KATEGORİLER

1 Nisan 2017 Cumartesi

AKILLI TELEFON

30/03/2017 Perşembe, Tire

Kararsız bir hava... Bir bakıyorsunuz yağmur çiseliyor, derken güneş bulutların arasından yüzünü gösteriyor, hemen arkasından gök gürültüsü, çakan şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağmur başlıyor. Teras sert esen rüzgarların savurduğu çiçeklerle dolmuş. Havaların ısınması ile birlikte dış mekanlar daha çok tercih ediliyor.

Şehre inip alışveriş yapmaya karar veriyorum. Tam yola çıkarken işletmecilik yapan bir misafirimiz geliyor yemeğe. Genelde durgun geçer bu saatler. Sohbet ediyoruz. Personelden yana dertli birçok işletmeci gibi. Yirmi yaşından küçük personel çalıştırmamaya karar verdiğini söylüyor. Bunun sebebi ellerinden düşmeyen telefonlar. Oysa, yaşla alakası yok bu alışkanlığın. Çağımızın bağımlılık yaratan son teknolojik illeti... Önce TV'ler eleştiriliyordu. TRT'nin ilk yayınlarını siyah beyaz izlemeye başladığımız zamanlardı. Derslerimizden kalmayalım diye ebeveynlerimiz TV leri özel dolap kabinlerine sokar sürmeli kapağını kilitlerdi. Bir süre sonra aileler arasında yapılan dost ziyaretleri kısa hal hatır sormaktan öteye gitmeden sona ererdi. İnsanlar hipnotize olmuşçasına karşılarındaki kutuya bakarlar, kendilerine ikram edilen çayı bile gözlerini ekrandan ayırmadan alırlardı. Şimdi TV'lerin yerini alan akıllı telefonlar herkesin elinde. Onlar sadece bir haberleşme aracı değil. Oyunlar oynanıyor, sohbetler ediliyor, paylaşımlarda bulunuluyor, başkalarının paylaşımlarına yorum yetiştiriliyor. Bizim millet kadar bu aletleri kullanan başka millet yok. Sohbetimizin konusu da bu zaten. Garson, telefonu bırakmıyor elinden,  mesai saatlerinde. İşletme sahibi sürekli ikaz ediyor. Bazı çalışanların ellerine yapışan telefonlardan ayrılmaları mümkün görünmüyor. "Biz onsuz yapamayız." diyorlar. Kapının önünde buluyorlar kendilerini elbette.

Düşünüyorum da... Hırsızlık sadece para çalmak değil. Bazen çalıştığın yerin zamanını çalmak da aynı zamanda. İşini bir yana bırakıp telefonla oyun oynamak ya da sohbet etmek kabul edilecek bir davranış değil.

Misafirimizi uğurladıktan sonra iniyorum şehre. İlk uğradığım yer banka. ATM den alkol satış belgesini yenilemek için ATM'den yatırdığım paranın fişini düşürmüşüm. Banka yetkilisi bana hangi gün yatırdın, hangi ATM'yi kullandın, saat kaçtı gibi ahiret sualleri soruyor. Sadece kullandığım ATM yi hatırlıyorum. Biraz uğraşıp sonuca ulaşıyor yetkili. Verdiği makbuzu alıp bankadan çıkıyorum. Yarının alışveriş yükünü biraz olsun hafifletmeye çalışıyorum.

Öğleden sonra cumartesi ve pazar günlerinin rezervasyon teyitleri geliyor. Pazar günü organizasyonunu düzenleyen dostumun benden bir ricası var. Şehir hakkında tarihi ve kültürel bir konuşma yapmam isteniyor. Memnuniyetle kabul ediyorum. Şimdiye kadar yaptığım konuşmaların çoğu uzmanlık dalım olan barajlarla ilgiliydi. Bu kez konum farklı olacak. Bu hafta sonu zorlu geçeceğe benzer.

Bu gece Regaip Kandili. İnsanlar kandil gecelerinde pek dışarı çıkmıyorlarmış burada. Dini gecelerde, cuma akşamı dedikleri perşembe günü akşamlarında içkili lokantalara pek rağbet olmazmış. Mahalle baskısı da var elbette. Beklediğimiz oluyor. Biraz erken kapatıp çıkıyoruz. Yolda telefonum çalıyor. Karşıdan mahalle baskısının işlemediği kibar bir beyefendinin sesi geliyor. "Açık mısınız? Yola çıktık, geliyoruz."  Kandil münasebetiyle erken kapattığımızı söylüyoruz, özür dileyerek.  

                                                                                                 

30 Mart 2017 Perşembe

YAĞMURLU BİR GÜN

29/03/2017 Çarşamba, Tire

Sabah erken kalkıyoruz. Kızım işine gidecek, eşimle ben memlekete döneceğiz. Sabah kahvaltısından sonra yola koyuluyoruz. Gaziemir'den geçerken Metro'ya uğrayıp alışveriş yapıyoruz. Büyük alışveriş merkezlerinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Geç kalıyoruz diye ikaz ediyor eşim. Bir saat geride kalan aracın saati yanıltıyor beni. Daha zamanımız var diye önemsemiyorum. Olayın farkına vardığımda iş işten geçmiş oluyor. Bir de yoğun sabah trafiği, kırmızı ışıkta durmalar işin tuzu biberi oluyor. Ayşe Hanım'ı arayıp biraz gecikeceğimi haber veriyorum. 

Tire yoluna girer girmez gözümü karartıp gaz pedalına yükleniyorum. Mahmutlar köyünde radar kontrolü yapıldığını biliyorum oysa. Bu kadar erken saatte kontrol olmayacağı konusunda kendimi inandırmaya çalışıyorum. Köye yaklaşırken şans eseri hızım düşüyor.  Bir anda oraya kadar nasıl geldiğimi anlayamıyorum. Her zaman durdukları yerde trafik polisleri avlarını bekliyor. Onları görünce, içimden "Kumar oynadım, kaybettim." diyorum. Beni durduracaklarından neredeyse eminim. Yavaşlıyorum. Polislerde bir hareket olmadığını görünce yoluma devam ediyorum. Şanslı günümdeyim. 

Eşimi eve bıraktıktan sonra elemanları alıp yaylaya çıkıyorum. Aşkın Şef "Yarın kandil fazla iş beklemeyelim." diyor. "Mekanımız açık olacak miasafirlere, ister fazla iş olsun, ister olmasın." Kapalı olduğumuz dün kapımıza kadar gelip telefon eden misafirlerimiz geliyor aklıma. Üstelik İzmir'den misafirlerini getirmişler yanlarında. Kapımızdan dönmek zorunda kaldıkları için özür diliyorum. Facebook sayfamızda, trip advisor, foursquare gibi sitelerde salı günlerinin tatil günümüz olduğunu duyurmuş olmamıza rağmen bundan haberi olmayan misafirlerimiz karşısında mahcup duruma düşmek ağırıma gidiyor yine de.

Öğleden sonra çatırtı sesleriyle birlikte yer hareket ediyor. Bu bir deprem olmalı. Birkaç saniye sonra eşim arıyor. "Depremi duydun mu?, ben çok korktum." Sadece birkaç saniye süren depremin merkezi yakınlarda bir yer ise problem yok. Uzak merkezli bir depremin etkisi ise, o zaman kötü. İlk aklıma gelen yer Aydın oluyor. On dakika sonra Kandilli Rasathanesinin web sitesinde 3,5 büyüklüğündeki deprem merkezinin tahmin ettiğim gibi Aydın'a bağlı bir köy olduğu bildiriliyor.  Eşimi arayıp bilgi veriyorum. Eşim çocukları çoktan aramış bile.

Şömine sobayı yakıyoruz. Soğuklar bitene kadar hazırladığımız odunlar yetecek görünüyor. Birbiri ardına gök gürültüleri ortalığı inletiyor. Şehirde bardaktan boşanırcasına yağan yağmur bir saat sonra uğruyor yaylaya. Diğer günlere göre sakin bu akşam. Kaplan Köyüne doğru dürüst araç girişi yok. Hatırlı misafirlerimiz için bugün iyi bir fırsat. Yağmuru izlerken koyu bir sohbete dalıyorlar.

Eve döndüğümde gündüzden başladığım yazımı tamamlamak mümkün olmuyor. Fox TV den sabah haberlerini izliyoruz. Fetö bahanesiyle gözaltına alınan personelden bazıları, soruşturmaları tamamlanıp görevlerine iade edilmeye başlanmış. Haberi banttan sunan hanım spiker iki kez "geriye iade edildi" ifadesini kullanıyor. Eşimle birlikte tüylerimiz diken diken oluyor. Türkçeyi doğru kullanmak önemli. Büyük TV kanallarında böylesine büyük hatalar yapılırken okullarda öğrenciye nasıl öğretilecek doğrusu?

29 Mart 2017 Çarşamba

AŞK-I MEMDUH

28/03/2017 Salı, İZMİR

Kendimi bildim bileli gece kuşuyum. Öğrencilik yıllarımda, meslek hayatım boyunca saat 2.00 den önce uyku girmezdi gözüme. Gecenin sessizliğini severim. Bazen hızımı alamayıp sabaha kadar çalıştığım, okuduğum, yazdığım, TV de haber programlarını ya da tekrarlarını izlediğim olmuştur. Sabah yeniden doğuşu simgeler. Çoğu insana umut veren günün bu ilk bölümü bende farklı duygular uyandırır. Geceyi bitirdiği için sabaha öfkelenirim. Güneşin doğup ortalığı aydınlatmaya başladığı saatler bana daha hızlı akarmış gibi gelir. Ömrümden bir günün gittiğini bu saatlerde düşünürüm. Bitmez gibi gelen gecenin sakinliği sabahın telaşına bırakır yerini. Bir koşturmadır başlar hayatta kalma mücadelesinde.  Sabahları günün sürprizlerine hazırlarken kendimi, geride bıraktığım gecede kalır aklım. O bir daha hiç gelmeyecek, giderken ömrümüzden bir günü de yanında götürecektir. Bu yüzden sabahın erken saatleri hüzün çöker üzerime.

Son zamanlarda değişmeye başladı bu güzel huyum, geceleri oturamıyorum artık. Bilgisayarımın yanı başında  koltuğuma kaykılıp hemen sızıyorum. Eşim halimi görüp yatağa gitmemi söylüyor. Gözlerimi açıyor, yazımı yazdıktan sonra yatacağımı söylüyorum. Bedenim laf dinlemiyor. Kısa bir süre sonra tekrar uyuklamaya başlıyorum. Yaşıma göre beş saat uyku yetiyor bana. Sabaha karşı saat 3.00'te bazen 4.00'te ya da en fazla 5.00'te uyanıyorum.

Yine her zamanki koltuğumda sızarken bir rüya görüyorum. Belki rüya bile denemez buna. Sadece bir sahne var gözümün önünde. Eşimin elini sıkıyorum. İşte bütün rüya bu. Zorum ne idi bilmiyorum, oldukça sert sıkıyorum eşimin elini. Sağ elim hissiz, on gündür ağrıyan kolumun acısıyla uyanıyorum. Bir üşüme hissi sarıyor bedenimi. Saat sabaha karşı üçü çeyrek geçiyor. Bilgisayarı bile kapatmadan yatağa atıyorum kendimi.

Sabah ilk işim şu Hepatit aşısının ikincisini yaptırmak. Tahlil sonuçlarında herşey negatif çıkınca kızım paniklemiş, hazır hastaneye gitmişken oracıkta yaptırmıştı ilkini. Hava serince. Güneş bulutların arasında saklambaç oynuyor. Eşimin aksine dakik bir insanım. Eşim dakikten de öte. Eski genel müdürüm gibi ne olur ne olmaz diye bir saat öncesinden hazırlanır. Ben ise tam vaktinde giderim randevularıma. Ne erken, ne de geç. Saatime baktım, duşumu alıp, traş olacağım. Evden çıkıp yürüme mesafesindeki hastaneye doğru yol alıyorum. Enfeksiyon Hastalıkları bölümünü danışmadan sorup öğrenmem bir kaç dakika ilave zamanımı alır. Tam saatinde poliklinikte doktorun kapısındayım. Kapının üzerinde başka birinin ismi yazıyor. Genel bilgilendirme ekranında benden sonra gelen kişi bu. Hemen danışmadaki sekretere saatimi gösteriyorum. Tam randevu saatim. Erken gelmiş doktor, beni anons edip bulamayınca yerime benden sonrakini almış. Görevli "Hasta çıksın, siz girersiniz." diyor. On dakika kadar bekliyorum. Kapının üzerindeki ışıklı bilgi levhasında şimdi benim adım yazıyor. İçeri giriyorum, doktordan başka kimse yok. Ben kapıda beklerken dışarı çıkan biri olmadığından eminim. Doktorun ancak gönlü oldu demek. Durumu anlatıyorum. Orada aşı yapılmıyormuş, ilgilenip bir başka servisi arıyor. Gidip orada aşımı yaptırıyorum.

Pazar alışverişini bir an evvel tamamlayıp yola çıkmam lazım. Çarşıdaki alışveriş merkezinin otoparkında güç bela bir yer buluyorum. İşlerimi tamamlayıp yaylaya çıkıyorum. Kapıyı açık gören Aşkın Şef içeri giriyor. Akşam saatlerinde ucuzladığı için sarmaşıkları onun almasını istiyorum. Fifi'ye biraz ekmek parçalıyorum. Aldığım malzemeleri dolaplara yerleştikten sonra İzmir'e doğru yola koyuluyorum.

Kızımın evine vardığımda Venüs ile birlikte karşılıyorlar beni. Görmeyeli epey büyümüş. Yaramaz mı yaramaz. Tüyleri beyaz bir pöstekiyi andırıyor. Saatlerce oynuyoruz. Bitmez, tükenmez bir enerji ile yerinde duramıyor. Dişleri çok keskin ama canımı yakmamaya özen gösteriyor. Türlü türlü oyuncaklar almış kızım ona. Dün geceyi kızımla birlikte geçiren eşimi alıp alışverişe çıkıyoruz. Taş Ev'i süslemek için Alaçatı aydınlatması adını verdikleri ağacın dallarına asıldığında ortama güzel bir ahenk getiren renkli avizelerden aldıktan sonra sahil yolu üzerinden kızımın evine dönüyoruz. Sahil yolunda çalışmalar henüz bitmemiş. Güneş kalın bulutların arasında sönük bir ışık olarak kendini belli ediyor. Deniz dalgalı.

Kızımın sesi kısık hala. Nöbetini bir arkadaşına devretmiş. Akşama Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosunda Aşk-ı Memduh isimli bir oyuna bizim için de bilet almış. Nice zamandır tiyatroya gitmediğimden ilaç gibi geliyor bu bana. Evden çıkıp Bostanlı'ya varıyoruz. Oyunun başlamasına daha bir saat var. Eşimin geç kalacağız nidalarına kulak tıkayan kızım bizi ünlü bir pizzacıya sürüklüyor. Dükkan tıklım tıklım. Tam geri dönmeye hazırlanırken bir masa boşalıyor dışarıda. Garson siparişleri alıyor. Onlarca seçenekler arasından hepimiz farklı türden pizza sipariş ediyoruz. Benim tercihim dört peynirli olanından. Pizza hamurları ince ama gerçek İtalyan pizzası kadar değil.

Yemekten sonra tiyatro binasına doğru acele adımlarla yürüyoruz. Kızım sinirleniyor birden. Telefonundan oturacağımız yerleri öğreniyor. Birinci sınıf diye aldığı biletler ortadaki bölümlerin en arka ve en kenarından. Bilet satış görevlisi ile konuşuyoruz. Birinci sınıf dedikleri bölümler seyircilerin oturacağı yerlerin yüzde doksanı. Sadece sağlı sollu iki küçük kanat ikinci sınıfmış. "Sıkılmayın siz." diyor görevli, "Nasıl olsa önde boş yerler olacak, oraya geçersiniz." İçeri girip kötü yerlerimize oturuyoruz. Oldukça rahatsızlık verici. Kızımın yüzünden düşen bin parça. Aldatıldığını düşünüyor. Koltukların arkalığı bile yok, duvara sırtımızı dayıyoruz. Oyunun başlamasına dakikalar var artık. Kızım sahneyi ortadan gören boş bir yer kestiriyor gözüne. Hadi kalkın diye işaret ediyor önümüzden giderken. Gidip bize ait olmayan yeni yerlerimize yerleşiyoruz. Bizi gören birkaç kişi de yan taraftaki boşlukları dolduruyor. Oyun eski zamanların bir pop şarkısıyla başlyor. "

Biraz oyundan bahsetmek gerekirse; Dört oyuncu var sahnede, Volkan Severcan, Nurseli İdiz, Melda Gür ve Erhan Yazıcıoğlu. Oyun iki perdeli komedi. Volkan Severcan, oyundaki adıyla Memduh, çok sevdiği karısı tarafından aldatılmış, titizlik hastası, asansöre, uçağa binme, kapalı yerde kalma, köprüden geçme gibi daha bir sürü şeye fobisi olan sümsük bir karakteri canlandırıyor. Uçakta karışan valizini değiştirmeye geldiği evin sahibesi Canan rolünde Melda Gür oynuyor. Melda, evde kalmış, bir yuva kurmanın hayalini yaşayan, Memduh'un aksine kontrolü her zaman elinde tutmaya çalışan bir kız. Melda'nın annesi Münevver'i ise Nurseli İdiz canlandırıyor. Münevver, kızına aşırı derece düşkün, sık sık onu telefonla arayarak bunaltan bir tip. Dr. Aşkın Sevgiseli rolündeki Erhan Yazıcıoğlu ABD Başkanı tiplemesine bürünmüş, seyircilerle interaktif diyalog kurmaya çalışırken kendini aşk doktoru olarak lanse eden bir tip.

İki zıt karakterin komik ilişkisi üzerine kurulan oyunda Melda Gür ve Volkan Severcan'ı başarılı buldum. Nurseli İdiz oyunun birkaç bölümünde rol alıyor. Güzelliği ile göz dolduran sanatçı kapasitesinin altında bir rol üstlenmiş. Erhan Yazıcıoğlu ise tam bir fiyasko. Onun rolü sanki sonradan oyuna iliştirilmiş. Bir bakıyorsunuz seyircilere karışmış, bir bakıyorsunuz kızın yatak odasından fırlayıvermiş. Sanki yoldan çevirip, "Sen de doğaçlama bir şeyler söyle bari." demişler. Doğal olarak oyunun büyüsünü bozarken "Hiç olmasaydı daha iyiydi." dedirtiyor. Nurseli İdiz özellikle ikinci perdede şuh pozlarla seyircinin dikkatini çekiyor. Bu roller ona güzel oturuyor zaten. Sahnede oldukça rahat.

Tiyatrodan çıkıp eşime soruyorum kaç puan verdiğini. "Yedi puan" diyor. Ben ise en fazla beş puan veriyorum. Her şeye rağmen sahne çalışanlarının emeği var elbette. İyi ki gitmişim yine de. Ayrı ayrı puan vermem istenirse Melda Hanıma on puan Volkan Severcan'a dokuz puan, Nurseli İdiz'e yedi puan, Erhan Yazıcoğlu'na ise sıfır puan verirdim. Sahne dekoru idare eder, ışıklandırma vasat. Müzikler de çok daha iyi seçilebilirdi.

Gece evimize dönüyoruz. Kızım Venüs'ü alıp geliyor yanıma. Geç saatlere kadar oynuyoruz onunla. Uyku ağır basınca günlüğü yazmam yarına kalıyor. 

28 Mart 2017 Salı

KARA KIZLARIMIZ

27/03/2017 Pazartesi, Tire


Bugün ilk kez Fifi kapıda karşılıyor bizi. Hem de ne karşılama. Henüz bahçenin demir kapısını açmadan son sürat yanımıza koşuyor. Bizi selamlayıp aynı hızla Taş Ev'in yanına dönüyor. Arabadan iner inmez sevinci görülmeye değer. Onu bu kadar sevindirecek ne yaptık diye düşünürken aklıma aç olabileceği geliyor. Hemen kaynatılmış kemik ve et suyundan ağzına layık bir yemek hazırlıyorum. Öyle ya, onun gösterdiği bu sevginin bir sebebi olmalı. Yemek kabını her zamanki yerine bırakıyorum. O güzelim yağlı kemiklere bakmıyor bile. Duvarın üzerinde oturup başını bana doğru uzatıyor, kuyruğunu sallayarak. Göz göze geliyor, bakışıyoruz. Keşke dili olsa da anlatabilse aklından geçenleri. Hayır, hayır onun sevgisi karşılıksız. Ne yemek verdiğim ne de kömür yardımı yaptığım için... 

Hava düne göre daha serin. Aşkın Şef tavukları beslemeye gidiyor. Su kovalarından birini alıp ona eşlik ediyorum. Kümese doğru yaklaşırken tavuklar kapıya üşüşüyor. Biliyorlar ki onları doyurmak için geliyoruz. Karınları çok acıkmış. Kümesin kapısını açıyor Şef. Hepsi birden önlerine atılan sebze artıklarına ve yemlere hücum ediyor. Geldiklerinden bu yana epey serpilmişler. Bir ay sonra yumurtalarını toplar artık eşim. Bu onun en çok sevdiği iş. Tavukları almamın sebebi de eşime yumurta toplatma zevkini yaşatmak. 

Sabah kızım arıyor. Ne söylediği anlaşılmıyor. Ses telleri gitmiş. Anlaşamayınca whatsapp tan mesajlaşıyoruz. Bugün teziyle ilgili anketlerini tamamlayacak, yarın ise tek başına poliklinikte nöbet tutacakmış. "Devlet memurusun izin al." diyorum, "Olmaz." diyor. Bizim sülale hep böyledir işte. "Ben geleyim, ya da annen gelsin yanına." diyorum. "Annem gelsin, Venüs'e baksın." diyor. Annesi, "Ben ona bakmaya giderim, Venüs'e bakmak için değil." diyor.

Daha temizlik işleri bitmeden telefonum çalıyor. Ekranda oğlum yazıyor. Hiç aramazdı bu saatte. Geçenlerde yazdığım blog yazısını okumuş. Sık sık annesini aradığına değinip, uzun bir aradan sonra beni arayınca ne kadar mutlu olduğumdan bahsetmiştim. "Ben seni aramıyor muyum?" deyip sitem ediyor. "Yalan mı, yüz defa anneni aradıktan sonra bir defa beni arıyorsun." diyorum abartarak. Düzeltiyor, "Beş sefer annemi, bir sefer seni arıyorum." diyor. Annesine ne kadar düşkün olduğunu düşününce yüzde yirmilik oran, hiç fena değil.

Bahçeye bir araba giriyor. Oğlumla telefon görüşmesini sonlandırıyorum. Genç bir beyefendi levhamızı görüp gelmiş. Her geldiğinde Kaplan'a uğradığını söylüyor. Bu kez öğlen yemeğinde bizim konuğumuz oluyor. Tanınmış bir petrol dağıtım firmasının bölge sorumlusuymuş. Üst kattaki salona alıyoruz. Dün aynı saatlerde misafirlerin doldurduğu teras üşütüyor. İç mekanlar soba yakacak kadar soğuk değil. Misafirimiz ceketini çıkarıp masanın üzerine diz üstü bilgisayarını açıyor. Elinden düşürmediği telefonla yaptığı iş görüşmelerinin ardı arkası kesilmiyor. Birkaç çeşit soğuk mezenin yanına bonfile sipariş ediyor. Yemeğini yedikten sonra özellikle bonfileyi çok beğendiğini, şimdiye kadar yediklerinin en iyisi olduğunu söylüyor.

Öğleden sonra eşim arıyor. Ankara'dan bir arkadaşı oğluyla birlikte geliyormuş. "Gel beni al." diyor. Hemen iniyorum şehre. Evden eşimi alıp yeniden yaylaya çıkıyorum. Misafirler, gelmiş terasta güneşleniyorlar. Delikanlı başarılı bir mühendis, Cezayir'de baraj yapıyor. Eşimle arkadaşı üşüyüp salona geçiyorlar. Biz sohbete devam ediyoruz. İki barajcı bir araya gelince konu konuyu açıyor. Ortak tanıdıklardan bahsediyoruz. İyi tanıdığım bir arkadaşım onun amcasıymış meğer. Selam gönderiyorum.

Misafirler yemeklerini yedikten sonra eşimi de alıp İzmir'e gidiyorlar. Boğazından rahatsız kızım annesinin gelişine seviniyor.  

Akşam saatlerinde hava iyiden iyiye soğumaya başlıyor. İki gündür yakmadığımız şömine sobayı artık yakma zamanı. İki genç misafirimizin ısrarla terasta oturmak istemesi şaşırtıcı. Servisi terasa açıyoruz. Üşümelerine rağmen yerlerinden memnun görünüyorlar. Güneş battıktan sonra ısı düşmeye devam ederken kendilerine birer şal getirmemizi istiyorlar. Şalları verirken içeri geçmelerine dair önerimi tekrarlıyorum. Yerlerinden kalkmak istemiyorlar. Anlıyorum ki bu ısrarın tek nedeni diledikleri gibi sigara içebilmek.

Akşam misafirlerini uğurladıktan sonra bahçeye çıkıyorum. Gözlerim Fifi'yi arıyor. Ayşe Hanımın onun akşam yemeğini verdiğini öğreniyorum. "Fifi, Fifi gel kızım." Sesimi duyar duymaz kümes tarafından çıkıyor ortaya. Son sürat koşuyor yanıma. Gündüz çekemediğim fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Telefonun düğmesine her basışımda kafasını çeviriyor. Hareket edince resim flu çıkıyor. Yılmayıp güzel bir pozunu yakalıyorum sonunda.  

27 Mart 2017 Pazartesi

NEVRUZ ŞENLİĞİ

26/03/2017 Pazar, Tire

Bugün Nevruz, baharın gelişini karşılıyor insanlar. Her yerin kültürü farklı tabii. Bir başka kutlanır burada Nevruz. Sabahın erken saatlerinde yiyecekler, içecekler, mangallar hazırlanır, arabalara doldurulur, uygun buldukları ağaç diplerine serilir insanlar sere serpe. Çocuklar uçurtma uçurur babalar mangal başında. Özellikle Balım Sultan dedikleri türbe civarında iğne atsanız yere düşmez. Evlerde kimse kalmaz, sepetini alan kırlara koşar. Hırsızlara gün doğduğu gündür bugün.

Elemanlarla dün gün boyunca tartıştığımız konuydu Nevruz. Eşimle ben çok iş olacak beklentisi içinde değildik önce. Aşkın Şef ise bugünden çok umutluydu. Onun bu düşüncesi kafamızı iyice karıştırdı. Ne olur ne olmaz diye hazırlıklı girdik güne. 

Evden erken çıktık. Ekibe yeni katılan genç kızımız kapıda bizi bekliyordu. Onu alıp diğer elemanlarla birlikte yola koyulduk. Yolumuz üzerinde içi tıkış tepiş insan dolu araçlar en iyi yeri kapma telaşında. El birliğiyle hazırlıklarımız tamamlanıyor. Kahvaltı için ilk gelen misafirlerimiz Kuşadası'ndan. Favori mekan yine teras. Rezervasyonlar başlıyor. Bir anda teras doluyor. Hava bugünün hakkını veriyor. Güneş yakmaya başlayınca misafirler gölge aramaya başlıyorlar. Çaylar, kahveler salona taşınıyor. Günün ilerleyen saatlerinin gözde mekanı veranda. Kıştan beri hafif alkollü içkilerle meşrubatın en fazla servis edildiği gün oluyor bugün. 

Telefon trafiğinin yoğunlaştığı saatler. Telefonum birbiri ardına çalıyor. Yerimizin olup olmadığını soruyor arayanlar. Bir anda ses gidiyor. Son arayan numaradan ben arıyorum. Yine ses yok. Ne meşgul sesi, ne de çalma sesi. Başka bir telefondan arıyorum. Tam gününü bulur bu aksilikler. Bir ara elim mikrofon açık düğmesine takılıyor, karşıdan gelen sesler duyulmaya başlıyor. Olayı çözüyorum. Telefonum çalınca mikrofon açık düğmesine bastığımda karşı tarafın sesini alabiliyorum. Aksi takdirde karşı tarafın sesi gelmiyor. Elimde telefon, karşı tarafın dediklerini cümle alem dinliyor.

Yine telefonum çalıyor. Açma düğmesine basınca karşı taraftan bir kadın sesi geliyor. Oysa henüz mikrofon açık düğmesine basmamışım. Kendi kendine düzeliyor telefonum. Karşımdaki ses bir grup hanımın yemekli toplantısı için rezervasyon yaptırmak istiyor. Başka bir telefon Lions Club yemeği için altmış kişilik yerimiz olup olmadığını soruyor. İşte bu günün en güzel sorusu bu. Daha önce Lions ve Rotary kulüplerinin ayda bir düzenledikleri yemekli toplantılarının şeref konuğu olmuştum. Bu organizasyonlar üyeleri arasında güzel bir şekilde yardımlaşırken sosyal faaliyetlere ortam sağlıyor. Her ay mesleklerinde başarılı gördükleri bir kişiyi onur konuğu olarak ağırlıyorlar. Konuk olan kişi mesleğinin incelikleri hakkında bir konuşma yapıyor. Bulunduğumuz ilçede bahsettiğim iki güzide klübün olmayışına hayli şaşırmıştım. Beni arayan kişi şirketleri olan ve ticaretle uğraşan bir zat. İzmir'de yaşıyormuş. Konukları yurdun değişik yerlerinde Lions Club başkanlığı yaptığı dönem arkadaşları. Uzunca sohbet ediyoruz telefonda. Web sitemizin adresini veriyorum. Altmış arkadaşına göndereceğini söylüyor. İlçede Lions Club kurulmasını arzu ediyor. Ben de bu fikrini destekliyorum. Hoşuna gidiyor. Aralarına katılmamdan memnun olacağı hissine kapılıyorum. Kim bilir belki de Lion olmak var kaderde. Lionların eşlerine Lioness çocuklarına Leo denildiği geliyor aklıma. 

Akşam misafirlerinin dışında rakı içen pek yok. Rakı masaları pikniklerde kuruluyor. Yoğun bir gün yaşarken bugünkü servisimizde kafe tarzı talepler yorucu oluyor. Tanıtım açısından iyi bir şey aslında bu. Taş Ev'i duyan, merak eden gelip çayımızı içiyor. Onlara mekanı gezdiriyor, ilgileniyoruz. Biliyoruz ki, bir sonraki sefer en değer verdikleri dostlarını, misafirlerini burada ağırlayacaklar. 

26 Mart 2017 Pazar

HUZUR DOLU BİR GÜN

25/03/2017 Cumartesi, Tire



Huzur dolu bir sabaha açtım gözlerimi. Bir safra daha atmanın gönül dinginliğiyle güne başladım. Eşimle birlikte mutfak işlerinde bize yardımcı olan hanımefendiyi ve ufaklığı aldıktan sonra çıktık yola. Fırından kahvaltı için aldığımız çıtır gevreğin kokusu iştahımı kabarttı.

Güneşli bir hava karşıladı yaylada bizi. Fifi Taş Ev'in yanından ayrılmıyor artık. Bizi görür görmez şımarık hareketlerle sevgisini gösteriyor. Koşup yanıma gelerek ön ayaklarıyla ayaklarıma pat pat vurması, ardından utanmışçasına patileriyle yüzünü kapatması beni çok eğlendiriyor. Aslında bu yaptıkları bir minnet ifadesi. Sevildiğini iyi biliyor. İlk işlerimden biri onun karnını doyurmak.

Bu arada Zeytin'den haber var. Bizi terk edeli iki aydan fazla bir zaman olmuştu yanılmıyorsam. Bizim eski elemanlardan Kaplan Köyünde yaşayan Hüseyin'in yanındaymış meğer. Affı mümkün olmayan bir hatadan sonra Hüseyin ile yollarımızı ayırmıştık. Onun Zeytin'le olan ilişkisi görülmeye değerdi. Çeke çeke kulağını uzattığını söylerdi hayvanın. Pehlivan gibi güreşirlerdi her fırsatta. Demek ki onun yanında olmayı tercih etmiş. Üzüldüğümü söyleyemem. Zira son zamanlarda yemeğini verirken dişlerini gösterip hırlar, korkuturdu bizi. Keyfi yerinde olsun, bizden uzak dursun. Fifi öyle mi ya, ağzından kemiği alınsa bile sesi çıkmıyor. Gelen misafir çocuklarının gözdesi.

İşler tamamlandıktan sonra verandada güzel bir kahvaltı sofrası hazırlıyoruz kendimize.  Tertemiz yayla havasında kuş seslerini dinleyerek yapılan kahvaltı oldukça keyifli geçiyor. Bu esnada ilaçlama firmasından geliyorlar. Her ay en azından bir kez yapılan ilaçlama havaların ısınmasıyla birlikte önem kazanıyor. Börtü böcekler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı yavaş yavaş.

Kahvaltının sonunda misafirler gelmeye başlıyor. Tarkan dışında başka destek elemanı yok bugün. Servisi onunla birlikte yapacağız. Eşim ben yardım ederim dese de yorulmasını istemiyorum. Tarkan, çay kahve ve ekmek işlerine bakar, masaları toplayıp silerse bu işin üstesinden geleceğimizi umuyorum. Aynı anda üç beş masa misafir gelmesi durumunda elimiz ayağımıza karışır korkusu da yok içimde desem yalan olur.

Korktuğum başıma gelmiyor. Sanki ayarlanmış gibi, güne ve akşama yayılıyor misafirlerin gelişi. Hiç boş kalmıyoruz. Önce soğuk siparişlerini alıyor, onlar mutfakta hazırlanırken gelen misafirlere yer gösteriyor, servislerini açıyorum. Tarkan eksildikçe yukarı tabak, bardak, çatal bıçak takımlarını çıkartıyor. Menüden sıcak, ara sıcak ve içecekler seçilirken diğer masaların eksikliklerini not ediyorum. İçecek servisinden sonra soğuklar taşınıyor. Boşalan tabak ve bardakları Tarkan indiriyor aşağı. Daha sonra sıcaklara sıra geliyor. Aşkın Şef hazırladığı sıcak siparişlerini kapıp servis etmeye çalışıyor. Bazen elinden alıyorum, bu benim işim deyip. Ara sıra çoktan çıkmış oluyor yukarı. Ayşe Hanım elinde çay tepsisi yukarı servise çıkmaya çalışıyor, görür görmez elinden alıyorum. Onun mutfakta çok işi var. Elemanların bu gayreti ve kendinden ortaya çıkan işbirliği mutlu ediyor beni. Şakalaşıyoruz mutfakta. Taş Ev'de tam aradığım ahenk oluşuyor bir anda.

Taş Ev'in bütün mekanları değerlendiriliyor bugün. Hafif serinlik ve gölgeden hoşlanan misafirler verandayı, kış güneşinin keyfine varmayı isteyen misafirler terası, şehir manzarasının tadını çıkarmak isteyenler  ise salonda oturmayı tercih ediyor. Gelen bütün misafirlere özel ilgi göstermem işe hakimiyetimi arttırıyor. Tarkan da güzel iş çıkarıyor. Ne bir tabak ne bir bardak kırılıyor. Hesaplar karışmıyor, siparişler zamanında masalara geliyor. Yemeklerin lezzeti tüm misafirlerin dilinden düşmüyor. Taş Ev'e ilk kez gelen misafirlerin yazın çok güzel olur burası söylemlerini, şurasını burasını genişletin önerilerini saygıyla dinliyoruz.

Misafirlerden biri ile aynı üniversiteyi bitirmişiz. Çalıştığımız şantiyeler, şirketler, meslek yaşantımız ile ilgili pek çok ortak nokta yakalıyoruz. Sohbet uzadıkça uzuyor. İşimin yoğunluğu nedeniyle mecburen ayrılıyorum yanlarından.

Akşam yemeğine geçen gün gelen İtalyan misafirlerimiz geliyor. Birkaç kelime İtalyanca konuştuğumu bildiklerinden kendi dillerinden konuşuyorlar benimle. Onları güzelce ağırlıyoruz. Aşkın Şefin meşhur mantarlı bonfile sotesini öneriyorum. Bayılıyorlar. Son olarak İtalyan'a eşimin hazırladığı aslında bir İtalyan tatlısı olan Tiramisu öneriyorum. Tereci bizim tereyi beğenecek mi merak ediyorum. Meyve yemeyi tercih ediyor. Geceyi mutlu sonlandırıyoruz.
    

25 Mart 2017 Cumartesi

PAPATYA

24/03/2017 Cuma, Tire

Dün gece dönerken vermiştim kararımı. Tecrübeyle sabit, her kim ki kendini ben şöyleyim, ben böyleyim, bu işi ben iyi bilirim diyorsa o kişi kocaman bir sıfırdır, uzak durun. Bu işin yürümeyeceği zaten belliydi. Neymiş, ben egomu tatmin ediyormuşum. Ha şunu bileydin. Daha ne kadar tahammül edebilirdim ki bu trajik komediye. Geç vakitte bankacıları uğurladıktan sonra kapıya ilk çıkandı o. Ayrılmadan önce son kontrolleri yaparken masanın silinmediğini, olduğu gibi bırakılmış olduğunu gördüm. Aldım elime bezi, masayı silmeye başladım. Gecikince merdivenden yukarı çıktı, "Ben yaparım niye siz yapıyorsunuz?" demek zorunda kaldı. Elimdeki bezi masaya koydum. Yanıma geldi, "Ben yarın temizlerim." dedi. Her işi yarına bırakmak tembelliğini ele veren bir özellikti aslında. Aldım bezi tekrar elime, sinirlenmeye başladım. "Masa bu şekilde bırakılır mı hiç?" dedim. Sesimin tonu yükselmeye başlamıştı. "Unutmuş olamaz mıyım? Sizin unuttuklarınızı saysam.." diye cevap verince atışmaya başladık. "Bak evladım, burada patron benim, sen beni yargılayamazsın." dedim. "Ben de insanım, kimseye kendimi ezdirmem, bu şartlar altında çalışamam." deyince içimden "Allah razı olsun" demek geldi. Kendimi tutup "Tamam o zaman nasıl istersen, bahtın açık olsun." dedim. 

Yarın gelmezse ne olacak diye endişe duymak yerine büyük bir hafifleme hissettim. Sabahları onu aldığım yere her zamankinden önce gelmiş. Yelkenleri indirmiş gibiydi. Arabaya binerken "Günaydın." dedi. Umursamaz bir tavır içinde kısık sesle "Günaydın." dedim. Yolumuz üzerindeki kasaba uğradım, siparişlerin hazırlanması zaman alacak görünüyordu. Sonra gelip alacağımı söyledim. Tekrar hareket ettik. Ayşe Hanım her zamanki köşesinde gelmemizi bekliyordu. Yol boyunca hiç konuşmadık. Ayşe Hanım mutfakta işine koyuldu. O ise yukarı çıkıp beni şaşırtan bir tempoda çalışmaya başladı. Her öğlen çalışmaya başlamadan önce adet haline getirdiği kahvaltı törenini bile es geçti. Sigara bile yakmadan işe başladı. Salonu süpürüp, paspasladıktan sonra sobanın küllerini döktü. Oysa o kadar keyfi çalışırdı ki. Önce çay ocağında demliğe çay koymakla başlardı işe. İlk zamanlar misafir için yaptığını düşündüğüm bu hazırlığın aslında kendine olduğunu sonradan anladım. Bu arada avluda bir sigara yakar, arkasından kendine kahvaltı hazırlamaya koyulur, çayın demlenmesiyle birlikte kahvaltısını yapar. Gelişi güzel yaptığı temizlik sadece beş dakikada biterdi.

Ne yaparsa yapsın ilgilenmeyecektim. İçeriden çay istedi. Konuşmaktan kaçınarak çay koyduğumuz büyük şeffaf plastik bidonu uzattım. Teneke kutuyu doldurduktan sonra nezaketle bana geri uzattı. Aşkın Şef gelene kadar onu hiç muhatap almadım. Buna daha fazla dayanamadı, yanıma geldi, "Ay başından sonra ben ayrılayım." dedi. "Yok, sen ay başını bekleme, ben senin tam ay maaşını vereyim, hemen ayrıl." dedim. Bu benim meslek hayatında edindiğim bir tecrübeydi. Bu aşamadan sonra her dakikası bize zarar verebilirdi. Misafirlere ters davranabilir, nahoş durumlarla karşılaşabilirdik. Ağzından çıkanı kulağı duymayan biriydi zaten. Geçenlerde terasta eşiyle telefonda yaptığı küfürlü ağız dalaşını sadece salondaki misafirler değil bütün şehir dinlemişti.

"Peki o zaman." dedi. Aşkın Şef geldikten sonra aldığı avansları düştükten sonra kalan parasını saydım eline. İtiraz etmedi, itiraz edecek bir durum yoktu zaten. Çalışmadığı bir haftanın parasını da vermiştim. Hayır ben çalışacağım deseydi, verdiğim paranın iki katını teklif edecektim. "Hadi seni şehre bırakayım." dedim. Arabaya atladığımız gibi yola koyulduk. Çarşının içinde kendisini bırakmamı istedi. Onu bıraktıktan sonra kasaba uğrayıp hazırladıkları siparişimi aldım. Küçük pazardan alacağım fazla bir şey yok. Sadece yeşil biber getirmemi istemişti şef. Pazarın kurulduğu dar sokakta tezgahlara baka baka ilerliyorum. Sol taraftaki tezgahta aradığım biberi görüyorum. O da ne? Biberin üzerindeki etikete gözlerimi alıştırmaya çalışıyorum. Kilosu 12 TL ya fırlamış. Sadece o mu? Her şeyin fiyatı artıyor. Kasap et çeşitlerinin fiyatını arttırmış, ekmek bile zamlanmış.   

Yaylaya dönünce sırtımdan kilolarca yükün kalktığını hissettim. Diğer çalışanlar da bu gelişmeden oldukça memnun görünüyordu. Sadece bana değil onlara bile saygısızca davranmış. Salondaki dağınıklık ortadan kalktı. Sürekli ertelenen camlar silindi. Pırıl pırıl bir güneş, ideal hava sıcaklığı neşemize neşe kattı. Bahçeden önceden kesilmiş ağaç kütükleri ile sobada tutuşturmak için dal parçaları toplayarak akşama hazırlık yaptım. Öğlen gelen hanım misafirler verandada oturmayı tercih etti. Verandaya açılan kapıyı yakında açarız artık.

Çevremiz iyice yeşillenmeye başladı. Ayşe Hanım, neşe içinde bahçeye diktiği sarımsakların filizlendiği haberini veriyor. Bahçede dolaşırken her yerin papatya çiçekleri ile süslendiğini fark ediyorum. Ne kadar canlı duruyorlar... Bana göz kırpan bir papatyanın eğilip fotoğrafını çekiyorum.