KATEGORİLER

8 Ocak 2019 Salı

MAKEDONYA (I) - OHRİD - MANASTIR 

Yunanistan'a gitmek isterken yine olmadı ancak bu sefer epey yaklaştık ve bir Balkan ülkesine gitmek nasip oldu sonunda. Bizim yeşil pasaportumuz olmasına rağmen kızımın henüz buna sahip olmayışı ve dolayısıyla vize problemi olmayan bir ülkeyi ziyaret etmek zorunda kalmamız, Makedonya'yı seçmemizin tek nedeniydi. Hazır gitmişken birkaç ülke daha gezmek isabetli olurdu ama kızımızdan ayrılamayacağımız için Üsküp ve Ohrid'le sınırlı tuttuk programımızı.

Nüfusu 2 milyonu biraz geçen bu minicik ülke bana daha önce gördüğüm Avrupa ülkelerinden oldukça farklı geldi. 2018 yılının 20 Kasım günü kızım Adana'dan biz İzmir'den havayolu ile gelip İstanbul Sabiha Gökçen Hava Limanında buluştuk ve Pegasus Havayolları ile yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğumuz başlamış oldu.

Üsküp Hava Limanına vardığımızda karşılaştığımız atmosfer hiç yabancı gelmedi bize. TAV tarafından Türkiye'nin birçok şehrinde, hatta bazı yabancı ülkelerde yapılıp işletilenlere benzer bir mimari yapı karşılıyor bizi. Programımız gereği önce Ohrid'e gitmemiz gerekiyor. Ne var ki bu kez kızım bize biz kızımıza güvendiğimiz için öyle detaylı bir planımız da yok hani. Bu sebeple hava alanında Ohrid'e nasıl gideriz, araba mı kiralasak, otobüs bulabilir miyiz? sorularına cevap arıyoruz. Makedonya'da raylı taşımacılık olmadığını öğrenmiş bizim kız nasılsa. Hava hafif yağmurlu. Önceden ayarlasak araç kiralama ücretlerinin daha uygun olacağını biliyoruz. Yine de bir kaç araç kiralama servisine fiyat soruyoruz. Havaalanından Ohrid'e otobüs kalktığını öğrenince araç kiralama fikrinden vazgeçiyoruz. Ne de iyi yaptığımızın henüz farkında değiliz elbette. Üç buçuk saatlik bir yolculuk sonunda dağları tepeleri aşarak güzel Ohrid şehrine varıyoruz.

Ohrid gölünün kıyısında konumlanmış bu güzel belde yazın çok turist çekiyor. Bir taksi tutup göl manzaralı butik otelimize gidip yerleşiyoruz. Otelin sahibesi -Sanırım ismi Marika'ydı- çok ilgili ve yardımsever bir insan. Havalar burada çoktan soğumaya başlamış. Marika Hanım klima kafi gelmez diye ilave bir elektrikli ısıtıcı getiriyor odamıza. 

Akşam Ohrid Çarşısını geziyoruz. Şehre has turistik özelliklerden en önemlisi Ohrid incisi. Benekli alabalık pullarından elde ettikleri bir el sanatı bu. Yani bildiğimiz deniz kabuklarından çıkartılan incilerden farklıymış.  Türlü takılar yapılıyor Ohrid incisinden, babadan oğula geçen bir zanaat. Kadınlarına söylemiyorlarmış nasıl yapıldığını, sırlarını paylaşmasınlar diye. Ohrid çarşısında çok sayıda Türkçe konuşan Türk asıllı insan var. İlginç olan diğer bir husus ucuzluk. Hiçbir şekilde bir Avrupa ülkesindeymiş hissi vermiyor insana. Ne alırsanız alın Türkiye'deki fiyatlardan daha pahalı değil. Çarşıda meşhur bir köfteci varmış. Onu buluyor ve bir Üsküp köftesi yiyelim diyoruz. Yemeğin yanında yöresel bir Makedon birası söylüyorum. Dürüst olmak gerekirse Türkiye'de yapılan köfteler daha lezzetli. Aklımıza bizim Taş Ev geliyor hemen. Gerçekten de bizim köftelerimiz çok daha güzeldi.

Ohrid denilen yer şehirden ziyade bir kasaba ya da köy irisi sanki. Ertesi gün gölün kenarında dolaşıyoruz, sokak aralarında tarihi binaları görüyoruz. Sahilden Ohrid kalesine doğru dik yokuşlarla çıkılıyor. Arnavut parke yollar butik oteller arasında labirent gibi dolanıyor. Mevsim itibarıyla geceler canlılığını yitirmiş görünüyor, oldukça sakin. Kaleye kadar çıkmayı gözümüz kesmiyor. Hem çıkıp da ne yapacağız, taş yığını işte. Ama yükseldikçe manzaranın tadına doyum olmuyor. Gölün karşı yakası Arnavutluk sınırı. Göl iki ülke arasında paylaşılıyor.

Kızım, hazır gelmişken Ohrid'e 29 km mesafedeki Sveti Naum Manastırına gidelim dese de gerek ulaşım gerekse mevsim şartlarından dolayı vazgeçiyoruz. Gece yorgun düşen eşim otelde kalmayı tercih ederken ben kızımla birlikte güzel bir akşam yemeği yeriz düşüncesiyle şehre dalıyoruz. Gündüzden keşfettiğimiz birkaç balık lokantası oldukça tenha görünüyor. Hayal kırıklığına uğramayalım diyerek vazgeçiyoruz. Birkaç barda gürültülü bir şekilde gençler eğleniyor sadece. Ohrid Gölü'nün ortasına doğru uzanan dar ve uzun platform üzerinde yürüyoruz kızımın ısrarıyla. Gece vakti bu çılgınlıklar kızımın vazgeçilmezlerinden. E, ben de ayak uydurmaya çalışıyorum. İskelenin ucunda genişleyen platform üzerinden Ohrid şehrinin ışıl ışıl parlayan manzara fotoğraflarını çekiyoruz. Yer yer sökülmüş ahşap iskelenin üzerinden kıyıya varınca derin bir nefes alıyorum.

Ertesi günü Makedonların Bitola dedikleri ama bizim Atatürk'ten dolayı Manastır olarak bildiğimiz şehre gidiyoruz. Sabahın oldukça erken bir saatinde ayarladığımız otobüsle bir saat on beş dakikalık yolculuktan sonra bizler için önemi büyük beldeye varıyoruz. Otobüsten iner inmez yağmur kar yağışına dönüyor. Bir taksiye atlayıp İngilizce bilmeyen şoförle önce Atatürk müzesinin yerini soruyor daha sonra pazarlık ediyoruz. Pazarlık her yer için geçerli olan bir şey olmalı. Kar şiddetini arttırıyor. Henüz kapısını açan bir yer yok kahvaltı edeceğimiz. Müze bu saatte hiç açık olur mu? Hemen yakınında bir kafeye sığınıyoruz. İçeride bir elektrik sobası var ama soğuk havaya çok fayda etmiyor. Bu hava koşulları beklemediğimiz bir durum. "Siz burada bekleyin ben gidip açılış saatini öğreneyim müzenin." diyorum bizimkilere. Yoğun kar yağışı altında yüz metre ilerideki eski Askeri Lise, şimdi müze olarak kullanılan tarihi binanın kapısına varıyorum. Kapıyı itince açılıyor. İçerideki odalardan birinde iki orta yaşlı adam oturmuş bir şeyler atıştırıyor. Selam veriyorum. Türkçe karşılık veriyor birisi. Ne zaman açılıyor müze diye soruyorum. Her zaman açık diye karşılık veriyor. Hemen dönüp eşimle kızımı alıyorum. Giriş ücretini ödüyorum, fiş falan verilmiyor. Biz bu saatte ve bu hava şartlarında müzenin açık olmasına seviniyoruz. Atatürk'ün Manastır Askeri İdadisi öğrencisiyken çıktığı merdivenlerden çıkarken heyecan kaplıyor içimizi. Bizden başka hiç kimse yok bu saatte tabii. Sanki müze sadece bize hizmet ediyor. Eski devlet adamları ve yüksek dereceli askerlerin hediyelerinin sergilendiği bölümün yanında Atatürk fotoğrafları ve bazı eşyalarının sergilendiği küçük bir koleksiyonu geziyoruz ama bir çerçeve içindeki mektup bizi ziyadesiyle etkiliyor. Manastırlı Eleni Karinte tanıyıp aşık olduğu Mustafa Kemal'e ömrünü adıyor. O duygu dolu mektuplardan biri bu burada sergilenen. 
"Çok seneler geçti, her gün senden haber bekliyorum hala. Ne zaman mektubum eline geçerse beni hatırla. Orada gözyaşlarımı görebilirsin. Yıllar geçiyor, olanlardan haber alıyorum, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Bunları okurken, sen başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt at."...
... "Benim seni sevdiğim kadar sen de o kadını seviyorsan, ona hiçbir şey söyleme, onun da senin kadar mutlu olmasını dilerim. Fakat balkondaki o kızı hatırlıyorsan eğer ve başka birini sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum." 

Müzenin diğer bölümlerinde Osmanlı ve Türklerin mezaliminden bahseden resimler ve yazılar, tarihi el sanatları yer alıyor. Buradan ayrılıp karnımızı doyuracak bir yer arıyoruz. Manastır'ın en güzel otellerinden biri. Milenyum Oteli bizim için biçilmiş kaftan. Otelin sahibi yanında bir arkadaşıyla lobide sohbet ediyor. Türkçe konuştuğumuzu görünce nereden geldiğimizi soruyor. Yakın alaka gösteriyor. Bu ülkede Türk çayı bulmak biraz zor. Muhterem, garsonlara talimat veriyor. Çaya benzer sarı bir su geliyor cam bardakta. Kusura bakmayın diyor bize çocuklar bilememiş biraz çayı açık yapmışlar. Teşekkür ediyoruz. Menüde menemen var. İşte bu belki de Makedonya'da yediğimiz en güzel yemek. Gerçekten harika yapmışlar. Zeytin kültürü burada da yok. Söğüş domates ve salatalığın yanına göstermelik birkaç adet koymuşlar sadece. Yine de kahvaltı muhteşem sayılır.

Manastır faslını tamamladıktan sonra erken sayılabilecek bir saatte Ohrid'e dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Ne de iyi yapıyoruz. Yol boyunca sulu kar önce tipiye dönüyor. Tırmandıkça beyaz örtü kalınlaşıyor. Yollar artık iyiden iyiye kar tutmuş. Eşim paniklerken bana uyku basmış yanında uyukluyorum. Otobüs bir anda durunca gözlerimi açıyorum. Her halde daha fazla gidemeyecek zincir takmak için durdu diyorum eşime. Yok diyor otobüs kaydı şarampole çıkamıyor diye cevap veriyor. Kızım her zamanki rahatlığı ile bana gülücükler atıyor. Ne güzel bir macera değil mi? diye takılıyor. Arkamızdan bir otomobil solumuzdan rampa yukarı şimşek gibi geçiyor. Her halde durmaya kalkarsa bir daha yerinden oynayamaz diye düşünüyor olmalı diye geçiriyorum aklımdan. Tam o sırada yanlamasına kaymaya başlıyor, uçurumdan aşağı uçtu uçacak. Eşim bu görüntülerden sonra iyice panikliyor. Burada sürücüler hava şartlarına karşı iyice ustalaşmış olmalı. Araç tam yoldan çıkmak üzereyken bir slalom çekerek hızla yoluna devam ediyor. Birkaç dakika geçmeden bu sefer karşı yönden bir başka otomobil üzerimize kayarak yaklaşmaya başlıyor. Bizim otobüse vurdu vuracak. Son anda burnunu düzeltip yanımızdan geçiyor. On dakika bekledikten sonra otobüsümüz zincir bile takmadan ağır ağır yoluna devam ediyor. Dönüş yolumuz bu kez üç saati buluyor tabii. "İyi ki." diyoruz "İyi ki araç falan kiralamamışız."
Ertesi gün sabah Üsküp yolculuğumuz başlıyor. Bunu da diğer yazımıza bırakayım, geç oldu.  

7 Ocak 2019 Pazartesi

YENİ BİR SAYFA

Uzun bir aradan sonra eski bir dostuma kavuşmanın heyecanını yaşadığım şu anda anlatacaklarımı zihnimde sıraya sokmaya çalışıyorum. Evet, altı aydan fazla uzak kaldım sevgili bloğumdan. Zamansızlık mazeretine sığınmanın alemi yok elbette. Zira en yoğun çalışmalar içinde bulunduğum Taş Ev Restaurant bile her gün yazmama engel olamamıştı ta ki kapılarımızı kapattığımız 2017 yılının 24 Kasım gününe kadar. Öğretmenler Günü telaşının yaşandığı o gün, verdiğimiz ani karardan bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. O zamandan bu yana yazılacak nice konular oldu olmasına ama elim bilgisayarımın tuşlarına her nedense uzak kaldı. Bunun sebebini hep sordum kendime, tatmin olabileceğim bir cevap aradım kendimce. Belki de sevgili eşimle hayata farklı açılardan bakmamızdı asıl neden. Tam aksine Taş Ev'i kapattıktan sonra daha fazla zaman ayırabilirim yazmaya diye düşünmüştüm oysa. Eşim, ticarete doymamış olmalı ki, yeni arayışların peşindeydi. Doğal olarak beni de peşinden sürükledi. 

İlk zamanlar aldırmadım ve bir roman yazdım. Uzun zamandır film ve dizilere uzak kalmıştım. Birbiri üzerine filmler ve diziler izlemeye başladım. Latin Amerika ülkelerinden birine ait bir filmden etkilendiğimden olsa gerek hiç aklımdan geçirmediğim biraz fantezi biraz da aşk konuluydu romanım. Eşim kontrol ve düzeltmenliğini yapacaktı güya. Birkaç gün bu işle meşgul oldu ama onun kafasında başka işler daha öncelikli olduğu için sonunu getiremedi ne yazık ki.

Bu arada bir İtalya turu yaparak ülkenin belli başlı bütün şehirlerini gezdik. Neyse ki bu gezimizi blogumda sıcağı sıcağına yazma şansım olmuştu. Yazın bir ayımızı İzmir'in şirin ilçesi Foça'da geçirdik. Yüzmeyi ve güneşlenmeyi seven eşime yoldaşlık ettim. Hatta uzun bir aradan sonra hoşlanmadığım halde birçok kez denize girdim eşimle birlikte. Benim için deniz içine girilecek bir yerden ziyade kenarında rakı balık yenecek bir ortam. Bayramda çocuklar da bize katılınca keyfimiz katlandı. Foça'da bulunduğumuz süre içinde yaptığım en güzel şeylerden biri de bol bol kitap okumak oldu. Yanıma aldığım sekiz kitabın tamamını okudum. Oldukça iyi geldi bu, zira sadece denize girmek sıkıcıydı. Çoğu kez eşim güneşlenirken ben kitap okuyordum. 

Sadece Foça değil her hafta birkaç günlüğüne Ayvalık, Datça, Dalyan gibi sahil beldelerinde bulunduk. Güzel günler geçirdik ama yazmayınca bir şeylerin eksik kaldığını da biliyordum.

Bu arada yeni bir yatırım yapmak istiyorduk. Eşimin ihtisas alanlarından biri olan emlak işleriyle uğraştık. İzmir'in belli başlı yerlerinde o emlakçı senin bu emlakçı benim epeyce dolaştık. Niyetimiz işlek bir yerde dükkan sahibi olmaktı. Hatta Taş Ev'i de satabilirsek elimizdeki meblağa ekleyip iyi yerde güzel bir yatırım yapabilecektik. Bu süre zarfında satış olmayınca elimizdekini değerlendirip İzmir'in mutena semtlerinden birinde, cadde üzerinde küçük ancak arkasında deposu, mutfağı ve tuvaleti olan bir dükkan satın aldık. İşin önemli kısmını halletmiştik. Zira para bankada pul oluyor diye eşim huzursuzlanıyordu.

Yeni işlere kalkıştığımızda zamanımız olmayacağını düşünüp kızım bir yurt dışı tatili ayarladı. Eşim ve kızım ile birlikte bir haftalığına Makedonya'ya gittik. Üsküp, Ohrid'de kaldık, Manastır'da Atatürk'ümüzün öğrenci olduğu askeri liseyi gördük. Maalesef bu gezimizi de bloğuma yazamadım henüz okuduğum kitaplarda olduğu gibi. 

Peki ne yapacağız bu dükkanı diye düşünmeye başladık. Daldan dala atlıyorduk, sanki yeni bir işletmeyi kapatan bizler değilmişiz gibi. Ama onu kapatma nedenimiz farklıydı. Çalışan adam gibi eleman bulamamış ve bütün iş üzerimize çökmüştü. Bu sefer ufak olsun eleman çalıştırmadan oyalanalım diye düşünüyorduk. Şimdi ne işler geçti aklımızdan anlatmaya kalksam inanamazsınız. En ilginci akaryakıt istasyonuydu. Hayır diyordu eşim, "Benim akaryakıt istasyonu işletmek değil esas niyetim." Peki ne o zaman? "Yeri çok güzel, iyi bir yatırım olur." Zor vazgeçirdim. Fıstıklı baklava yedik günün birinde yeni açılmış bir tatlıcı dükkanından. Aman bir güzel bir güzel ki bayıldık. Herkes birilerine tavsiye ediyor bu dükkanın tatlılarını. Hemen öğrendik imalat yerini. Aradık araştırdık. Neyse fazla uzatmayayım, vaz geçtik. Tekstil üzerine çalışmaya karar verdik sonra. Denizli'ye gittik, koca koca fabrikaları gezdik. Oysa arada toptancılar var. Biz fabrikadan mal alacak kadar büyük işe soyunmuyoruz. Öğrendik ve ondan da vazgeçtik. Dükkanı aldığımız cadde üzerinde hediyelik ev eşyası satan bir yerin güzel iş yaptığını gözlemledik. İstanbul'a gittik "Hediyelik Eşya Fuar" 'ına. Tam da doların fırladığı zamanlardı. Hepsi ithal eşya olduğu için fiyatlar dövize bağlı. Bizim toptan alış fiyatlarımızla perakende bile satamayız dedik, vaz geçtik.

Unuttuğum birkaç dal daha olabilir aklıma gelmeyen. Velhasıl sonunda kendi ürünlerimizi satmaya karar verdik. Zeytinliğimizin yağını, kendi cevizimizi kestanemizi... Yanına da doğal ve şarküteri ürünleri koyarsak bir şeyler oldur dedik. Eşim yine kendi mezelerini, kurabiyelerini vs. bir şeyler yapmaya niyetli.  En garantisini böyle gördük. Daha olmadı, internetten satış yaparız. Adını ne koyalım. Taş Ev bayağı meşhur oldu. Bir yılı aşkın zamandır kapatalı hala hemen hergün rezervasyon için arıyorlar. Aynı adın ticari unvanımız olmasına karar verdik. Kaystros Taş Ev Zeytinyağı & Gurme Lezzetler.

Vergi Memuru geçen cuma denetlemeye geldi. Bize fırça attı, niye satış yapmıyorsunuz diye. "Vergi kaydımız olmadan satış yaparsak başınız belaya girer dediler bize." dedik. "Olur mu öyle şey, bu kriz ortamında siz dükkan açıyorsunuz hadi bir an önce satışa başlayın" dedi. Umarım karşımıza hep böyle pozitif bakışlı insanlar çıkar. Yılın son gününde ummadığımız miktarda kestane satışı ile hem sezonu hem de hayatımızda yeni bir sayfayı birlikte açtık.      

5 Haziran 2018 Salı

APOLETLERİNİ SÖKECEĞİM

Olmadı Sn. İnce olmadı... Haklısın bu hiddetinde ama yakıştıramadım sana. Seni eleştiren konuşmasından sonra RTE'yi alkışlayan 2. Ordu komutanı Korgeneral İsmail Metin Temel'i daha farklı bir ifadeyle eleştirebilirdin.
"Apoletlerini sökeceğim senin, apoletlerini." diyerek belki bu önemli olaya dikkatlerin çekilmesini magazin boyutuyla sağladın ama kullandığın üslup RTE'nin "Eyyyy Kılıçdaroğlu(!)" tarzından farklı olmalıydı. Mesela "Böyle bir komutan Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapamaz, bakın AKP orduyu nasıl siyasetin içine çekmiş." diyebilirdin. Eminim bunun için Sn. İnce'nin çok daha güzel ifadeleri olabilirdi. Neyse, konunun özüne dönelim.

Evet, durum hayli vahim. Sözü geçen şakşakçı paşa Afrin fatihi, Fetö darbesini önleyen kahraman diye şişirilse de doğrusunu bilen biliyor. 15 Temmuz senaryosu her türlü garabet ve bilinmezliğini korumaya devam ederken kafalar karıştıkça karışıyor. Sözde darbe sırasında özel kuvvetler komutanı korgeneral Zekai Aksakallı ile Van Asayiş Kolordu komutanı korgeneral İsmail Metin Temel'in vermiş olduğu ifadelerde insanın aklında pek çok soru cevapsız kalıyor.

Semih Terzi kim? Tuğgeneral, sözde darbecilerin başı. Hani o kahraman astsubayımızın alnından kurşunladığı general. Hakkında doğru dürüst hiçbir bilgiye ulaşılamıyor. Cenazesi bile yok ediliyor. Doktor karısının ifadesi ilginç: 15 Temmuz sabahı Irak'taki görevinden çağırılıyor. 21.30'da Silopi'de, 24.00'te Ankara'ya 40 kişilik ekibiyle hareket ediyor. 16 Temmuz saat 02.30'da Özel Kuvvetler Komutanlığında astsubay Ömer Halisdemir tarafından sırtından vuruluyor ve saat 06.01'de uçakla GATA hastanesine naklediliyor. Orada karısıyla konuşuyor. Bir telefon geliyor hastaneye. "Semih Terzi o hastaneden çıkmayacak, onunla birlikte yanında kim varsa öldürün." Semih Terzi'nin karısı Nazire Terzi, iddia edildiğinin aksine eşim alnından değil, sırtından vurulmuştu diyor. Otopsi raporunda ölüm saati 15 Temmuz saat 23.30, oysa o saatte kendisi Ankara'ya bile gelmemiş henüz. Daha sonra alnına bir kurşun sıkılıp öldürülüyor ve raporun saati düzeltiliyor. Ne Semih Terzi'nin ne de Ömer Halisdemir'in ölüm ve otopsi raporları dava dosyasına sokuluyor. İkisi de öldü şimdi. Biri hain, diğeri kahraman(!) Ölenin adına Niğde'de Ömer Halisdemir Üniversitesi bile kuruluyor. Yaşasalardı kim bilir neler anlatacaklardı? Ama konuşmamaları gerekiyordu, gereken yapıldı. Nazire Terzi şimdi nerede? Oda TV avukatlarından Ertuğrul Cem Cihan'ın Nazire Terzi'nin örgüt üyeliğinden yargılanmasının hiçbir hukuki tarafı olmadığını iddia etmesine karşılık Anayasal düzeni ortadan kaldırma suçundan önce müebbet cezasına çarptırılıyor, sonra yapılan indirimle 18 yıl hapsine hükmediliyor.

29 Ekim 2016 külliyede Cumhuriyet resepsiyonu. Konuklardan biri gidiyor bütün devlet büyüklerinin yanına sohbet ediyor. Said-i Nursi'nin talebelerinden biri olduğunu söyleyen bu zat. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin talebesi ve mutlak vekili Hüsnü Bayramoğlu Ağabey. Genel Kurmay Başkanımız Hulusi Akar Komutanımızla biraz daha uzun bir musahabe cereyan ediyor. Hulusi Akar Hüsnü Ağabeye "dua edin, dua edin lütfen" diye ricada bulunuyor, Hüsnü Ağabey de;

"Ben Bediüzzaman'ın talebesiyim. ORDU İLE ALAKADARIZ. (Hulusi bey burada iyice Hüsnü ağabeye yaklaşıp hafifçe eğilerek dinlemeye başlıyor) Sizin bu nazik zamanda vazifeniz gayet ehemmiyetli, hariçte ve dahilde Cenab-ı Hak sizi muzaffer etsin, küffarı perişan etsin ve sizleri de muhafaza etsin diye hep Peygamber Ocağına ve Mehmetçiklerimize dua ediyoruz biz de" diye ifade buyuruyorlar.

Sağcısından solcusuna bütün medya ve bilenler susuyor. Susmalarının nedeni korku. Bunu deseler Fetö'cü yaftasını yiyecekler çünkü. Aslında Fetöcü diye bir şey yok. Bana göre yok aslında birbirlerinden farkı. Ne Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar'ın, ne İsmail Metin Temel'in, ne de Zekai Aksakallı'nın. Oyuna getirilip kurban edilenler var onlara yanarım. Nihayetinde kafamıza sokulmak istenen iktidara yakın olan, onlara yalakalık yapanlar kahraman, iktidara karşı fikirleri olanlar Fetöcü. Bekir Bozdağ muhalefete sormuyor mu? Bunların hangisinin programında Fetö terör örgütüne karşı nasıl mücadele edecekleri var diye. Bekirim, Bozdağım sen ve senin takımının siyasi, askeri, yargı ve bürokratik uzantıların devletin yönetiminden uzaklaştırılmadığı sürece olmaz bu iş.        

4 Haziran 2018 Pazartesi

MUTEZİLE

Biliyorum çok ara verdim yazmaya. Yazacak konu bulamadığımdan değil, tam tersine kafamda o kadar çok şey var ki anlatamam. Belki de bu şeylerden her biri, kendisine öncelik vermem için beynimin içindeki itiş kakışmasıydı bunun sebebi. Ama boş durmadım, okudum, araştırdım. Yazmaya karar verdiğim zamanlarda, yanlışlık yapmamak için ara verip yeniden araştırmaya başladım. Konudan konuya geçerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şu an tek korkum yazılarımın uzun olacağı. Belki de hiç bitmeyeceği...

Yeni bir seçim yapılacak 24 Haziran'da. Kaç seçimde oy kullandım, saymadım ama bayağı fazla oldu. Demokrasinin gereği olan seçimlerin hiç birinde illa şu partiye oy vereceğim diye peşin hükümlü olmadım ama hangi partilerin benden oy alamayacağını gayet iyi biliyordum. Demokrasi denilen yönetim tarzını daha önceki yazılarımda öyle bir eleştirmiştim ki, bir anda Adolf Hitler'le demokrasi konusunda ne kadar paralel düşündüğümü fark ettim, şaşırıp kaldım. Evet, siz de şaşırdınız biliyorum. Kaleme aldığı "Kavgam" isimli eserinde, adını duyduğumuzda bile tüylerimizi ürperten bu şahsın demokrasi üzerine yaptığı eleştiriler bugünün Türkiye'sinde aynen karşılığını buluyor. Unutmamak gerekir ki, Hitler faşizmi demokrasinin basamaklarından geçmiştir.

Bu demokrasi konusunu çok fazla dallandırıp budaklandırmayacağım ama iki filozofun tamamen katıldığım sözlerine değinmeden geçmek olmaz.

“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ancak toplumun kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye, tek bir kişinin mutlak, sınırsız biçimde iktidarı elinde tuttuğu bir siyasal sisteme evrilir. Halk övülmeyi sever. Onun için güzel sözlü halk avcıları (demagoglar) yetersiz de olsalar başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği de sanılır. Demokrasi bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse, oligarşi, az sayıda kişinin iktidarı elinde bulundurduğu düzen oluşur. Sürdürülürse halk avcıları, demagoglar türer. Halk avcılarından (demagoglardan) da diktatörler çıkar.” Platon (M.Ö 427-347)

Ne demiş Platon, yani diğer bir deyişle Eflatun yaklaşık 2.500 yıl önce? Demokrasi prensip olarak halkın egemenliği olsa da eğitimsiz halk diktatörünü seçer demiş. Bugünlerde Fransız Le Point dergisi Sayın cumhurbaşkanımızı kapak yapmış. Resminin üzerine büyük puntolarla "Le Dictateur" yazmış. Beklendiği üzere cahil halkımız yurtdışında bu dergiyi satan büfeleri yakmakla tehdit etmiş, billboardlardaki afişlerden derginin reklamını kaldırmak ya da üzerini örtmek istemiş ama Fransız polisi büfelerin önünde nöbet tutarak gerekli önlemler almışlar. Fransa Cumhurbaşkanı "Basın özgürlüğünün hiçbir bedeli yoktur, o olmadığı yerde diktatörlük olur." demiş.   

"Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!" Friedrich Wilhelm Nietzsche (1844-1900)

İşte buyurun, aradan 2.300 yıl geçmiş, değişen hiçbir şey yok. Alman filozof demokrasinin temeli olan seçimin cahil bir toplumun elinde, halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlere iktidar yolunu açacağını söylüyor. Tarih bu insanları ne kadar haklı çıkarmış. Yaşadığım hayat diliminde şahit olduğum olaylar ve bugünün gerçeği bana onların cesaret ve zekasını bir kez daha takdir etmemi sağlıyor. 

Evet, yazacaklarım tamamen akla uygun bulduklarım ve düşünce eksenimde yoğurduklarımdan ibaret olacak. Takdir ve tenkit ettiğim her konuda bağımsız bir mecrada korkmadan ilerlemeye çalışacağım. Bazılarının bam teline basacağım, bazılarının hoşuna gidecek, biliyorum. Bazıları hak verecek, bazıları da küfür edecek yazdıklarım yüzünden. Çünkü bilime ve temel ahlaksal niteliklere karşı duran büyük koalisyonu yatıracağım masaya. Yani Din-Siyaset-Ticaret ilişkisini. Hadi başlayalım öyleyse,

DİN

Yaz tatillerinde mahalle camilerinde açılan Kur'an kurslarından birinde Arap harflerini öğrenip altı yüz sayfalık kitabı baştan sona okuduğumda henüz on yaşındaydım. Yüzbaşı Hasan Ağa Camisinde şerefimize mevlit okutulan hatim törenindeki dört talebenin en küçüğü bendim. Küçük İhsaniye Camisinde o cılız sesimle ezan okuyup müezzinlik yapmaya başlamam o yıllara denk gelir. İki sene sonra yani on iki yaşıma geldiğimde benimle büyük gurur duyan dedemi kaybetmiş, başka bir camideki hocadan tecvit (Kur'an'ı güzel okuma) dersleri alırken yeni öğrencilere Kur'an öğretmeye başlamıştım. On iki yaşında meğer neler yapmışım... O anki arkadaş çevrem, dedemin camiden arkadaşlarıydı elbette. Onlardan sahabenin (peygamber zamanına yetişmiş kişiler) hikayeleri ve kıssalarını huşu içinde dinlerken dedem yaşındaki ihtiyarlar başımı okşarlardı.

İşin ilginç yanı, ne tekke, zaviye ne de tarikatlardan haberim vardı o zamanlar. Çünkü hepsi yerin altındaydı. Öyle cübbeyle sarıkla dolaşan da yoktu etrafımızda. Sarığı, o da sadece namaz kıldırırken imam efendinin kafasında görürdük. Namaz biter bitmez, kutsal bir emanet gibi kafadan çıkarılan sarık minberin yanındaki yerini alırdı. Cuma hutbelerinde insanları güzel ahlak sahibi olmaya çağıran sözler söylenir, peygamberin örnek davranışları anlatılırdı sadece.

Dedem, cuma namazı için Hisar ya da Kestanepazarı Cami'sine gidermiş çoğu zaman. Yeni bir vaiz gelmiş, cemaati kendinden geçiriyormuş. Annemden yakın zaman önce öğrendiğim bir husus, dedemin de bu hocadan etkilendiği. Büyük bir olasılıkla o hoca, bir zamanların muhterem hoca efendisi, şimdinin silahlı örgüt lideri Fethullah Gülen'den başkası değildi.

27 Mayıs'ın Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandığı zamanlardı. Dinin siyaset ve ticarete pek fazla giremediği dönemde Fetö'nün medya ayağı Nagehan Alçı'nın vesayet rejimi (görünürde demokratik olan seçimle gelen ve giden iktidarların olduğu ancak asıl iktidarın başka güç odaklarında olduğu model) hüküm sürüyordu. Ortaokul yıllarında cuma namazına gider, ramazanda oruç tutarken bir din dersi hocasının papyon kravatlı sıfatıyla küfür ettiği şahsın İsmet İnönü olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. Ne var ki, inancım konusunda ilk yaşadığım şoku lise birinci sınıfa giderken yaşayacaktım. İzmir'e göre daha muhafazakar bir şehir olan Afyon'dan gelen bir arkadaşımın "Muhammed peygamber, Allah'ın elçisi değil ama çağına göre çok zeki biri." demişti. Gerçekten büyük bir travmaydı benim açımdan. Bunları söyleyecek birinin ağzının, burnunun yamulacağını düşünüyordum. Bir şey olmadı.

1968 kuşağı dini faaliyetlerin ortaya çıkma sürecini ağırlaştırdığını düşünüyorum. Devrimci gençlerin emperyalizme karşı mücadelesini heyecanla izlediğim çocuk yaşlarımdan sonra 12 Mart 1971 muhtırası ve arkasından üç fidanın acımasızca katledilmesiyle birlikte dine karşı olan komünizm tehlikesi ortadan kaldırılmış oluyordu. 27 Mayıs darbesiyle Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idam edilmesi yaptıkları her türlü yanlışlara rağmen adaletsizdi. Hele o zamanın iktidar sahipleri şimdikilerin yanında pek de masum geliyor gözüme.

Üniversite yıllarım sağ-sol çatışmalarıyla ülkenin karıştığı bir dönemdi. Din konusunda kafam iyice karışmıştı. İnancım kutsal kitabım olan Kuran ile sınanıyordu arkadaşlarım tarafından. Üniversitenin ilk yılında kutsal kitabımızın mealini okudum. Bana söyledikleri yalan, yanlış değildi. Artık dini savunacak durumum kalmamıştı. Hayat Yolu parkurunda her gün koşmaya başladım, terkedilmiş bir köy vardı yolun sonunda. Ağlaya ağlaya yakardım, Allah'a bana doğru yolu göstermesi için. Göstermedi.

Küreselleşen dünya ve internet teknolojisinden sonra her türlü bilgiye erişim kolaylaştı. İnanç hürriyetinin önemli bir hak olduğunu düşünüyorum. Bu konuda dikkat çekmek istediğim husus, dinin özellikle İslam dininin sadece inanç sınırlarında kalmadığı gerçeğidir. Müslüman Kardeşler örgütünün "Allah nizamını gasp eden demokrasidir." söylemini temelsiz bulup isyan etmek işin kolaycılık tarafı olsa gerek. İşte iplerin koptuğu yer de burası aslında.

ASIL HEDEF İKTİDAR

Peygamber zamanından bugüne kadar yapılan bütün mücadelenin iktidar üzerine kurulduğunu idrak etmek uzun yıllarımı aldı. Bunda CeHaPe zihniyeti fikirlerinden etkilenmemin büyük rol oynaması belki benim için bir bahane olabilir. Nitekim o zihniyet hala aynı fikri muhafaza etmektedir. Sihirli kelime "laiklik" tir. CeHaPe bütün dindar kesimi şeriattan ayırıp laiklik eksenine hapsetmekte. Dincilerin uzun yıllardan beri laikliğe karşı çıkmasını hep yobazlık olarak değerlendirdik. CeHaPe eğer laik bir dindarlığı savunuyorsa bunun adı mezhep değil, olsa olsa farklı bir din olabilir. Çünkü İslam dini devlet yönetimine taliptir. Bu yüzden peygamberin ölümünden bu yana bu uğurda çok kan dökülmüş ve hala dökülmektedir. İktidar yolunda hem laikçiler hem de dinciler takıyye (mezhebini, inanışını gizli tutma, saklama işi) yapmıştır. İktidara geldiklerinde niyetler açığa vurulacaktır. Birçok örnek verilebilir buna ama ilk aklıma gelenler Baykal'ın kara çarşaflılara parti rozeti takması, İnce'nin dualarla açılış yapması, Erdoğan'ın Atatürk'e saygısı hepsi birer takıyye örneği. Atatürk bile kurtuluş savaşı sırasında, ilk meclisi kurarken ve cumhuriyetin ilk yıllarında aynı tekniği kullanmıştır. Esasen bütün yaşananlar şeriat taraftarlarıyla demokrasi yanlıları arasında süregelen bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değil. Çünkü laiklik bir din değil, şeriata karşı demokrasinin olmazsa olmazıdır. Erdoğan'ın yaptığı onca takıyye arasında ağzını tutamayıp kendini ele verdiği bir anda demokrasinin kendileri için bir araç olduğunu ifade etmesi açık bir itiraf olarak kayda geçmiştir.

Dinde kapışmalar hep iktidar için olagelmiştir. Kuran ve hadislerin farklı yorumlarıyla mezheplere, tarikatlara parçalanmış ve devletleri yönetmek için din adına çok kanlar dökülmüştür. Bu kapışmalardan en önemlilerinden biri günümüzün en büyük iki mezhebi olan Şii ve Sünniliğin doğuşuyla sonuçlanan Kerbela olayıdır. Peygamberin ölümüyle başlayan iktidar kavgası Halife Osman'ın öldürülmesi, beş yıl sonra Ali'nin suikaste kurban gitmesi, yirmi yıl sonra da peygamberin öz torunu yani kızı Fatma ile kuzeni Ali'nin oğlu Hüseyin'in katledilmesiyle devam etmiştir. Yani bu devirde bile din araç, iktidar amaç olmuş, hedefe ulaşmak için peygamber torununu öldürmek vız gelmiştir.

Tarih dersi verecek değilim ama bana ilginç gelen konulara dokunmadan geçmek istemem. Halifelerden sonra iktidara gelen Emeviler, Arap soyundan gelmeyenleri sonradan Müslümanlığı kabul etseler bile birinci sınıf vatandaş olarak kabul etmemişler. Onlardan sonra gelen Abbasiler döneminde bu durum değiştirilmiş, ümmetçilik devri başlamıştır. Yani Müslümanlığı kabul edenler ümmetten diğerleri kafir sayılmıştır bu dönemde. Orta Asya'dan göçebe hayatını bırakıp yerleşik düzene geçen Türkler bu nedenle Müslümanlığı kabul etmek zorunda bırakılmış önce savaşçı özellikleriyle Abbasîlerin silahlı gücünü oluşturmuş, daha sonra yönetimi ele geçirecek bir güce ulaşmışlar. Dini açıdan bakacak olursak iktidarın günümüzde tamamen ortadan kalkmış bir mezhebin eline geçtiğini görüyoruz.

MUTEZİLE MEZHEBİ

Emevilerin son döneminde filizlenen bu mezhebin Abbasiler zamanında en parlak çağına erişmiş. Diğerlerinden en önemli farkı dini konularda akla birinci derecede önem vermesi. Bu dönemde Yunan filozoflarına ait pekçok eser Arapçaya çevrilmiş, batı ve doğu medeniyetime, kültürlerine, sanata yer verilmiştir. İslamiyet'in gelmiş geçmiş en parlak çağında anlatılacak o kadar çok şey var ki... İktidardaki Mutezile mezhebi döneminde ticarette, bilimde ve sanatta çok ileri gitmişlerdi. Avrupa'nın batısından Hindistan içlerine kadar genişleyen toprakların başkenti Bağdat, halife Harun Reşit zamanında altın çağını yaşıyordu. İbn-i Sina ve Farabi bu mezhebe mensup alimlerden sadece iki tanesiydi. Ehl-i Sünnet'in en büyük rakibiydi. Çünkü kaderin ilahi olmasını reddederken bunun Allah'ın adalet ilkesine ters düştüğünü savunurlardı. İnsanlar kaderlerini tamamen kendi iradeleriyle çizdiklerini buna Allah'ın müdahalesinin olmadığını savunuyorlardı. Allah'ın varlığı ve birliği dışında kalan her şey teferruattı. Buna Kur'an ve sünnet de dahil. Akıl ve adalete büyük önem verirlerdi. Etkilenmedim desem yalan olur. Daha fazla bilgi için Kemal Işık tarafından yazılan "http://kitaplar.ankara.edu.tr/dosyalar/pdf/633.pdf" Mutezile'nin Doğuşu ve Kelami Görüşleri kitabını öneririm. Halife Harun Reşit'in yanından ayrılmayan hocası Behlül Dânâ (Divane) ile aralarında geçen bir olay Mutezile mezhebinin düşünce sistemini ortaya koyan güzelliktedir. Mutezile Ehl-i Sünnet inancının aksine cennet ve cehennem tasvirlerine uzak durur ve onların henüz yaratılmadığını ileri sürer.

Divane bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar, bu zata: "–Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?” diye sorar. O, hiç düşünmeden: "–Cehennemden geliyorum” cevabını verir. Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar: "–Ne işin vardı orada?" Behlûl Dânâ anlatır: "–Efendim; ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gideyim de biraz isteyim dedim. Fakat oradaki memur bana "–Burada ateş yoktur” dedi. "–Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi?” diye sorunca: "–Evet; gerçekten burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini Dünyadan getirir» cevabını verdi.” Dehşete kapılan Harun Reşit büyük bir üzüntüyle sordu: "–Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?” Behlûl Dânâ, hızla uzaklaşırken haykırdı: "–Adâlet! Adâlet! Adâlet!

Şiddet şiddeti doğururdu. İlk zamanlar özellikle siyasi nedenlerle çok zulüm görmüşler, iktidara geldiklerinde aynı şiddeti muhaliflerine uygulamışlardı. Harun Reşit sadece iki evlilik yapmıştı ama iki bin kadar cariyesi vardı. Bolluk, bereket, zenginlik her şey vardı zamanında. Ziraat, mimari bakımdan da çok ilerlemişlerdi. Adalete fikrine verdikleri öneme rağmen son zamanlarında uyguladıkları baskı ve zulüm sonlarını getirdi. O günden sonra iktidarı Ehl-i sünnet devraldı.

Mutezile Kur'an ve sünneti akla uygun hale getiren bir inanışken bunun tam zıttı bir mezhep olan Cebriye'de aklın hiç yeri yoktu. Mutezile kadere inanmayıp yapılan her davranıştan kullar sorumludur derken, Cebriye kadere kayıtsız şartsız teslim olmuş bir inançtır. Yani gidip suçsuz bir adamı öldürsen dahi cezai bir sorumluluğun olmadığını kabul ederler. Çünkü bunu Allah istemiş ve kendisine zorla yaptırmıştır, günahı yoktur. Sünni ve Şii mezhepleri ikisinin arasında orta yolu bulmuştur. Kadere imanın şartı olarak inanırlar ancak kulların cüzi iradeye, Allah'ın ise külli iradeye sahip olduğunu söylerler. İslami ilimlerin ortaya çıkması ve gelişmesini sağlayan bir mezheptir Mutezile. Çağın alimlerinden Eş'ari ve onun hocası Cübbai arasında geçen tartışma ihve-i selase yani üç kardeş meselesi oldukça ilginç geldi bana. Şöyle ki;

Eş'arî: Üç kardeş var. Biri ibadet ve itaat halinde, diğeri isyan ve günah içinde, üçüncüsü de çocuk yaşta iken öldü. Bunlar hakkın­da ne dersiniz?
Cübbâî: İlki, mükafat olarak cennette, ikincisi ceza olarak ce­henneme girer, üçüncüsü ne mükafat ne de ceza görür.
Eş'arî: Üçüncüsü, “Ya Rabbi, beni neden çocuk yaşta öldürdün de büyüyene kadar yaşatmadın? Büyüseydim sana iman ve itaat eder, böylece ben de cennete giderdim”, derse, ona ne cevap verilir?
Cübbâî: Rab ona der ki: “Ben haline bakarak şunu bildim: Bü­yüyene kadar yaşasaydın günah işleyecek ve bu sebeple cehenneme gidecektin. Senin menfaat ve meslahtına en uygun olan (eslah) küçükken ölmendi”.
Eş'arî: Eğer ikincisi, “Ya Rab neden beni küçükken öldürmedin? Öyle yapsaydın sana âsi olmaz ve böylece cehenneme girmezdim”, derse Rab ne cevap verir?
Bu soru üzerine Cübbâî şaşırdı ve cevap veremedi. Eş'arî de Mu­tezile mezhebinden ayrıldı.


Derin konular bunlar. Mutezile mezhebinin Basra ekolüne tabi olan Cübbai, eğer dış dünyaya daha açık olan Bağdat ekolünde olsaydı belki buna cevap verir, Eşari 40 yıldan sonra Mutezile mezhebini terk etmezdi. Diğer taraftan edindiğim onca bilginin yanı sıra henüz peygamber zamanında yazdığı şiir nedeniyle beş çocuğunun gözleri önünde hançerlenen Esma bint Mervan'ın hikayesini öğrendikten sonra o saf duygularla başlayan dini inancım "lekum dinikum veliyedin", yani senin dinin sana benim dinim bana durumuna dönüşüyor.

Az kalsın unutuyordum, araştırmalarım sırasında bir ilahiyat profesörü çıktı karşıma. Prof. Dr. Mustafa Öztürk. Kur'an'ın ve hadisin kutsal ve dikkate alınacak bir özellikte olmadığını savunuyor. Arap'ın kültürü diyor, cennet ve cehennem tasvirleriyle dalga geçiyor. Cübbeli'nin ateistlerden daha tehlikeli olduğunu, sakın kitaplarını okumayın, dediklerini dinlemeyin dediği bu hoca dini kanallarda sıkça boy gösteriyor. Ulusal kanallara da konuk olmuş ama tanımadığım için kaçırmışım. Bir de tarihselciler ve evrenselciler diye bölünmüşler. Birinciler Kur'an ve sünneti çağa, ikinciler çağı peygamber zamanına uydurmaya çalışıyorlar. Mustafa Hoca, evrenselcilerin IŞİD'ten farkları olmadığını söylerken kendisi, tarihselciler tarafından haddini bilmez hatta kafir olarak nitelendirilmektedir.  

Velhasıl görünen o ki, İslam dini bütün mezhepleriyle birlikte hem şiddetli kavga içinde hem de hepsi iktidara talip. Keşke bir kenara çekilip evlerinde ya da ibadet edecekleri yerlerde yaşasalar inançlarını, siyasete, ticarete hiç bulaşmasalar. Ne var ki kazın ayağı hiç de öyle değil...
   

6 Nisan 2018 Cuma

ÖLDÜM BEN...

Öldüm ben...
İnanmayacaksınız ama gerçekten öldüm. Hem de doğum günümde. Diyeceksiniz ki, ölüler yazar mı? Yazarmış... Ben de bunu öldükten sonra öğrendim. Delirdiğimi sanıyorsunuz değil mi? Hayır, aklım başım yerinde, sadece ölüyüm. İnsanlar ölmekten korkarlar. Ben de öyleydim bir zamanlar. Ama hiç de korkulacak bir tarafı yokmuş. Üstelik çok da eğlenceli...

Bakın size daha neler anlatacağım. Eminim siz de ilk kez bir ölünün ağzından, hem de birinci elden duyacaksınız dediklerimi. En merak ettiğim şeydi helvamın nasıl olacağı. Öldükten sonra helvamı da yedim. Biraz fıstığını bol koysalardı daha iyi olacaktı ama tadı hiç fena değildi.

Ölmeden evvel cennetti, cehennemdi, bir sürü şeyle dolduruyorlar insanın kafasını,. Yok öyle bir şey. Sağlığında yapamadığın şeyleri yapıyorsun. Para yok bu alemde, geçim derdi de. Hem senden önce ölenleri hem de doğacak olanları görebiliyorsun istediğinde. İğne deliğinden geçebilir, göğün yedi katına yükselebilirsin.

Kısacası ölmekle ne kadar iyi yaptığımı ölünce anladım. İstediğim masaya gidip oturdum, istediğim kıyıda denize girdim. Cehennemin bu tarafta olduğu kocaman bir yalan. Burası cennet gibi bir yer. Canım isteyince aranıza katılıyorum. Geçen gün sizlerden birini ziyarete giderken az kalsın araba çarpıyordu. Bu kadar da olmaz diyeceksiniz. İnanın ki böyle. Bir an ölü olduğumu unutup ölmekten korktum.

İnsan ölünce dostunu düşmanını daha iyi tanıyor. İyi bildiğim bir dost, "Kimseye beş kuruşluk faydası yoktu ...," deyip arkamdan konuştu. Sandı ki, ben duymayacağım. Ben de sanmıyordum duyacağımı. Ama duydum işte. Biliyor musunuz ölüler her şeyi duyar. Bu korkutmasın sizi, ama ölüler hakkında laf söylerken biraz dikkatli olun bence. Adam doğru söylüyordu ama sonunda salladığı küfür canımı yaktı. Ölülerin canının yandığını işte böyle öğrendim.

Uzun zamandır sizlerden uzaktım. Nasipte öldükten sonra size yazmak varmış. Ama söz veriyorum yazmaya devam edeceğim. Çevremde hiç kimse bu işlerle uğraşmıyor. Ne yaparsınız, alışmışım bir kere yazmadan duramıyorum. Geçenlerde hazır gelmişken ölmüşlerimizi ziyaret edeyim dedim. İnsanlar mezarlarda arıyorlardı ölmüşlerini. Oysa onlar burada. Ne işleri var toprağın içinde.

Aklıma ilk Atatürk geldi. Dedim ya, burası birinci sınıf. İstediğini yapabiliyorsun. Ne kuyruk var kapısında, ne de protokol. Gittim elini öptüm. Yine ölüler el öper mi diye soracaksınız. Kusura bakmayın ama artık sinirleniyorum. Öper elbette, niye öpmesin ki. Sizin yaptığınız her şeyi yapar ölüler. Hemen aklınıza kötü şeyler gelmesin. Kötü bir şey olmaz burada. Onların hepsini sizlere bıraktık. Neyse, kafamı karıştırmayın. Resimde gördüklerimden daha yakışıklı geldi gözüme. Aldı beni sahildeki lokantalardan birine götürdü. Bir de ufak rakı söyledi leblebinin yanına. Sohbeti o kadar tatlıydı ki, iyi ki ölmüşüm dedim. Biraz canını sıkkın gördüm. Ülkenin durumuna üzülüyormuş. Sen de benim gibi yazsaydın birilerine dedim. "Çocuk, o zaman delirdiğimi söyler bu budalalar." diye cevap verdi bana. "Bilmezler ki delilik ölülere mahsus bir özellik değil." Olsun varsın bana deli desinler ben yine yazacağım dedim. "Sen bilirsin, çocuk." dedi bana. En çok da çocuk deyişini sevdim. Mavi gözleri ışıl ışıldı, sanki hiç ölmemiş gibiydi.

Sonra insanlara öbür dünyayı başka türlü gösteren hacı hoca takımını merak ettim. Pat diye kalabalık bir güruhun içinde buldum kendimi. Dedim ya ölü olmanın bir sürü avantajı var. Anında istediğin yere ulaşabiliyorsun. Biri çıkmış hararetle bir şeyler anlatıyordu. Aralarına katıldım. Sağlığımda asla cesaret edip yanaşmazdım yanlarına. İşte ölü cesareti bu olsa gerek. Nasıl olsa öldüremezlerdi beni. Çünkü ölüydüm zaten. Gördüklerime inanamadım. Hiçbirinin gözü yoktu. Binlerce, belki yüzbinlerce kör ölü. Onlara nutuk atan adamın gözleri vardı, sadece. Bu ölüler dünyasının fani olduğunu, ölüler için yeniden dirilmenin mukadder olduğunu anlatıyor, ölümün keyfini çıkaracakları yerde dünyaya yatırım yapmaktan bahsediyordu. Kulaklarıma inanamadım. Keyfim kaçmıştı, onları kendi hallerine bırakıp kaçtım.

Size anlatacaklarım şimdilik bu kadar. Ölümden korkmayın, hiç anlattıkları gibi değil. Keşke daha önce ölseymişim bile diyebiliyorum. Tek korkum yeniden sizin aranıza dönmek....

7 Mart 2018 Çarşamba

ROMA III (son)

13/02/2018 Salı


Floransa'dan çıkmadan önce otelimizde keyifli bir kahvaltı yapıyoruz. Bu kadar zengin bir açık büfe beklemiyordum doğrusu. Peynir, reçel çeşitlerinin yanı sıra sıkma portakal suyu bile vardı masada. Bulunmayan tek şey batı ülkelerinin kahvaltıda yer vermedikleri zeytin. Toparlanıp otelden ayrılıyoruz. Hava açacağa benziyor. Otelin arka sokağındaki duraktan bindiğimiz belediye otobüsü bizi tren istasyonunun önüne kadar götürüyor. Amacımız öncelikle Roma'ya ilk kalkacak treni bulmak. Bilet satış yerinde uzun bir kuyruğa giriyorum. Sıra bana geldiğinde Roma'ya gitmek istediğimi söylüyorum görevli memura. Bilgisayarında bir şeyler karıştırmaya başlıyor. 




Uzun bir bekleyişten sonra "Roma'ya ilk tren on beş dakika sonra, iki kişi 80 Euro." diyor. Mecburen parasını ödeyip biletlerimizi alıyorum. Mecburen diyorum, çünkü diğerleri gibi önceden alabilseydim fiyatın yarısını ödeyecektim. Bu yüzden kaliteli "ristorante" lerden yenebilecek en az üç porsiyon "spaghetti di mare" den oluyorum.





Işıklı hareket saatine beş dakika kalmasına rağmen bilgilendirme levhasında trenin yanaşacağı peron numarası hala belli değil. Nihayet beş dakika rötar olduğu bilgisi yansıyor levhaya. Bu bizi biraz rahatlatmış görünse de rötar süresinin önce on  dakikaya, daha sonra yirmi beş dakikaya çıkması canımızı sıkıyor. Birbiri ardına yapılan rötarlardan sonra bineceğimiz trene ait bilgilerin ışıklı levhadan tamamen silinmesi karşısında telaşlanıyoruz. Kısa süre sonra trenimizin yanaşacağı peron yeniden yansıyor levhaya. Kalkışa fazla bir zamanımız olmadığı için elimizdeki bavullarla peronu bulmaya çalışıyoruz.








En sonunda aradığımız peronu buluyoruz. Platform üzerindeki ışıklı panolardan doğru trene bindiğimizi bir kez daha kontrol ettikten sonra vagon kapısından zor bela bavulumuzu içeri alıyorum. Hemen arkamdan yaşlı bir kadın giriyor eşimden önce. Kapının önünde biriyle gevezelik yaparken otomatik kapı aniden kapanıyor. Ben trenin içinde, eşim dışarıda kala kalıyoruz. Bağrışmalar çağrışmalardan sonra "pıssst" diye kapı açılıyor, rahat bir nefes alıyoruz. Böyle bir durum yaşayacağımız aklımızın ucundan geçmediği için birbirimizi nasıl, nerede bulurduk bilemiyorum. Bir süre sonra tren boşaldığını ve herkesin bir tarafa koştuğunu fark ediyorum. Acaba yeni bir anons yapıldı da duymadım mı? Toparlanıp trenden iniyoruz aşağı. Bu arada bizden sonra kalkması gereken tren gözümün önünde hareket ediyor. Işıklı levhaya bakıyorum Bu kez trenimizin yanaşacağı yeni bir peron numarası açıklanıyor levhada. Bir kez daha koşuyoruz belirtilen perona.




Nihayet trenimiz kalkıyor. Bugün yatağımızdan ters kalktık galiba. Hareket ettikten on dakika sonra anons yapılıyor: "Teknik bir çalışma nedeniyle trenimiz durdurulmuştur, bir gelişme olursa size bilgi verilecek." İki saatlik tren yolculuğumuz bu gecikmelerle üç buçuk saate çıkıyor ve artık yabancısı olmadığımız Roma Termini istasyonuna varıyoruz. Şükürler olsun ki Roma'da güneşli bir hava karşılıyor bizi.





Geçen hafta üç gecemizi geçirdiğimiz istasyonunun yanı başındaki otelimize (konuk evi desek belki de daha doğru) varıyoruz. Asansörle üçüncü kattaki daireye çıktıktan sonra elektronik kilitli kapının aklımızda tuttuğumuz şifresini tuşluyorum. Daha önce kaldığımız odamızın kapısına adımızı yazmaları, temizleyip düzenlemiş olmaları çok hoşumuza gidiyor. Hiç kimseyi görmeden, eşyalarımızı bırakıyor otelden ayrılıyoruz.








Cumhuriyet Meydanının ortasında yer alan Su Perileri çeşmesi ile perdeyi açıyoruz. Pantheon'a doğru hareketli cadde ve sokaklarda ilerlerken eşim ilgisini çeken mağaza ve dükkanlara takılıyor. Bir markete giriyoruz, atıştırmalık bir şeyler almak için. Eşimin onca ürün içinde en çok ilgisini çeken yine temizlik malzemeleri reyonu. Evdeki duşakabinin camlarındaki su damlası izlerini hangi tür temizlik malzemesi kullanırsa kullansın bir türlü yok edemeyince, bu durum kafasına fena takılmış durumda. Bu yüzden deterjan arayışına sınır ötesinde hız kesmeden devam ediyor. Yanımızda belirip konuşmalarını kimsenin anlamayacağından emin görünen başı örtülü genç bir kadın, kocasına Türkçe bir şeyler anlatıyor. Eşimle göz göze gelip gülümsüyoruz.








Yolumuz bizi geçen hafta gördüğümüz yerlere getiriyor. Roma'nın en meşhur caddesi olan Via del Corso üzerinden bir kez daha geçip İspanyol Merdivenlerinin bulunduğu Piazza di Spagna ve Aşk Çeşmesi olarak bilinen "Fontana di Trevi" ye geliyoruz. Eşime takılıyorum. "Bak para attık, bir hafta sonra geldik yine. Demek ki çeşmenin önündeki havuza "para atıldığında tekrar gelirsiniz" söylentisi boş değilmiş." Çeşme bugün çok kalabalık, caddeler hareketli. Sokak sanatçıları yerlerini almış. Biri sprey boyalarla Colosseum'u çağrıştıran resimler yaparken diğeri elindeki gitarla neşeli müzikler çalıp söylüyor. Ortalık cıvıl cıvıl. Epeydir yol yürüdüğümüz için yorgunluk alametleri başlıyor. Eşim sürekli soruyor "Gelmedik mi daha?" Aşk Çeşmesine yakın bir kafede oturup "gelato" dedikleri Roma dondurmasının tadını çıkarıyoruz. Bir daha ne zaman nasip olur bilinmez.




Sonunda tüm tanrıların tapınağına yani Pantheon'a varıyoruz. Uzun bir kuyruk var önünde. Binanın içine belli sayıda ziyaretçi girmesine müsaade eden bir görevli var kapıda. Emniyet şeritleriyle çevrilmiş kulvarda kuyruğa giriyoruz. 



On beş dakika sonra binanın içindeyiz. Büyük bir kubbeyle kapatılan çatının ortasında ışığın girmesine yarayan dairesel cam pencere (oculus), koca salonu aydınlatmaya yetiyor. Yapımına MS 118 yılında başlanan Pantheon önceleri bir pagan tapınağı iken 7. yüzyılda "Vebayı yayan şeytanlar bu tapınaktan çıkıyor" söylentisi üzerine kiliseye dönüştürülmüş.




Hava güzel, üşütmüyor. Yönümüzü Piazza Navona'ya çeviriyoruz. Meydana adımımızı atar atmaz gördüklerimiz büyülüyor bizi. Oldukça geniş alana sahip bu meydan, eski bir stadyum üzerine yapılmış. Navona meydanındaki en güzel eserlerden biri de Roma'nın ünlü çeşmelerinden Dört Nehir Çeşmesi, dört kıtanın dört nehrini temsil ediyormuş. Burada yer alan yapılar 16. ve 17. yüzyıla ait. San Luigi dei Francesi Kilisesi onlardan bir tanesi.






Yorulmamıza rağmen gezmeye devam ediyoruz. Yine merak ettiğimiz yerlerden biri Piazza di Campo de Fiori. Her ne kadar meşhur pazarının saati geçmiş olsa bile görülmesi gereken güzel meydanlardan biri olduğunu tahmin ediyorum.























Meydana ayak basar basmaz tahminimde yanılmadığımı anlıyorum. Cıvıl cıvıl, sıcacık bir meydan burası. Köşede rengarenk çiçeklerin sergilendiği tezgahlar, çevredeki şen şakrak seslerin yükseldiği restoranlar ve yöresel yemeklerin sunulduğu aile işletmeleri "trattoria" lar bütün yorgunluğumuzu alıyor. Soğuk bir bira eşliğinde taş fırında pişirilen güzel İtalyan pizzası uzun seyahatimizin tadını damağımızda bırakıyor.






Artık hava iyice karardığından otelimize dönüş yollarını aramaya koyuluyoruz. Bu saatten sonra yürüyerek dönmemiz mümkün değil. Eşimde adım atacak hal kalmamış. Haritaya, navigasyona bakıyor, yakınlarda bir metro istasyonu veya otobüs durağı bulamıyoruz. Sonunda karşımıza çıkan "Tabacchi" dükkanlarından birine en yakın otobüs durağını soruyoruz. Artık otelimize dönüş zamanı.







Yatağıma uzanıyor, İtalya seferimizi değerlendiriyorum. Evet, uzun bir seyahat ama çok güzel vakit geçirdik. Çok güzel yerler gördük. Napoli'de telefonu çaldırmam, birkaç gün yağmurun peşimizi bırakmaması ve bu sabah treninin bize yaptırdığı köşe kapmaca dışında başka bir olumsuzluk yaşamadık.






Elbette yola çıkmadan yaptığım detaylı program, konaklayacağımız yerlerin belirleyip biletlerimizi önceden almanın payı büyük. Eşim de memnun kaldı bu geziden. Her günü bir başka şehirde geçirmek çok hoşuna gitti. "Bundan sonra nereye gitsek?" sorusuna daha şimdiden cevap aramaya başladık. Kim bilir? Belki Yunanistan, belki İspanya belki de Fas.        



6 Mart 2018 Salı

PİSA, FLORANSA

12/02/2018 Pazartesi

Cenova'daki otelimizden biraz erken ayrılıyoruz bugün. Zira hem Pisa hem de Floransa'ya daha fazla zaman ayırmamız lazım. Şimdiye kadar ziyaret ettiğimiz şehirlerin ruhunu yansıtan kültür ve sanat içerikli yerlerin belli merkezlerde toplu olarak bulunması işimizi çok kolaylaştırmıştı. Gel gelelim bugün biraz daha hareketli geçeceğe benziyor. Pisa'da meşhur eğik kulenin dışında görülmesi gereken bir sürü yer olması sebebiyle programımızı esnek tutmuş, Pisa'dan sonra Floransa'ya bilet almamıştım. Geç kalırsak Floransa'yı istediğimiz gibi gezemeden  dönmekten korkuyordum. Bu yüzden Roma-Floransa için bilet alma işini de son güne bırakmıştım. Yani Pisa ve Floransa'ya ayıracağımız zamanı baştan kestirememiştim.

Kısa bir yürüyüşten sonra geldiğimiz Genova Brignole Tren İstasyonundan 07.12'de hareket ediyoruz. Tiren Denizi kıyısını takip ederek İtalya'nın turistik batı sahilleri boyunca güneye iniyoruz. Trenimiz yolumuz üzerinde bulunan meşhur Portofino ve Cinq Terre köylerini geçerken  ara istasyonlarda yolcularını indirip bindiriyor.

Bologna'dan beri bize eşlik eden güneş "Benden bu kadar" dercesine tepemizden çekilerek, yerini yağmurlu bir havaya bırakıyor. Yolculuk sürelerimiz garip bir şekilde kat ettiğimiz yolun kilometresine bağlı değil. Genel olarak şehirler arası seyahatlerimiz iki saat kadar sürüyor. Tren biletlerini ayarlarken dikkatimi çekmeyen bu durum hoş bir tesadüf. Farkında olmadan uzak mesafelere hızlı, daha yakınlara orta hızdaki trenleri seçmişim demek. Pisa Merkez Tren İstasyonuna vardığımızda sağanak bir yağmur karşılıyor bizi. Bugün konaklamayı Floransa'da yapacağımız için çanta ve valizler elimizde kalıyor. Onlarla birlikte yağmur altında hiçbir şey yapamayız.

Eşyalarımızı bırakacak bir emanet bürosu bulmayı ümit ediyoruz. İstasyondaki görevlilerden biri yardımcı oluyor ve aradığımız yerin binanın arka tarafında olduğunu söylüyor. Bavul ve çantaların büyüklüğü ya da ağırlığı önemli değil, parça başına beş Euro fiyatla eşyaları teslim alıyorlar.

Yanımıza şemsiyelerimizi alıp meydana çıktıktan sonra gördüğüm ilk "tabacchi shop" tan günlük toplu taşıma biletlerimizi alıyorum. Sorup soruşturduktan sonra kentin en önemli meydanı olan "Piazza dei Miracoli" yani Mucizeler Meydanından hangi otobüslerin geçtiğini öğreniyorum. Otobüse bindikten sonra navigasyonla ilerlediğimiz güzergahı takip ederken gözüme kestirdiğim birisine inmemiz gereken durağı soruyorum.  Yağmur altında adres  aramak arzu ettiğimiz bir şey olmadığı gibi boşa kaybedecek zamanımız da yok.  İndiğimiz durakta yağmurun şiddetini yitirip ahmak ıslatan moduna geçmesi yine de şükredilecek bir durum bizim için.


Ara sokaklardan birinin çıkışında hedefimizdeki meydana ulaşıyoruz. Dünya gözüyle görmeyi çok arzuladığım ve sadece bu yüzden programa aldığım Pisa Kulesi işte, tam karşımızda. En önde Galile'nin vaftiz edildiği İtalya'nın en büyük vaftizhanesi, onun arkasında Toscana bölgesinin en büyük katedrali ve en arkada muhteşem Pisa Kulesi.

Hava kapalı olduğu halde gökyüzü yüksek. Böyle bir havada olmasını beklediğim kara bulutların yerine gümüş renkli parlaklık etkileyici yapılara gizemli bir fon oluşturuyor.

Mucizeler Meydanındaki ünlü eğik kuleye doğru yaklaşırken bol bol fotoğraf çekiyoruz. Yapımına 1173 yılında başlanan Pisa Kulesini görüp de şaşırmak elde değil. Evet, eğik bir kule olduğunu biliyoruz ama bu kadar mı eğik olur? Her an yan yatacakmış, devrilecekmiş gibi duruyor. Bologna'nın ikiz eğik kuleleri Asinelli ve Garisenda Pisa Kulesini gördükten sonra eğikliğini unutturuyor. Eşime kuleye çıkma teklifim "Ne olur ne olmaz, yıllarca devrilmemiş biz çıkarsak devrilesi tutar." gerekçesiyle havada kalıyor. Bu kadar yan yatmışken hiçbir sütunun çatlamaması, kapıların çalışması nasıl mümkün olur? Her yıl kapı kasalarını elden geçirdiklerini, kule eğildikçe yeniden ayarladıklarını düşünsek dahi o dantel işler gibi şekillendirilen zarif mermer sütunların üzerinde en ufak bir çatlağın olmamasına ne demeli?... Daha dün hizmete girmişçesine bembeyaz binaların uzun yıllar önce yapıldığına inanması güç. 

Buradan ayrılası gelmiyor insanın. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen turist grupları meydanı dolduruyor. Pisa Kulesi bu kadar eğik olmasaydı yine aynı ilgiyi uyandırır mıydı? Biraz zor. Bu ilgi hemen yanı başındaki Rönesans döneminin en güzel yapılarından St. John Vaftizhanesi ile yapımına 1063 yılında başlanan muhteşem Pisa Katedralini gölgede bırakıyor desem kimse inanmaz. Piazza dei Miracoli'den ayrılırken yağmur başlıyor yine. İstasyona dönmek için durak ararken şehrin sokaklarında dolaşıyoruz. Yolumuz Arno Nehri kıyısına çıkıyor.  Karşı tarafta 1230 yılında inşa edilen ve önemli gotik mimari örneklerinden biri olan Santa Maria Della Spina Kilisesine ilişiyor gözümüz. Daha gidecek uzun bir yolumuz, görülecek kocaman bir şehrimiz olduğu düşüncesi bizi otobüs duraklarına çekiyor. İstasyondaki emanetten eşyalarımızı teslim alıyor ve ilk Floransa trenine yetişiyoruz. 




Bir saat on beş dakika sürecek tren yolculuğu ilaç gibi gelmiş olmalı ki, koltuğa oturur oturmaz gözlerim kapanıyor. Floransa'nın iki ana istasyonundan biri olan Firenze Campo di Mare'de inmemiz lazım. Son durak değil bu, tren Roma'ya kadar gidiyor. Eşim uyandırmasa gözümü Roma'da açmam işten değil (!) Apar topar eşyalarımızı toplayıp iniyoruz. Otele kadar yarım saatten biraz daha az sürecek yürüyüş mesafesi var önümüzde. Yağan yağmur yerleri ıslatmış, hava iyice serinlemiş. Otelin bulunduğu sokağı bulmamız zor olmuyor ancak otele ait bir işaret, bir tabela olmadığından bir aşağı bir yukarı dolanıyoruz. Roma'dakine benzer kat otellerinden biri bu. Sonunda aradığımız yeri buluyoruz. Zile basınca kapı açılıyor ve ikinci kata çıkıyoruz.










Görevli hanımefendi odamızı gösteriyor, gerekli bilgileri veriyor. Odamız fena değil. Ne var ki eşimi bir üşüme krizidir tutuyor. Klima çalışır görünse de çıkardığı sesten başka bir işe yaramıyor sanki. Resepsiyondaki güzel hanımefendiyi çağırıp durumu anlatıyorum. Merkezi sistemle çalışıyormuş klimalar. Odaların sıcaklıkları bilgisayardan takip ediliyormuş. "Tamam, şimdi 24 dereceye ayarladım." diyor. Değişen bir şey yok. Aslına bakılırsa öyle titreme tutacak kadar soğuk değil oda. "Sen şifayı kaptın korkarım." diyorum eşime. "Yok ben bir yere gitmem bu soğukta." deyip yorgana sarınıyor. Canım sıkılıyor bu duruma. "Tamam da, biz buraya otelde yatmak için mi geldik? Floransa'ya gelip Floransa'yı görmeden giden ilk turist biz olacağız." diyorum. "Sana haksızlık etmeyim, sen git gez istersen." diyor bütün samimiyetiyle.








Bir yanım "Sen olmadan ben neyleyim Floransa'yı?" derken, diğer yanım "Buraya kadar gelip görmeden dönmek aptallık." diyor. Napoli'deki kazadan sonra elimizde tek kalan telefonla birlikte eşimi odada bırakıp mahzun bir şekilde otelden ayrılıyorum." Akşamları "Kelime Oyunu" yarışma programı ile takip ettiği dizileri kaçırmadığını biliyorum eşimin. Odadaki televizyonda Türk kanalları çıkmadığından telefonu onun yardımına koşuyor. Bu sebeple konakladığımız otellerde internet olması hayati önem taşıyor(!) Otelden çıkıp sadece birkaç yüz metre ilerledikten sonra kendimi Duomo Meydanında buluyorum. 










Floransa Katedrali ve Çan Kulesi bütün heybetiyle beliriyor karşımda. Oldukça hareketli saatler. Bilinçsizce sokak aralarında dolaşmaya başlıyorum. Aklım eşimde. O yanımda olmadan tadı çıkmıyor bu gezmelerin. Her sokak başka bir tarihi yapıya çıkıyor. Yanımda ne bir gezi notu, ne de yol gösterecek telefon var. Her gün farklı bir otelde kaldığımız için otelin adını bile unutuyorum. Aklıma otelden aldığım kartvizit geliyor.
















Baktım olmadı, en kötü ihtimalle kartın üzerindeki adresten oteli bulabilirim. Gördüğüm her yer muhteşem ama bir fotoğraf dahi çekme imkanım yok. Sokakların arasında resmen kayboluyorum. Yolumu bulacağım diye yeni yeni yerler keşfediyorum. Tam ümitsizliğe düştüğüm anda otelimizin bulunduğu Duomo'ya açılan sokak çıkıyor karşıma. Ne yapıp yapıp eşime gezdiğim bu yerleri göstermeliyim. Onca yorgunluktan sonra aynı yerleri eşime kılavuzluk ederek göstermek hiç sıkmayacak beni. Yeter ki otelden çıkmaya ikna olsun. 















Otele döner dönmez eşime "Hadi hazırlan, gezdiğim yerler o kadar güzel, o kadar görülmeye değer ki, onları görmeden gitmene gönlüm razı değil. Zaten bir tane bile fotoğraf çekemedim." diyorum. İki üç saat dinlenmiş olmanın verdiği enerji ile ikna oluyor. Dışarı çıktığımızda artık hava kararmıştı. Eşimi rahatlatıyorum. "İnan ki, çok yol yürümeyeceğiz." Eşim biraz kendine gelmiş gibi. Hava serin olmasına rağmen önceki kadar üşümüyor. İki saat daha Floransa sokaklarını birlikte geziyoruz. Bu şehrin akşamları da güzel ve hareketli.















Daha görülecek çok yer olduğunu bildiğim için eşime iki seçenek sunuyorum. Ya yarını yine Floransa'ya ayırıp  akşama doğru Roma'ya dönelim ya da sabahleyin doğrudan Roma'ya dönüp orada gitmeye fırsat bulamadığımız Pantheon, Piazza di Campo de Fiori, Piazza Navona gibi yerleri görelim. Eşim tercihini sabah Roma'ya dönmek yönünde yapıyor.