Ah Venedik, sen ne güzel bir şehirsin (!) Evet, güzel bir yer olduğunu biliyordum ama o turkuaz renkli denizinden sahil boyunca ilerlerken bambaşka bir alemde buldum kendimi.
Şehirler arası seyahatlerimizi trenle yapmak akıllıca bir işmiş. Gideceğimiz yerlere en kısa sürede varıyoruz. Birbirine benzeyen istasyonların işleyiş sistemini öğrendiğimiz için artık panik olmuyoruz. Trenin kalkış saatinden on dakika öncesine kadar peron numarası açıklanmadığından saatler önce istasyona varıp pineklemenin anlamı yok. Kalacağımız otelleri seçerken istasyonlara yakınlığı önemli bir kriterdi benim için. Böyle olunca otelden yarım saat önce çıkmamız yetiyor da artıyordu bile. Trenimizin kalkış saati 07.20 olduğu için 07.30'da başlayacak kahvaltıya yetişmemiz mümkün değil. Yine de uyanık davranıp aynı katta bulunan kahvaltı salonundan kruvasan, peynir, şokella türünden bir şeyler aşırıyoruz.
Tren zamanında kalkıyor. Karşımızdaki koltukta üniversite öğrencisi iki genç oturuyor. Hareket ettikten kısa bir süre sonra genç kız tuvalete gidiyor. Erkek arkadaşına tecrübesini heyecan içinde aktarıyor. "İnanamıyorum. Tuvalet dedikleri sadece bir delik, aşağı bakınca rayları görebiliyorsun. Ve o delikten aşağı bırakıyorsun idrarını. Düşünebiliyor musun, rayların üzerinde DNA'mı bıraktım." Ben gülmemek için kendimi zor tutarken arkadaşının yüzünde zoraki bir gülümseme beliriyor sadece. Bir saat kırk beş dakika süren yolculuktan sonra Venedik Mestre Tren İstasyonuna varıyoruz. Mestre-Venedik arası yaklaşık on kilometre. Konaklama maliyeti Venedik şehrine göre daha düşük olduğu için Venedik'te konaklamak yerine Mestre tercih ediliyor. İstasyonun karşısındaki kafede eşim çayımı yudumlarken yaklaşık on beş dakika süren bir yürüyüşten sonra eşyalarımızı otele bırakıyorum.

Venedik şehrinde yapılması gerekenlerden biri de sokaklarında kaybolmakmış. Biz de hedef gözetmeksizin dalıyoruz Venedik sokaklarına. Köprülerin üzerinden geçerek kanalların arasında ilerliyoruz. Karşımıza ilk çıkan tarihi yapı Güzel Sanatlar Akademisi. Yolumuz üzerinde sanat galerileri, heykeller ve bize ilginç gelen ne varsa fotoğrafını çekiyoruz. Kah semt pazarlarından geçiyoruz, kah karnaval haftası nedeniyle öğrencilerin gösterilerini izliyoruz.
Yorulma alametleri başlayınca rotamızı San Marco meydanına çeviriyoruz. Kılavuzumuz her zamanki gibi "Here we go" Ara sıra teklese de işimizi gayet iyi görüyor. San Marco Meydanına varmadan sağ tarafta Venedik'in simge yapılarından 99 metre yüksekliğindeki Aziz Mark'ın çan kulesi karşılıyor bizi.
Yorulma alametleri başlayınca rotamızı San Marco meydanına çeviriyoruz. Kılavuzumuz her zamanki gibi "Here we go" Ara sıra teklese de işimizi gayet iyi görüyor. San Marco Meydanına varmadan sağ tarafta Venedik'in simge yapılarından 99 metre yüksekliğindeki Aziz Mark'ın çan kulesi karşılıyor bizi.
Özel olarak hazırlanmış karnaval giysileriyle Venedik halkı çoluk çocuk, genç ihtiyar meydana akıyor. Hepsinin tuhaf şapkaları, maskeleri ve aksesuarları var. Bu, sadece gençlere mahsus bir gelenek değil. Ninem yaşındakiler bile kıyafet balosunu andıran bu etkinliğe olağanüstü önem veriyor. Amaçları ne bu insanların? Farklı ve en ilgi çeken kişi olmak. Ziyaretçilere poz verip onlarla birlikte fotoğraf çektirmek çok hoşlarına gidiyor.
1268 yılında Venedik'i kasıp kavuran veba salgınında halk hastalıklı hallerini, yaralarını göstermemek için yerleri süpüren elbiseler giyip maskeler takarlarmış. Başlangıçta o felaketi anmak adına düzenlenen karnaval bugün artık tuhaf bir eğlence haline gelmiş. San Marco meydanı akşama doğru iyiden iyiye canlanıyor. Bir köşede kurulmuş platform üzerinde gönüllü ziyaretçiler beden güçlerini gösteren bir yarışmaya davet ediliyor. Tam karşımızda San Marco Bazilikası bütün azametiyle meydanı dolduruyor. Ön cephesinde yer alan bronz atlar Haçlı Seferleri esnasından İstanbul'dan getirilmiş.
San Marco meydanında epey vakit geçiriyoruz. Türlü türlü karnaval giysilerine bürünmüş maskeli insanları seyretmek onlarla fotoğraf çektirmek çok hoş. Saatlerce yürüdükten sonra karnımız acıkınca arka sokakların birindeki pizzacıda karnımızı doyuruyoruz. Bu kısa mola eşimin yorgunluğunu almaktan uzak elbette. O kadar yol geldikten sonra geriye dönüşü düşünen eşim karalar bağlıyor. Oysa onu rahatlatacak bir sürprizim var. Pizzacıdan çıktıktan sonra deniz kıyısına doğru ilerliyoruz. Kıyı boyunca iskelelerden kalkan vapurlar Murano ve Burano adalarına gidiyor.
Amacım, Mestre'ye giden otobüslerin kalktığı yere varmak. İstediğim vapuru bulup biletleri alıyorum. Eşim geldiğimiz yolu bir kez daha yürümeyeceğimizi öğrenince rahat bir nefes alıyor. On beş dakika sonra "vaporetta" mız hareket ediyor ve eşsiz bir deniz keyfi yaşatıyor bize. Vapurun kıç tarafına geçip fotoğraf çekmeye başlıyorum. Vapurun kapalı kısmında halinden memnun bir şekilde oturan eşimi ısrarla yerinden kaldırıp yanıma getiriyorum. Manzarayı görünce üşüdüğünü unutuyor. Denizin turkuaz renginin yanı sıra sahil boyunca karşımızda boy gösteren tarihi yapıları büyük bir hayranlıkla izlerken, Venedik'in oksijeni bol havası bütün yorgunluğumuzu alıyor.
