatçı yetişmiş topraklarımızda.

Soyut sanat anlayışı bana göre değil. Evet, düzene bir başkaldırı fakat sıradan bir insan için yorumlanması oldukça zor. En kıdemli sanat eleştirmenleri dahi soyut bir resim üzerinde birbirleriyle farklı hatta birbirine zıt yorumlarda bulunabiliyor. Soyut sanatın oldukça sınırlı bir kitleye hitap ettiğine inanıyorum. Söz konusu sanat türünün illâ ki bazı kuralları vardır ancak biraz "ben yaptım, oldu" hissi uyandırıyor bende. Soyut sanat eserlerinin çoğunda estetik öğeleri bulmakta zorlanıyorum. Kim bilir, belki de bu değerlendirmem konu hakkındaki bilgisizliğimdendir.

29 Kasım 2021 Pazartesi

BUDALA - DOSTOYEVSKI

Kitabın Adı: BUDALA

Yazar: Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKI

Çeviren: Ergin Altay

Sayfa Sayısı: 779

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları 

Türü: Roman 

Budala, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin (1821-1881) en bilinen eserlerinden biri. Okuduğum kitaplar arasında içimde derin hayranlık duygusu bırakan edebi bir roman. Kitabı okumaya ilk başladığımda oldukça ağır ilerledim. Bunun nedeni Rus isimleriyle bir anda çok sayıda karakterin sahne alması. Şükürler olsun ki romanda geçen başlıca karakterlerin kim oldukları ve birbirleriyle olan ilişkileri kitabın başında verilmiş. Neredeyse 800 sayfayı bulan romanın ilk 150 sayfasına gelene kadar kişileri hatırlayabilmek için karakterlerin tanıtıldığı sayfaya dönmek zorunda kaldım. Fakat bu aşamadan sonra konular beni içine öylesine çekti ki mecburen elimden bıraktığım zamanlarda bile aklım hep kitaptaydı.

Romanda baş karakter Prens Lev Nikolayeviç Mışkin (Budala) ile birlikte üç aile ve yakın çevresindeki insanların birbirleriyle olan ilişkileri konu edilirken aynı zamanda dönemin toplumsal ve kültürel yapısı eşliğinde siyaset, din ve kadına bakış açısı ele alınıyor. Satır aralarında yazarın hayata bakış açısına dair ibretlik sözlerin yanı sıra onun kendi yaşamından kesitler görüyoruz.

Dostoyevski mühendislik tahsilinden sonra liberal görüşlere sahip bir grubun içine girince Çarlığa karşı komplo düzenledikleri suçlamasıyla hapse atılıp idam cezasına çarptırılmıştır. İdam edilmek üzere darağacına götürüldüğü sırada şansı yaver gider ve dokuz arkadaşı ile birlikte Çar'ın affetmesi üzerine cezası, bir kısmı Sibirya'ya sürgün olmak üzere on yıl hapse çevrilir. Budala romanında yaşama veda etmek üzere olan bir idam mahkumunun kafasından geçenler ve onun psikolojik durumu anlatılırken aslında yazarın bunu bire bir yaşadığını biliyoruz.

Usta yazar romanda geçen yaklaşık yirmi karakteri mükemmel bir şekilde okura aktarırken olayların zenginliği karşısında hayrete düşüyor ve bir anda kendinizi kitabın içinde buluyorsunuz. Romanın baş kahramanı, Nikolay Pavlişçev adındaki soylu bir toprak sahibi tarafından evlât edinilmiş Prens Mışkin, çekmekte olduğu sara hastalığı nedeniyle İsviçre'de uzun yıllar tedavi gördükten sonra Pavliçev'in ölümü üzerine Petersburg'a geri döner. Prensin küçük çıkından başka hiçbir şeyi yoktur yanında. Ailesinden geriye kalan tek kişi General Yepanşin'in karısı Lizeveta Prokofyevna'yla tanışmak üzere onun yanına gider. Yepanşin ailesi, üç yetişkin kızıyla Mışkin'i tuhaf karşılamış olsalar da onu benimserler. Prens Mışkin, bu vesileyle yeni bir hayata adım atmak ve çevresini genişletmek imkânını bulur, General Ivolgin ve Lebedev ailelerinin yanı sıra aynı çevreden birçok kişiyle tanışır ve hepsine saf bir sevgi ve saygıyla yaklaşır. Son derece dürüst, saf ve budala sıfatını hak edecek kadar iyi niyetli bir kişiliğe sahip Mışkin, bu özellikleri nedeniyle kendisiyle dalga geçilip sık sık hakarete uğrar. Aslında önsezileri güçlü, zeki biridir. Ancak doğru olanı yaptığına ve sevgiyle her zorluğun üstesinden gelinebileceğine inanmaktadır. Yazar, İsa peygamberin kötülüğe karşı öğütlediği "sana bir tokat atana diğer yanağını uzat" felsefesini Mışkin'e yüklemiştir adeta. Hatta o kadar gerçeküstü bir karakterdir ki milyoner bir tüccarın oğlu olan Rogojin'in kıskançlık krizine tutulup kendisini bıçakla öldürmeye teşebbüs etmesine rağmen Mışkin, onunla dost kalmayı tercih etmiştir. 

19. yüzyıl Çarlık Rusya'sında, bugün bile dünyamızda ve özellikle ülkemiz gibi geri bıraktırılmış ülkelerde sıklıkla rastlayabileceğimiz sınıfsal farklılıklar ve insan ilişkileri romanda şöyle ifade ediliyor:

"Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: "Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?" Öte yandan iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor, kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor..."               

Siz hiç kötülük bilmez misiniz sorusuna Prens Muşkin bütün saflığı ve ezik kişiliğiyle şöyle cevap verir.

"Kötü olduğum da olur bazen" dedi Prens. Burada Mışkin ne kadar iyilik düşünsem de istemeden, farkında olmadan kötülük de yapmış olabilirim demek istiyor. Oysa içi fesatlık kaynayan Generalin eşi Lizeveta Prokofyevna Prensin bu sözüne şöyle karşılık veriyor, ki bu sözler aslında romanın ana temasını oluşturmakta. 

"Bense, iyiyimdir," dedi bayan General birden. "Hatta diyebilirim ki, her zaman iyiyimdir ve tek kötü yanım da budur. Çünkü her zaman iyi olmak kadar kötü bir şey yoktur."

Dostoyevski'nin Budala romanı bazen aşk romanı olarak sınıflandırılsa da bu pek doğru sayılmaz. Derin anlamlar barındıran psikolojik bir romandır daha ziyade. Yepanşin ailesinin şımarık kızı Aglaya Ivanovna ile Prens Mışkin'in ilişkisi farklı şekillerde yorumlanabilir. Bana göre Aglaya, her türlü hakaret ettiği Muşkin'in sıra dışı saflığına ve iyimserliğine vurulmuştur. Ailesi onu diğer aileler gibi soylu ve varlıklı birine vermeyi arzularken o buna başkaldırmış ve en olmayacak kişiyi seçerek Prensi kendisiyle evlenmeye zorlamıştır. Prense göre Aglaya, her şeye rağmen kötü biri değildir ve kendisiyle alay etmesine rağmen ona sevgi besleyip saygı göstermiştir. Romanın en can alıcı karakterlerinden biri ise Nastasya Filipovna'dır. Nastasya, evlâtlık olarak verildiği aristokrat Totsky tarafından dört yıl boyunca taciz edilen ve bu yüzden adı kötüye çıkmış son derece alımlı genç bir kadın. Yaşadığı hayat onu iyice hırçınlaştırmış ve başına buyruk bir hale getirmiştir. Ne paraya ne mala mülke değer vermektedir. Zengin bir tüccarın oğlu olan Rogojin tarafından kendisine verilen yüz bin rubleyi ateşe atar ancak resmini gördüğü anda ona gönlünü kaptıran Mışkin'in evlenme teklifini de geri çevirir. Burada bir parça aşktan bahsedilecekse Mışkin'in Nastasya Filipova'ya olan aşkından söz edilebilir. Zira Rogojin için Nastasya, parayla satın alınan bir metresten ileri gitmez. Prens Mışkin'in iyiliğinden ve saf sevgisinden etkilenen Nastasya ise kendisinin Prense lâyık biri olmadığını düşünür. Bir süre sonra Prens'e Moskova'daki ailesinden bir miras kaldığı çıkar ortaya. Bundan sonra Nastasya, Rogojin ve Mışkin arasında gidip gelecektir. Aglaya ile nişanlanmasına rağmen Mışkin nişanı bozup Nastasya'ya döner. Bu durum Rogojin'i kıskançlık krizine sokmuştur. Roman, Nastasya ile Mışkin'in evleneceği gün çarpıcı bir finalle tamamlanır.  

Romanın içerik ve hacim olarak bir sinema filmine uyarlanması çok zor. Fakat eser yarattığı karakterler bakımında pek çok filme, oyuna ilham kaynağı olmuştur. Romanı sıkıcı bulanlar, diğer romanlarının yanında daha az sevdiklerini söyleyenler olabilir. Bununla birlikte üzerimde derin izler bırakan, elimden düşüremediğim ve asla unutamayacağım bir kitap oldu Budala. Bu arada çevirinin son derece başarılı olduğunu söylemek isterim, ihmal edilebilecek yazım hataları fazla rahatsız edici değil.

22 Kasım 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 118

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Gülten belirledi. İnsanın yaşamını olumsuz etkileyen en önemli sorunlardan birini masaya yatırmış arkadaşımız. İşte haftanın konusu:

"Unutkanlıktan şikâyetçi misiniz, şikayetçiyseniz nasıl başa çıkıyorsunuz, unutkanlıkla ilgili ilginç bir anınız var mı?

Soruya vereceğim cevap biraz da yaşama bakış açımla doğrudan ilgili olsa gerek. Unutkanlık meselesi gündelik hayatımızın bir parçası. Yaşamı iyi ve kötü halleriyle olduğu gibi kabullenen biri olarak üstesinden gelemediğim durumlardan şikâyetçi olduğum pek nadirdir. Unutkanlık da işte o durumlarda biri ve bundan (en azından şimdilik) çok fazla şikâyetçi olduğumu söyleyemem. 

Eskiden saçma bir saplantım vardı, izlerini hâlâ hissederim. Beynimizin kapasitesi sınırlıymış gibi gelirdi bana, bu yüzden içini boş ve işe yaramaz şeylerle doldurmamalıyım diye düşünürdüm. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak pek çok lüzumsuz detayı eleyerek onları unutmaya zorlardım kendimi. Oysa gerçek bunun tam aksiydi. Bir süre sonra, yorulmasına aldırmaksızın beynimizi ne kadar çalıştırır, onu gerekli ya da gereksiz ne kadar bilgiyle doldurursak o denli işlev göreceğini öğrendim. Yine de bu saplantımdan tam manasıyla kurtulmuş değilim. Sözgelimi hoşlanmadığım bir kişinin varlığını aradan birkaç yıl geçtikten sonra hafızamdan tamamen sildiğim, ona dair hiçbir şeyi hatırlamadığım olmuştur.

Dikkatimi vermediğim konularda unutkanlık gösteririm genellikle. Bir keresinde büyük bir alışveriş merkezinin otoparkında arabamı park ettikten sonra yerini gösteren numaraya bakmayı unutmuştum. Otopark çok bloklu ve çok katlı olduğu için numara olmaksızın arabayı bulmak hayli zordu. Bloklar A, B, C gibi harflerle, katlar ise turuncu, yeşil gibi renklerle etiketlenmiş, park yerleri ise ayrıca numaralandırılmıştı. Bu unutkanlığım koca otoparkta en az yarım saat arabamı aramama neden oldu. O günden beri bu park yeri numarası mevzuuna çok dikkat ediyorum.

Unutkanlık bazen takıntıya dönüşüyor. Aklım başka yerdeyse arabamı kilitleyip kilitlemediğimden emin olamıyorum. Bu yüzden çoğu kez dönüp kontrol etmek zorunda kalırım. Şimdiye kadar belki bir kez kilitlemediğim oldu ama bu bende takıntı haline gelmesine yetti. 

Bana kalsa yaşadığım ufak tefek unutkanlıklarımdan dolayı hiçbir önlem almazdım. Aile Hekimim kızım olunca kafamın estiğini yapamıyor, onu kıramıyorum. Geçen hafta kan örneğimi aldırdı. Bilmem ne değerim düşük mü ne çıkmış. Yanılmıyorsam unutkanlıkla ilgiliydi. Her doktorun yaptığı gibi ilâç yazdı hemen. Hap neyin içmem şimdi dedim. O da iğne yaparım o zaman dedi. Kaçış yok, ayda bir B12 iğnesi vurmaya başladı.

Bütün unutkanlığım arabamla ilgili değil elbette. Ömür boyu aklımdan çıkmayacak bir olay var ki bunu daha önce blogumda anlatmıştım. Bazı arkadaşlar için tekrar olabilir. Üniversite mezuniyet balomuzu düzenleyen ekibin başındaydım. Ankara'da yemekli, müthiş bir organizasyon yapmıştık. Bu güzel geceye başka bir bölümde okuyan çok sevdiğim bir arkadaşımı özel olarak davet etmiştim. Organizasyon işi kolay değil. Hiçbir aksaklık olmaması, konukların geceden memnun kalması için kafa ve beden olarak devamlı çalışmak zorundasın. Arkadaşım kız arkadaşı ile birlikte salona girdiğinde onları kapıda karşıladım. Hoş geldiniz dedikten sonra refakat ettim, yerlerini gösterdim ve müsaadelerini isteyip konukları karşılamak üzere yeniden kapıya koştum. Öğretim üyeleri, hocalarımız, arkadaşlar, onların misafirleri birbiri ardına salonu doldurmaya başladı. Organizasyon komitesindeki diğer arkadaşlarla birlikte hocalarımıza yerlerini gösterirken bir yandan da otelin müdürüyle yemeklerin ne zaman servis edileceğini, sahne alacak solistlerin sırasını, çiçeklerin nereye konulacağını falan konuşuyoruz. Zaman su gibi akıyor ve ben kendimi bu akışa veriyorum. Ne zaman başladı, ne zaman bitti farkında bile değilim. Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes memnun evlerine dönerken biz de komiteden arkadaşlarla birlikte güzel bir iş başarmanın keyfini yaşıyoruz. 

Unutkanlıktan bahsediyorduk, ne var şimdi bunda diyeceksiniz? Sormayın, ertesi gün aklım başıma geliyor. Benim özel olarak davet ettiğim arkadaşı ve yanında getirdiği kız arkadaşını o hengâmede unutmuşum! Salona geldikleri, yerlerini gösterdiğim andan itibaren oradan oraya koştururken bir daha yüzlerini dahi görmediğimi hatırlıyorum. Oysa aynı masaya oturup onlara eşlik etmem gerekiyordu. Ne yalan söyleyeyim, ben de öyle düşünmüştüm davet ederken. Bir anda başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ne kadar büyük bir ayıp... Nasıl yüzüne bakacaktım şimdi arkadaşımın ben? Yalnız olsaydı neyse, yanına bir de kız arkadaşını alıp gelmiş, rezil oldu kıza. Nasıl olmasın? Sakın bu organizasyonu bir gazino programı gibi görmeyin dostlar. Siz hiç özel bir eğlencenin içinde bulundunuz mu? Yapılan esprilerden bihabersiniz, seçilen sohbet konuları sizi sarmıyor, yıllarca aynı sıraları paylaşan arkadaşların şakalaşmalarını buruk bir gülümsemeyle izlemek zorunda kalıyorsunuz, etrafınızdaki insanlar bu da kim diye bön bön bakıp duruyorlar yüzünüze. Velhasıl yabancısınız herkese, ibret-i alem için selâm verebileceğiniz tek bir Allah'ın kulu yok çevrenizde! Empati yapıyorum, zor iş vesselâm. 

Sonra ne mi oldu? Arkadaşımın peşine düştüm, özür dileyeceğim, affetmesi için yalvaracağım. Ben hiç oturmadım ki, hep ayaktaydım diyeceğim. Yok izini kaybettirdi, ne telefona cevap verdi ne aradı. Yıllar geçti, dile kolay, tam kırk yıl... Ve kader bizi yıllar sonra buluşturdu. Evlenmiş o da, iki oğlu olmuş. Eşiyle eşim aynı memleketten, birbirlerini çocukluktan itibaren tanıyorlarmış. Ve yeniden görüşmeye başladık. Geçmişte kalan bu konu hiç konuşulmadı aramızda. Görünüşte her şey küllenip unutuldu gibi, onu bilmem ama bende o iz hiç kaybolmadı, kaybolmayacak.

Haydi yazın siz de, unutamadığınız, sizde iz bırakan ilginç unutkanlıklarınızı. 

18 Kasım 2021 Perşembe

BLOG YORUMLARI - MİM

Uzun zamandır Mim etkinliklerine uzak kalmıştık. Ağaç Ev Sohbetleri bir bakıma bu boşluğu dolduruyordu sanırım. Sevgili Bir Yıldızın Hikâyesi - Yıldız güzel bir Mim başlatmış. Fazla uzatmadan hemen soruları cevaplamaya çalışayım o halde.

Soru 1. Yaptığınız paylaşımla ilgili yorum alış-verişine önem verenlerden misiniz?

Eskiye göre çok daha fazla önem verdiğim söylenebilir. Fakat bunu bir zorunluluk hissine kapılmadan yapmayı arzu ederim. Diğer bir deyişle yazıma yorum yapan kişinin tek gayesi kendi bloguna ziyaret etmemi sağlamak olmamalı. Bazıları yazıma yorum bırakarak son yazdığı yazının ilgimi çekebileceğini  belirtiyor. Bunu önemsiyor, doğru buluyorum. Yazıma aldığım yorumlardan mutlu oluyor ve onlardan faydalanıyorum. İlgimi çeken konularda yazan arkadaşların bloglarına uzun yorumlar yaparım. Yorum ve cevaplar üzerinden tartışmayı, sohbet etmeyi, tenkit edilmeyi ve (artık) sadece sevdiğim ve samimi bulduğum arkadaşları yeri geldiğinde tenkit etmeyi severim.   

Soru 2. Yorum geldiğinde iade-i ziyaret yapar mısınız?

Yorum geldiğinde yorum yapan arkadaşın sayfasını ziyaret ederim genellikle. Son yazılarına bakarım, ilgimi çeken konularda yazılarına yorum bırakırım.

Soru 3. Okumadan yorum bırakıldığını ya da hızlıca göz gezdirildiğini hissettiğiniz olur mu?

Elbette yorumlarda yazımın okunup okunmadığını ya da lâf olsun diye şöyle bir bakıldığını hissederim. Yazılarım ne kadar uzun olursa olsun yorum bırakanların yazılarımı son derece dikkatle okuduğunu fark ediyorum. Okumadan ya da hızlıca göz gezdirip yorum bırakanlar oldukça az. Böyle durumlarda ya yapılan alâkasız yorumları siliyorum ya da cevapsız bırakıyorum. 

Soru 4. Önünüzdeki yazıyı okuduktan sonra o yazıya gelen diğer yorumları da okur musunuz?

Kesinlikle başından sonuna kadar yapılan bütün yorumları okurum. Eğer yazıya yorum bırakmayı düşünüyorsam yorumların tamamını okumakla başlarım işe. 

Soru 5. Yazınıza gelen yorumları cevaplar mısınız?

Evet, yazılarıma gelen yorumların tamamını er ya da geç cevaplarım. Bazen verdiğim cevaba yeniden yorum gelir, onları da cevaplarım, bir daha gelir, yine cevaplarım bu böyle gider.

Soru 6. Yorumları biriktirip hepsini aynı anda mı açarsınız? Neden?

Yorumlara açıktır blogum. Yapılan yorum onayımı beklemeden yayımlanır. Bu konuda hiçbir sorun yaşamadım diyebilirim. Bir keresinde yurt dışından edepsiz bir sitenin yaptığı reklâm yorumlara eklenmiş. Görür görmez sildim tabii. Ara sıra nakliye firmaları vs. reklâm amaçlı yorumları gelir, derhal silerim. Bunlar fazla sayıda olsaydı yorumların yayımlanmasını onayıma bağlardım ama şimdilik hiç sorun değil. 

Soru 7. Yazıyı okuduğunuz halde yorum bırakmadan ayrıldığınız olur mu?

Genellikle okuduğum yazılara yorum bırakırım yazacak, söyleyecek bir sözüm varsa eğer. Ancak bazı durumlarda okuduğum yazılara yorum yazmak zorlar beni. Sözgelimi özel bir durumunu açıklar, ya da ne yazacağımı ne diyeceğimi bilemem. Yazısını okurum, son derece güzel yazmış, adeta nutkum tutulur, ne yazacağımı bilemem. Evet, var böyle durumlar.

Soru 8. En az ve en fazla yorum alan paylaşımlarınız hangileri hatırlıyor musunuz?

En fazla yorum alan paylaşımlarımın hangileri olduğu konusunda bir kayıt tutmadım. Ancak o kadar önemsemediğim halde Gülseren Budayıcıoğlu'nun okuduğum bir kitabı üzerine yaptığım değerlendirme en fazla görüntülenen ve aylarca en çok görüntülenenler arasında ilk sıraları paylaşan bir yazım oldu. Bazı paylaşımlarımda yapılan yorum ve cevapların sayısı 150'ye yaklaşmıştı ama hangileri olduğunu anımsamıyorum. Şimdiye kadar 1207 paylaşım yapmışım ve bunlara toplam 13.065 adet yorum yapılmış. Her yazıma ortalama 6 yorum almış ve bir o kadar cevap vermişim.

Soru 9. Hiç yorum almayan yazınız oldu mu?

İlk zamanlar hiç yorum almayan yazılarım vardır elbette.

Soru 10. Daha önce hiçbir etkileşimde bulunmadan, tesadüfen tek bir yorumunu okuyup beğenerek takibe aldığınız biri oldu mu?

Olmuştur muhtemelen. Başkalarının yazılarına yorum yapanlardan yola çıkıp oradan oraya savrulurum bazen. Bu şekilde hiç tanımadığım blog yazarlarını keşfeder, takibime alırım. Eskiden takip ettiğim blogları gösteren okuma listemde yeni yazılan yazıları daha sık bakardım. Bu sayede yazıya ilk yorumlardan birini yapmış olurdum. Son zamanlarda bu alışkanlığım değişti. Yazılara daha geç ve tesadüf eseri ulaşıyorum. Ancak yine de kendi yazılarıma yorum yapanlara dönmek benim için öncelikli tabii. 

Soru 11. Size göre yorum bırakmada en iyi ve en sürekli olan bloglar hangileri? (En az üç isim veriniz.)

Bu soruyu cevaplarken biraz kararsız kaldım. Severek takip ettiğim pek çok blog var, onların alınmasını istemem ama aklıma gelen ilk üç blogu yazayım yine; Manxcat/Kuyruksuz Kedi, Sade ve Derin/Deeptone ve Kontrollü Çılgınlıklar/ Sadece C.  nam-ı diğer (DBE). Momentos, Adadeniz, Vakt-i Dem, La Paragas/Buraneros, Makbule Abalı, Duygu Emanet ve daha birçok değerli yazar var aslında. 

Mim'e katılmak isteyen herkesi davet ediyorum.

15 Kasım 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 117

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu benden. Yaşanılır bir dünya için her şeyin iyi olmasını arzularız. Oysa insan, doğası gereği bünyesinde kötülüğü de barındırır. Kötülüğü tamamen ortadan kaldırmak Yaratıcının dahi üstesinden gelemediği belki de bunu yapmak istemediği bir eylem. Kötülüğü tamamen yok etmek mümkün değil fakat insanları birbirine düşman eden bu olgunun kaynağına inip sebebini sorgularsak, belki de dünyadaki kötülüklerin azalmasına bireysel, küçük bir katkı sunabiliriz. Bu çerçevede haftanın konusu şöyle: 

"Kötülüğün kaynağı nedir? Size bilerek kötülük yapan birine tavrınız ne olur?

Kötülük meselesi yüzyıllarca tartışılan ancak hiçbir filozofun ve dini otoritenin üzerinde fikir birliği sağlayamadığı bir problem. Bu konu üzerinde düşüncelerimi ifade edebilmek için bir kitap yetmez aslında. Fakat burada niyetim felsefe yapmak, Tanrı'nın kötülüğü neden var ettiğini sorgulamak değil. Nedir bizi kötülüğe iten nedenler? Kıskançlık, intikam, makam, kariyer ve para hırsı, çekememezlik, bencillik, sevgisizlik... Bu ve benzeri davranış biçimlerinin hepsi, aynı zamanda evrensel ahlâka ters düşen duygu ve düşünceler. 

İstemeden başkalarına kötülük yapmış olabiliriz. Ancak burada esas konu, bilerek yaptığımız kötülükler. İşin tuhaf yanı bilerek, isteyerek asla kötülük yapmadığımıza, her daim başkalarının kötülüklerine maruz kaldığımıza, hem çevremizi hem de kendimizi inandırmaya çalışırız. Hiç birimiz kötü insan olarak görmez kendini. Yaptığımız kötülüklere bir sürü bahaneler bularak temize çıkarmaya uğraşırız kendimizi. Eğer hepimiz iyiysek o zaman yapılan onca kötülüğün sahibi kim?

Kötülük çevremizdeki bir canlıya zarar vermektir. Bazen düşünürüm, köpeğe yapılan bir eziyet gördüğünde içinin yandığı kadar bir karıncayı incitince aynı hassasiyeti neden göstermez insan? Oysa her ikisinin de kendi çapında canı var. Hangi canlı diğerinden üstün olsun ki! Bazen eylemlerimiz başkasına zarar verir, bu kötülüktür. Bazen de herhangi bir eylemde bulunmadığımız için zarar görür birileri, bu dolaylı bir kötülüktür. Bana en büyük kötülük nedir diye soracak olursanız; cana kıymak ve insan onurunu zedelemek kötülüklerin en başında gelir derim. Savaşlarda can verenler, haksızlığa uğrayıp yıllarca demir parmaklıklar arasında hayatını tüketenler, zalimlerin elinde işkence görenlerin hepsi kötülüğün kurbanları.

Bir bakıma kötülüğün içinde yaşıyoruz. Ayakta kalabilmenin, kendimizi var edebilmenin yolu çoğu zaman kötülükten geçiyor. Bazen kendimizi kötülükten korumak için kötülük yapmak zorunda kalabiliyoruz. İş yaşamında birçok mesai arkadaşımız oluyor, hep birlikte terfi almak, takdir görmek, saygınlık kazanmak ve daha fazla gelir elde etmek için mücadele ediyoruz. Şimdiye kadar bulunduğu pozisyonu daha fazla hak ettiğini düşünüp kendisinden daha alt görevde çalışan bir arkadaşına devreden birine rastlamadım. Çıkarımızı düşünen amirlerimizin verdiği işleri yapmak için daha büyük gayret sarf ediyoruz. Bencilliğimiz nedeniyle liyakat sahibi ve adil yöneticiler yerine bize iyi davranan, yaptığımız hataları hoş gören, biraz geç gelsek sesini çıkarmayan amirleri tercih ediyoruz. Liyakatı olmayan yöneticilerin kendimiz de dahil olmak üzere topluma verdiği kötülükleri görmek ne yazık ki işimize gelmiyor. Böyle bir düzende ne kadar suçluyuz?  

Dünyanın daha yaşanılır hale getirebilmek için sadece iyi olmanın, iyilik yapmanın yeterli olacağına inanmıyorum doğrusu. İnsanlardan gelebilecek kötülüklerden sakınmanın, kendimize ve çevremize zarar verebilecek kişilere karşı gerekli tedbirleri almanın daha mantıklı bir çözüm olduğu görüşündeyim. Bu bakımdan insanın doğuştan gelen kıskançlık, hırs, çekememezlik ve bencillik gibi özelliklerini bütün kötülüklerin kaynağı olarak kabul etmek ve buna göre hareket etmek zorundayız.

Peki bize karşı yapılan kötülükler karşısında tavrımız ne olmalı? Elbette hemen bir fırsatını kollayıp bize kötülüğü yapan o kişiden intikam almak aklımıza gelmemeli. Bilerek, isteyerek kötülüğü dokunan bir kişiyi yok saymak en akıllı yoldur bence. O kişi ile aynı ortamı paylaşmak zorundaysam eğer, ondan gelebilecek yeni bir kötülüğüne karşı daha sıkı önlem alırım. Eğer yapabilirsem bana kötülük yapan kişiyle selâmı sabahı keserim, bu mümkün olamıyorsa, kendisiyle arama mesafe koyarım. Bütün bu tepkilerim, bilmeden veya farkında olmadan bana zarar verenleri kapsamaz elbette. 

14 Kasım 2021 Pazar

KAYIP TANRILAR ÜLKESİ - AHMET ÜMİT


Kitabın Adı: Kayıp Tanrılar Ülkesi

Yazar: Ahmet ÜMİT 

Sayfa Sayısı: 502

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları 

Türü: Roman (Polisiye-Macera)

Ahmet Ümit, polisiye türünde yazdığı romanlarla kendini edebiyat dünyasına kabul ettirmiş, gerek kurgusal yeteneği, gerek eserlerinde ancak uzun ve yorucu araştırmalardan elde edilebilen bilgiler sunması, gerekse yazım dilindeki ustalığı bakımından geniş bir hayran kitlesine ulaşmış bir yazar. Yazarın okuduğum Kayıp Tanrılar Ülkesi romanı hakkında hoşuma giden yönlerinin yanı sıra olumsuz olarak değerlendirdiğim hususlardan bahsedeceğim. Öncelikle konu ve kurgu bakımından iyi düşünülmüş, araştırılmış ve yoğun emek harcanmış bir kitap. Ancak kullanılan dil açısından bakıldığında diğer kitaplarına göre son derece basit ve rahatsız edici bulduğumu söylemek isterim. Yazar hikâyeyi kurgularken gösterdiği çabayı yazarken göstermemiş, diyaloglar, betimleler hayli zayıf. Edebi değeri bakımından sorunlu ancak sürükleyici bir kitap. Genel olarak devrik cümlelerin edebi eserlere olan katkısı büyüktür, lâkin yazar bunun dozunu kaçırıp olmadık yerde cümleleri devirmeye kalkınca romanın birçok yerinde bu durum son derece yapmacık bir hâl almış. 

Yunan mitolojik öğelerinin polisiye bir romanda işlenmesi son derece ilgi uyandırıyor, verdiği mesajlar yerinde. Konuya gelince; hikâye, Almanya'nın Berlin şehrinde göçmen bir ailenin çocuğu olan homoseksüel Cemal'in vahşi bir şekilde katledilmesiyle başlıyor. Olayı ilginç hale getiren, cinayetin Bergama'dan çalınıp Doğu Almanya Pergamon Müzesinde sergilenen Zeus Altar'ını konu eden bir resim çalışmasının önünde ve bilinen bir ritüeli çağrıştıran şekilde meydana gelmiş olması. Romanın baş kahramanı bu kez Baş Komiser Nevzat değil. Almanya'ya siyasi nedenlerle sığınmış bir ailenin göçtüğü topraklarda doğan kızı Baş Komiser Yıldız Karasu etrafında dönüyor bütün olaylar. Cinayetin çözülmesinde görev alan Karasu, bir yandan ırkçı Nazi örgütlerinde failin izini sürerken diğer yandan birbiri ardına yeni cinayetler işlenmeye devam etmekte. Diğer taraftan her cinayetin mitolojik olaylara ilişkin bir yönünün bulunduğunu keşfeden dedektif, araştırmalarını bu yönde sürdürüp sonuca varmaya çalışıyor. 

Belirttiğim gibi yazar, romana edebi özellik katmak adına gereğinden fazla zorlamış kendini. Her mekânda yarattığı farklı ağaç türlerinin kokusunu anmadan geçmeyerek ipin ucunu kaçırmış. Gereksiz sözcükler, yerli yersiz cümleler romanın kalitesini düşürmüş. Ahmet Ümit'i söz ustası olarak bilirdim, bu romanını sakin kafayla okusa eminim kendisi de düzeltecek çok yer bulacaktır. Esasen Grange'ı taklit etmeye çalışmış fakat bu roman, oldukça kötü bir taklit. Yazar, sponsorluğunu almışçasına arabanın markasını, cinayet silahlarının tipini, modelini özellikle açıklarken Grange'ın romanlarından ne kadar etkilendiği görülüyor. Bütün bunlara rağmen yine de sürükleyici, eğitici bir roman. Polisiye türünden pek hoşlanmasam da bu türü sevenler için önerilebilir. Diğer taraftan yazarın bu romanını yazım dili bakımından diğer eserlerine kıyasla hayli zayıf bulduğumu, ifadelerinde yer yer lise seviyesinde birinin ağzından çıkmış hissine kapıldığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Roman karakterleri konusunda bir derinliğe de rastlamadım, kitabı okurken katil ya da katillerin kim olduğuna dair merak uyandırmadı bende. Mitolojik yanı dışında vakit geçirmek için okunabilecek bir kitap.