KATEGORİLER

6 Mart 2017 Pazartesi

NEŞELİ BİR PAZAR

05/03/2017 Pazar, Tire

Havaların ısınması ile birlikte Taş Ev hareketlenmeye başlıyor... Ne yol şartlarından şikayet eden var ne de uzaklıktan. İnsanlar bu mevsimde hasret kaldıkları güneşle hasret gideriyorlar.

Temizlik ve mutfak işlerine yardımcı olmak üzere yeni bir takım arkadaşı ile başlıyoruz güne. Önce Fırat daha sonra Alp kısa bir süre bekletiyorlar bizi. Oysa bugün dakikalar bile altın değerinde. Ayşe Hanımı sözleştiğimiz köşede bizi bekler buluyoruz. Onu da alıp hep birlikte yaylaya çıkıyoruz.  Yeni elemanımıza önce Taş Ev'i gezdiriyor ve yapacağı işleri anlatmakla başlıyorum. Sabah kahvaltısına bir grup rezervasyonu var.

Eşimle birlikte bütün ekip el birliğiyle hazırlığa başlıyoruz hemen. Bu saatlerde zaman sanki daha hızlı akıyor. Salonda masalar kişi sayısına göre düzenlenip servis açılıyor. Kişi sayısı sürekli değişiyor. Dün rezervasyon yaptıran hanımefendi önce 12 kişi geleceklerini söyleyip yarım saat sonra kişi sayısını 14 olarak düzeltmişti. On dört kişilik kahvaltı masasına on kişi geliyorlar. Bir süre sonra masaya yeni katılanlar oluyor. Kişi sayısının sürekli olarak değişmesi işimizi arttırıyor. Serpme kahvaltıda onlarca porselen kap içinde en az yirmi çeşit ürün kişi sayısına göre hazırlanıyor. İlaveler pek sorun olmasa da kişi sayısı eksilince masalara servis edilen ürünleri geri almak pek hoş olmuyor. Öyle bir niyetimiz olsa bile misafirler masaya ne geldiyse tamamına sahiplenmiş oluyor zaten. Eşimin hazırladığı pişi ve gözleme çok hoşlarına gidiyor misafirlerin. Tabak tabak ilave pişi gönderiliyor masaya. Onlar bitince dün Aşkın Şefe hazırlattığımız gözlemeleri sokuyoruz devreye.

Kahvaltı misafirleri gelmeye devam ediyor. Terasın güzelliğini görenler salon yerine dışarıda oturmayı tercih ediyor. Son günlerin gözde mekanı teras önce kahvaltı öğleden sonra yemek misafirleriyle dolup taşıyor. Geçen haftanın aksine sadece çay kahve içmek için gelen yok gibi. Kahvaltı ile başladığımız servis saat 14.00'ten sonra yemekle devam ediyor. Eksilen malzemeleri almak üzere iki kez şehre inmek zorunda kalıyorum. Derekahve yolu çarşıya daha kestirmeden çarşıya inmemi sağlıyor. Ne var ki virajlı yollar daha tehlikeli. Burada beş bin lirası olan otuz kırk yıllık arabayı çekiyor altına. İlk inişimin dönüş yolunda sarı renkli külüstür bir şahin beliriyor karşımda aniden. Ben yokuş yukarı çıkarken o aşağı iniyor. Sol tarafa doğru dönen keskin viraja girerken süratle üzerime doğru gelen arabanın duramayacağını kestiriyorum. Hemen gaza basıp sağ taraftaki tali yola zor atıyorum kendimi. Bir koruyucu meleğimin olduğuna iyice inanıyorum artık.

Havaların soğumasıyla birlikte göçmen kuşlar gibi ortadan kaybolan misafirlerimiz teker teker dökülüyor bugün. Onlardan biri üç dört yaşlarında yakışıklı bir beyefendi. Yazın anne ve babasıyla her hafta ziyaret ettikleri Taş Ev'e uğramayalı uzun zaman geçmesine karşın beni hiç unutmamış. Neşeli bir şekilde bağırıyor arabalarından iner inmez. "Osman Dedeeee." Eski bir dostu görmüşçesine sarılıyoruz birbirimize. Anne babasıyla merhabalaştıktan sonra sohbete başlıyoruz ufaklıkla. Adını unutuyorum ama benim de onu aynı isimle, "Osman Dede" diyerek çağırmama alıştı artık. Terasta yer yok. Fırat ve Alp zorlukla yetişiyorlar. Havuz başına getirdiğimiz bir masaya oturuyorlar. Sezonun ilk avlu misafirleri oluyor "Osman Dede" ve ailesi. Yukarı salonda ve teras kalabalık olduğu için bizzat ben ilgileniyorum onların masasıyla. Hesap öderken bütün şirinliğiyle yanlışlıkla kırdığı tabak için özür diliyor.

Daha önce telefon eden Duygu Hanım, eşi ve kızıyla birlikte geliyor. Zarif kızlarının doğum günü organizasyonu için Taş Ev'i görmek istemişler. Onları terasta boşalan masalardan birine alıyor çay kahve ikram ediyoruz. Terasa bayılıyorlar. Haftaya pazar gününe doğum günü misafirleri için otuz kişilik kahvaltı servisi için rezervasyon yaptırıyorlar.

Akşama doğru biraz soluklanıyoruz fakat bu uzun sürmüyor. Ödemiş'ten bir midibüs misafir geliyor. Tavsiye üzerine bizi bulduklarını söylüyorlar. Birbiri arkasına araç doluyor park yeri olarak kullandığımız ağaçların arasına. Valelik görevimi bu anlarda yerine getiremiyorum. Misafirler bir şekilde başlarını kurtarıyorlar. Gece yine bir doğum günü organizasyonu var. İki araçla birlikte altı genç geliyor. Arkadaşlarının planladığı doğum günü sürprizinden genç hanımefendinin haberi yok. Kalp şeklinde özel olarak hazırlanmış pasta yemekten sonra servis yapılmak üzere mutfağa teslim ediliyor. Misafirlerin yaşına göre müziği ayarlıyorum. Taş Ev'de yapmadığım bir DJ'lik kalmıştı, onu da yapmış oluyorum. Yaş ortalaması yüksek olan misafirleri uğurlayınca meydan gençlere kalıyor. Durum böyle olunca fondaki Zeki Müren ağır kaçıyor. Benim de yabancısı olduğum Türkçe pop müzikleri çalmaya başlıyorum. Yemekler hoş sohbet içinde tamamlanınca doğum günü pastasıyla açığa çıkacak sürpriz doğum günü kutlamasına sıra geliyor. Önce istek üzerine Mustafa Erdoğan'dan bir şiir veriyorum fona pasta hazırlanırken. Şiirden sonra yine arkadaşından aldığım sufle ile tanımadığım yeni şarkıcılardan birinin bilmediğim bir parçasını çalıyorum. Işıklar kapatılıyor, mumlar ve maytaplarla bezenmiş pasta törenle salona çıkartılıyor. Doğum günü sahibine kestirilecek pastanın bıçağı kesmiyor bir türlü. Uyanık şefimiz bahşişi alıp hemen biliyor bıçağı. Masa ayaklanıp neşeyle herkes birbirine sarılıyor.

Bu tür mutlu olaylar diğer misafirlerin de ilgisini çekiyor. Rahatsız olmak bir yana hoşlarına bile gidiyor bu tür organizasyonlar...  Kulaktan kulağa Taş Ev mutlu anların adresi olmaya devam ediyor.

TAŞ EV TERASTA EVLİLİK TEKLİFİ

04/03/2017 Cumartesi, Tire

Dün yaşadığım ibretlik olayın etkisinden kurtulamadım. Sabah erkenden eşimle birlikte çıktık evden. Fırat ve Alp, onları alacağım yere zamanında gelmişler. Kasap, dün akşam sipariş ettiğim etleri hazırlamayı unutmuş. Sabah İzmir'den kahvaltıya gelecek gruba hazırlık yapabilmek için bir an önce yaylaya varmamız lazım. Bu yüzden hiç kaybedecek zamanımız yok. Etleri almak için bir ara fırsatını bulup yeniden şehre inmem gerekecek. Fırından nohut mayalı ekmeklerimizi alıp yolumuza devam ediyoruz.

Rezervasyon yaptıran Arzu Hanım gruptan ilk gelenler arasında. Onları terasta oturmayı tercih ederken diğer arkadaşları gelene kadar çay kahve ikram ediyoruz. Güneşle birlikte teras büyük rağbet görüyor. Masaları donatıyoruz. Gruba dört misafirin daha ilave edildiği bilgisini alıyoruz. Sayı tamamlanınca salona geçiliyor. Keyif ve neşe içinde kahvaltıya başlıyorlar. Misafirler Taş Ev'e hayran kalıyor. Kahvaltıya methiyeler düzüp bol bol fotoğraf çekiyorlar. Gruptan Nuray Hanım gelecek ay başında yeni bir kahvaltı organizasyonu için rezervasyon yaptırıyor. İzmir'den bir midibüsle 17 kişi yola çıkacaklarını söylüyor. Bir jest yapıyor, onları getiren kaptandan ücret almayacağımızı ve içilen kahvelerin ikramımız olduğunu belirtiyorum.  Tam o sırada evlilik teklifi organizasyonu için rezervasyon yaptıran misafirimiz arkadaşlarıyla birlikte geliyor. Detayları Fırat'la konuşuyorlar. Törenin başlama zamanı öne alınıyor.

Saat dörde doğru gençler geliyor. Beyefendi müstakbel eşine büyük gizlilik içinde sürpriz hazırlamak peşinde. Arkadaşları senaryonun parçaları. Delikanlı genç kızın doğum gününe denk getirmiş bu özel günü. Onlar salonda yemeklerini yerken ayrı masalarda yemek yiyen diğer arkadaşlarından bazıları ile güya tesadüfen karşılaşmış oluyorlar. Yemekten sonra doğum günü pastası geliyor, arkadaşlarına da ikram ediyorlar. Esas sürpriz terasta genç kızı bekliyor. Alt katta hazırlılar tamam. Delikanlının diğer arkadaşları zamanlarının gelmesini bekliyorlar. Hepsinin görevi ayrı; Biri fotoğraf ve film işlerini üstlenmiş, biri terasta sürpriz bir şekilde hazırlanıp süslenen masalarına geçen çifte keman, bir diğeri gitar çalacak, diğer bir tanesi ise havai fişek ve konfetileri patlatacak. Pastalar yendikten sonra genç adam sevgilisine senaryo gereği terasa çıkmayı öneriyor. Dışarı açılan kapıdan geçip birlikte özel olarak hazırlanmış masalarına doğru ilerliyorlar. Delikanlı genç kıza evlilik teklif ederken arkadaşları keman ve gitarlarıyla arkadaşlarının sevdikleri parçaları çalmaya başlıyorlar. Yüzük takılırken konfetiler birbiri ardına patlatılıyor. Fırat, şampanyayı patlattıktan sonra Alp kadehleri genç çifte ikram ediyor. Genç kızın mutluluktan gözleri doluyor, organizasyona katılan bütün arkadaşlarına teşekkür üstüne teşekkür ediyor.  Gençler neşe içinde mutlu bir olaya tanıklık ediyorlar. Çektiğimiz fotoğrafları istekleri üzerine paylaşmıyoruz.

Akşam misafirleri ile birlikte koşturmaca başlıyor. Şömine sobayı yakıyoruz ancak hava soba yakma havası değil. Gecenin geç saatlerine kadar misafirlerimizi ağırlarken yarının daha yorucu olacağını düşünmeden edemiyorum.
    

4 Mart 2017 Cumartesi

GÜZEL GECE KURU ÖZÜR

03/03/2017 Cuma, Tire

Gece eve döndüğümde cep telefonumu yaylada unuttuğumu fark etmiştim. O kadar önemsemedim, yarın sabaha kadar bir şey olmaz dedim. Yine de içim rahat değil. Aksilik bu ya, bir arayan olur diye erken çıktım evden. Fırat'ı alıp bir an önce yukarı çıkmaktı düşüncem. Vaktinden önce buluşma yerine gelip beklemeye koyuldum. Ne gelen var ne giden. Telefon yok ki arayayım. Bu mendebur öylesine girmiş ki hayatımıza. Kafamda olasılıklar sıralanmaya başladı. Şimdi bu telefon edip şehirde falanca yerden onu almamı mı istedi yoksa? Evine kadar yürüyüp kapısını çalıyorum. "Abi neredesin ya, sabahtan beri sizi arıyorum, merak ettik bir şey mi oldu diye. Aşkın Şefi de aradım, o da aramış telefonun cevap vermiyor." Telefonu yukarıda unuttuğumu söylüyorum. "Meraktan çatladık burada, şimdi evinize geliyordum." diye söylenmeye devam ediyor. 

Arkadaşından bir motosiklet bulmuş. "Siz çıkın ben arkanızdan gelirim." diyor. Kasap ve mandıra alışverişimi yapıp çıkıyorum yaylaya. Henüz kapıları açıp malzemeleri yerleştirmeye fırsat bulamadan telefonum çalıyor. Arayan yine bizim Fırat. "Abi motor arıza yaptı, istersen gel beni al, aşağıda köye yakın bir yerde kaldım." "Neredesin tam olarak" demeye kalmadan telefonumun şarjı bitiyor. Hemen arabaya atlayıp köyden aşağı iniyorum. Epey bir gittikten sonra sol taraftaki düzlükte görüyorum onu altındaki motosikletle uğraşırken. "Çalışıyor motor ama ilerlemiyor." derken çaresizlik içinde arızanın sebebini düşünüyor. "Elektrik arızası mı acaba, dün gece yağmurun altında bırakmıştım."

"Araba olsaydı gaz teli kopmuş olabilir derdim ama motosikletten anlamam." diyorum. Motosikleti kenarda bırakıp Taş Ev'e varıyoruz. Az sonra Aşkın Şef de geliyor. Küçük pazardan yüklü alışveriş yapmam lazım. Onları bırakıp şehre dönüyorum.

Pazarda köylülerden alıyorum yeşillikleri. Yer elması, kuzu kulağı, cibez, turp otu, hardal ne ararsan var. Salatalık fiyatları düşmüş biraz. Birkaç seferde arabanın arkasını dolduruyorum. Arabayı park ettiğim yerin yanındaki camiden sela okunuyor. Cuma selası değil bu. Hoca sayıyor ölenin yedi ceddini. Merhume bilmem kimin annesi, merhum bilmem kimin kayınvalidesi, merhum falancanın annesi, merhum... Kadın ne de uzun yaşamış. Bütün yakınları, çoluk çocuklarının hiçbiri hayatta değil. Uzun uzun aile bireylerini saydıktan sonra "Merhumenin mekanı cennet olsun." diyerek noktayı koyuyor.

Oğlum arıyor, ellerimde pazar torbaları. "Ben seni arayım daha sonra." deyip kapatıyorum. Yakınlardaki bir kahveye oturduktan sonra dönüyorum. İlk kez işlerinden bahsediyor. Mutlu oluyorum. Dönüş yolunda eski bir iş arkadaşım arıyor. Eski diyorum, çünkü yirmi yıla dayanıyor dostluğumuz. Kafası çalışan ve çalışkan bir mühendis. İşleri pek iyi değilmiş. Yurt dışında çalışmaya karar vermiş. "Ben bıraktım artık mühendisliği." diyorum ona, "Restorancılık oynuyorum."

Ben aşağıdayken misafirler gelip gitmiş Taş Ev'e. Bizi her zaman ziyaretleriyle onurlandıran bir dostumuzun tavsiyesi üzerine gelmişler. Hava güneşli, sıcaklık mevsim normallerinin üzerinde. O kadar ki rahatlıkla dışarıda oturulabilir. Aşkın Şef hummalı bir şekilde mezeleri hazırlıyor. Fırat bir an önce motosikleti tamire götürmek istiyor. Onu tekrar motoru bıraktığı yere götürüp dönüyorum. Az sonra bir arkadaşı ailesiyle birlikte geliyor. Bir fırsatını bulup odun kesmek üzere hazırlığa başlıyorum. Her geçen gün ağaç kesimi konusunda tecrübem artıyor. Bir depo benzin bitene kadar ağaç motorunu çalıştırıyorum. Bu çalışma üç el arabası yükü oduna karşılık geliyor. Önce depoyu benzin ve motor yağı karışımı ile dolduruyorum. Arkasından bıçkı yağı ile diğer hazneyi dolduruyorum. İpini birkaç kez çektikten sonra homurtuyla çalışmaya başlıyor testere. Önceden hazırladığım kalın kütükleri sobaya sığacak boyda doğruyorum. İyi bir spor oluyor bu bana. Biraz yorgun ama zinde hissediyorum kendimi.

Odun işi bittiğinde Aşkın Şef'in işinin de bitmek üzere olduğunu görüyorum. Hazırlamış olduğu keşkekleri dolaplara istifliyoruz. Meze dolabı temizlenmiş içi yirmiyi aşkın mezeyle donatılmış. Günler iyiden iyiye uzadı artık. Eskiden saat altı buçuk dedi mi avlu ve yol boyunca dikili direklerin ışıklarını yakmaya başlardık. Şimdi saat yedi buçukta hava hala aydınlık oluyor. Henüz karanlık basmadan misafir akınına uğruyoruz. Hafta içi için sıra dışı bir yoğunluk. Bu kadar kalabalık bir misafirle karşılaşacağımızı bilseydik Alp'e haber verirdik.

Güzel bir gece geçirdiğimizi, misafirlerimizin memnun kaldığını düşünüyoruz. İlk kez gelenler her şeyin fevkalade güzel olduğunu, artık sık sık geleceklerini söylüyorlar. Bu güzel gidişe alışveriş yaptığımız tanıdıklardan bir misafirimiz noktayı koyuyor. Güzelce yiyip içtikten sonra hesabı istiyorlar. İlk kez yanılıyor, toplama işleminde hata yapıyorum. Hesap sehven % 20 fazla gidiyor misafire. İnceleme esnasında hatayı fark edip itiraz ediyorlar. Birkaç kez kontrol ettikten sonra haklı olduklarını görüyor ve hesabı düzeltiyorum. Bu arada özür üzerine özür diliyorum. Giderlerken park yerinden çıkmalarına yardımcı oluyor yapılan hatadan dolayı bir kez daha özür diliyorum. Pencereyi aralayıp bana gülümseyerek sesleniyor. "Bizi nasıl kazıkladığınızı facebook'ta yazacağım." diyor. Şaka yaptığını düşünüyor ve işime dönüyorum.

Son misafirlerimizi de ağırlayıp günü neşeyle kapatıyoruz. Eve gelir gelmez bilgisayarımı açıyorum. Az önce bahsettiğim misafir yememiş içmemiş zehir zemberek bir yorum bırakmış facebook sayfamızda ve bir yıldız vermiş. Üzülüyorum elbette ama o kadar değil. İlk açıldığımızda dört yıldız bile üzerdi bizi. Hata insanlara mahsus bir şey. Özür de dilemişiz. Yorumunda "Kuru bir özürle geçiştirdiler hatalarını." diyorlar. Özrün yaşı nasıl olur henüz bilmiyoruz. Dişlerimi sıkıp yoruma son derece nazik bir cevap yazıyorum. Kendilerinin geniş toleranslarına teşekkür ediyorum. Her insanı mutlu etmenin imkansızlığını bir kez daha anlamış oluyorum bu gece.  

3 Mart 2017 Cuma

DEVİT

02/03/2017 Perşembe, Tire

Bu sabah Fırat olmadığı için daha rahat hareket ediyorum. Evden çıkma saatim geldiği halde eşimin istediği malzemeleri marketten alıyorum. Temizlik işi bende bugün. Şömine sobadan başlıyorum. Aşkın Şef geliyor. Onun da bugün işleri çok. Keşkek hazırlanacak, fellah köftesi yapılacak. 

Aldığımız son yorumda misafirlerimizden biri güzel bir başlığın altına Taş Ev'e methiyeler düzmüş. Mezelerden mekana, manzaradan ilgiye kadar her şeyin fevkalade olduğunu yazmış ama verdiği puana bakınca şok oluyorum. Bir puan verilmiş, yani berbat. Dün gece yorumu şikayet etmiştim. Trip Advisor'dan cevap gelmiş. Heyecanla okuyorum. Şikayetim değerlendirilmiş ve haklı bulunmuş. Gerekli düzeltmenin yapıldığını yazıyor. O yetmezmiş gibi duyarlılığıma teşekkür etmişler bir de. Her şey güzel derken bir de ne göreyim. Yorum kaldırılmış, bir puanla birlikte. O da bir şey değil ama silinen yorum ortalamayı etkilemeye devam ediyor. Bu nedenle beş puan olması gereken ortalama puanımız üç puan görünüyor. Akşama tekrar Trip Advisor'a müracaat etmem lazım.

Öğleden sonra Alp'i almaya hazırlanırken içinde iki beyefendinin bulunduğu kırmızı bir araba beliriyor Taş Ev'in önünde. Kaplan Köyüne gelmiş ve bizim levhayı görünce keşfe gelmişler. Sohbet sırasında birinin İzmir diğerinin Ankaralı olduğunu öğreniyorum. Ankaralı olanla üniversite arkadaşı çıkınca daha da yakınlaşıyoruz. "Sizin bölümdekiler bizim bölüme kız ayarlamak için gelirlerdi." diyor. "Nasıl gelmesinler, koca inşaat bölümünde kaç tane kız vardı ki." diyorum. Emekli olmuş Selçuk taraflarında bir yere yerleşmişler. En kısa zamanda geleceklerine dair söz veriyorlar.

Akşam konuklarımız Ödemiş'ten. Rezervasyon için arıyor ve bir saat sonra burada olacaklarını söylüyorlar. Eşimi aşağıdan alacağım saate denk geliyor bu. Yakın bir dostunu davet etmiş Taş Ev'e. Hemen telefon ediyor ve onları alma saatimi yarım saat öne alma imkanını soruyorum. Arkadaşını arayıp teklifimi kabul ettiğini söylüyor. Onları alıp yaylaya çıkarken memleket hallerini konuşuyoruz.

Alp ile birlikte gelen misafirleri sorunsuz ağırlıyoruz. Hepsi mutlu bir şekilde ayrılıyor. Hele Ödemişliler... Kalabalık ailenin bütün fertlerinin yüzleri gülüyor. Nazik ifadelerle ne kadar mutlu bir gece geçirdiklerini anlatıyorlar. Ödemiş'te onları tanımayan yokmuş. Fırat'ı soruyorlar. Bugün izinli olduğunu söylüyoruz. Taş Ev'in eski bir yapının restorasyonu sonucunda ortaya çıktığını öğrenince daha da bağlanıyorlar. Taş Ev'e bayıldıklarını ve sık sık geleceklerini söylüyorlar.

Eşim misafiri ile birlikte kırmızı şarap içiyorlar. Fondaki müzik kulağıma daha bir hoş geliyor. Zaman çabuk geçiyor. Geç vakitlerde bir cumartesi rezervasyonu için telefonum çalıyor. Bugünün işini yarına bırakmayan bir misafir. Cumartesi günü şenlikli geçeceğe benziyor. Yine bir kız isteme programımız var. Hazırlıklarımızı tamamladık.

Eşim ve misafiri ile birlikte kapatıyoruz mekanı. Personeli daha sonra misafiri de evine bırakıp dönüyoruz. Günlüğümü yazmaya başlıyorum ama yine uyku kazanıyor. Sabah devam ediyorum.

Eşim kahvaltıya çağırıyor. Trip Advisor'a yorumlarla ilgili problemi gidermeleri için dün akşam yazamadığım dilekçeyi yazıyorum. Bir yandan sürekli ertelediğim Devit-3'ü nasıl içeceğimi düşünüyorum. Kolay değil koca bir şişe. Evde Yazar "Ekmeğin üzerine dök, benden söylemesi. Yoksa içemezsin." demişti. Eşim de aynı şeyi söylüyor. Akışkan bir sıvı olsa gözlerimi kapar dikerim kafama. Yoğun bir akışkan olması işimi daha da zorlaştırıyor. Şunu damardan zerk etselerdi ya. Önce önümdeki ekşi maya ekmek dilimine, sonra Devit-3 şişesine bakıyorum. Bu şişeyi dilimin üzerine dökmeye kalksam bir ekmek yerim herhalde. Koyu renk şişeyi sallıyor yoğunluk derecesine bakıyorum. Eşime "Bunu çay bardağına koyup içmeyi deneyim, nasıl olur?" diye danışıyorum. "Çay bardağına koyana kadar şişeyi dik iç." diyor. Şişeyi kafama dayamışım, ağır ağır yoğun bir sıvının mideme boşaldığını hayal ediyorum. Bu manzara hoşuma gitmiyor. Derken aklıma parlak bir fikir geliyor. Şişedeki sıvıyı bir çorba kaşığına dökeyim, kaşık kaşık mideye göndereyim. Hem rengini hem kıvamını görmüş olurum böylece. İlk kaşığı yağa benzer sıvıyla doldurur doldurmaz bir solukta ağzıma deviriyorum. Sonra bir tane daha, bir daha...
Bu yöntem hiç de fena değil. Öyle acı bir tadı yok. Söylendiği üzere yağa benziyor. Bundan sonra yöntemim belli. Bir hafta sonrası için daha az stres yapmış olacağım.

2 Mart 2017 Perşembe

ALİ USTA

01/03/2017 Çarşamba, Tire

Cüce Şubat da bitti, hayırlısıyla yeni bir aya başladık. Güneşli bir hava var. Aşkın Şef pazardan bir şey almamış. Cuma günü küçük pazardan alacağım eksikleri. Halden alacaklarımla mandıra ve kasap işlerini halledebilirsem iyi olacak.

Fırat'la yaylaya geldikten sonra Aşkın Şef'i bekledim. O gelir gelmez şehre döndüm yine. Badem ağaçları çiçeklere bürünmüş iyice. Bir kaç güne kalmaz bütün vadi badem ağaçlarının çiçekleriyle bezenir. Fırat bir haftadır hayalini kurmuştu kızını gezdirmenin. Hastalık dışarı çıkmalarına engel olmuş. Sabahtan beri elinin kolunun tutmadığından, başının ağrıdığından bahsediyor.

Dünden beri araba rölantide iken kulağı rahatsız eden sesler geliyor. Başıma çorap örmesin diye ustaya göstereyim dedim. Basit bir şeydir umuduyla sanayiye gittim. İşler büyüdü, İzmir'den parça istemeye kadar gitti.

Tamirci Olgun Ustayı değiştirdim. Bu da kötü huylarımdan biri. Bir yerden alışveriş yapmaya başladım mı ölüm ayırır beni. Hep aynı yere giderim. Bu sefer Aşkın Şef'in ısrarı üzerine Ali Ustaya gösterdim. İşimden kalmayım diye kendi arabasını verdi. Alışverişi onun arabasıyla tamamlayıp yaylaya çıktım.

Mart ayında bir hafta daha soğuk yapar. Kocakarı soğukları diye anılır bu halk arasında. Onu da atlattık mı soğuklarla işimiz olmaz artık. Bir kez daha odun hazırlamam yeter. Seneye bu işi Kadir'e yıkacağım. Bugün de odun işine girmedim. Aşkın Şef'le birlikte ceviz kırdık gündüz saatlerinde. Fırat'a ilaç verdim, ayakta uyuyor. Evine bırakmayı teklif ettim. "Biraz daha kalayım." dedi.

Ali Usta akşam saatlerinde arabamı getirip ALbana verdiği emanet arabayı geri aldı. Fırat'ı şehre bıraktım. Araba bir güzel olmuş, yağ gibi kayıyor. O homurtulu seslerden eser kalmamış. Yolda kalmadığıma sevindim. Sol ön lastikte kocaman bir çivi gördü usta. Henüz havasını indirmemiş lastiğin ama potansiyel yolda kalma durumu var. İşine devam ederken yandaki lastikçiye tamir ettirmiş.

Akşam misafirleri geç vakte kadar kaldılar. Onları uğurladıktan sonra eve attım kapağı. Ancak bir bölümünü yazabildim günlüğümün. 

1 Mart 2017 Çarşamba

KISA BİR CHECK-UP MOLASI

28/02/2017 Salı, İzmir

Sabah kızımın evinde açıyorum gözlerimi. Böyle bir uyanışı hiç beklemiyordum aslında. Yarı uyanıkken gülme sesleri geliyor kulağıma. Bir yumuşak tüy fırça yanaklarımı, çenemi gıdıklıyor. "Yapma kızım, yapma." diyorum. Gülmeye devam ediyor. Yanlamasına arkası dönük yattığım çek-yatta karnımın üzerinde bir şeyler geziniyor. Burnuma süt kokusuna benzer kokular geliyor. Gözlerimi güçlükle aralıyorum. Birden fal taşı gibi açılıyor gözlerim. Fırça sandığım şey bizim bıdıkmış meğer. Yeni yeni patlamaya başlayan dişleri ile çenemi yakalamaya, sarıya kaçan açık pembe renkli diliyle yanaklarımı yalamaya çalışıyor. Obez teşhisinden sonra yemek miktarını azaltmışlar. Hani yiyebilse kahvaltı niyetine beni indirecek mideye. Bıdıkla sabah keyfinden sonra çıkıyoruz evden hastane yoluna.

Kızım her şeyi ayarlamış. Kan veriyoruz, diğer tahlil örneklerini bırakıyoruz. Hastane hınca hınç dolu. Suriyeliler hasta nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturuyor. Poliklinikte durumlar gergin. Koridorlarda kocaman sokak köpekleri. Hatta içlerinden bazılarının internette fan kulüpleri varmış. Sado Fan bunlardan biri.

Kim demiş hükümet sağlık sorununu çözdü diye. Eskiden neyse şimdi de o. Saatlerce bekliyorlar sırada. O gün sırası gelmeyen ertesi gün geliyor. Hastalar yetersiz sağlık personelinin acısını doktorlardan çıkarıyor. İç burkan, manzaralar... Sedyeler üzerinde cansız gibi görünen hastaları aceleyle oradan oraya sürükleyen personel. Birbiri ardına gelen ambulanslar. Siren sesleri, iğneden çıkan çocukların canhıraş bağırmaları, ihtiyacını temizlik nedeniyle geçici olarak kapatılan tuvaletlere yapamayıp aradaki koridorda işini halleden ve temizlikçilere "Baş hekime şikayet edeceğim hepinizi." diye tehditkar bir şekilde bağıran yaşlı kadın...  

Derken telefonum kararıyor birden. Ne yapsam nafile. Eşim numaramdan arayınca çalıyor ama ne var ki, açamıyorum telefonu. Ekran kapkara. Biyometrik fotoğraf lazımmış ehliyetlerin yenilenmesi için gerekli sağlık raporunda. Bir de onu sıkıştırmaya çalışıyoruz. Nasıl yetişecek onca iş bu tatil günümüze? Dün saat sekizden beri ağzımıza bir lokma girmemiş. Eşim sabah kahvaltısı konusunda daha hassas. Hemen bir börekçi dükkanına dalıyoruz kan örneklerimizi verdikten sonra. Aklım telefonumda. Yokluğunda eksikliğini daha çok hissediyorum. Ne kadar girmiş hayatımıza, adeta bir uzvumuz olmuş.

Kahvaltıdan sonra bir ağrı kesici alıyor eşim. Koştura koştura fotoğrafçı arıyoruz cadde boyunca. Benim ise gözlerim sadece cep telefonu tamircilerini tarıyor. Esnafın birine soruyoruz. Tarif ettiği yer caddenin sonu. Acil aramalar için eşimin telefonuna takıyorum sim kartımı. Fotoğraf işini hallederken karşısındaki telefoncuya gösteriyorum telefonu. Kocaman bir salonu var dükkanın. Öyle tahmin ediyorum ki son yılların en rağbet gören mesleği cep telefonu servisleri. Adım başı pıtrak gibi çoğalmışlar.

Zamanım olmadığını hastanede işim olduğunu söylüyorum servis elemanına. Yazılımı yüklemem lazım, on dakikada hallederim ama kırk-kırk beş liralık bir masrafı var diyor. Bal gibi haksız bir kazanç. Biliyorum ama çaresiz kabul ediyorum. Fotoğrafın da on dakika sonra hazır olacağı söylenmişti. Fotoğrafları alıyoruz ama telefon henüz % 55'te diyor telefoncu. Bir on dakika daha sürer. "On dakika zamanımız yok." diyoruz. "Sonra gelip alırız." deyip telefonu orada bırakıyoruz.

Koşturmaca devam ediyor. İlk kan sonuçları geliyor. En çok merak ettiğimiz şeker sonuçlarım. Ancak ilk söylenen Hepatit mikrobu taşımadığım. Kızım telaşlanıyor. "Sende hiç mikrop yok, tamamen savunmasızsın." "Hemen aşı vurulman lazım. Bir de tetanos aşısı tabii, tarla bahçe işleriyle uğraşıyorsun, bak elini de kesmişsin zaten." Damardan kan alsalar o kadar sarsmaz beni ama aşı denilince tırsıyorum. Çaresiz kabul etmek zorundayım. Bir başka binada sol koluma tetanos, sağ koluma Hepatit B aşıları vuruluyor. Hepatit aşısının bir ve altı ay sonra tekrarları var bir de.

Kan sonuçları gelmeye devam ediyor. Eşimde de benim durumum gibi şeker başlangıcı çıkıyor. Benim sonuçlar stabil görünüyor. Yediklerime dikkat edeceğim yani. Şaşırtan sonuç D vitamini eksikliğim. Şimdiye kadar dışarıdan D vitamini takviyesi aldığımı hatırlamıyorum. Belki bebek ya da çocukken aldıklarım hariç. Normal 25 olması gereken değer bende sadece 9 çıkıyor. Hemen D vitamini yüklenmem gerekiyormuş. Haftada bir, epeyce bir miktar içimi zor bir sıvı içecekmişim. Diğer sonuçlar yarına kalıyor.

Kemik yoğunluk ölçümleri iyi çıkmıyor ama çok da kötü değil. Eşimin durumu da aynı hemen hemen. O fizik tedavi uzmanına görünüyor ayrıca. Kullandığı bazı ilaçlara devam etmesi gerekiyor.

Hazır gelmişken gıda çarşısından eksik malzemelerimizi ve dönüş yolunda servise bıraktığım cep telefonumu alıyoruz. Babamlara sözüm vardı "Eğer yetişebilirsek uğrarım." demiştim. Ne yazık ki uğramamız mümkün olmuyor. "Siz Ankara'dayken daha sık görüşüyorduk." demişti babam. Diğer taraftan kızım ise aşının yan etkisi olabilir hava kararmadan çıkın yola diye sıkı sıkı tembihlemişti.

Aşkın Şef arıyor. Daha önce de aramış ama telefon arızalı olduğu için cevap alamamış. Onun merakı şekerimin durumu. Eğer düzelme olursa sana bir yetmişlik var diye söz vermiştim. Ümitle alacağım iyi neticeyi bekliyordu. Ne yazık ki bir sonraki kontrole kaldı ümitleri. Tabii beni güzel tatlara boğmazsa eğer...

28 Şubat 2017 Salı

BIDIK

27/02/2017 Pazartesi, Tire

Bugün medeni toplumlarda haftanın ilk çalışma günü. Bizde tam aksine haftanın son iş günü. Pazar gününün yoğunluğu ardından sakin geçmeye aday. Üstelik bir de derbi maçı var diyor elemanlar. O zaman boş zamanları değerlendirmek lazım. Temizlik ve mutfak işleri bitince ceviz kırmaya başlıyoruz. Önceki stokları erimiş. Son zamanlarda ceviz krokan satışları da arttı.  

Hava düne göre daha serin. Şömine sobayı yakıyoruz. Hazır odun kalmamış içerde. Depodan bir araba odun getiriyorum. Şef hünerli ellerini ceviz kırma işinde de gösteriyor. Onun kırdığı cevizlerde kelebek çıkarma yüzdesi oldukça yüksek. Hava gittikçe kararıyor. Rüzgarlar yağmur bulutlarını çağırıyor. Çok geçmeden yağmur damlaları avluyu ıslatıyor.

Kocaman bir tepsiye kırdığı cevizleri ayıklamaya koyuluyoruz. İçeri soğumasın diye kapıyı kapatıyoruz. Mutfaktaki tek pencere bahçeye bakıyor. Gelen gideni görmemiz mümkün değil. Saat beşe kadar ceviz ayıklıyoruz. Dışarıdan bir ses duyuyoruz. Kapı açılıyor. "Açık mısınız?" Kapalı mı görünüyoruz? Buyur ediyoruz misafirleri. Ceviz işi paydos. Uzay gemisindeki gibi herkes yerini alıyor, görev başına (!)

Ödemiş'ten yeni tanıştığımız bir bayan misafirimiz arıyor çok geçmeden. O da açık olup olmadığımızı soruyor. Açık olduğumuzu söyleyince yola çıktılarını, az sonra burada olacaklarını söylüyor. Daha sonra gelen gidenlerle güzel bir gece geçiriyoruz. Kapanış saatinden az önce misafirlerimizi uğurluyoruz. Bu vakitten sonra İzmir'e kızımızın yanında gideceğiz. Yarın check-up günümüz. İlk kez akıllı bıdığı göreceğim için heyecanlıyım.

Yola çıkıyor, gecenin ilerleyen saatlerinde İzmir'e varıyoruz. Park sorunu kızımın oturduğu yerde de büyük problem. Geçen sene kapının önündeki arabama boydan boya derin çizikler atmıştı ruh hastasının biri. Eve yakın bir yer bulup Allah'a emanet ediyorum arabamı.

Eve girer girmez kızım kucağında bıdıkla karşılıyor bizi. Üzerine gecelik bile giydirilmiş. Ama sürekli olarak kollarını geri çekiyor. Anlattıklarından daha sevimli bir şey. Cinsiyetinin kesin olarak belirlenememesinden dolayı onu geçici olarak bıdık diye çağırıyoruz. En az bir on beş gün daha adı bıdık olarak kalacak görünüyor. Bugün de veterinere götürmüşler bıdığı. Mama yiye yiye obez olmuş, poposunu güçsüz ayakları taşımıyor. Kızım salondaki halıyı da kaldırınca cilalı parke üzerinde bir kaç adım attıktan sonra ayakları yana açılıyor. Gözleri açılmış artık, boncuk boncuk bakıyor. Onunla uzun süre oynuyorum. Kızımın bilgisayarından günlüğümü yazmak üzere hazırlık yapıyorum. Uykusuzluk yazmama mani oluyor. Tarihi atıyorum ama gerisi gelmiyor. Bugünün güncesi yarına kalıyor...