KATEGORİLER

2 Mayıs 2017 Salı

İNSAN MANZARALARI

30/04/2017 Pazar, Tire

Sıcak bir yaz havası karşılıyor bizi. Giritli Köyündeki festivalin bize etkisi nasıl olacak merak ediyorum. Geçen yıl yurt dışında olduğumuz için festivale katılamamıştık ama evvelki yıl yaptığımız ziyaret uğurlu gelmiş, gelen ziyaretçilerle köy dolup taşmıştı . Taş Ev'e bağlandığımızdan dolayı festivale bu sene de gidemiyoruz. Giritli bir aileye mensup olmam sebebiyle benim kalbim de onlarla birlikte atıyor. Eminim her şey güzel olacaktır. Dışarıdan gelmesi beklenen binlerce ziyaretçinin birinci adresinin törenlerin yapılacağı Turgutlu Köyü olacağı, bizim Taş Ev'e çok fazla misafir gelmeyeceğini düşünüyorum. Kahvaltı için ayırtılan birkaç masa dışında rezervasyon olmaması düşüncemi doğrular yönde.

Bugünün diğer bir özelliği doğduğumuz günden beri arkadaşım olan ve yaklaşık altmış yıldır ilişkimizin devam ettiği yakın dostum Mustafa ile çocuklarımızın kocaman dayıları, onların çocukları gelinler damatlar, torunlardan oluşan kalabalık aile bireylerini ağırlayacak olmamız. Ailenin ilk göz ağrısı Metin Efe ile Prenses Ayliz ilk kez şereflendirecekleri Taş Ev'i beğenecekler mi acaba?

Hava sıcaklığı artınca favori mekanlarımız değişiyor. Terasın pabucunun dama atılıp misafirlerin verandaya yayılmaları beklediğim bir şeydi zaten. Elbirliğiyle hazırlıklarımız tamamlanıyor. Erkenden kahvaltı misafirleri gelmeye başlıyor. Bu kadar kısa sürede verandanın dolması güzel bir sürpriz. Kahvaltı etmek için fırsat bulamadan hızlı başlıyoruz güne.

Kalabalık bir grup geliyor. Daha önce görmediğim insanlar. Kendi başlarının çaresine bakıyorlar. Masaları uzun kenarları korkuluğa dayanacak şekilde manzaraya yönüne çeviriyorlar. Dört kişilik masalar iki kişilik masaya dönüşüyor, hem de en manzaralı yerinden. Bozuluyorum. "Yine bizim restoranı kır bahçesine çevirdiler." diyorum kızgınlıkla içimden. Gelenlerin tavır ve kıyafetleri bu tür davranışlarına ters düşmüyor. Söylemek istediklerimin yarısını tutuyorum içimde. "Rezervasyonunuz var mı efendim?" diyorum yanlarına yanaşıp. "Hayır, yok" diyor biri. "Peki, kim bu masaların yerini değiştirdi böyle?" diye soruyorum. Cevap beklediğim gibi, "Biz değiştirdik." Ne yapsam, ne desem ki. Aklıma bir fikir geliyor. "Bu masalar rezerve." diyorum. Onların vereceği cevap da hazır. "Üzerinde rezerve yazmıyordu ama." Benim teslim olmaya niyetim yok. "Siz de kimseye sormadan masaların yerini değiştirdiniz." Beyefendiler kendi aralarında sözüm ona bana göz dağı vermek için konuşuyorlar. "O zaman başka yere gidelim." İçimden "Allah rızası için gidin başka yere, sizlere hizmet etmek gelmiyor içimden." demek geçiyor, susuyorum. Yanlarında taşıdıkları tesettüre bürünmüş kadınların ayrılmaya hiç niyetleri yok. "Yukarıda yeriniz var mı?" diye soruyorlar. Yukarıda yerimiz var deyip önlerine düşüyorum. "Burada manzara daha güzelmiş." diyor biri. Bir diğeri "Açık havada terasta oturalım." diyor. Beyler benden pek hoşlanmıyor, gurur yapıyorlar. "Burası güneşli, başka yere gidelim." diyor diğerlerine. "Durun durun, en güzel yeri size vereceğim, ne olur gitmeyin, siz giderseniz ben ne yaparım?" demiyorum elbette. Yüzümde güller açıyor. "Siz bilirsiniz efendim, maalesef sizin istediğiniz gibi şu an için gölgede, manzaralı ve havalı yerimiz yok"

Venüs ve Fifi bahçemize tamamen uyum sağladılar. Birbirlerinden hiç ayrılmıyorlar. Kahvaltıdan sonra yoğunluk hız kesmiyor. Beklentimin çok üzerinde misafir ağırlıyoruz. Bugün yeni tecrübeler kazanıyorum. İşte öğrendiğim bir şey daha. Telefon edip manzaralı yerden güzel bir yer ayırmamı istiyor bir misafirimiz. En güzel yeri ayırıyorum. Yalnız olarak geliyor, "Arkadaşlarım gelecek, bana bir çay getirin." diyor. İki saat oturduğu en güzel yerde sadece bir çay içtikten sonra aşağı inip hesap istiyor. "İki lira ama ben sizden bu parayı almaya utanırım şimdi." diyorum. "Ben arkadaşlarımı alıp geleceğim." diyor. Misafirimizi uğurluyorum, arkadaşları hala gelecek (!)

Önce çocukluk arkadaşlarım, daha sonra hısım akrabalar geliyor. Onlarla yeterince ilgilenemiyoruz. Tam tersine onlar bizimle ilgileniyor, ellerinde tabaklarla masaları boşaltmaya başlıyorlar. Kimler gelmiyor ki bugün. Salonda yer ayırdığımız gençler verandada boşalan bir numaralı masayı kapıyor. Hepsi ODTÜ mezunu mühendis. Doğal olarak ODTÜ'yü konuşuyoruz uzun uzun. Yaptığım işe bayılıyorlar. İçlerinden elektrik-elektronik mühendisi olan "Bizim bu işlere girmemiz için daha erken değil mi?" diye soruyor. Gülüyorum, "Daha gençsiniz, çok çalışmanız lazım çook" diyorum. Güzel bir kırmızı şarap sipariş ediyorlar. Tadım için kadehe az miktarda boşaltıp hanımefendiye uzatıyorum. Hanımefendi "Siz zahmet etmeyin, biz kadehlere koyarız, hem bu şarabı biliyoruz." diyor. "Efendim, tadasınız diye size sunum yapıyorum, hani mantardan hava almış, bozulmuş olabilir." Arkadaşları gülüşmeye başlıyor. "O anlamaz ki." Ben şarabı ve kadehi masalarına bırakıyorum. Gülerek, "Bozuk çıkarsa sorumluluk kabul etmiyorum." diyorum. Gülüyorlar hep birden. Bir müddet sonra masalarına uğruyorum. "Nasıl, şarap sağlam çıktı mı bari?" diyorum gülerek. Kahkahayı basıyorlar. "Güzel, güzel, problem yok."

Akşamın ilerleyen saatlerinde ışığa duyarlı kanatlı böcekler mesaiye başlıyor. Işıkların bir bölümünü kapatınca etkileri azalıyor. Hem salonda hem verandadaki masalarla ilgilenirken geceyi yorgun ama mutlu sonlandırıyoruz.   

1 Mayıs 2017 Pazartesi

MEHMET BEY

29/04/2017 Cumartesi, Tire

Bugün ekip kalabalık. Her zaman olduğu gibi tam saatinde bizi bekler buluyoruz Elmas'ı. Sabah kahvaltısı için Çakır'dan çıtır simitlerimizi aldıktan sonra ver elini yayla.

Kızım abisiyle birlikte bizim arkamızdan gelecek. Venüs, ilk kez konakladığı yayladan hoşnut kalmıştır umarım. Her sabah erken yemek yemeye alıştırıldığından dolayı karnı acıkmış iyiden iyiye. Kulübesinin penceresinden masum ve mahzun pozlar veriyor.

İlk konuklar İstanbul'dan. Tire'ye gelmek gibi bir niyetleri yokmuş aslında. Öylesine çıkmışlar yola. Salihli, Kuşadası derken karşılarında Tire levhasını görmüşler. İnternette yaptıkları kısa bir araştırmadan yönlerini Kaplan Köyüne çevirmeye yetmiş. Köy girişinde dikkatlerini çeken Taş Ev levhası onları bize kadar getirmiş. Gençlik yıllarımızda biz de onlar gibiydik. Bir anda karar verir, plansız, programsız düşerdik yollara. Amaç gezmek olunca gidilecek yerin ne önemi var.  Meşhur Kaplan Köyünü geçtikten sonra karşılarına çıkan muhteşem manzaraya hayran olan İstanbullu konuklarımızın kahvaltı için seçtikleri yer teras. Doğanın içinde kuş seslerini dinlemek kadar insanı dinlendiren başka ne olabilir?

Kahvaltı servisi bittikten sonra bir fırsatını bulup arabamı Ali Ustaya götürüyorum. Neyse ki yanan sarı ikaz ışığı bana bu sefer masraf çıkarmıyor, elektronik gösterge tablosu cihaza bağlanıp sıfırlanmasından (reset) sonra düzeliyor.

Gün boyu Venüs ile Fifi'nin yeşillikler arasında oynaşmalarını ilgiyle izliyoruz. Akşam rezervasyonları gelmeye başlıyor. Taş Ev'in en müstesna konuklarından biri olan meslektaşım İstanbul'dan misafirlerini getireceğini söylüyor. Adının Mehmet olduğunu söyleyen diğer bir konuğumuz uzun yoldan gelecekleri için gecikebileceklerini, mümkünse cam kenarından iki kişilik rezervasyon yaptırmak istediğini belirtiyor. Konuğumuz için cam kenarında istediği yeri ayırıyoruz. İlerleyen saatlerde teras ve salonda masalar doluyor. Kapanış saatine yaklaştığımız halde rezerve ettiğimiz Mehmet Bey'in masası hala boş. Tam o sıralar neşeli bir çift geliyor, tereddüt etmeden cam kenarındaki rezerve masaya yöneliyor. "Mehmet Bey?" şeklinde seslenişim, aslında rezervasyon yaptıran kişinin doğru kişi olup olmadığını öğrenmek. Beklediğim cevabı alıyorum "Evet" deyip gülümsüyor. "O zaman buyurun efendim, sizin için ayırdığımız masa bu. Tam istediğiniz gibi manzara tarafından." Misafirimiz ve yanındaki genç eşine gösterilen böylesine yakın bir ilgi çok hoşlarına gidiyor gitmesine ama garip bir durum seziyorlar. Servisleri açılırken "Bir yanlışlık olmasın, biz rezervasyon yaptırmadık." diyorlar. "Adınız Mehmet, değil mi?" Onaylıyor beni genç arkadaş, "Evet". "İki kişi geldiniz ve saat tam 21.30." Bu kadar tesadüf nasıl bir araya gelebilir. Durum anlaşılınca misafirlerimiz oturdukları yerden kalkıp manzarasız bir masaya geçmek zorunda kalıyorlar. Hem isim, hem saat hem de kişi sayısının tesadüf eseri aynı olması ilginç bir tesadüf.

Saat 22.00 yi geçtiği halde rezervasyon yaptıran asıl Mehmet Beylerden haber çıkmıyor. Telefon ediyorum. Arabalarının arıza yaptığını, bu nedenle gelemeyeceklerini söylüyor telefonun diğer ucundaki ses. "Keşke bunu bize bildirseydiniz." diyorum. "Haklısınız, kusura bakmayın." diye cevap veriyor. Yerinden kaldırdığım Mehmet Beye bu durumu izah etmek zorunda hissediyorum.

Bugünün misafir profili doktor, mühendis ve öğretmenlerden oluşuyor. Konuklarımızın memnuniyeti yüzlerine yansıyor. Avluda Fifi ve Venüs'e yakın alaka gösteren konuklarımızla yapılan sohbetlerin konusu genellikle hayvan dostlarımız oluyor. Hayvanları konuşmak siyaset konuşmaktan daha fazla rahatlatıyor insanı.   
                                             

29 Nisan 2017 Cumartesi

LA CASA DE VENUS

28/04/2017 Cuma, Tire

Eşimin dün ısmarladığı yufkaları almakla başlıyor günüm. Venüs'ün kulübesini alıp yaylaya getirmek yapmam gereken en önemli işlerden biri. Küçük pazardan alacağım fazla bir şey yok aslında ama şöyle bir dolaşıp havasını koklasam iyi olacak. En çok merak ettiğim husus domatesin fiyatı. Daha bir iki ay öncesine kadar kilosu dokuz liraya fırlayan biber bile pazarda iki liraya kadar düşerken domates çıldırmış. Beş, altı hatta daha yüksek fiyatlar etiketlenmiş tezgahlara. Köylü kadınlardan biriyle kilosu dörtten anlaşıyoruz, ama domatesleri koyacak kasa ararken tezgaha gelen kocası o fiyattan vermeye razı olmuyor. Hal kollarını açmış, beni bekliyor.

Yolumun üzerinde kulübeyi alacağım yere uğruyorum. Koca kulübe arabama sığmıyor. Bir pikap ayarlıyoruz hemen. Oradan ayrılıp hale gidiyorum. Pazar fiyatlarından pek farkı yok buradaki fiyatların. Hiç olmazsa kasa derdim olmayacak. Büyük bir kasa domates alıp attırıyorum arabanın arkasına. Mandıraya uğrayıp peynir, süt gibi ihtiyaçları alıyorum. Tam işlerim bitti diye sevinirken eşimin telefonu evden trileçe'yi almayı unuttuğumu söylüyor. Yaylada için hazırladığım zeytinyağı tenekesini iyi ki akşamdan koymuşum arabaya. İlk kez bu kadar gecikiyorum. Bu gecikme Ayşe Hanım'a yarıyor. Nüfus müdürlüğündeki işini hallediyor bu arada. Nihayet yaylaya çıkıyoruz. Tahmin ettiğim gibi Aşkın Şef kapıda bizi bekliyor. 


Bugün kararlıyım, şehre inmeyeceğim. Bunun için gecikmeyi bile göze aldım. Temizlik işleri bittikten hemen sonra Fifi havlayarak birinin geldiğini haber veriyor. Gelen Venüs'ün kulübesi. Fifi'ye de bir tane gerekecek. Şimdiye kadar horoz kafesinde idare etti gariban. Kulübeyi avlunun uzak bir köşesine indiriyoruz. 

Şefe kremalı mantarlı spagetti hazırlamasını söylüyorum. Bu sayede kremamızın kalmadığı çıkıyor ortaya. Ne var ki bugün şehre inmemeye kesin kararlıyım. Bu durumda misafirlerimiz menümüzdeki krema soslu tavuk sipariş etmesin diye dua etmekten başka çarem kalmıyor. 

Öğleden sonra gelen misafirler henüz masalarına oturmadan meşhur tatlımız trileçeyi soruyorlar. Eşimin ısrarla yolumdan geri döndürüp evden almamı istediği tatlı bu. "Nasibinizde varmış." diyorum misafirlerimize.




Akşama doğru misafir trafiği yoğunlaşıyor. Üstelik veranda, salon ve teras olmak üzere toplam üç farklı mekanda hizmet veriyoruz. Kızım arıyor, Venüs'ü alıp yola çıkmışlar bile. Oğlum da uzun bir gece yolculuğundan sonra sabah bize katılacak.

Misafirlerimizle sıcak ilişkiler kuruyorum. Taş Ev'i ilk kez yeşillikler arasında gören hayranlıklarını gizlemiyor. Nihayet kızım geliyor. Venüs ne kadar çok büyümüş görmeyeli. Geceyi ilk kez yeni kulübesinde geçirecek. Misafirlerimizi ağırladıktan sonra Taş Ev'i Venüs ve Fifi'ye emanet edip ayrılıyoruz.

28 Nisan 2017 Cuma

GAZİNO

27/04/2017 Perşembe, Tire

Havalar iyice ısındı. Çok geçmeden sıcaklardan şikayet etmeye başlarız artık (!) Bugün de geç çıktım evden. Venüs'ün kulübesini almaya kalksam yaylaya geç kalacağım. Çaresiz tekrar şehre inmem gerekecek. Madem durum böyle, kasap mandıra alışverişlerini de o zaman yaparım.  

Dün gece boyunca açık pencerelerden girip ışığa doğru yönelen onlarca kanatlı böcek salonu doldurmuş. Çoğu cansız ama aralarında hala kanat çırpanlar var. Terasta da durum aynı. İsmini bilmediğim sert kabuklu böcek sürüsü ışığa doğru hücum ediyor, birkaç tur attıktan sonra yere çakılıp can çekişiyor. Temizlik biter bitmez şehirdeki işlerimi halletmeyi düşünürken planlarım suya düşüyor. Önce eski bir aile dostu misafirleriyle birlikte Taş Ev'e geliyor. Hemen arkasından dış görünüşleri mesleklerini ortaya koyan mimarlar grubu onları takip ediyor. Verandada bugün fazla esinti yok. İki masayı birleştirip üzerine projeler açılıyor. Bir taraftan yemekler yenirken diğer taraftan proje detayları tartışılıyor. Yeni bir konaklama tesisi projesine başlayacaklarmış. Gerçekten de kaliteli bir konaklama tesisinin olmayışı bu bölgenin en büyük eksikliklerinden biri.

Avluya çıkıyorum. Beyaz bir jeep ağaçların arasında manevra yapıp yönünü kapıya doğru çeviriyor. Arkasından araca doğru yaklaşıyorum. Yanına geldiğimi görünce sürücü koltuğunda oturan adam camı indiriyor. Garip bir soruya muhatap oluyorum. "Burası gazino mu yoksa restoran mı?" Soru şaşırtıyor beni. "Gazino derken..." deyip anlamaya çalışıyorum. Arabayı kullanan şahıs kısa bir süre ne söyleyeceğini bilemiyor.

Gazino, İtalyancadan dilimize girmiş bir kelime. Türkçe sözlükte iki anlamı var. Birincisi, "Yemek yenilen, gösteri izlenilen, bazen de özel bölümlerinde kumar oynanan eğlence yeri.", ikincisi ise "Büyük kahvehane, birahane." Bu tanımlar arasında Taş Ev'e uyan sadece "yemek yenilen yer" olması. Diğer taraftan buralarda restoran ve kafe tarzı yerlere köylüler gazino tabirini kullanıyor. Erkek müşterilere yönelik, genç bayanların içki servisi yaptıkları bar olarak bilinen eğlence yerlerine burada yine restoran denilmesi Konyalı misafirimizin şaşkınlığının sebebi aslında. Hangi sözcüğü anlamına uygun kullanıyoruz ki..

Las Vegas'ta gazino, sadece kumar oynanan lüks yerleri akla getirse de  Kaliforniya Los Angeles açıklarındaki Santa Catalina adasında gazino, kumarın oynanmadığı, büyük modern binalarda sinema, tiyatro ve balo salonlarının hatta tarih müzesinin yer aldığı sanatsal bir hüviyete bürünüyor.

"Hani" diyor, Konyalı dostum, pot kırmaktan çekinircesine, "Hani aşağıda yolun sol tarafında, bayanların çalıştığı bir yer değil, de' mi?" Bozulduğumu hissettirmemeye çalışıyorum ama gayri ihtiyari sesim bozuk çıkıyor. Hayır öyle bir yer değil, burası ailelerin rahatça yemek yiyebileceği bir yer. İkna olup geri dönüyor, yeniden ağaçların arasına park ediyor arabasını. Ailesiyle birlikte Konya'dan yeni gelmişler buraya. Bundan sonraki  yaşamlarını Ege bölgesinde geçirmek yönünde karar vermişler. Genç yaşında emekli etmiş kendini. Ovadaki köylerden birinde dört beş dönüm yer almış, orada toprak işleri ile oyalanıyormuş. Binanın yan tarafındaki boş bira kasalarını görünce gazino sanmış Taş Ev'i. Uzun uzun sohbet ediyoruz. Konya benim meslek hayatına başladığım şehir olma özelliğine sahip. Eski yıllara gidiyor aklım. Meram'dan, Alâeddin Tepesinden bahsediyorum. Konyalı olması ve bira kasalarına karşı verdiği tepki alkol kullanmadığı hissini uyandırıyor bende. Dayanamayıp soruyorum sohbet esnasında. Manzaraya bakıyor gülümseyerek. "Bu manzarada insan içmez mi hiç?"


Verandaya çıkıyoruz birlikte, çaylarımızı içiyoruz. Kurumuş, budanmayı bekleyen yaşlı kestane ağaçlarının dalları arasında zıplayıp duran sincapları seyrederek söyleşimize devam ediyoruz. Ağaçların fotoğrafını çekiyorum, sincaplar son anda çıkmayı başarıyorlar kareden. Biraz daha geciksem şehre inmem mümkün olmayacak. Oysa kasaba uğramam şart. Nihayet Konyalı dostum hesabı istiyor. "Tam zamanı." diyorum içimden. Ayşe Hanım mor renkli çiçeklerden bir buket yapmış bana gösteriyor.



Akşam misafirleri de terasta oturmayı tercih ediyor. Karanlık basınca ışığa doğru böcek akını başlıyor yeniden. Salonun terasa açılan kapısını ve pencerelerini kapatıyorum. Taş fırının yanındaki apliklerin ışığına üşüşüyor kanatlı canlılar. Fifi de koşuyor oraya. Böcekler ışığın etrafında dönerken Fifi onları yakalamakla meşgul. 

Dünün aksine erken uğurluyoruz misafirlerimizi bu gece.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   

27 Nisan 2017 Perşembe

SARI GÜL, GÜZEL İNSANLAR

26/04/2017 Çarşamba, Tire

Dünden kalan işlerimi tamamlamak için biraz erken çıkmaya hazırlandığım sırada eşim birbiri ardına siparişleri saymaya başlayınca bir kez daha şehre inmek zaruri hale geliyor. Öyle ya da böyle sabah gidiş, akşam dönüşleri hariç en az bir kez şehre merhaba diyorum zaten.

Yayladaki işlerimi halleder halletmez şehre iniyorum. Ahşap köpek kulübeleri yapan bir imalathaneye uğrayacağım. Sırayla muhasebe, banka, toptancı, kasap oldukça fazla zamanımı alıyor. Nihayet bütün işlerimi tamamladıktan sonra sıra kulübelere bakmaya geliyor. İşyeri sahibi kendisinin İstanbullu olduğunu, pazar günü misafirlerini Taş Ev'de ağırlamak istediğini söylüyor. Sergilediği kulübeler pek alımlı görünüyor. Venüs'ün erişkin yaşını karşılayabilecek büyüklüğe sahip olanlar da var, Fifi gibi daha minyon tipteki köpekler için olanlar da... En büyüklerden bir tanesini gözüme kestiriyorum. Arka koltuklarını yatırınca arabama sığar mı acaba? Bugün bagaj ağzına kadar dolu, yarın tekrar uğrayacağımı söylüyorum.

Yaylaya döndüğümde elemanlar başlarının çaresine bakmış, karınlarını doyurmuşlar. Karnımı doyurup geleceğimi düşünmüşler her nedense. Ayşe Hanım benim için yiyecek bir şeyler hazırlıyor.

Yaylada her taraf yemyeşil. Taş Ev'in önündeki sarı gül ikinci çiçeğini vermiş. Gün batımı ile gülün güzelliğini aynı kareye sığdırmak istiyorum. Işık istediğim gibi değil. Güle dönüyorum, "Ben her zaman güzelim tan doğarken de gün batımında da." dercesine poz veriyor bana. Ayşe Hanım bahçede bir demet kır çiçeği toplayıp kavanoza koymuş. Hemen elim telefonuma gidiyor.

Çok geçmeden siyah renkli kocaman bir araba yanaşıyor Taş Ev'in önüne. Plakadan gelenlerin Ödemişli olduklarını tahmin etmek zor değil. Fakat arabalarından inen orta yaşlı çiftin tavırları daha ziyade İstanbulluları hatırlatıyor. Anlattıklarına göre levhamızı görüp gelmişler. Karı koca son derece sıcak tavırlarıyla Taş Ev'i tanımaya çalışıyorlar. Oturmak için tercih ettikleri mekan teras oluyor. Hanımefendi kendisinin yükseklik korkusu olduğunu söylüyor. Önceleri yolu gözlerinde büyütmüş olsalar da karşılaştıkları mekan ve yemeklerin lezzeti baskın çıkıyor. Güzel bir sohbet başlıyor aramızda. Hayat görüşlerimiz birbirine çok yakın. Israrla "Ne olur müşteri olarak görmeyin bizi." deyip masalarına davet ediyorlar. Her ikisi de doktor olan misafirlerimiz tabiatın içinde keyifli saatler geçiriyor, gün batımını izlerken aradıkları yeri bulduklarını söylüyorlar. Bayılarak yedikleri çiğ köftenin tarifini soruyorlar, bu konuda eşimin ihtisas sahibi olduğunu aktarıyorum. Sohbetin koyulaştığı bir anda araçlarıyla bahçeye giren misafirleri karşılamak amacıyla yanlarından ayrılmak istiyorum. Hanımefendi niyetimin farkında değil. Uzun cümlelerini kesmek istemiyorum. Aslında anlattıkları oturup dinlenecek şeyler. Misafirleri karşılamak da önemli diğer taraftan. Sabırla nefes almasını bekliyorum. İlk fırsatta yüzümde çaresiz bir gülümseme ile yanlarından ayrılıp aşağıya iniyorum. 

Yeni gelenler iki gün önce rezervasyon yaptıran misafirlerimizin ilk bölümü. Israrla verandada oturmak istediklerini söylemişlerdi yer ayırtırken. Veranda sezonu için henüz erken. Teras veya salonu öneriyorum. Sonunda salonda karar kılınıyor.

Kızım arıyor, babam hakkında son gelişmeleri aktarıyor. Bu konuda yazmamı istemiyor üzülmeyeyim diye. Benim için üzülebilecek olanları da üzmek istemiyorum. Dedesiyle can-ı gönülden ilgileniyor. Geçen gün gelen misafirlerimizden birinin küçük kızı geliyor aklıma. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduğumda verdiği cevap beni derinden etkilemişti. "İnsan olacağım." demişti ne dediğini bilen bir pozda. Ne doktor olacağım demişti, ne mühendis ne de başka bir şey. Bu cevap üzerinde çok düşündüm. Kızım gerçekten "İnsan" olmuş. İnsanın iyisi kötüsü olmaz. Ya insandır, ya da değil. Kötü olan kişi insanlık sıfatından sıyrılmıştır.

Bir de insanların güzeli vardır. Hayranlık duyduğum iki aile. Sık sık ziyaret ederler bizleri. Her ikisi de esnaflık yaparak geçimini sağlar. Çok çalışırlar, çalıştıklarının karşılığını alırlar. Onlardan biri yine almış eşini çocuğunu, gelmişler Taş Ev'e. Şehrin diğer insanlarından farklı bu güzel insanlar. Aile kurumuna verdikleri önem çocukları büyüdükçe büyümüş. Birbirlerine karşı saygı ve sevgi dolu. Gözlerinin içinde birbirlerine bakarken sevgi pırıltıları uçuşuyor gözlerinde. Bana yardım olsun diye servis tabaklarını elimden alıyorlar. Tabakları boşalınca kolaylık olsun diye bir araya topluyorlar. Ben de onlara karşı duyduğum hayranlığı saklamıyor onları ağırlamaktan ne kadar büyük zevk aldığımı paylaşıyorum. 

Servisimiz neredeyse sona erecek. Telefonum çalıyor, açık olup olmadığımızı soruyor telefonun ucundaki ses. "Acele ederseniz yetişebilirsiniz, on dakika zamanınız var." diyorum. On dakika sonra bahçeye giren arabadan iki kişi çıkacak diye beklerken tam altı genç çıkıyor. Dördü bayan ikisi erkek bir arkadaş grubu. Geç geldikleri için soğuk sıcak siparişlerini birlikte alıyoruz. Oldukça geç vakte kadar oturup güzel bir gece geçiriyorlar. 

26 Nisan 2017 Çarşamba

SALI GÜNÜ HİKAYESİ

25/04/2017 Salı, Tire

Gecenin saat ikisinde uyanıyorum. Uykum kaçmış bir kere. Sabaha kadar internette dolanıyorum dolanmasına ama günlüğüme iki satır yazı yazmak gelmiyor içimden. Facebook'ta güzel bazı paylaşımlarla vakit geçiriyor, takip ettiğim blogları okuyorum. Bazı grupların paylaşımları ziyadesiyle ilgimi çekiyor. Çocuk yaşta kabiliyetli çocukların piyano başına geçip küçücük parmaklarıyla ünlü bestecilere ait klasik eserleri yorumlayışını hayranlık içinde izliyorum mesela. YSK'nın kendisini yasaların üstünde görerek verdiği abuk subuk kararı eleştiren yazılar takılıyor gözüme. Saatin 05.30'a geldiğini görünce panikliyorum birden. En fazla bir iki saat sonra eşim uyanır ve beni uyandırmaya kalkar. Bir kaç saat uyumazsam eğer gün boyu salak salak dolaşırım. Hemen oturduğum koltuktan fırlayıp yatağa koşuyorum. Yastığa başımı koyar koymaz gözlerim kapanıyor.


Ne kadar oldu uykuya dalalı? Ruhumun derinliklerinden gelen bir bağırış, bir çığlık sarsıyor bütün vücudumu. Eşim bağırıyor acı içinde "Ayağım ayağım." diyerek. Tam nedeni belli değil bu telaşın. İğne mi batan yoksa bir böcek zehrini mi akıttı? Rüya mı görüyorum? Uykumun ağırlığı unutturuyor bu sabahın hengamesini. Bundan sonra ne elektrik süpürgesinin sesi ne caddenin gürültüsü. Hiçbir şey uyandıramıyor beni ta ki eşimin sesini duyana kadar. "Kahvaltı hazır, hadi kalk artık." Bir zamanlar kahvaltı hazırlamak benim görevimdi. Hatta hiç hoşlanmadığım halde eşim için çay bile demlerdim. Kahvaltı sofrasının bana en zor gelen yanıydı bu iş. Çaydan nefret eden biri olan ben her sabah eşime yaptığım çaylar sayesinde öğrendim çay demlemenin inceliklerini. Bu aralar görevler değişti. Mis gibi kızarmış ekmeğin kokusuna uyanıyorum sabahları...

Eşim uykumun ağırlığından dem vuruyor. "Nasıl duymadın yanı başındaki bağrışmalarımı?" Önce şaşırıyor, arkasından kafamı toparlamaya çalışıyorum. "Duydum sanki bazı sesler." Eşim devam ediyor, "Yanında ölsem gözlerini açmayacaksın."  Sesimi çıkarmadan hatırlamaya çalışıyorum sabahı. "Sabaha karşı yatmıştım, belki de senin kalktığın saat." diye savunuyorum kendimi. "Ayağımı böcek soktu, fena yanıyor, of, of." sözleri hafızamda canlanıyor yavaş yavaş.   Niye açmadım ki gözümü? Rüya görüyorum sandım her halde. Eşimin sabahın ilk ışıklarında feryat-ı figan bağırmasına sebep zalim bir arının yakıcı iğnesiymiş meğer.  

Kahvaltıdan sonra bugün ne yapalım faslına geçiyoruz. Eşim işlerini bitirene kadar dünkü güncemi tamamlayıp yayınlıyorum. Bu esnada bir kaç blog yazısı daha okuyorum. Eşimi ikna edip pazara birlikte çıkıyoruz. Alacağımız çok fazla bir şey yok ama zaman alıyor pazar işleri. Uğramamız gereken bazı yerler var.  İki haftadır uzak kaldığım balık keyfimin kaçar tarafı yok artık. Eşim "Bir yere gidip orada yiyelim." diyor. İtiraz ediyorum. "Bu oburluk günlerimde dışarıda yiyeceğim hiçbir porsiyon doyurmaz beni." Pazar işini bitirmemiz akşamı buluyor. Yaylaya çıkıyoruz. Bizi gören Fifi havalara uçuyor.  Aldığımız eşyaları dolaplara yerleştiriyoruz.  Üst üste telefonum çalıyor. Kapalı olduğumuzu söylüyorum. Yazdan kalma bir gün. Kaplan yollarında trafik yoğun. Eşimle tatil günümüzü değiştirmek konusunu tartışıyoruz. Salı günleri meşhur pazarı görmeye dışarıdan çok kişi gelir buralara. Kaplan görülecek yerlerin arasında ilk sırada. Bundan sonra tatil günümüzü ya pazartesi ya da çarşamba yapmaya karar veriyoruz.

Akşam eve gelince nefis bir salata hazırlıyor eşim ben balıkları kızartırken. Ne de çok özlemişim böyle bir anı...

25 Nisan 2017 Salı

FİFİ: KARA TAVUKLARIN BEKÇİSİ

24/04/2017 Pazartesi, Tire

Sabah TV haberlerini izliyorum. Hava durumu hakkında verilen bilgi şaşırtıcı. Düne göre tam sekiz derece artmış hava sıcaklığı (!) Ankara'da kar yağıyor ve ilk kez İzmir ile arasında bu denli sıcaklık farkı olduğunu görüyorum.

Kasap'ta bonfile kalmamış yine. Derin dondurucuya attığımız yedek işe yarayacak. Yaylada pırıl pırıl bir güneş karşılıyor bizi. Yerler ve ağaçlar bir anda yeşillendi.

Öğleden sonra hava serinlemeye başlıyor. Genç bir çift yemeklerini terasta yemeyi tercih ediyor. Daha önce geldiklerinde kapalı olduğumuzu söylüyorlar. Mutlaka salı günü gelmiş olmalılar. Diğer bir çift verandada oturmak hususunda ısrarcı. Yazın en güzel yeri olan verandada oturmak henüz erken aslında. Misafirlerimizin ısrarını anlamakta zorlanıyorum. Teras güneşli ve rüzgar esmiyor. Sigara içmek istiyorlarsa orada da içebilirler. "Hayır" diyorlar, "Biz manzara seyretmek istiyoruz." Çaresiz kabul etmek zorunda kalıyorum. Servisler açıldıktan hemen sonra ellerinde tabakları, mahcup bir edayla merdivenden yukarı çıkarken görüyorum onları. "Haklısınız, üşüyeceğiz verandada." Salonun camlarını açıyoruz. Burada manzara verandadan daha güzel.

Facebook'tan aldığım bir geçmiş olsun mesajına şaşırıyorum. Mesajın sahibi iki ay kadar önce yollarımızı ayırmaya karar verdiğimiz eski elemanlarımızdan biri. Son derece sıcak bir şekilde Kuşadası'na davet ediyor. Geçmişte yapmış olduğu hatalarına haklı sebepler uyduruyoruz eşimle, gençliğine veriyoruz bütün yaptıklarını. Ancak gösterdiği nezaket kendinden daha tecrübeli olanlara ders verici nitelikte.

Kara tavuklarımız bahçenin demirbaşı oldu. Her gün kümesin kapıları açılır açılmaz bahçeye yayılıyorlar. Görüntüleri ve çıkardığı seslerle Taş Ev'e değişik bir hava veriyorlar. Bir aya kalmaz yumurtalarını toplarız artık. Fifi peşlerinden koşunca gıdaklama sesleri kanat seslerine karışıp bir patırtı kopuyor. Onlara zarar vermek değil niyeti. Bilakis çoban köpeğinin sürüyü koruyup kolladığı gibi o da tavukları gözetiyor, uzaklara yayılmalarına müsaade etmiyor.