KATEGORİLER

Gezi (27) Günce (613) Kitaplarım (220) ÖYKÜ (124) Sohbet (310) ŞİİR (3)

31 Temmuz 2019 Çarşamba

HOCA CAMİDE: İZ BIRAKANLAR (3)

Oturduğumuz yere en yakın lisenin haylazlıkta adı çıkmıştı. Ondan daha iyi bilinen bazı liseler ise adresimiz tutmadığı için kaydımı almamışlardı. Yine paşa paşa bize en yakın liseye kabul edilmiştim. Bütün öğrencilik hayatımda bende en çok iz bırakan hocamla lise birinci sınıfta karşılaştım. Matematik hocam Mualla Şengonca. En yakın arkadaşlarım ile birlikte ona "Muallacım" derdik. Yeni mezun genç bir öğretmendi o. Siyah dalgalı saçlı, beyaz tenli, giyimine kuşamına dikkat eden, kararında makyaj yapan bir kadın. Ama onun bakışları en unutamadığım yanıydı. O baktığında ne demek istediğini anlardık. Her zaman iri kahverengi gözlerinin içi gülerdi. Gözleri ile gülen başka birini görmemiştim onu tanıyana dek. Garip bir şekilde kızdığında bile gözlerinin içi gülmeye devam ederdi. 

Ah Muallacım, sadece ben değil, yakın arkadaşlarımla birlikte aşıktık ona. Matematik dersini daha çok sever olduk. Gözüne girmek için daha çok çalışrdık. Yüksek notlar aldığımızda o güzel gözlerinden alırdık aferinimizi. Serhat adında haylaz bir arkadaşımız vardı. Yumruk yaptığı elinin iç yüzünü kullanıp birbiri ardına darbeler indirdiği burnunu kanatırdı. Sonra sol avucu ile kanayan burnunu tutup "Hocam burnum kanıyor, çıkabilir miyim?" der, Mualla Hocamdan müsaade isterdi. Derslerden kaytarmak amacıyla diğer derslerde de bu yola sıklıkla başvuran Serhat'ın burnu duruma alıştığından artık bir iki küçük darbeyle kanar hale gelmişti. Muallacım elbette yemiyordu artık Serhat'ın numarasını ama ne yapsın? Kolunu gergin bir şekilde uzatıp kapıyı işaret ederken "Lütfen dışarı çıkar mısın?" diye çıkışırdı. Ben yine o bakışlara, gözlere dikkat kesilmiştim. O iri kahverengi gözlerinde sinirden şimşekler çakarken müstehzi bir gülümsemeyi aynı gözlerin içine nasıl yerleştirebiliyordu (!)

İlk yıl edebiyat ve ingilizce derslerimiz öğretmen olmadığı için boş geçiyordu. İkinci sömestrede bir ara sonradan eczacı olduğunu öğrendiğimiz bir hoca gelmeye başlamıştı derslere. Lisede birçok öğretmenimizin lakabı vardı. Tarih dersimize yaşı kırkı aşkın yeşil gözlü sarışın bir afet girerdi. Onun adını bilmezdi hiçbirimiz. Lakabı Afrodit'ti. Biyoloji hocamız kısa boylu, şişman bir tipti. Neşeliydi, öğrencilerle iletişimi iyiydi. Onun lakabı Çiko'ydu. Eskiler bilir çizgi roman kahramanı Zagor'un arkadaşı Çiko'yu. Biyoloji hocamız Çiko bir ara boş geçen fizik derslerine girmeye kalkınca olan olurdu. Adamcağız örnek bir problem çözmeye kalkar, öyle yapar olmaz, böyle yapar olmaz, içinden çıkamayacağını anlayınca döner bize aynı soruyu ödev olarak verirdi. Ne olursa olsun kızamazdık Çiko'muza. 

Edebiyat dersine giren hocamız, sağ elindeki dosyayı göğsüne sıkıştırdığı halde sınıfa dalar sol eliyle ayağa kalkmış öğrencilerin yerlerine oturmasını işaret ettikten sonra dersi anlatmaya başlardı. En nefret ettiğim dersti edebiyat. Fuzuli'ler, Baki'ler, mefailatünler, fa'lünler hiç sarmazdı beni. Kompozisyonum süperdi lakin. Herkesin döküldüğü derste aldığım notlar her zaman iyiydi. Ne gülerdi, ne kızardı. Ruhu vücudundan sökülüp alınmıştı sanki. Ona robot adını uygun görmüştük. 

Sınıfta kapının hemen solundaki ilk sıranın duvar tarafında oturuyordum. İkinci sene yeni bir İngilizce öğretmeni derse girmeye başlamıştı. Bizlerden olsun en fazla beş yaş daha büyüktü. Minyon tipli esmer güzeli genç bir kızdı. Her zaman süper mini etek giyer, sütun gibi bacaklarını sergilemekten kaçınmazdı. Oturduğum yer öğretmen kürsüsünü çaprazdan gören bir konuma sahipti. Gözümüzde o daha hoca olmamış, stajyer öğretmendi henüz. Kürsüde bacak bacak üstüne atıp bize göz ziyafeti çektirdiği için bütün erkek arkadaşlar benimle yer değiştirmek için az yalvarmıyorlardı.  

Lise ikinci ve üçüncü sınıflarda genel olarak kaliteli hocalarımız oldu. Sınıfımız da akıllı çocuklarla doluydu. Fizik hocamız meslek hayatının en başarılı sınıfına ders verdiğini söylüyor, emeğinin karşılığını almasının gururunu yaşıyordu. Son sene Namık Kemal lisesinden gelen Hamiyet Hoca bir matematik profesörüydü. Bu hocalar sayesinde üniversite sınavında açıkta kalan hemen hemen hiçbir arkadaşımız olmamıştı. 

Üniversite yıllarımda hoca sayısı inanılmaz ölçüde artmıştı (!) Arkadaşlar kendi aralarında birbirine "hocam" diye hitap ederlerdi. Öğretim üyeleri zaten hocaydı ama çaycılar, temizlik görevlileri, çevrede kimi görürseniz hepsi hocaydı. Bu bir ODTÜ kültürüydü. Ağzımız o kadar alışmıştı ki her önümüze gelene "hocam" demeye. Ankara'lıların da bunu kabul ettiğini görecektim kısa zamanda. Manavda "Hocam oradan bana iki kilo patates veriver." demek, berberde "Hocam şu saçları biraz kısalt" demek gayet olağan karşılanırdı. Bizim o yıllarda jandarma ile yakın temaslarımız olurdu. Polis giremezdi kampusa. Hele bir girsindi. Jandarma da hocamızdı, nizamiyedeki bekçi de. Elbette bu duruma bozuk atanlar da oluyordu. Hidrolik dersimize giren profesör Cahit Çıray hiç hoşlanmazdı kendisine hocam denilmesinden. "Everybody is hoca, I am not your hoca" derdi. Herkes hocaysa ben hocanız değilim yani. 

Tatillerde İzmir'e gittiğimde manava hocam deyince bön bön bakardı yüzüme. Hemen toparlardım kendimi. İşte böyle. Perran Kutman'ın Hayat Bilgisi dizisindeki "Hoca camide" ifadesini dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik eleştirmiş. Camide hocanın değil, imamın olduğunu, kültürümüzde öğretmenlere hocam denilmesinin yadırganmaması gerektiğini söylemiş. Ona bir gün  gelip de hak vereceğimi hiç düşünmezdim doğrusu.

(Son)



30 Temmuz 2019 Salı

HOCA CAMİDE: İZ BIRAKANLAR (2)

Sıcak bir yaz sabahı. Ağustos böcekleri mesaiye başlamış bile ama sesleri cılız, rahatsız etmiyor. Ortaokul birinci sınıftan aklımda kalan bir buçuk hoca var. Öğretmenlerimizi bir daha göremeyeceğimiz ilkokul sıralarında bıraktık. Ayşe Balık, matematik hocam. Soyadı gibi balık etli, uzun düz saçlı, orta yaşlarda ve orta boylu sıradan bir kadın. Bu renkli gözlü kadın bana matematik dersini sevdirmişti. Ne tarih, ne coğrafya ne de başka bir ders. En yüksek notları matematikten alacaktım onun sayesinde.

İlk defa karşılaştığım İngilizce dersi ise kâbusum olmuştu. Elinden bastonunu düşürmeyen engelli bir hoca geliyordu dersimize. Buçuk dememin sebebi adını hatırlayamadığımdan. Kara gözlükler vardı gözünde. Hani başına bir de fötr şapka geçirse Amerikan caz şarkıcılarından farkı kalmazdı. Çok çalışmama rağmen en düşük notları alıyordum. Mr and Mrs Brown ailesi ile yıldızlarımız bir türlü barışmıyor, yeni çıkan yardımcı ders kitapları da dersi anlamama yetmiyordu. Belki de İngilizce kelime hazinesi bakımından sınıfın en iyisiydim ama o kelimeleri cümle içinde doğru yerlerine oturtamıyordum. Gatenby'ın incecik kitabı, her konunun arkasında cevaplanmak üzere hazırlanmış sorular rüyalarıma giriyordu.

İlk sömestrenin son sınavında soruların yarısının kelime bilgisi olması geçer not almamı sağlamışsa da karneme kırık not gelmesine engel olamamıştı.

Sömestre tatilinde zamanımın çoğu İngilizcede cümle kuruluşunu anlayabilmek için çabalamakla geçti. Bir yabancı dili çözmenin yolu, önce anadile hakim olmakla başlar. Bunu çözdüğüm anda gerisinin çorap söküğü gibi geleceğini düşünüyordum. S+V+O, subject+verb+object. İşte kavramam gereken bütün mesele buydu. Ama yine de acaba sorusu beynimi kemiriyordu.

Okullar açıldı, İngilizce dersinde ilk yazılı sınav geldi, çattı. Yine düşük not alırsam, havluyu atacak, okuldan, okumaktan nefret edecektim. Hayatımın bir dönüm noktasıydı yaşadığım bu anlar. Sınav bitti. Ne yaptım, ne yazdım kafamdan silinmiş. Bir hafta içinde sonuçlar açıklanacaktı. Karamsarlık her yanımı sarıyor, aklımdan geçen küçük bir ümit kıvılcımından medet umuyordum. Keşfettiğim Amerika kıtasının Hindistan çıkmasından korkuyordum(!)

O gün hoca elinde engelli bastonu, aksak adımlarla kürsüye gelip oturduğunda sınıf ölüm sessizliğine bürünmüştü. Hoca ne sınav sonuçlarından bahsetti ne de yeni derse başladı. Başını kaldırıp şaşkın gözlerini sınıfta gezdirirken birini arar gibiydi. Aradığını bulamadı ki, dönüp kürsüye koyduğu kâğıt tomarına indirdi bakışlarını. Sınıfta sinek uçsa kanat seslerini duyabilirdik. Hiddetle adımı çağırdı. Telaş içinde kalktım ayağa. "Tahtaya gel." dedi hükmedercesine. Ayaklarım titreye titreye kürsünün yanındaki yeşil boyalı kara tahtaya doğru ilerledim. Yazılı sınavlarda kötü not alanları sözlüye kaldırırlardı hocalar. Bir kez daha bir çektiğimi, bu kez hocanın beni sınıf önünde rezil edeceğini düşünüyordum. Zaman akmıyordu, bir an önce bitsin istiyordum bu işkence. Kulağımı çekecek, niçin ders çalışmadığımı mı soracak, azarlayacak, arkadaşlarımın önünde beni küçük mü düşürecek...

Hocanın durumu da zordu. Bir önündeki kağıda bakıyor, ardından baştan aşağı beni süzüyor. O ana kadar hiç fark etmediği bir öğrenciyi karşısına almış sınav sonucunu söylemekte zorlanıyor. "On almışsın." sözcükleri dökülüyor dudaklarından. Geçen sömestrenin son yazılı sınavı dışında bütün sınavlardan bir, ikiden başka not almayan bir öğrencinin aldığı tam nota o da inanamıyor benim gibi. Sınıf şaşkın gözlerle bana bakıyor, utanıyorum. Beni niye tahtaya kaldırdı ki diye soruyorum kendime. Kopya çektiğimden şüpheleniyor olmalı. Bu düşünce sevinmeme engel. Şimdi sınavda sorduğu soruları bir kez de tahtada soracak bana. Bütün bilgilerim kanatlanmış uçmuş kafamdan. Ayaklarımın bağı çözülmüş heyecandan. On aldığım falan yok benim, bu bir rüya. Keşke beş altı alsaydım da bu durumu yaşamamış olsaydım. Hoca nedense soru sormadı, aferin de demedi. "Yerine geçebilirsin." dedi sadece. Sınav sonucunu bildirmek için beni niye tahtaya kaldırdığını hâlâ anlamış değilim onca zaman geçse bile. Sırama oturdum. İçim kıpır kıpır. Oldu bu iş be. Çözdüm sonunda. Hoca o gün sınav sonuçlarını okudu not defterinden. Genel olarak bütün sınıf dökülmüştü. En yüksek notu bütün sorulara doğru cevap veren ben almışım. Benden sonra gelen ikinci kişi sınıf birinci olan arkadaşım ancak sekiz alabilmişti.

O sınavdan sonra bütün okul hayatım boyunca en başarılı ve en sevdiğim derslerden biri olmuştu İngilizce.

Ortaokul ikinci sınıfa taşındığımız yere yakın bir okulda başlamıştım. Öğretmenler, okullarda yazın düzenlenen ilave kurslarla ikmale kalan öğrencileri belli bir ücret karşılığı sınava hazırlıyorlardı. İkmale kalmadığım halde annem kendimi yeterli hissetmediğim dersleri almamı sağladı. Zira geldiğim okulda hocaların bir kısmı ders yılı içinde müfredatı bile tamamlayamamışlardı. Bu konuda anneme minnettarım. Onun sayesinde yeni okuluma eksiksiz başlıyordum.

Ortaokul iki ve üçüncü sınıflarımda hafızamda derin izler bırakan olaylar yoktu. Yine de matematik hocam Bakiye Aytaçları unutamam. Kısa boylu, yaşlıca, kendine fazla bakmayan ama hocalığı mükemmel biriydi. Defter çılgınlığı yaşadığımız bir dönemdi. Her ders için ayrı bir defter tutmamız isteniyordu. Sarı saman kağıtlı defterler, düz çizgili defterler, çizgisiz beyaz defterler, kare çizgili defterler... Matematik dersi için defter sayımız dörde çıkmıştı. Günlük defterimiz dışında aritmetik, geometri ve cebir derslerine ait sadece verilen günlük ödevlerimizi yaptığımız ödev defterleri. Hepsi güzelce kağıtla kaplanıp etiketlenecek, her ödevimizin ait olduğu tarih, sayfanın üst sağ köşesine yazılacaktı. Dersimiz ödevlerin kontrolü ile başlar, her sayfa hocamız tarafından imzalanırdı. Ödevlerimi eksiksiz yapardım her gün ama defterlerimin kaplanmasından hoşlanmazdım. Genellikle defter kapaklarında ya manzara, çiçek ya da vak vak amcanın resimleri olurdu. Kitapları kaplamak iyi de o güzelim defter kapaklarını kırmızı ya da mavi renkli garip kağıtların altına gizlemek hangi aklın ürünüydü. Ödev notu defterlere göre verilirdi. Her şey tamam olsa da aldığım en yüksek not dokuz olurdu. Matematik hocam defterlerin kaplanması işine taktığı için bir puanı benden keserdi daima.

Düşünüyorum da, hiç bir hocam bana Türkçe'yi ve edebiyatı sevdirme gayreti içinde olmadı. Belki de bu yüzden kader bana Türkçe ve edebiyat öğretmeni kıymetli eşimi çıkarttı karşıma. Yine ortaokul ikinci sınıfta Türkçe dersimize giren bir Hayat Hanım vardı. Esmer, balık etinde, gözlüklü, minyon tipli biriydi. Matematik ve fen derslerim ne kadar iyiyse Türkçe dersim o kadar kötüydü. Hele kitap okuma alışkanlığının kazanıldığı o yıllarda kitap okumamızı teşvik eden tek bir söz söylediğini hatırlamıyorum.

Okul müdürümüz Raşit Hoca resim dersimize giriyordu. "Herkes sulu boya bir afiş resmi yapacak ve bir sonraki ders sınıfa getirecek" demişti. Özene bezene Omo deterjanının bir afişini hazırlamıştım. Ders başlayınca bütün öğrenciler yaptığı eserleri sıralarına dizmişler, Raşit Hoca'nın değerlendirmesini bekliyorlardı. Sıradan bir hoca değildi Raşit Hoca. Aynı zamanda okul müdürü olduğu için disiplini kendi yöntemlerine göre sağlardı. Saçı uzayan erkekler, saçları dağınık kız öğrenciler, kılık kıyafeti düzgün olmayanlar, ders saatine yetişemeyenler hocanın tedrisatından geçerlerdi. Öyle tokat yumruk, tekme atmazdı ama hepsinden beterdi cezaları. Ya bütün el parmaklarının yukarıda birleştiği uca cetvelin kenarıyla şiddetli bir şekilde vurur ya da kulak arkalarındaki kıkırdak kısmı baş ve işaret parmakları arasında sıkar canımızı yakardı.

Derse girdikten sonra sıraların arasında bir tur attıktan sonra acı bir gülümseme yayılmıştı hocanın suratında. Bu ifadenin gelecek tehlikenin habercisi olduğunu öğrenmiştik artık. Hoca sınıfın başına dönüp ilk afiş çalışmasını eline alıp şöyle bir baktıktan sonra yerine bırakmıştı. Eliyle işaret ederek afişi hazırlayan arkadaşın ayağa kalkmasını sağladı. Kulağına yapıştığı gibi o çok iyi bildiği hassas noktayı yakalayıp olanca kuvvetiyle sıkıştırdı. Zavallı arkadaşımızın yüzü kızarmış, gözlerinden yaş gelmişti. Sonra onun yanındaki aynı kaderi paylaştı, sonra bir başkası. Sadece aralarında bazılarına dokunmuyor, "Aferin" diyor, diğerlerinin kulak tozlarını almaya devam ediyordu. Sıra bana gelince çoğunlukla aynı kaderi paylaştım. Kulağımın koptuğunu hissettiğim o acı içinde zevk alırcasına iri gözlerini bana diktiğini hatırlıyorum. Bu kulağı çekilenler ve aferin alanlar arasındaki farkı bir sonraki derse kadar anlayamamıştık. Meğer afiş resminde kağıt yatay değil düşey tutulurmuş(!)

Bu eğitim tarzı üzerinde sonraları çok düşündüm. Eğer hoca kulağımızı çekmeyip bize dersin başında doğru olanı söyleseydi, bu konu hafızamızda bu kadar yer eder miydi? Şimdi hangi afişe baksam Raşit Hoca gelir aklıma, iz bırakanlar arasında...

(Devamı gelecek)







29 Temmuz 2019 Pazartesi

HOCA CAMİDE: İZ BIRAKANLAR (1)

Perran Kutman'ın bir dizisi vardı bir zamanlar bilmem hatırlar mısınız, Hayat Bilgisi. Perran Kutman, "Hocam"  diyen öğrencilerine "Hoca camide, hoca camide." diye çıkışır, kendisine "Öğretmenim" denilmesini isterdi. İlkokula giderken öğretmenlerimiz, ortaokula geçtiğimizde birden hocalarımız olunca büyümenin gururunu yaşadığımızı düşünürdük eskiden.

Eğitim hayatımız boyunca bize ışık olan, verdikleri bilgilerle hayatımıza yön veren  onlarca öğretmenimiz, hocalarımız oldu. Bunlardan bazıları hafızalarımızdan silinip giderken içlerinden bazıları derin izler bıraktı...

Yaşar öğretmenimi hatırlıyorum. Henüz yedi yaşında olmama rağmen bütün hatları ile zihnime kazınmış. Yuvarlak yüzlü, kıvırcık olmasa bile yoğun dalgalı kısa saçları, iri mavi gözleri, yuvarlak burnu, pembe tombiş yanakları ve her zaman güleç ve şefkatli bakışlarıyla. Üzerinde pöti kare önlüğü, tebeşir tozuna bulanmış irice elleri ve makyajsız yüzü, silindirik vücudu ile cinsiyetini saklarmış gibi bir havaya sokardı kendini. Başarılı öğrencilerin formalarına, önce beyaz, okumayı sökenlere kırmızı, en başarılılara ise metal bir yıldız takardı. Beyaz kolalı yakalarla süslenen kara önlüklerimizin sol göğüs kısmı önce beyaz, sonra kırmızı ve en sonunda altın rengi yıldızlarla bezenirdi. Göğsümüzdeki o sembol değiştikçe terfi almış memur gibi sevinir, gururlanırdık.

Sene sonunda ilk öğretmenimizle ayrılmak vakti gelmişti. Ne yazık ki bu ayrılış onu bir daha hiç göremeyeceğiz anlamına geliyordu. Çok sevdiğimiz Yaşar öğretmenin tayini çıkmış, Adana'ya gidecekti. Bizimle vedalaşırken gözlerinin dolduğunu dün gibi hatırlıyorum. Ben dahil pek çoğumuz ne olduğunu idrak edemezken, bazılarımız haberi öğrenince hüngür ağlamaya başlamışlardı.

İkinci ve üçüncü sınıfta öğretmenimizin adı Zehra olmuştu. Sanki bize hiçbir şey öğretmemiş gibi kalmış aklımda. Dolgun vücudu, boyalı ve fön çekilmiş saçları vardı. Ders sırasında el çantasından küçük aynasını çıkarır, kürsüde otururken makyajını yapar ve dudaklarına ruj sürerdi. Bir gün ormanı andıran ağaçlıklı bir bölgeye götürdüler bizi. Sonbahar, rüzgarını arkasına alarak çınar ağaçlarının yapraklarını ayırıyordu dallarından. Tahta piknik masalarına kurulmuş, annelerimizin hazırladığı ekmek arası peynir, börek, çöreklerle karnımızı doyurmaya başlamıştık ki, Zehra öğretmen diğer öğretmenlerle birlikte oturduğu biraz ötemizdeki piknik masasından seslenip beni yanına çağırdı. Heyecanla yanına koşup gittiğimde bir tarafından ısırılmış olduğu diş izlerinden belli olan, kağıt peçeteye sarılmış bir kek parçasını burnuma doğru uzatıyordu. Geri çevirmemin ayıp olduğu aklımdan bile geçmez iken bunu yaparsam kızacağından korkarak keki dikkatlice küçük ellerime almıştım. Bir yandan o kadar arkadaşım dururken niye beni çağırdığını düşünürken küçük bir parça aldım ağzıma. Ağız kokusu. Berbat bir şey. Midem bulanırken göz ucuyla öğretmenimi kesiyordum. Yemez bırakırsam sanki beni azarlayacakmış gibi geliyor, elimdeki keki agzıma götürürken, Zehra öğretmenle göz göze geliyor, korkum mide bulantımı yeniyordu. O bana gülücükler atarken "Aferin, ye bitir hepsini" dermiş gibi baktıkça ben kabus yaşıyordum. O piknik bana zehir olmuştu.

Dördüncü sınıfa geçtiğimde Zehra öğretmenden ayrıldığıma hiç üzülmedim. Ancak bu kez karşıma çıkan yaşlı, bilgili ve sert biriydi. Hesna öğretmen. Belki de bizi mezun edip emekliye ayrılacaktı. Zehra öğretmenden sonra ondan bize kalan bilgi eksikliklerini yaşıyor ve normal seviyemize erişmek için zorlanıyorduk. Zehra öğretmenin aksine dolu dolu bir öğretmendi Hesna öğretmen. Zayıf, kırlaşmış saçları vardı. Artık kırışmaya başlamış yüzünün bir kez olsun güldüğüne dair hafızamda bir iz yok. Tabiat bilgisi dersi için ince bir tele kartondan kesilmiş insan vücudunu yerleştirir, üzerine iskeleti çizer, kemiklerin isimlerini, organlarımızın yerlerini ezberlerdik. Öğrencilerden her birinin kendine özel olarak yaptığı bir iskeleti vardı ve onu okul çantasında taşırdı her zaman. Sonradan tıp öğrencilerinin eğitim esnasında kullandıkları kadavralara "Mahmut Amca, Makbule Teyze" diye isim taktığını öğrendiğimde keşke bizim iskeletlere de birer isim koysaydık diye hayıflandığım olmuştur. Derslerinde ne kadar zorlansam da ona çok şey borçlu olduğumu hatırlıyorum.

İlkokul son sınıfa geçtiğimde başka bir semte taşındığımız için okul değiştirmek zorunda kalmıştım. Hesna öğretmen sayesinde yeni sınıfımda bir anda sivrilmiştim. Yeni öğretmenim Müşerref İyibak, (soyadıyla aklımda kalan tek ilkokul öğretmenim) dört yıl okuttuğu diğer öğrencilerine (sınıflarına yeni katılmama rağmen) beni örnek almalarını söylerdi. Bütün derslerde benim ve başarıda devamlı yarıştığımız Fahrettin'in parmağı her zaman havadaydı. Öğretmenimizin dersle ilgili sorduğu her soruyu önceden hazırlandığımız için güzel bir şekilde cevaplandırır, ikimiz de aferin alır, onun gözüne girerdik. Gel zaman git zaman, Müşerref öğretmen nasıl olsa bunlar biliyor diye olsa gerek, ne bana ne de Fahrettin'e soru sormayı bırakmış, soruları hep başkalarına sormaya başlamıştı.

O günü unutmam mümkün değil. Yaz tatiline iyice yaklaştığımız sıcak, bunaltıcı bir gündeydik, dersimiz tarih. Öğretmen Otlukbeli Savaşını kim anlatacak bize diye soruyor. Her zamanki gibi Fahrettin ve benim parmaklar havada. Önceleri tek tük de olsa arada kalkan cılız parmakları arıyor gözlerim. Ama yok işte, yok. "Yok mu bu arkadaşlarınızdan başka dersini çalışan?" diye sınıfa yüklenirken beni allar basıyor. Ve o an geliyor, bana veriyor sözü. O kadar emindim ki, her zaman olduğu gibi bize sormayacağından. Bu yüzden kitabın kapağını bile kaldırmamışım. Neler zırvaladığımı hatırlamak bile istemiyorum. Hani öğretmen bir şey sorar, bilemezsin ya da yanlış cevap verirsin. Yok, bu başka bir şey. Bunun medeni cesaretle alakasi yok, resmen öğretmeni kandırmışım. Öğretmen durumu anlıyor elbette. Hiçbir kötü laf etmeden Fahrettin'e veriyor sözü bu kez. O hazırlıklı, bir güzel anlatıyor. Ben de hayat derslerimden birini almış oluyorum. İnsan başkasını değil sadece ve sadece kendini aldatır.

Okul bitene kadar Fahrettin'le birincilik yarışımız devam ediyor. Arada en yüksek notu ben alsam da genellikle onun arkasından gelir, nefesimi kulağında hissettirmeye devam ediyorum. İkincilik bir bakıma daha iyi. Kaçmak yerine kovalamak hoşuma gidiyor. Lakin yaşadığım talihsizlikten sonra bir an önce okulun bitmesini istiyordum.

Eskiden ilkokulda sınıfları geçmek diploma alabilmek için yeterli değildi. Ayrıca bitirme sınavını geçmek zorundaydık. Benim için hiç de zor olmayan bir sınavdı bu. Sınavı geçince artık ortaokula kaydolmamız için hiçbir engel kalmamıştı.
(Devamı gelecek)


28 Temmuz 2019 Pazar

DOĞRU ve BİZ: YANILTICI KAVRAMLAR

Bu aralar kitap okuma modundayım. Dün Jean-Christophe Grange'ın Ölüler Diyarı adındaki polisiye-macera romanına başladım. Geçen sene aynı yazarın "Kongo'ya Ağıt" kitabını okuyup sevmiş ama blogumda ondan bahsetme fırsatını bulamamıştım. Polisiye tarzı romanlar pek tarzım olmasa da bakalım "Ölüler Diyarı" hakkında ne fikirler üreteceğim. 

Halkın genel inanışına zıt düşünceler birbiri ardına sıralanmış, tören alayı gibi birbiri ardına geçiyor aklımdan. Doğru nedir? Güzel bir şeydir, iyi bir şeydir. Neye göre? Kime göre? Herkesin doğrusu aynı mı, yoksa farklı mı? Bazılarının doğrusu başkalarına göre yanlış değil midir? Herkesin hemfikir olduğu mutlak bir doğru var mıdır? İlk akla gelen doğru, inanan insanların yaratıcısı, onun varlığı, birliği ve koyduğu yasak ve kurallar. Bunlar inanmayanlar için doğru değil. Yani yok, mutlak doğru diye bir şey yok. Dolayısıyla mutlak yanlış da yok. Bu, yapıma ters gelse de kabul etmek zorundayım. Çünkü bana göre bir iş veya bir olgu ya doğrudur ya da yanlış. Bilim ve teknoloji bile bazı doğru bildiklerinde yanılmadı mı?

Eğer halk üzerinde bir uzlaşma sağlayamıyorsa bir konuda bireysel düşünmekte fayda var. Benim doğrum bana, senin doğrun sana. Garip bir tesadüf: "Lekum dinikum veliyedin." Yani kısa ve öz olarak senin dinin sana, benimki bana.

Toplumu ayrıştırma fikrine karşı çıkıp "Sen ben yok, biz varız." sloganıyla seçim kazanan İstanbul Belediye Başkanı zor bir göreve soyunuyor. Umarım başarılı olur ve ben yanılmış olurum. Zira yaşadığımız topraklarda bazılarına göre zenginlik tabir edilen kültürel farklılıkların hepsini gürültüsüz patırtısız bir potada eritmek imkansız gibi görünüyor. Mutlak doğrunun olmadığı bir düzende böyle bir birlik ütopya geliyor bana. Asgari müştereklerde anlaşmak fikri bile ne kadar acz içinde bulunduğumuzu hatırlatıyor. Çünkü bu anlaşmada benliğimizden fedakarlık edeceğimiz kim bilir neler var? Böyle olunca özgürlüğümüzü gönüllü olarak kendimiz kısıtlamış olmuyor muyuz?

Biz kimiz? Çerçevesi dahi çizilmemiş bir kavram. Bazılarına göre ümmet-i Muhammed, etnik kimliklerimiz, bazılarına göre yaşadığımız toprakların sakinleri, bazen belli bir ideolojiyi benimseyenler ve hatta takım taraftarları, kadınlar... Sıralamaya devam etsek yüzlerce, belki binlerce "biz" çıkar bu şekkilde. İlk anda kulağa hoş gelen "biz" kavramı ne kadar içi boş bir kavram şimdi. O kadar "biz" i yoğurup bir büyük "biz" mi çıkarmak daha rasyonel yoksa "biz"lerin asgari müşterek noktalarını çekip küçük bir "biz" mi üretmek? İkisi de imkansız sanki...

HAYATA DÖN - GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU


Kitabın Adı: Hayata Dön
Yazar Gülseren Budayıcıoğlu
Sayfa Sayısı: 399
Yayınevi: Remzi Kiatbevi
Türü: Roman - Psikolojik

Kitap Hakkında: Gülseren Budayıcıoğlu'nun "Hayata Dön" kitabına başlamadan evvel "Bu son, yazarın başka kitabını okumam artık" diyordum. Hasta diyalogları, kader örgüsü, yalnızlık, sevgi noksanlığı vb. konu başlıkları altında her şeye hakim, işini bilen, başarılı ve her bakımdan kusursuz bir tabloya kendini yerleştiren bir psikiyatr hanımın anılarından alacağımı aldığımı  düşünüyordum. Bu duygu ve düşüncelerle okumaya başladığım Budayıcıoğlu'nun kitabı beni ters köşeye yatırdı. Onun kolay anlaşılır ve sağlam ifade tarzı okuru içine çekip sürüklüyor, hatta bazen duygulandırıp gözlerini yaşartıyor. 

Peki nedir bu kitabı yazarın diğer kitaplarından farklı kılan? Kaderin defalarca sillesini yemiş bir insanın yani "Ala"nın yaşam mücadelesini ele alış tarzı. Yazar yine değişik hastalarıyla yaptığı mülakatları aktarıyor kitabında. Hastaların her birinin ilginç yaşam öyküleri var. Ama "Ala"nınki başka. Bu yüzden sadece "Ala" nın yaşam öyküsü yer alsa daha güzel olabilirdi sanki.

"Ala" nın öyküsü kitabın ilerleyen sayfalarında çıkıyor karşımıza. Yazar her ne kadar bu öykülerin gerçekte yaşanmışlıkların üzerine kurgulandığını iddia etse de kurgusal tarafın ağır bastığını düşünüyorum. Aslında yaşanmış bir öyküyü yazmak yaşanmamış olanın kurgulanmasından daha kolay. Yazar   öykülerin geçtiği yeri kendi kliniği, hastaları ve kendini de yapıtının kahramanları yapınca bir taşla iki kuş vurmuş olduğunu düşünmüş olabilir ki bu da kendisinin hakkıdır. 

Kitabı çok beğendim ve rahatlıkla tavsiye edebilirim. Diğer taraftan görüşmeler boyunca süregelen diyaloglarda psikiyatr ve hastanın aynı kültür, bilgi seviyelerindeymiş hissinin verilmesini yadırgıyorum. Kim bilir, belki de kitapta kurgusal özelliğin hakim olduğunu iddia etmemin temelinde bu yadırgama durumum etkili olabilir. "Ala" nın hikayesi tamamen kurgusal olsa bile karakterler ve konu tam olarak oturmuş görünüyor. Bu yüzden eserin örgüsü zaman zaman inanılması güç olayları içerse de kitap duygusal olarak okuru içine çekiyor. Mesela kitabın yazarı olan psikiyatr hanımın hastası olan bir kişi ile dışarıda yemek yemesi, hastayı evinde ziyaret etmesi beklenen davranışların ötesinde. Fakat olayın akışında bu durum bile doğal geliyor okura.

İstanbullu Gelin adıyla TV de yayınlanan dizinin senaryosu bu kitaptan esinlenmiş. Ben diziyi izlemedim. İzleyenlerle yaptığım görüşmelere dayanarak, film senaryosunun kitabın konusunun fazlasıyla dışına çıktığı anlaşılıyor.

Psikiyatri biliminin anlaşılması, tarihi olaylar hakkında yerli yerinde verilen kitabi bilgilerin normal sohbet esnasında veriliş şekli ne kadar eğreti dursa da ilgi çekici. Freud, Hitler'in sosyal yaşantıları ve onların davranış özelliklerine, Tutankamon efsanesinden Eva Peron'un yükselişine kadar tarihin ibret verici hayat hikayelerine dokunan yazarın beşinci kitabını da okumaya karar veriyorum.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI - MIHAIL BULGAKOV


Kitabın Adı: Genç Bir Doktorun Anıları
Yazar: Mihail Afanasyeviç BULGAKOV
Çeviri: Tuğba BOLAT
Sayfa Sayısı: 168
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Türü: Anı - Öykü

Kitap Hakkında: Bulgakov, Sovyetler Birliği'ndeki bolşevik devriminin ilk yıllarında genç bir doktorun tayin edildiği geri kalmış kırsal bir bölgede mesleğini yaparken karşılaştığı zorlukları bütün içtenliğiyle aktarıyor kitabında. Güçlü ifade tarzı, olaylara bakış açısı ve düşüncelerini yazıya dökerken keskin ve içten yaklaşımı göz dolduruyor. Basit bir dil kullanan yazarın kısmen otobiyografisini yansıtan eserinde çeviri başarılı.

Kahramanımız tıp fakültesinden üstün dereceyle mezun olur olmaz memleketin ücra bir köşesine tayin edilip küçük bir sağlık ocağında kaderiyle baş başa bırakılır. Kışın zor koşulları, cahil halkın batıl itikatleri bir yana hiçbir tecrübesi olmadan ağır ve acil durumda gelen hastalara bakmak zorunda kalınca genç hekimin eli ayağına dolaşır, seçtiği meslekten büyük pişmanlık duyar. Oysa onun teorik bilgisi, cesur ve kararlı tutumu her şeyin üstesinden gelecektir.

Sadece yeni mezun hekimler değil profesyonel hayata adım atan her genç üniversite mezunu farklı şekillerde yaşıyor benzer şeyleri. Ne var ki, söz konusu insan hayatı olunca daha çok dokunaklı bir hal alıyor bu tecrübesizlik yılları. Hastalarından daha çok acı çektiği anları yaşıyor hekim. Yazar genç bir doktorun iç dünyasını ortaya dökerken o döneme ait siyasi hususlara değinmeksizin sosyal yaşantısında karşılaştığı zorluklara yer veriyor. 

Yaklaşık bir yıl sonra şehirde bir hastanede stajyer doktor olarak görevlendirilen kahramanımız, kendisinin daha önce görev yaptığı köye atanan genç meslektaşının acil yardım çağrısını içeren bir pusula alıyor. Ne yazık ki arkadaşını hayata döndürmek için artık çok geçtir. Onun morfin bağımlısı olması sebebiyle ölümüne kadar yaşadığı sıkıntıları kendisine bıraktığı günlükten öğrenecektir.

Bulgakov'un bu kitapta toplanan öyküleri dönemin Tıp İşçisi dergisinin muhtelif sayılarında tefrikalar halinde neşredilmiş. Kitapta yer alan son öyküde ise diğer bir meslektaşının Bolşevik devrimi esnasında çara bağlı bir subayı kasten nasıl öldürdüğünü ve şans eseri yaşama dönüşünü anlatıyor. Genel olarak öyküler dramatik bir özellik taşırken zaman zaman trajikomik olaylar da yaşanıyor.   

Usta ve Margarita romanında yazar ustalığını yansıtırken ustalığının temellerini bu öykülerde görmek mümkün. Sonuç olarak okunmaya değer, güzel bir kitap. 

22 Temmuz 2019 Pazartesi

LE MİM


Babaannemin Saatli Maarif Takvimi  blogundan aldım bu mimi. 

Kısa ve samimi cevaplar vermiş sorulara. 

Hadi başlayalım bakalım.





1- Sizi tanımak istiyoruz? Adınız/ Blogunuz ve sizi anlatan bir kelime?
Kaplan Diary. Zaman zaman günlük tarzında, çoğu zaman aklıma düşüp orada takılı kalanları 

yazdığım bir yerdir blogum. Tek kelime ile kendimi anlatmak benim kadar geveze birine ne 

kadar zormuş (!)  Ne desem fazla eksik biraz fazla kaçacak. Sonuç olarak bir kelimenin bile onlarca 

anlamının olduğu dikkate alındığında cevabım karşılığını bulmaktan uzak kalacağını düşünüyorum. 

Yok hayır, "geveze" beni tanımlayan kelime değil.

2-Sosyal Medya Hesaplarınız?

Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarım var ancak uzun süredir uzak tutuyorum kendimi. Ara sıra 

uğruyorum sosyal medyaya. Güzel paylaşımların sayısı oldukça az. Ticari yönden kullanabilirim 

belki. Diğer taraftan sosyal iletişim aracı olarak kullanılması itici geliyor bana. Eskiden bir mektup 

aldığımızda duyulan heyecan başka, sosyal medyada paylaştığımız bir mesajın ya da fotoğrafın 

beğenilmesi başka. İkincisi marazi bir durum halini almaya başladı artık. Her kim kendini nasıl 

mutlu hissediyorsa onu yapsın yine de.


3-İlk Blog Yazmanıza Referans Olan Kişi  ya da Blog  Kimdi?

Bu mimin en güzel sorusu işte bu bence. Nasıl ve neden bu işe bulaştım hatırlamıyorum 

ayrıntısıyla. İnternet olayına gençler kadar vakıf değildim. Arama motorlarından karşıma çıkan blog 

yazıları ilgimi çekmeye başlamıştı. Ben de kendi başıma bir blog sitem olsun istedim ve ilk yazımı 

yazdım. İlk mesajlar "deeptone" nam-ı diğer "sade ve derin" den geldi. Şirin bıcır bıcır bir bloger. 

Yanılmıyorsam o da İzmir'li benim gibi. İşte ilk yazıma yazdığı yorum:

heeeey hayat güzel işteeeeee :)
İlham kaynaklarımdan biri "evde yazar" oldu. Yazdığı yazılardaki mükemmel ifade tarzı, seçtiği 

konular, düşünce yapısı beni çok etkiledi. Sigarayı bırakmaya çalıştığım bir dönemdi. O gün 

bugündür neredeyse bütün yazılarını takip ettiğim bir dostum oldu. Bildiğim kadarıyla İstanbul'lu ve 

İzmir sevdalısı. İşte onun ilk yorumu.

Sigarayı bırakmak güzel bir şey, insan en azından kendisini suçlu hissetmekten kurtuluyor. Sigara yüzünen hastalanmak,hastalandıktan sonra mecburen sigarayı bırakmak bence eğitimli, bilinçli bir insanın yapmaması gereken bir şey. Böyle motive olarak bıraktım ben, iki sene bitti bile, çok rahatladım, ağır bir sorumluluktan kurtuldum sanki.

4-Sosyal Medyada Hangi Yazarlar Grubunda Bulunuyorsunuz?

Kendime yazar demek için daha çok okuyup yazmam gerekiyor. Bu gruplara girmek için daha 

zamanım var sanırım. Foto Blog Yazar grubunda görünsem de henüz paylaşımda bulunmadım. 

Kısaca halen herhangi bir grup içinde faal değilim.

5-Facebookta siteniz yasaklandı mı?

Yoo, niye yasaklansın ki (!) Bazen sivri yazılar yazıyorum diye blog sitemin kapatılması mümkün. 

Facebook sitem kapansa beni üzmez ki...

6-Bloglar için Hangi platform daha iyi? Blogspot/ Wordpress ?

Blogspot bana daha kolay geldi. Sanırım daha çok tercih ediliyor.

7-Kaç Blogunuz Var?

Atıl durumda Kaystros Kaplan Tyrha adında bir blogum var çıraklık dönemimden kalma. Aslında 

orada yazdıklarımdan değerli bulduklarımı "Kaplan Diary" de toplayıp onu kaldırmak fena fikir 

değil. 

8-Toplam Sayfa Görüntülenme sayısı?

An itibarıyla 94 714

9-Blogunuzda Reklam Yayınlıyor musunuz?

Açıkçası önceleri çok heveslenmiştim. Reklam vermek isteyen olursa neden kapılarımı kapatayım ki?

Reklamın yazılarımı ya da okuru rahatsız etmesi durumunda reklam kabul edilmeyen bir başka site 

açarım gerekirse. 

10-Misafir Blog Olarak Yazdığınız Blog Var mı?
Hayır, yok. Davet olursa icabet edilir.
11-Daha Önce Bir Hacker İle Karşılaştınız mı?
Hacker'in benimle uğraşacak kadar önemli bir kişi olduğunu düşünmüyorum. Onlar akıllı kişiler neye
zaman harcayacaklarını iyi bilirler.
12-Hedefinizde Nasıl  Bir Blog Yazarı Olmak Var?
Öncelikle kendimi beğendiğim düzeye çıkartmam hedefim. Ben kendimi beğenirsem başkasının 
beğenme yolu açılır. Düzgün bir ifade tarzıyla duygu ve düşüncelerimi layıkıyla aktarabildiğim,
yaratıcılık içeren yazıları yazabilen bir yazar  olmak hedefim.
13-Arama Motoru ( Seo ) Optimasyonu Hakkında Bilginiz Var Mı?
Genel hatlarıyla konu hakkında bilgim var. Ne işe yaradığını biliyorum. Ama gel yap desen, yok 
arkadaş benim bilgim bu kadar ben yapamam buyur gel sen yap derim. 
14-Blog Yazarlığını Önerir misiniz?
Elbette. Sosyal medyada geyik yapmak yerine bir şeyler yazmak insanın kendini daha iyi tanımasını 
ve ne istediğini bilmesini sağlıyor. Belki de faydalı bir deşarj aracı. Okuyun, okudukça yazın, bunlar 
iyi şeyler kardeşim.
15-Kitap Okuma Oranınız Nedir? ( 10 Üzerinden)
Kitap okuma oranından bahsederken benim bipolar bir durumum var bu konuda. Manik durumumda 
elimden kitap düşmüyor, adeta yaşadığım her anın bir parçası oluyor. Depresif dönemimde ise 
kitaptan belli bir süreliğine uzaklaşıyorum. Manik dönemimde oranım 10, depresif dönemimde 0 
olduğuna göre ortalama 5 desem yanlış olmaz sanırım.
16-Diğer Blog Yazarlarını Nasıl Takip Ediyorsunuz?

(okuma listesi kullanıyor musunuz?)

Evet, okuma listesinden ya da e-mail adresime geliyor bazı takip ettiklerim. Bazılarını da maalesef 

kaçırıyorum. 

17-Blog Sahipleri İle Etkinlik Yapıyor musunuz?

Mim dışında hayır. 

18- Sosyal medya üzerinde Blog linklerine karşılıklı beğeni yapar mısın? 

Şahsen sosyal medya ilgimi çekmiyor.

19- Bugüne kadar kaç mim yaptınız? 

Dört beş tane vardır herhalde.

20-Ünlü Bir Blog Yazarı Olsaydın Siyaset Yapar mıydın?

Türkiye'de mevcut koşullarda siyaset yapmak benim yapıma ters. Değil ünlü bir blog yazarı olmak   

ne olursam olayım siyaset yapmak gibi bir hevesim olmazdı. Dinin, etnik kimliğin kullanıldığı bir 

siyaset ortamı bana göre değil. 

21-Bu Mim İçin 3  Arkadaşınızı Davet Eder misiniz?

Arzu eden üç veya daha fazla arkadaşım davetlidir. 

21 Temmuz 2019 Pazar

MADALYONUN İÇİ - GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU

Kitabın Adı: Madalyonun İçi
Yazar: Gülseren Budayıcıoğlu
Sayfa Sayısı: 383
Yayınevi: Remzi Kitabevi
Türü: Anı - Psikolojik

Yazarın kurmuş olduğu özel klinikte kabul ettiği hastalarıyla yapmış olduğu psikoterapi seanslarını ve tedavi sürecinde su yüzüne çıkan birbirinden ilginç yaşanmışlıkları ele alan bir psikoloji kitabı. Hasta ile kurduğu iletişim tekniklerinin yanı sıra hasta hakkında düşünceleri ve hastalığın olası sebeplerine dair bilimsel değerlendirmeleri herkesin anlayabileceği bir dilde ele alıyor yazar. Bu yönüyle tür bakımından okumuş olduğum diğer iki kitabından farklı bir çizgide.

Öncelikle hastalarından her birinin öyküsünü ara-başlıklar altında toplaması ve görüşme sırasına göre numaralandırıp kitabın içine serpiştirmesi okurun ilgisini bir miktar azaltıyor. Bunun yerine olaylar aynı başlık altında toplanmış olsaydı konu bütünlüğü daha iyi korunabilirdi. 

Gerçek hikayelerden yola çıktığını ifade eden yazarın olay ve kişilerin davranışlarını bir miktar abarttığı ve kurgusal öğelere fazlasıyla yer verdiği izlenimi edindim. Değişik sosyal sınıflardan kabul ettiği hastalarla yaptığı diyaloglar hasta - doktor arasında olabilecek diyaloglardan uzak. Bu durum sorulara verilen cevapların bazılarında doğallığın dışında, terapist tarafından uydurulmuş hissi bırakıyor.

Yazım dili, ele alınan konular ve verilen mesajlar dikkate alındıırsa yazar hayli başarılı. Panik atak, şizofreni gibi ciddi rahatsızlılarla baş etme yollarını sade bir dille aktarıyor hastalarına. Seçilen kahramanlar genellikle ağır travma geçirmekte olan sıra dışı insanlar. En uzun psikoterapi seanslarını verdiği çöp apartmanın sahibi üç kızkardeşe göstermiş olduğu alaka, bütün randevularını iptal etmek pahasına haftada iki kez evlerine gidip en az iki saat yanlarında kalması ülkemizde ve dünyada karşılaşılmayacak cinsten. Bu yüzden inandırıcılığını zorluyor. Böyle düşünmemin sebebi yazarın bütün öykülerinin gerçek yaşam öyküsü olduğunu iddia etmesi olabilir mi? Kim bilebilir... 

Diğer taraftan kitapta anlatılan olaylarla ilgili detayları hafızamızda uzun süreli misafir edemesek de aklımızda kalan yazarın çıkarımları kitaba değer katıyor. Her davranışımızın bir sebebi olduğunu, haksız yere kendimizi suçladığımızda yalnızlık hissedeceğimizi ve bu durumun ileride ne kadar büyük problemler yaratabileceğini yerinde ve dozunda aktarmayı başarıyor.  

18 Temmuz 2019 Perşembe

USTA ve MARGARITA - MIHAIL BULGAKOV

Kitabın Adı: USTA ve MARGARITA
Yazar: Mihail Afanasyeviç BULGAKOV
Çeviri: Mustafa Kemal YILMAZ
Sayfa Sayısı: 505
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Türü: Roman Fantastik, Mizah, Aşk

Kitap Hakkında: Hemen belirtmeliyim bu bir başyapıt. Nasıl söyleyeyim kitapta ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Keyifle okuduğum kitabın içinde olayların ve kişilerin muhteşem bir şekilde tasvir edilmesinden mi bahsedeyim, hayal gücünün genişliğinden mi, dönemin sosyal yaşantısına dair olağan üstü hicivlerden mi?

Mihail Afanasyeviç BUNGALOV, (1891-1940) Stalin döneminin olağanüstü koşullarında kaleme aldığı bu eseri yaşamının son on yılında tamamlamış. Usta ve Margarita ne yazık ki ancak yazarın ölümünden 26 yıl sonra 1966 yılında yayınlanabilmiş, o da sansürle. Aslen bir tıp doktoru olan Bungalov, okurun ayağını yerden kesen bir klasik yaratıyor edebiyat dünyasında.

Birçok çevirisi var kitabın. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından satışa arz edilen eserin çevirisi 1972 yılında sansürsüz orijinalinden bazı açıklamalarla birlikte sunuluyor. Rusya'da genel olarak şahısların adı soyadı ve baba adı uç uca diziliyor. Kitabın başında kitabın kahramanları ve kişilerin bir kısmının adları ve lakapları ile birlikte görevleri ve birbiriyle olan ilişkileri kısaca tanımlanıyor. İlerleyen bölümler arasında mekan değişiklikleri ile birlikte kişiler değişince girişteki bu tanımlamalar okurun imdadına yetişiyor. Ekim devriminden sonra Rusya'daki sosyal yaşamı mizahi bir şekilde dile getiren yazar diğer taraftan İsa peygamberin yargılanıp çarmıha gerilmesi hadisesini farklı bir şekilde ele alıyor. İncil'in dört ayrı versiyonunda ve tarihçiler nazarında farklı yorumlanan bu olayda herkes kendi siyasetine göre tavrını belirliyor. Hristiyanlığın doğuşuna temel teşkil eden bu önemli olayda İsa'nın ölüm kararını onaylayan Yahuda Eyaletinin Roma'lı valisi Pontius Pilatus'un yaşadıkları ve kararsızlıkları gözler önüne seriliyor. Bir yandan dini inançlara ince bir üslupla dokunurken kitabın ilerleyen bölümlerinde büyük bir aşkı görüyoruz.

Eserin her tarafında ortaya çıkan veya varlığını hissettiren yabancı profesör Wolfang kimliğinde Şeytan bizim bildiğimiz kötü karakterinden uzak. Dört tane yardımcısı var. Bunlardan en haylazları olan iki kafadar tombul iri kara kedi Behemot, garip kılıklı koro şefi Korovyev doğa üstü güçleri ile kötü yürekli insanları cezalandırma biçimiyle okuru gülümsetiyor.

Romanın baş karakteri adını öğrenemediğimiz Usta. Kendisi sadece böyle anılmasını istiyor. Pontius Pilatus hakkında bir roman yazmaya çalışırken hem dönemin baskısı altında ezildiğinden dolayı hem de yazdıklarını istediği duruma getiremediği kuruntusu sebebiyle en sonunda kitabını yakmak zorunda kalıyor. Tam bu esnada Margarita ile yolları birleşiyor ve aralarında büyük bir aşk doğuyor.

Kitabın içinde geçen terim ve olayları daha iyi anlayabilmek için sık sık google amcadan destek almak faydalı oldu benim için. Bu durum biraz sıkıntı yaratıyor görünse de bilmediğim hatta duymadığım bazı terimleri öğrenmeme fırsat yaratması kazanç. Beni en çok etkileyen ise yazarın kullandığı edebi dil oldu. Kitabı okurken yanıma gelip merak edenlere okduğumu değil zevkten uçtuğumu söylüyordum. O kadar yani.  

16 Temmuz 2019 Salı

15 TEMMUZ - AKLIMDA DELİ SORULAR

Kafam karışık, karmakarışık. 3 yıl geçti aradan. Herkes birşeyler anlatıyor, yazıyor, çiziyor. Bu konuda daha önce yazdım ben de düşüncelerimi. Yine yazdım, sonra beğenmedim, sildim hepsini. Elimden geldiğince kısa tutmak istiyorum bu kez.

Tiyatro demiştim daha önce. Bu düşüncemi değiştirmez kimse, tek başına da kalsam demiştim. Kim bunun sorumlusu, kimler getirdi bu darbecileri bu makamlara diye bilinenleri sormayacağım.

Demokrasi şehitleri(!) dedikleri 252 kişi. Yaklaşık 700 kişi ölmüş toplamda bu kanlı darbe girişiminde. Yakalanan darbeci askerlerin dışında yaklaşık 450 kadarı öldürülmüş. Kimse bunu dile getirmiyor. Yani ciddi bir iç savaş provası. Ehveni şer olan cumhuriyete bağlı birimlerin sayesinde kazanmış neyse ki. Böylesine kanlı bir teşebbüsü kontrol etmek mümkün görünmüyor tankın önüne yatan vatandaşın darbeyi önlediği mümkün görünmediği gibi. Aklımda deli sorular...

Derler ki, kuvvet komutanlarının hepsi darbeci. Gidiyorlar Genel Kurmay Başkanını ikna edip yanlarına almaya. Zira biliyorlar ki emir komuta zinciri olmadan başarılı olamazlar. Genel Kurmay Başkanı kabul etmiyor. Canını gözden çıkarmış, gözünü karalar bürümüş darbeciler için Genel Kurmay Başkanını orada öldürmek ve bir kuvvet komutanını onun yerine Genel Kurmay Başkanı ilan etmek çok mu zor?

Selalar okunuyor yine ülkemin bütün camilerinde, saat gecenin yarısı... Çözmekten aciz bu darbe denilen garabeti.

Genel Kurmay Başkanı, Cumhurbaşkanının yanlarından ayrılmayan emir subayları darbeci (!) Silah taşıyorlar yanlarında. Madem iktidarı ele geçirmek istiyorlar ve bu uğurda kendilerinden 450 can vermiş, Marmariste kaldığı otele suikast timi gönderip devletin başını ortadan kaldırmayı planlayana kadar emir subayına bu işi yaptırtmak daha kolay değil miydi hedeflerine ulaşmak için?

Bu işin bana göre kara kutusu Hakan Fidan şimdiye kadar neden ağzını açmadı? Darbe konusunda açılan meclis soruşturması neden yalap şap kapatıldı? Darbeye iştiraki nedeniyle görevden alınan, hapse atılan her meslek grubundan insan varken örgüt siyasi kanada hiç mi bulaşmamış?

Diyelim ki bu tiyatro değil. Belki bir içsavaşa kadar sürüklenecek darbe girişiminde, siyasiler uyuyor. Genel Kurmay Başkanı, Milli İstihbarat Teşkilatı başkanı da uyuyor muydu. Görevlerini suistimal ettikleri bu kadar açık olmasına rağmen bırakın haklarında dava açmayı, açığa alınmadıkları gibi birinin Savunma Bakanlığına getirilmesi, diğerinin aynı görevine devam ettirilmesi normal mi?

        

12 Temmuz 2019 Cuma

GÜNAHIN ÜÇ RENGİ - GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU

Kitabın Adı: Günahın Üç Rengi
Yazar: Gülseren Budayıcıoğlu
Sayfa Sayısı: 286
Yayınevi: Remzi Kiyabevi
Türü: Roman


Kitap Hakkında: Camdaki Kız kitabını değerlendirme yazımda yazar hakkında düşüncelerimi detaylı bir şekilde aktarmış olduğum için tekrarlamak istemiyorum.
Yazarın okuduğum ikinci kitabı Günahın Üç Rengi iddia edildiği üzere yine hastaların gerçek yaşamları üzerine kurgulanmış psikolojik bir roman. Kapak fotoğrafında kırmızı, gri ve siyah renkli üç elma roman karakterlerini temsil ediyor. Toplumda şiddetle karşı çıkılan, dışlanan yaşam biçimlerine sahip kişilerin kendilerini gizleme çabası, yaşadıkları tramvaların altında yatan sebepler, ve bunların su yüzüne çıkartılması akıcı bir dille anlatılıyor. Hastalarla sıcak bir ilişki kurulmasına müteakip güvenlerinin kazanılması, onların yaşadıkları serüveni içtenlikle hekime anlatılması, hekimin de problemi ortaya çıkaracak yeni sorularla sonuca gitmesi, yeri geldiğinde kendi değerlendirme ve düşüncelerini dile getirmesi şeklinde süregelen bir temaya sahip olan kitaptan çıkarılan sonuç insan ilişkilerinde bütün olumsuzlukların temelinde sevgi noksanlığının yatması.

Yazar kitabında kırmızı fahişeliği, gri homoseksüelliği, siyah ise cinsel sapkınlıkları temsil eden renkler olarak sınıflandırıyor. Toplumda bütün bu niteliklere sahip kişilerin ahlaki yönden dışlandığı ve yaptıklarının dini değerler bakımından da günah sayıldığı için kitabın kahramanları bir yandan kendileriyle hesaplaşırken diğer yandan çevrelerinden gelen büyük baskı altında ezilmektedir. Her bir yaşam inanılmaz bilinmezlikler içerirken, büyük sırlara anne babaların bile ulaşamadıklarını görüyoruz. Sıradışı bu insan özelliklerinde kişinin kendini suçlamasının haksızlık olduğu her davranışta geçmişte kalan bir neden yattığını ve insanın bu nedenlerle yüzleşmesi halinde huzura kavuşacağını, böylelikle normalleşeceğini iddia ediyor yazar.

Kitabın kurgusunun salt yaşanan gerçekleri yansıtmadığı, yazarın başarılı bir şekilde karakterleri olduğundan daha ilgi çekici kıldığı izlenimine kapılıyor insan. Bunun en önemli sebebi ilerleyen süreçte karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinin ortaya çıkması. İlginç bir tesadüf olarak okuru fazlasıyla şaşırtmasına karşılık, bu durum yazarın gerçek yaşam kurugusu iddiasını zayıflatmış oluyor elbette. Velhasılı okuyucuyu merakla peşinde sürükleyen, başka dünyaların insanları hakkında bilgi veren güzel bir kitap.

11 Temmuz 2019 Perşembe

CAMDAKİ KIZ - GÜLSEREN BUDAYICIOĞLU

Kitabın Adı: Camdaki Kız
Yazar: Gülseren Budayıcıoğlu
Sayfa Sayısı: 352
Yayınevi: Doğan Kitap
Türü: Roman

Kitap Hakkında: Kitaba geçmeden önce yazardan bahsetmek gerektiğini düşünüyorum bu kez. 1972 yılında A.Ü Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra psikiyatr dalında uzman olan Budayıcıoğlu üniversite yıllarında TRT Ankara Televizyonunda açılan sınavı kazanarak kadrolu spiker olarak görev yapmış. Bu yönü ile kendine güvenen, hırslı bir karakteri var, başarılı da aynı zamanda. Uzun yıllar serbest hekim olarak çalıştıktan sonra Ankara'da Türkiye'nin ilk özel psikiyatri kliniğini kuruyor. İşleri daha da büyüterek İstanbul'da iki merkez daha açıyor ve yanında profesörler ve onlarca uzman psikolog-psikiyatr çalıştırıyor. Bugüne kadar roman dalında beş kitap yazmış. Genel olarak yazdıkları yazarın hastalarıyla yaptığı mülakatların bir özeti. Bunun yanı sıra yeri geldiğinde gelişen olayların değerlendirmesini yapıyor, düşüncelerini aktarıyor ve bazen de  kendi hayatından örnekler veriyor. Her ne kadar bütün yazdıklarının gerçek hayat hikayelerinden kurgulandığını belirtmiş olsa da bunların ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu bilmiyoruz. İki kitabını okuduktan sonra yazarın müteşebbis ve reklam, pazarlama stratejileri konusundaki uzmanlığının hekimliğini geride bıraktığını söylemek yanlış olmaz sanırım.

Kitaba gelince; Yazım dilini ve sürükleyiciliğini beğendiğimi söyleyebilirim. Roman karakterleri ülke coğrafyasında karşılaşılması muhtemel kişilik özelliklerine sahip. Buna rağmen vay canına, bu kadar da olur mu? diyeceğimiz davranış ve kişilik özellikleri ilgi uyandırıyor. Romanın baş karakteri kitaba adını veren Camdaki Kız değil bana göre. Baş karakter kızın aşık olduğu ve kişilik olarak tamamen zıddı olan Hayri. Yazar çocukluk çağında içinde bulunulan ortamın ve yaşananların yaşam boyunca etkisi olacağını, en önemlisi kaderin daima çocukluk yıllarındaki yaşantıya göre şekillendiği savında. Bu rotanın her zaman mutluluk getirmeyeceğini, insanın önüne çıkan bazı fırsatları değerledirerek kaderinin akışını değiştirebileceğini ileri sürüyor. 

Baş kişi Hayri, tam bir kıro. Ama üç kadını birden idare ederken onları mutlu ediyor aynı zamanda. Karşısına çıkan kadınların özelliklerine göre onlara nasıl davranılacağını biliyor. Bu nedenle dayakla terbiye edilen nikahlı karısı, üniversite mezunu aşığı ve gece kulübünde laz karısı da Hayri'ye kör kütük aşık. Üstelik birbirlerini tanıyor, biliyorlar bu kadınlar.  Yazar, kendi mesleği gereği bir detektif gibi her birinin çocukluklarına inerek olayları çözmeye çalışıyor. 

Şunu da söylemeden geçmeyeyim: Gülseren Budayıcıoğlu'nun bu kitabını okuyanlardan pek çoğu yazarın özel kliniğinde alıyor soluğu. Kitabın içinde özel kliğinin her ayrıntısı ve hastalara ne kadar iyi davranıldığı, çalışanların ne denli uyum içinde çalıştığı özellikle vurgulanıyor. Velhasılı kitabın hasta sayısında ciddi bir artış yarattığını tahmin etmek zor değil. Bu durum, yazarın roman sayısının artmasında etkilidir belki de. Yine de kitap kendini okutuyor mu, evet okutuyor.    

8 Temmuz 2019 Pazartesi

ULUSLARIN DÜŞÜŞÜ - D. ACEMOĞLU / J.A. ROBINSON

Kitabın Adı: ULUSLARIN DÜŞÜŞÜ
Orijinal Adı: Why Nations Fail
Yazarlar: Daron ACEMOĞLU- James A. ROBINSON
Çeviri: Faruk Rasim Velioğlu
Sayfa Sayısı: 496
Yayınevi: Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş (Doğan Kitap)
Basım Yılı: 34. Baskı, Temmuz 2018
Türü: Araştırma, Tarih, Ekonomi, Siyaset

Kitap Hakkında: Doğrusunu söylemek gerekirse öyle fazla ilgi alanıma girmeyen türden bir kitapt olarak algılaşmıştım Ulusların Düşüşü'nü. Önce yazarlar çekti dikkatimi. Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olan Daron Acemoğlu, ABD'nin en prestijli üniversitelerinden biri olan MIT'de iktisat profesörü. J.A. Robinson ise Harvard Üniversitesinde siyaset bilimi dalında profesör ve aynı zamanda ekonomist. Şu aralar ülkemize yeni bir nobel ödüllü bilim adamı kazandıracağına mutlak gözle bakılan Acemoğlu, dünyada ekonomi üzerine yazılan makaleler ve kitaplarda kendisine en çok atıfta bulunulan ilk on ekonomist arasında yer alıyormuş. Kitabın İngilizceden dilimize çevirisi genel olarak başarılı diyebilirim. Özellikle beyin yıkarcasına tekrar edilen terimlere dilimizde güzel karşılıklar bulunmuş. Ancak okuyup bitirdikten sonra kitap adının orijinaline karşılık gelmediğini ve içeriği ile örtüşmediğini fark ediyorum. Sanki dünya ulusları bir şekilde yükselmiş ve sonradan düşüşe geçmişler gibi bir şey anlıyor insan. Oysa biraz argoya kaçsa da orijinal adının tam karşılığı "Uluslar Neden Çuvallar"olabilirdi. Hadi bunu beğenmediniz, "Ulusların Başarısız Olmasının Nedeni" ya da "Ulusların Başarısızlığı" gibi adlarından biri daha uygun olabilirdi.

Kitabın konusuna gelince; neolitik dönemden bu yana dünya coğrafyasında insan ilişkilerinin tarihsel süreç içinde analizini görüyoruz. Geniş bir araştırmaya dayanan saptamalar yazarların perspektifinden okura sunuluyor. Amerika kıtasından Japonya'ya, Avrupa'dan Asya'ya, Afrikaya oradan Avustralya'ya kadar gelmiş geçmiş irili ufaklı devletlerin yönetim sistemleri ve buna bağlı iktisadi gelişimleri tarihsel bir süreç içinde incelenerek toplumların refah düzeyi üzerindeki etkileri masaya yatırılıyor. Birçok değişkene bağlı ve kontrolü neredeyse imkansız olan olaylar silsilesi ülkelerin kaderini çizerken yapılan değerlendirmeler ve tespitlerin sonucunda neo-liberalizme alternatif ancak adını koyamadığı yeni bir yönetim sistemi üzerinde karar kılıyor yazarlar. Bazen Sahra Altı diye tanımlanan Orta Afrika ülkelerindeki kabile şeflerinin isimlerine varıncaya kadar detaya inilirken, Amerika kıtasındaki İnka ve Aztek medeniyetleri, Batı Avrupa ülkelerinin kolonileri ve Hindistan hatta Uzak Doğu'ya kadar uzanan sömürgecilik faaaliyetleri ile köle ticareti, monarşik ve komünist rejimlerin toplum üzerindeki sosyo-ekonomik etkilerine değiniliyor. 

Düşünen her insanın kolaylıkla ikna olabileceği temel ilkelere okurları ikna etmek yazarlar açısından hiç zor olmuyor. Anlatılan her olay, yazarların savunduğu teorileri destekleyecek tarzda sonuçlanmış gösteriliyor. "Bak gördünüz mü bunları yapmayan toplumlar böyle olur buna uyan toplumlarsa işte böyle" dercesine. Tarihin kazananlar elinden yazıldığı gerçeğini göz ardı etmeden bahse konu kitap okurlara tavsiye edilebilecek niteliğini kaybetmiyor yine de. Eleştirel gözle bakılmadığında pek çok kişiyi etkisine alacağından ve her cümlesine hayranlık duyulacağından eminim. Ancak benim gibi düşünen ve her taşın altında bir yılan arayan kişiler (ki, çoğu kez o yılan bir yerlerde bulunur) kitabın muhtevasında eleştirilebilecek bazı noktalara parmak basmakten kendilerini alamaz. 

Öncelikle takdir ettiğim hususlar: Oldukça geniş bir araştırma ve emeğe dayalı bu kitap, tarihsel süreç içinde toplumların sosyal, ekonomik ve siyasal gelişimine farklı bir bakış açısı sergilerken, aynı zamanda okuru bilgilendiriyor, var olan bilgileri tazeliyor. Ekonomik büyüme refahı getirir diyor ama bunun sürekli ve yeterli bir unsur olamayacağının altını çiziyor. Örnek olarak Sovyetler Birliği'ni veriyor. Çarlık Rusya'sından sonra özellikle askeri ve uzay teknolojisine yatırım yaparak belli bir süre ekonomik büyüme gösterdi ancak bu süreklilik arz etmedi ve sonunda sistem çöktü. Çünkü orada belli bir kesim (parti üyeleri) vatandaşları ekonomik ve siyasal bakımdan sömürülüyordu. Amerikan kültürünü almış profesörlerden başka bir değerlendirme beklenir mi? Elbette hayır. Şaşırmıyorum. Neyse konumuz bu değil, geçelim.

Peki sürekliliği olan ekonomik büyüme hangi koşullarda sağlanır? Bunun için tamamen katıldığım birbirine bağlı üç hatta dört unsurun yerine gelmesi şarttır denilmekte. Nedir peki bunlar?

1. Kapsayıcı Siyasal Sistemler: Yani yöneticilerin toplumun her kesimini temsil eden, onların haklarını savunabilen, refah düzeyini adil bir şekilde yükseltecek politikalar üreten kişilerden oluşması. Bahse konu yönetim sisteminin adını koymaması dikkatimi çekiyor. Demokrasi demiyor mesela, cumhuriyet demiyor. Hatta kapsayıcı siyasete Orta Afrika'da kabile devletlerinden birini örnek gösteriyor. Orada kabile şeflerinin halkı dinleyip ihtiyaçlarını belirlediği ve emeğin karşılığı olan geliri adil bir şekilde paylaştığından söz ediyor. Aslında ülke demokrasi ile yönetilse bile eğer siyasal sistemi kapsayıcı olmaktan uzak ise halkının refahı, huzuru ve mutluluğu söz konusu değildir.

2. Kapsayıcı Ekonomik Sistemler:  Ülkenin geliri toplumun her kesimince adil olarak paylaşıldığı, halktan alınan vergilerin gelirleriyle orantılı olduğu, sömürü düzeninin ortadan kalktğı bir iktisadi sistemden bahsediliyor. Monarşik yapıların oluşumuna yer vermeyen, sömürgecilik ve köleliğin olmadığı, rekabete açık, sanayileşmeyi destekleyen ve teknolojilik yeniliklerin önünü açan bir düzen bu. Kapsayıcı ekonomik bir sistemden yoksun devletlerde isyanlar, iç savaşlar çıkar ve bunun sonucunda kapsayıcı olmayan siyasal sistemlerin devreye girdiğinden söz ediyor yazarlar. Ne var ki, böyle bir ekonomik sistem hangisidir sorusuna cevap bulamıyorsunuz. Her fırsatta gelişmiş ülkelere örnek gösterilen İngiltere ve ABD olduğuna göre bu devletlerin siyasal yönetim tarzları ve iktisadi sistem tercihlerinin kapsayıcı olduğu ve bu sebeple sürekli bir büyüme içinde oldukları algısı yaratılmak isteniyor aslında.
Bir diktatörün halk direnişiyle devrilip bir başka diktatörün başa gelmesi "kısır döngü" olarak tanımlanıyor. Nadiren İngiliz sanayi devrimine yol açan "Görkemli Devrim" ise "verimli döngü" olarak tanımlanıyor. Yazarlara göre toplumun teknolojik yeniliklere açık olması ve devlet tarafından müteşebbis hareketlerin teşvik edilmesi, sanayileşmesi, tekelciliğin ortadan kaldırılıp özel sektörün önünün açılması kapsayıcı ekonomik sistemin parçaları. Tarıma dayalı bir üretim yapılan ülkelerde işçilerin emeklerinin karşılığını alamadığı, toprak sahipleri, aşırı vergi toplayan yöneticiler ve ürünü pazarlayan elit kesimin ise hak ettiğinden çok daha fazla miktarda gelir elde ettiğinden yola çıkarak bunun gibi feodal yapılanmanın olduğu devletlerde sanayi ve teknolojiye karşı çıkmasını doğal buluyor ve geri kalmışlığı örnekler vererek açıklıyor. Çünkü emeği sömürmek daha kolay ve daha kazançlıdır. Makineleşme sonucunda emekçiler işsiz kalacak ve bu durum huzursuzluk getirecek isyana sebep olacaktır. Yazarların "Yaratıcı Yıkım" tabirini kullandıkları bu olay İngilterede sanayi devriminin başlamasının nedeni olarak gösteriliyor.

3. Merkezi Yönetim:  Yukarıda bahsi geçen Orta Afrika ülkesi kapsayıcı siyasal sisteme haizdi ancak bu kabile şeflerinin hepsini birden temsil edecek bir yöneticiden yoksundu ve bu nedenle sürekli bir büyüme gösteremediler diyor yazarlar. Başta birliği sağlayacak bir lider olmayınca ülkelerin siyasal ve ekonomik kapsayıcı sistemlere sahip olması bile fayda sağlamıyor yine.

4. Bağımsız Medya:  Demokratik rejimlerde birbirinden bağımsız yürütülmesi şart olan üç saç ayağına artık dördüncü bir ayak ekleniyor. Yasama, yürütme, yargı ve son olarak medya. Yazarlar ülkelerin sürdürülebilir ekonomik büyümelerinde medyanın etkisini de göz ardı etmemişler. Fakat şunu da ifade ediyorlar; Eğer siyasi kurumlar gerçekten kapsayıcı olursa medya zaten bağımsız olur. Medyanın bağımsız olmaması siyasetin kapsayıcı olmamasından kaynaklanır. Medya bağımsız olacak ki, sistemin aksayan yönlerinden halk ve onların seçtiği yöneticiler farkına varabilsin. 

Ne güzel değil mi? Kağıdın üstünde legonun parçalarını yerli yerine koyduk. Şimdi gelelim eleştirilerime. Öncelikle yazılanların yani teşhisleri ve önerilen tedavileri doğru bulduğumu söyleyebilirim.  Ancak uygulamaya gelince nasıl olacak bu iş? Çok kıymetli profesörlerimiz buyursunlar gelsinler ülkemize, yukarıda belirtilen dört kriteri uygulasınlar hele bir görelim.

Sadece bizim ülkede mi bu kriterlerin uygulanmasına olanak yok? Kaç ülke var bunları hakkını vererek uygulayabilecek olan? Sonra biz istesek bile bu koşulları yerine getiremeyiz ki (!). Dış güçler de istemez bunu yapmamızı değil mi? Maazallah sonra kimi sömürecekler? Belki tuhaf kaçacak ama ne düşündüm biliyor musunuz? Yazarların kitabı aynı kutsal kitaplar gibi. Cenneti var cehennemi var. Eğer cici insanlar olursanız refaha erersiniz diyor biri, diğeri de cennette hurilere gönderiyor. Yok yanlış yolu seçerseniz batarsınız, aç kalırsınız, perişan olursunuz diyor biri, bir diğeri cehennemde zebanilere yem ediyor. Binaenaleyh ne saygıdeğer bilim adamlarının şartlarını dört dörtlük uygulayıp insanlığa refah ve huzur getiren ulusları gördük, ne de cenneti (!) 

Gelelim diğer eleştirilere. Yazarlardan biri Ermeni asıllı da olsa cumhuriyet kurulalı beri bizler gibi aile boyu Türk Vatandaşı. Galatasaray Lisesi mezunu yanılmıyorsam, Daron Acemoğlu. Osmanlı İmparatorluğunun monarşisinden, sömürüsünden bahsediyor, bütün dünya ülkelerinden, Afrika'nın kabile devletçiklerinden Avustralya'nın aborijinlerine kadar her şeyden söz ediyor kitabında ama Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili iyi ya da kötü bir satır bile yazmak aklına gelmiyor. Atatürk'ün yapmış olduğu devrimlerden, emperyalizme, feodalizme karşı yaptığı mücadeleden bahsetmek işine gelmiyor. Nasıl ABD uydusu haline geldiğimiz, neden başarısız olup gelişemediğimiz yönündeki sorularıma kitapta cevap aramam boşuna. Sadece Türkiye değil başka ülkelerde vardır elbette ayrıntısını bilemediğim, uluslarının refahı için istenen dört şartı sağlamaya çalışırken toz kondurmadığı ABD ve İngiltere tarafından çelme takılan. Neyse konu oldukça geniş. Bugün gelişmiş ülke olmanın dört şartını en üst düzeyde yerine getiren İskandinav ülkelerindeki tarihsel siyasal, sosyolojik ve ekonomik gelişimden nedense hiç bahsedilmiyor. 

İki ülke İngiltere ve ABD her şeyini halletmiş, örnek alınacak ülkeler olarak ön plana çıkarılıyor. İngilizlerin sömürgecilik hareketlerinden kibarca bahsediliyor ama usta bir manevra ile sömürge ülkelerinde geri kalmışlığın kabahatı sanki kendilerindeymiş hissi uyandırılıyor. Hele milyonlarca Afrika'lıyı köleleştiren, işkence eden ABD'nin tarihinde kızılderi yerli katliamı olmamış sanki. Tanrı ABD topraklarını gökten indirip ABD vatandaşlarına vermiş, huzur ve refah içerisinde yaşasınlar diye. 

Ne demiştik? Tarihi kazananlar yazar. Quora'da sormuş birisi (!) Hitlerin fazla bilinmeyen özellileri nelerdir? diye. İlginç cevaplar verilmiş. Mesela toplama kamplarından hiçbirini görmemiş (!) Görse ne bu kepazalik (!) der miydi bilinmez. Ama herkesin hemfikir olduğu şu bilgi kesinlik taşıyor. Avrupa'da insan hayvanat bahçelerini ilk olarak yasaklayan lider Adolf Hitler'miş biliyor musunuz? Yani muhtemelen ABD'de fakat kesin olarak İngiltere'de 1940'lı yıllarda Afrikalı zencileri kafeslerin içinde hayvan gibi gösterip zavallı insanlara işkenceyi kendilerine eğlence yapanları görmek mümkünmüş (!)

Sonuç olarak, beyni yıkatmadan dikkatlice okunması gereken bir kitap, ulusun refahı ve mutluluğu için teşhisler ve tedavi doğru ama kanaatimce pratikte olur tarafı yok, ulusların gelişmesinde coğrafi ve kültürel farklılıkların etkisi olmadığı düşüncesine katılmakta zorlandığımı da söylemek isterim. Nihayetinde halen bazı ülkelerin sömürü kaynağı olan din faktörüne değinmemesi, diğer ülkelerin pek çoğunu eleştirirken iyimser düşünce ile (kötümser düşünceyle propoganda diyesim var ki bu tür şeylerle karşılaşılmıyor değil) ABD ve İngiliz kültüründen etkilenmiş olmasından dolayı dünyayı sömüren bu ülkeleri diğerlerine cici göstermesi eleştirdiğim diğer hususlar.