KATEGORİLER

29 Mayıs 2016 Pazar

ALAÇATILI - MEHMET CULUM


Kitabın Adı: ALAÇATILI "kökler, taş ev, yasak aşk"
Yazar: Mehmet CULUM (2005, Alaçatı/İZMİR)

Sayfa Sayısı: 329
Yayınevi: A.P.R.I.L Yayınları Basım Yılı: 3. Baskı. Mart 2007, Ankara
Türü: Roman

Kitap Hakkında: Son yıllarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. Alaçatılı yazar Mehmet CULUM bu eseriyle ölümsüzleşmiş. Yazım ve imla hataları da yok denecek kadar az. Bana göre kapak tasarımı seçilen renk olarak kitabın hak ettiği ilgiyi uyandırmıyor. Osmanlının çöktüğü Birinci Dünya Savaşı yıllarından günümüze kadar gelen bir serüven. Nefis bir araştırma. Alaçatı ve Çeşme'nin tarihi. Balkan ve Ege halklarının birbiri içine geçmiş dramatik yaşantısı. İki ailenin zaman zaman kesişen hayatları. Bir taş ev ve onun bodrumu. Orada başlayan saf ama ümitsiz bir aşk. Hayatın gerçekleri.  Zorluklar ve dostluklar... Savaş yılları...   Yıllar sonra köklerini arayan bir yabancı. 

Yazarın tarihe ışık tutan iki eseri daha var. 2004 yılında yayımlanan Azap Ağa "Bir Ege Hikayesi" ve 2009 yılında yayımlanan Çeşme "Kalenin Gölgesinde". Her üç romanı da Çeşme ve yöresini anlatıyor. İlk okuduğum kitabı "Alaçatılı" dan sonra diğer kitaplarını da okuma arzusu uyanıyor bende.

Yazarı anlatmaya devam edeyim. 1948 Çeşme doğumlu, Bornova Anadolu Lisesinden mezun olduktan sonra A.Ü SBF İşletme Bölümünü bitirmiş. Bir otelin ön bürosunda Hollandalı Jeanne ile tanışmış ve evlenmişler. 1982 yılından itibaren Çeşme'de eşiyle birlikte  antikacılık işine giriyor. Emekli olduktan sonra da Çeşme ve Alaçatı'nın tarihini araştırıp yazmaya başlıyor. Romanın ilk bölümünde olaylar sahip oldukları bu antikacı dükkanında geçiyor. Yazar romanına misafir ettiği iki ailenin nesiller süren yaşamını basit, akıcı ve duygulu bir dille anlatıyor.

Beni derinden etkileyen bir roman. Hele son bölümlerde duygularıma yenik düşüyorum. Kitabı bitirdiğim zaman sabah ezanı okunuyor. Kaderleri, yaşamları boyunca Sakız ve Alaçatı arasında sürüklenmiş Rum aile ile gördükleri zulme dayanamayıp topraklarını terk ettikten sonra onlara katılan Boşnak ailenin dramı. Her seferinde yeniden kurulan düzenler, yaşam mücadelesi, savaş yılları. Angeliki ve Refik arasında filizlenen aşk. Refik'in çaresizliği. Angeliki'nin büyük aşkı. George Refique Armolia'nın elli küsur yıldan sonra geçmişinin nice yaşanmışlıklarına şahit olmuş "Taş Ev" de kardeşi Halil'le buluşması. Akan gözyaşları... Göz yaşlarım...

Ömer'in örnek esnaf davranışı. Amerikalı George ile doğan dostluk. Anlatımın güzelliği... Bazı filmlerin olduğu gibi kitapların da hem seveni vardır hem de sevmeyeni. Bu bakımdan kitap tavsiye etmek risklidir. Ama ben bu kitabın okuyun diyorum. Hele hele Egeli ve göçmenseniz hiç kaçırmayın. Orhan Pamuk halt etmiş yanında... Helal olsun sana Mehmet CULUM bey. Ne mutlu sana ki tarihe kalıcı notlar düşerek böyle bir eser kazandırmışsın yörene!

ESNAF NE DEMEK? (2)

28/05/2016 Cumartesi, Tire

Terslikler bugün de devam etti diyeceğim ama terslik değil bunlar. Artık iyice nefret etmeye başladım insanlardan. Kendimi aciz hissetmeme neden oluyorlar. Ama benim acizliğim değil ki bu. Onların ahlaksızlığı. Dün "Esnaf" ın TDK sözlüğündeki tanımına şaşırmıştım. Ne kadar doğru yazmışlar. Aralarında namusuyla düzgün iş yapanlar var, onlara aynı etiketi paylaştıkları için acıdım. Eşime de okudum dün yazdıklarımı. "Esnaf" tanımına o da şaşırdı! Yok yok, her esnaf buradakiler kadar mesleğinde yozlaşmış olamaz. Sırf bu yüzden buralara geldiğime pişman olmaya başladım. Eğitimle de ilgisi yok ki bunun. İşim gereği yurdun dört bir tarafını dolaştım. Bu kadarını hiçbir yerde görmedim. Sadece Arap ülkelerinden var bu ağırlık ve gevşeklik. Onlar da "Bukra İnşallah", yani "Yarına İnşallah" derler ama Allah'ın yarını bir türlü gelmek bilmez. Sadece ahlaksızlıklarına Allah'ı ortak ederler. Bizim iş ne zaman biter? diye sorduğunuzda her zaman aynı cevabı alırsınız oralarda. "Bukra İnşallah" Sinir sistemim alt üst.

Baki Usta buradaki istisna insanlardan. Yukarıda çalışmaya devam ettiğinden eminim. Yoksa arar "Bugün ben şu nedenle gelemeyeceğim." derdi.

Bugün elektrikçi ve mermerci gelecekti güya. Önce mermerciyi arıyorum. "Sabah elemanı gönderdim ölçüleri aldı." cevabı şaşırtıyor beni. Eleman nasıl bilecek nerenin ölçüsünü alacağını diye aklımdan geçirirken Baki Usta aklıma geliyor. Ölçü alınacak yerleri o göstermiş olmalı... "Sizi bekliyorum renk seçimi için" diyerek devam ediyor. "Biz de yukarı çıkıyorduk, dönüşte uğrayalım. Saat kaça kadar dükkandasınız?" diye soruyorum. "Her akşam saat sekiz buçuğa kadar kalıyorum ama bu akşam yedi buçukta çıkacağım." diyor.

Öğlene doğru arabaya dolup yaylaya doğru yola çıkmıştık. Dönüşte gecikiriz düşüncesiyle önce mermerciye uğramayı teklif ettim. Hem de renk ve desen seçimine birlikte karar verebilecektik. Tekrar telefonla arıyorum mermerciyi. Yeni bir show room açmışlar. Orada olacakmış. Yeni mağazalarının yerini güçlükle buluyoruz. On beş, yirmi dakika beklememize rağmen gelen giden yok. Sanayideki atölyede olduğunu söylüyorlar. Zaman geçtikçe eşim söyleniyor, ben sinirlenmeye başlıyorum. Bir kez daha telefon ediyorum. Telefonu meşgule alıyor. Az sonra bir mesaj geliyor telefonuma. "Yoldayım" İyi, madem yola çıkmış, biraz daha bekleyelim bari" Bir on beş dakika daha geçiyor. Gelen giden yok. Can sıkıntısıyla "Hadi, çocuklar gidiyoruz." diyorum. Show room daki görevliye daha fazla bekleyemeyeceğimizi söyledikten sonra çıkıyoruz dükkandan. Arkamızdan mermerci geldi mi, gelmedi mi bilmiyorum. Ama en azından bir arasın, kusura bakma geç kaldım, sizi beklettim desin, özür dilesin. Yok kardeşim yok, boşuna beklersin böyle şeyleri! Buranın esnafı kendi işini yaparken müşterinin başka işi yok zanneder. Elektrikçi Kamil gibi... "Abi ben yarın ararım, sen gelip kapıyı açarsın." demişti. "Kamil, bak bir saat söyle ben ona göre senin telefonunu bekleyim." "Yok, abi müsait olduğumda ben seni ararım." Ne diyeyim şimdi ben bu herife? "Sen işlerini yoluna koyacaksın, ben sabahtan akşama kadar bir yere gitmeyeceğim, bir iş yapmayacağım, sadece hazır ol da senin telefonunu bekleyeceğim, öyle mi?" Böyle tepki verince de uzaylı görmüş gibi şaşırıyorlar!

Söylene söylene yaylaya yöneliyoruz. Elektrikçi Ali'nin dükkanı yolumuz üzerinde. Sözde bu hafta sonuna kadar işleri tamamlayacağına söz vermişti. Burada sözler maalesef ağızla verilmiyor! Oğlu varmış dükkanda. Elemanlarının yaptığı kazayı soruyorum. Beyin kanaması geçirmiş çocuk  ama dün yoğun bakımdan çıkarmışlar. "Baki Usta'nın havuzun cam mozaiklerine başlayabilmesi için Kamil'in en geç bugün tesisat bağlantılarını yapmış olması gerekirdi " diyorum. Bir sürü bahane uyduruyor. "Kamil bir şey söylemedi bize" diyor. Telefona sarılıyorum yüzleştirmek için. "Yok arama," diyor panikle, "Elemanımızla aramızı bozarsın, yöneticilik yaptın bilirsin bu işleri." Evet, yöneticilik yaptım ama yalancılık yapmadım. "Babana da söyledim o biliyor." diyorum." Önceden haber vermediğiniz için bu gecikmeler oluyor." deyip bir de beni suçlu duruma düşürünce zıvanadan çıkıyorum. "Lanet olsun, bu sıkışıklıkta seramik ustasını getirene kadar anam ağladı, şimdi işin önünü açmadığınız için gidecek. Ben bir daha nasıl getireceğim onu? Dünyanın işini yaptım ama böyle şerefsizlik görmedim. Hani işim var deyip gelemezsin anlarım. Ben de ona göre kararımı verir, ya seni beklerim ya da başkasını bulur işimi görürüm. Ama siz geleceğim deyip gelmiyorsunuz. Sizinle anlaşmanın bir yolu yok." O kadar dolmuşum ki, küfür alışkanlığı olmayan ben neredeyse küfür edeceğim. Birinin beni durdurması lazım. Pes ediyor sonunda. "Tamam," diyor, "Birini gönderiyorum şimdi." Birini arayacakmış gibi telefonunu eline aldığında ben dükkandan dışarı atmışım kendimi. "Gönder, ne yaparsan yap artık." diye bağırıyorum hala arkama dönüp.

Bundan sonra bu dükkana bir daha uğramam artık. Kesin kararımı verdim. Pazartesi geldiler, geldiler. Yoksa başka bir üç kağıtçı bulacağım. Çünkü düzgünü neredeyse yok bu memlekette...
Oğlum kullanıyor arabayı. Ben nasıl kullanırdım bu sinirle, bilmiyorum. Kızım kendi arabasıyla gelip yaylada buluşacaktık. Biz gecikince bizden daha önce varmış. Bahçe kapısının önüne geldiğimizde arıyor bizi. Baki Usta işlerini bitirip eşyalarını toplamış, çıkmak üzere. Binayı açıp yaptığı işleri gösteriyor. Salonun işlemeli sövelerinin üzerine attığı yaldızlı boya muhteşem görünüyor. Kamil gelmediği için havuzun cam mozaiklerine başlayamamış. Korktuğum başıma geldi işte! Uğursuz elektrikçi yüzünden iş yarım kaldı. Şimdi bir sürü iş arasında ne zaman sıramız gelir, gelir mi? Dert yandım ona biraz. "Sen ara bir de, zamanında yapmadığınız için benim işim yarım kaldı de" diyorum. İtirazsız arıyor, elektrikçi Ali'yi. Ben arasaydım açmazdı telefonu yine. O arayınca açıyor hemen. Anlatıyor durumu. Pazartesiye adam göndereceğini söylüyor. İş işten geçtikten sonra... Yine de bu verdiği söz neresinden çıktı emin değilim. Pazartesi göreceğiz. Ağzından çıktıysa elemanı gönderir!

Baki Usta gidiyor. Bahçeye dalıyoruz. Gönlümüzce kiraz topluyoruz. Ağaçlarda meyve bol. Oradan erik toplamaya geçiyoruz. Çoluk çocuk gönlümüzce eğleniyoruz. Ne kadar güzel bir şey dalından meyve toplamak!

Dönmek üzereyken çalıyor telefonum. Arayan Elektrikçi Ali'nin oğlu. Güya hemen eleman gönderecekti. "Abi ustalar oradaysa ben elemanı gönderiyorum." Şaka gibi ya... Yok şaka olamaz bu, bir kabus. "Kardeşim babanla konuştuk, pazartesi günü gönderecekmiş elemanı.  Tesisat bağlantısını yapmadığınız için usta cam mozaik işine başlayamadı ve çıkıp gitti. Akşama kadar sizin keyfinizi bekleyecek değil ya, daha mutfakta elektrik su bağlantıları yapılacak, ona göre cihazlar için servise haber vereceğiz." diye söyleniyorum. "Tamam abi, o zaman pazartesi gelir bütün işleri tamamlarız." diyor. İnanmaz bir ses tonuyla "İnşallah" diyorum. 



Dönüşte İstasyon Parkına gidiyoruz. Oğlum ve kızımla bir tavla turnuvası düzenliyoruz. İlk oyun kızımla benim aramda. Çok çekişmeli bir maçın sonunda 5-4 kaybediyorum. Kafam karışık çünkü! Ama o dinlemiyor tavlayı sıkıştırıyor koltuğumun altına!Oğlumla finali oynayacaklar lakin vakit geç oluyor. Eve dönüyoruz. Ailecek keyifli bir akşam yemeğinden sonra günün bütün yorgunluğunu atıyoruz. 

28 Mayıs 2016 Cumartesi

ESNAF NE DEMEK?

27/05/2016 Cuma, Tire

Son bir yıldır bütün işim esnafla. Esnaf nedir? TDK ve diğer sözlüklerde yazılanlar yaşadıklarıma cuk oturdu.

Esnaf: Başlıca düşüncesi, mesleğinin bütün inceliklerinden yararlanıp bunları karşısındakinin zararına kullanarak ve kötü örnek oluşturarak çok para kazanmak olan kimse.  Bu uğurda mesleğini yozlaştıran kişi.

Cumhur Usta terasın demir kapısı ile tuvalet lavabolarının profil demirden alt desteklerini yapmaya gelecekti bugün. Kahvaltı faslını uzatmamın sebebiydi onun gelişini beklemem. Çok geçmeden telefon edip yaylaya yaklaştıklarını haber verdi. Az sonra geleceğimi söyledim.

Yukarı çıkmadan önce inşaat malzemelerini aldığım yerden Baki Usta'nın istediği malzemeleri; havuzun cam mozaik yapıştırma harcını ve derzlerde kullanacağı fugaları aldım. Yaylaya vardığımda Baki Usta salonun sövelerini boyuyordu. Oldukça titizlik isteyen bir iş bu. Cumhur Usta ise yanına aldığı iki elemanıyla teras kapısının ferforje kapısının montajına başlamış.

Ustalar çalışırken elektrikçi Ali'yi aradım. Adı elektrikçi ama aynı kişi su tesisatlarını da  yapıyor. Uzun uzun çaldırmama rağmen açmadı telefonu. Bugün açana kadar sonsuz kez çaldırmayı kararlıydım. Neyse ki ikinci arayışımın son anında açtı telefonu. Bıkkın bir ifadeyle "Buyrun" dedi. Telefonunun ekranında kim olduğum yazılı olduğuna göre, bu "Buyrun" lafı ne oluyor? Sanki ilk kez arıyorum! Hadi, dalgın falandır diye kendimi tanıtıyorum. O hala "Neden aradın?, "Ne var?" havalarında. "Ya, Ali Bey ne zaman tamamlayacaksınız şu işimi?" deyince elemanlarından birinin kaza geçirdiğini, onunla ilgilendiğini söylüyor. İnsanız ya, hemen işi unutup "Geçmiş olsun, İnşallah önemli bir şey yoktur." falan diyorum. "Bilmiyorum, film çekiliyor şimdi." diyor. "Tamam o zaman, sonra görüşürüz." deyip kapatıyorum. Madem ben sana o nezaketi gösterdim, senin de işin bittiğinde veya müsait olduğun en yakın zamanda beni araman lazım değil mi? Yok kardeşim yok burada böyle insanlık.

Canım sıkılıyor. Mutfağa davlumbaz yaptırmam lazım. Burada İzmir'den daha uygun fiyata yaptırırım diye geçiyor aklımdan. Normali de bu olmalı. O kadar yol kat etmeyecekler en azından. Tanıdığım ve daha önce iş yaptırdığım biriyle konuşuyorum. İki kardeş bunlar. İçlerinden daha dürüst olanı "Elimizde çok iş var, biz yapamayız. Ama sen yine bizim biraderle konuş belki o yardımcı olur." diyor. Arıyorum biraderi. Birader istekli, "Elimdeki işi bitirir bitirmez hemen geliyorum" diyor.

O gelene kadar mermerciyi arıyorum. Bugün Ödemiş'te işi varmış, "Yarın haberleşelim." diyor. Cumhur Usta kapı montajını tamamladı, alet edevatı aşağı indiriyorlar. Baki Usta soruyor, "Kaza geçiren kim acaba? Bilmiyorum, sormadım ki! Adamın telaşı var. "Bize gelen Kamil olmasın?" Kamil'in numarasını çeviriyorum merakla. Ancak ikinci çaldırışımda açıyor o da. Kazayı o yapmamış. Devamlı dükkanda duran esmer bir çocuk motosikletle coco-cola kamyonuna çarpmış. Burası motosiklet yoğunluğunun en fazla olduğu bir yer. Her gün kaza olur. Ne trafikten anlarlar ne kendi canlarını, ne de başkalarının canlarını önemserler. Kamil'e yarım bıraktığı işleri hatırlatıyorum. "Bugün sizin oraya gelecektim ama kaza olunca beni başka yere yönlendirdi patron." diyor. Peki bugün, yarın gelebilecek misin? Bak sizin işlerden başka bir eksik kalmadı burada" diyorum. "Ali beyle konuşmam lazım" diyor.

Baki Usta on beş kiloluk bir varil beyaz boyanın arttığını söylüyor. İhtiyacı olan sadece üç ya da dört kiloymuş. "Açılmamış on beş kilo yerine beş kilolukla değiştirelim" diyor. Ben olur deyince boya varilini arabaya taşıyor. Demircilerin genel tuvaletlerdeki işleri de bitmek üzere. Altı lavabonun altlıklarını yerine tespit etmişler. Onlar gitmeye hazırlanırken, Yusuf Usta geliyor. Davlumbaz için ölçü almak üzere taş binaya giriyoruz. Her yeni geleninin verdiği tepkiyi veriyor o da. "Ne güzel yermiş burası?" Gazino mu açacaksın buraya?" "Yok kardeşim ben buraya pavyon açacağım!" diyesim geliyor. Restoranın buradaki adı "Gazino". Bir de askerdeyken yemek yenip içki içilen yerlere "Gazino" dendiğini hatırlıyorum. Subay gazinosu, astsubay gazinosu gibi... Ama ben gazino deyince çalgılı, çengili, içkili, konsomatrisli yerler aklıma gelir. O yüzden "Gazino mu açacaksın?" sorusu beni zıvanadan çıkarıyor. Belki de sırf bu yüzden sinir katsayım yüksek bugün.

Cumhur Usta'nın yaptığı işleri kontrol ettikten sonra parasını ödeyip yolcu ediyorum. Yusuf Usta davlumbaz yapılacak yerin ölçülerini almaya başlıyor. Uzunca bir süre nasıl bir şey yapacağımızı tartışıyoruz. En sonunda ızgarayı köşeye alınca durum basitleşiyor. Bu imalatı arkadaşına yaptıracakmış. O arkadaşını bulursam aracı parasına gerek kalmayacağını düşünüyorum. Bu arada yüksekten atmasın diye fiyatları bildiğimi söylüyorum. Yörenin insanı kazansın, daha uygun fiyata mal edeyim diye burada yaptırmayı tercih ettiğimi söylüyorum. Ölçüleri yanına alıp akşama fiyat teklifini vereceğini söylüyor.

Çarşıya dönüp boyaları değiştiriyorum. Yeniden yaylaya çıkıp Baki Usta'ya teslim ediyorum boyaları. Epeydir aramadığım eski arkadaşlarımdan birini, Ali'yi arıyorum. O yaptıklarını ben yaptıklarımı anlatıyorum. Kısa zamanda buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Döndüğümde Yusuf Usta arıyor. Önce girizgah taksimiyle başlıyor. "Abi be, fiyat biraz yüksek çıktı!". Nasıl yüksek yani. Bazen öyle şeylerle karşılaştım ki burada. Yüksek dedikleri fiyat bana çok ucuz geliyor! "E, ne kadarmış?" diye soruyorum. Kekeliyor, "E, abi üç bin diyor." "Ne diyorsun sen? Gider İzmir'den yaptırırım daha iyi. Hem bana daha da ucuza gelir. Adamlar o kadar yoldan gelip bir de yol parası verecekler hem de daha ucuza mal edecekler!"" Bırak," diyorum "Bırak kalsın!" İşte bu ülkenin kötü niteliklerinden biri de bu. Dürüst çalışan istisna kişileri bir yana koyuyorum ama genel yaklaşım bu. Beni aldattığı zaman tuhaf bir zevk alacak. Ancak bunu bir kere yapabilecek ahmak. Bu ve bunun gibi insanlar nasıl kazanıyor? Esnaf genelde bu kötü özelliklere sahip olunca içlerinden doğrusunu bulmakta zorlanıyorsunuz da ondan. Biri olmazsa gidip bir başka uğursuza kaptırıyorsunuz kendinizi. Ancak haksız paranın hiç birine yaramayacağına dair bir inanç var hala içimde.

Dün hiç uykum gelmedi. Sıfır uyku yani. Eve gelir gelmez önce koltukta sızıyorum. Daha sonra yatağıma geçip son ayların en uzun uykusunu çekiyorum.

27 Mayıs 2016 Cuma

BİZİM PINK FLOYD: ANOTHER BRICK IN THE WALL


Üniversite yıllarımı hatırlatan en güzel bestelerinden biridir Pink Floyd grubunun "Another Brick in the Wall" u. Bu parçayı bir kez de Azerbaycan müzik grubu "Bizimkiler" in yorumuyla dinleyin. Ritim sazlar eşliğinde başlayıp tarla devam eden ezgiler beni sarhoş etti. Kanunundan klarnetine, akordeonundan zurnasına kadar bir şark sazları cümbüşü...  İşte ben böyle kültür mozaiği istiyorum. Doğu batı sentezi böyle olmalı. Batı ve doğu ne de güzel kaynaşmış. Batısı bizden batı doğusu bizden doğu. Sadece Pink Floyd mu? Hayır. Ray Charles'ın "Hit the Road Jack" yorumu kesinlikle "Another Brick in the Wall" u aratmaz. Bir de meraklılarına tüyler ürpertici klarnet taksiminin ardından gelen Sting'in "An English Man in Newyork" u ile udun, tarın ve kanunun mükemmel uyumunun sergilendiği Sade'nin "Smooth Operator"'unu öneririm. Dost Azerbaycan'ın Bizimkiler Gurubunu gösterdikleri üstün performanslarından dolayı candan kutluyorum. 




CADDELER YAĞMURA TESLİM!

26/05/2016 Perşembe, İzmir

Oğlumun on beş gün önce geçirdiği göz operasyonundan sonra kontrol için yine bugün İzmir yollarına düşeceğiz. Sabahın köründe Baki Ustanın telefonuyla uyanıyorum. Dün bıraktığı yayla anahtarlarını almak üzere evin önüne gelmiş. Hemen giyinip aşağıya iniyor ve anahtarları ona teslim ediyorum. Dün de Ünal ve Selim Ustalarla yaylada buluşmuş, onlara yaptırmayı düşündüğümüz kapı sundurmaları, dolaplar, kasa bankosu ve bar/içecek grup mobilyaları için tasarım/teklif çalışmalarını istemiştik.

Kahvaltı ertesi yola çıktığımızda güzel görünen hava İzmir'e yaklaşırken yağmura döndü. Biraz erken gelmişiz. Randevu saatini beklerken Alsancak'ta biraz oyalandıktan sonra muayenehaneye tam zamanında atıyoruz kapağı! Aniden şiddetli bir yağmur bastırıyor, arkasından kocaman yağmur damlalarına dolu taneleri eşlik ediyor. Uzun zamandır bu şiddette bir yağmura şahitlik etmemiştim. Kısa sürede cadde ve sokaklar birer akarsu yatağına dönüyor.

Tam yirmi dakika gecikmeyle kabul ediyor doktor bizi. Gelişmelerin iyi olduğunu öğrenip seviniyoruz. Her operasyon bir risk aslında. Bir sürü belgeler imzalatılmıştı operasyon öncesi. Kazara işler ters gitse sorumlu olan doktor değil yine biz olacaktık! Dışarıda sağanak gök gürültüsü eşliğinde devam ediyor. Sırılsıklam ıslanmayı göze almadan arabayı park ettiğimiz yere kadar yürüyebilmek neredeyse imkansız. Yağmurun hız kesmesini bekliyoruz uzunca bir müddet. Baki Usta'ya telefon ediyorum. Hafif bir serpinti şeklinde uğrayıp geçmiş yaylada yağmur. Çatıda bacaları boyamaya başlamış. İzmir'deki tufandan bahsediyorum ona.

Daha fazla beklemeye sabrım kafi gelmediğinden saçak altlarından seke seke arabaya ulaşıyorum. Şehrin alt yapısındaki eksiklik ve hatalar su yüzüne çıkmış. Yollarda drenaj diye bir şey yok. Bir saat içinde şehri teslim alan şiddetli yağış nedeniyle yollar göle dönmüş... Kızım telefonda iş yerinden çıkmak üzere olduğunu, bizi evine beklediğini söylüyor. Bir de tiyatroya bilet falan alacakmış. Akşam onda kalmamızı istiyor. Evi şehrin diğer ucunda. Akşam kalmamız mümkün olmadığı gibi uğramaya kalksak işlerimizi bitiremeyeceğiz. Yarın Cumhur Usta ferforje teras kapısı ile lavabo altlarına profil elemanların montajlarını yapmaya gelecek.  Bu yüzden Gıda Çarşısına uğrayıp hemen eve dönmek istiyoruz. Abisinin izninin bitmesine bir haftadan daha az bir zaman kaldı. Son haftayı hep birlikte geçirmek arzusunda olduğumuzu ilettikten sonra yarın akşam onun gelmesini istiyor ve yönümüzü Gıda Çarşısına çeviriyoruz. Yağmur hızını kesmiş ama hala devam ediyor. Oğlumun karnı acıktığından birer burger yemek üzere mola veriyoruz. Çoktandır burger yememiştim. İyi bir beslenme yöntemi değil de zaten. İnsan genç olunca yine bir derece, vücut yakıyor. Artık olan oldu, senede bir yemişim zararı yok diyor ve oğluma eşlik ediyorum. Yurt dışından döneli beri ipin ucunu iyice kaçırdım, üç dört kilo aldım. Eşim bugün benden daha dirayetli, salata tabağıyla yetiniyor ama bizim patateslere ortaklık etmekten de alamıyor kendini!

Şans eseri Gıda Çarşısında aradığımız yerleri  kolayca bulup çatal, kaşık ve bıçak takımlarımızı alıyoruz. Diğer ihtiyaçlar için fiyat teklifleri alıyoruz. Dönüş yolumuzun üzerinde önce Vatan mağazasına oradan da Metro'ya uğrandıktan sonra alışveriş işleri tamamlanıyor. Aydın tarafında hava yükselmiş ama Ödemiş civarında şiddetli yağış görünüyor. Tire her ikisinin arasında sıkışıp kalmış. Beklemediğimiz bir anda karşımızda gök kuşağı beliriyor. Hava da artık ağır ağır kararmaya başlıyor. Gök kuşağını geçtikten bir müddet sonra yağmur başlıyor yine. Yağdıkça seviniyorum. Toprak sulanıyor, bereket yağıyor aslında. Bereket yağıyor derdi eskiler de anlamazdım dediklerini... Önümüzdeki aydan itibaren yağmurlar kesileceği için ağaçları, bahçeleri sulamamız gerekecek. Özellikle de geçen yıl diktiğimiz zeytin, incir ve diğer meyve ağaçlarını. Arazi meyilli. Bu güzel manzaranın diyeti bu. Damlama sulama boruları hepsi elden geçirilecek. Keşke yağmur yaz aylarında da yağmaya devam etse de beni bunca işten kurtarsa... Çok şey istiyorum galiba!

26 Mayıs 2016 Perşembe

TÜRKİYE'DE ASKER OLMAK

Artık ne haber dinlemek ne de şehit lafını duymak istiyorum. Neden varlıklı ailelerin çocuklarından asker ya da polis çıkmaz? Bu dünyanın yükünü neden hep garip ve yoksullar çeker? Türkiye'nin meslek haritasını çıkartmışlar. Uğur Kariyer Merkezi tarafından 900 bin kişiye uygulanan bir testle ülkemiz gençlerinin kariyer eğilimleri ölçülmüş. Yapılan araştırmaya göre Ege Bölgesi'nde yaşayan gençlerin meslek tercihi olan askerlik diğer bölgelerde sıralamaya dahi girmiyor. Ne yaman çelişkidir bu! Ülkeyi ateş çemberine sokan bir politika güden partiyi diğer bölgeler iktidara taşırken ceremesini iktidarı devirmek isteyen Ege Bölgesi çekiyor.   

Ben de Ortaokul son sınıfa giderken Kuleli Askeri Lisesi sınavlarına katılabilmek için form doldurmuştum. Annemle bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzu hatırlıyorum. Aslında o benim en çok doktor olmamı istiyordu ama bir işçi ailesinin tek maaşla dört çocuk okutması da kolay bir iş değildi. Askerlik mesleğini tercih etmek bazıları için bir kurtuluş, hayat garantisiydi. Döneminin en itibarlı mesleğiydi askerlik. Şimdiki gibi silik, saçma sapan politikalar yüzünden sürekli kan kaybeden bir kurum değildi. O zamanlar cumhurbaşkanını tanımayanlar genel kurmay başkanının adını gayet iyi hatırlarlardı. Siyasetten uzak, başına buyruktu asker. Cumhuriyeti koruyan, Atatürk'ü sayan, laikliğin en güçlü teminatıydı. Başbakan, bakan, bürokrat her kim varsa yönetimde bütün siviller çekinirdi askerden. Asker eşleri de kocalarının taşıdığı rütbeye göre itibar görür, en rütbesizi dahi benim kocam asker deyip sivil kocalı hanımlara caka satardı. Başarılı olanlar önce kurmay, sonra general, daha sonra kuvvet komutanı ve genel kurmay başkanı olurdu. Cumhurbaşkanı olmanın mutlak koşuluydu bu yollardan geçmek.

Ortaokul yaşlarında değirmenin suyunun nereden geldiğini hiç umursamazdık. Zor koşullarda geçinebilmek ailemizin en büyük sıkıntı kaynağıydı oysa. Bize hissettirmeseler de bir yerde tıkanıp kalacakları gün gibi açıktı. Bu düşünceler içinde verdik kararımızı. Özenle doldurduğum müracaat formunu zarfa koyup kapattım ağzını. Orhan Bakkal'ın önündeki PTT'nin sarı posta kutusuna atmadan önce zarfın üzerine adresi yazıp, pulunu yapıştırdım. Başvuru formunu doldurmakla asker olunmuyor elbette. Bir sürü soruşturmadan geçmek gerek, yazılı sınavı, mülakatı var. Ancak tuhaf bir şekilde bir endişe kaplıyor içimizi. Geri dönülmez bir girdabın içindeyiz sanki. Ben bir, annem bin pişman. Bilgilendirme kılavuzunu elimizden düşürmüyoruz. Bir yerde eğitimin yarıda bırakılması halinde ödenmesi gereken yüklü tazminatlardan bahsediliyor. Paniğe kapılıyoruz. Bizim zarf ellerine geçerse ne olacak? "Vazgeçtim, asker olmak istemiyorum." deme hakkım var mı? Yoksa tazminat mı ödetecekler?  

Arka sokakta PTT'nin sarı renkli posta kutusuna koşuyorum. Kutunun üzerinde postanın alınacağı saatler yazılı. Günün belli saatlerinde PTT sarısı bir triportör gelip kutunun içinde biriken mektupları alıp merkez postanesine götürüyor. İşi garantiye almak için posta kutusunun önünde saatlerce triportörün yolunu gözlüyorum. Görevli geliyor sonunda. Zarfımı iade etmesini istiyorum. Önce veremeyeceğini, merkezden almam gerektiğini söylüyor. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Yalvarıyorum adama, zarfımı geri versin diye. Uzun bir mücadeleden sonra kimliğimi istiyor. Zarfın içinde ne olduğunu soruyor. İkna oluyor, yırttığı zarfın içinde gördüklerinin beyanımı doğruladığını anlıyor. Doldurduğum formu elime aldığımda yeniden doğmuş gibi seviniyordum.

Şimdi düşünüyorum da; Nur içinde yatsın anneannemin dul maaşı ile Kredi ve Yurtlar kurumundan aldığım öğrenci kredisinin desteğiyle  yurdumuzun en iyi üniversitelerden birini bitirmiş, ortalamanın üzerinde bir yaşam sürüp emekli olmuşum. Zarfı geri çevirmeyip askerlik mesleğini seçseydim, şehit! olmasam bile büyük bir ihtimalle darbeye teşebbüs suçlamasıyla içeri atılacaktım.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

BUGÜN BENİM EN ÖZEL GÜNÜM

25/05/2016 Çarşamba, Tire

Bugün benim için çok özel bir gün. Tam yirmi dokuz yıl önce baba oldum.
O zamanlar yirmi sekiz yaşında, başında kavak yelleri esen genç bir mühendistim Diyarbakır Karakaya Barajında. Yaklaşık iki sene önce eşimi memleketin en batısından alıp gelin getirmiştim dağların arasına. Doğum zamanı yaklaşınca İzmir'e döndük. Akşamları birer ikişer saatlik mesaileri resmi izin süreme ekledikten sonra bir aylık iznim olmuştu. Sancıların gelmesini beklerken Orhan Pamuk'un bence en güzel kitabı olan "Cevdet Bey ve Oğulları"na başladım. O yıllarda eşimin süpervizörlüğünde başlayan kitap okuma alışkanlığıma ilaç gibi gelmişti bu kitap.

Günler günleri kovalarken kendimi okuduğum kitaba kaptırmış gidiyordum. Oğlumuzun keyfi de yerinde olmalı ki günü gelmesine rağmen hiç oralı değildi. İznimin üçüncü haftasına doğru içim sıkılmaya başladı. Bu çocuk biraz daha gecikirse iznim bitecek ve dönmek zorunda kalacaktım!  O zamanlar genç bir mühendisim. İşimi kaybetmek istemiyorum. Diğer taraftan eşime "Benim iznim bitti, sen nasıl doğuracaksan doğur artık." diyemezdim. Koca "Cevdet Bey ve Oğulları" romanı bitti bizim ufaklık dönmüş sırtını yatıyor. Bu kadar rahat yani...

İznimin bitmesine sadece üç gün kalmış. Doktoru "Suni sancıyla çağıralım yoksa geleceği yok bu oğlanın." diyor. 25 Mayıs 1987 günü İzmir'de özel bir hastaneye gidiyoruz. O zamandan belli bu çocuğun akıllı olacağı. Dünyanın halini düşünüp daha emniyetli gördüğü yerde kalmayı tercih ediyor. Hem orada ekmek elden su gölden, keyif keka.

Sabah saatlerinde geldiğimiz hastanede doğum ancak geceye doğru gerçekleşti. Biraz daha gecikse gün atlayacaktı. İşte zamanın durduğu an. İlk sesini duyduğumuzda... Gözleri görmez yeni doğan bebeklerin derler. Yok bizimkisi etrafta kim var kim yok göz gezdiriyor. Gözler renkli. Bu harika bir şey. "Daha belli olmaz dönebilir." diyorlar. Ertesi sabah evimize taşınıyoruz. Bir gün sonra bebek sarılığı. Kemeraltı'nda eski bir Rum evinden bozma muayenehanesi olan doksan yaşlarındaki doktora götürüyoruz çocuğumuzu. Doktorun yaşlılıktan elleri titriyor ama işinin ehli. Selahattin Tekand, Hitler zulmünden kaçan Türkiye aşığı Prof. Dr. Albert Eckstein'ın asistanlığını yapmış İzmir'in efsane çocuk doktorlarından... Küçücük oğlumu kundağında öyle bir kucaklamışım ki anlatamam. Kemeraltı kalabalık bir çarşı. Kimse çarpmasın diye üzerine kol kanat geriyorum. O an aklımdan geçeni hala hatırlarım. Gözünü kırpmadan canını verebileceğin ne olabilir ki başka, insan hayatında. Tekand dedesinin verdiği ilaçlar oğlumu hemen iyileştiriyor.

Çok çabuk geçiyor üç gün, dönmek zorundayım. Gözler hala yeşil... Ne benim ne annesinin gözleri renkli. Anne tarafından almış gözlerinin rengini. 

Doğduğunda zayıftı biraz bacakları çöp gibi. Ama iki üç yaşlarına geldiğinde çok güzel bir çocuk oldu. Öyle ki, yoldan geçenler dönüp bir daha bakıyorlardı. İşimden dolayı çok yer değiştirdik. Her değişiklik yeni okul, yeni çevreydi onun için. Ama kısa zamanda bu değişikliklere uyum sağlamayı bildi benim oğlum.

Ders çalışmayı oldum olası pek sevmez. Zekasıyla götürdü eğitim hayatını. Tam bir test canavarı. Zaman çabuk geçti. okullar bitti. Şimdi benim meslektaşım. Onunla gurur duyuyorum. İyi ki doğdun oğlum, nice sağlıklı ve mutlu yılların olsun...