KATEGORİLER

15 Aralık 2020 Salı

ÇOCUKLUĞUMUN KOMŞULARI # 5


Yine aynı sıradan devam edelim. Horoz Nuri'nin yanındaki evde Tireli bir ana kız yaşardı. Adını hatırlamadığım yaşlı kadın, kara kuru, altında çiçekli bir pijama, ayağında terlikle dolaşan biriydi, genellikle kapı önünde dikilir, bazen evlerinin önünü süpürürdü. Kızını akşam saatlerinde gelen taksiye binerken görürdük. Tombul, aşırı makyajlı, siyaha boyanmış saçlarıyla orta yaşlarda bir kadındı. İşten dönüş zamanını hiç hatırlamıyorum, muhtemelen bizim uykuda olduğumuz saatlere denk gelirdi. O zamanlar pavyon denilen gece kulüplerinden birinde çalışırmış. Ara sıra yabancı adamlar da gelirdi evlerine. Mahalleli ile bir iletişimleri yoktu. Kimse kimsenin işine de karışmazdı bizim mahallede.

Bir üstteki ev tipik dulhane evlerinden biriydi. Bahçesine merdivenle inilen bu evde Raym'anım (Rahime Hanım) Teyze otururdu. Onun da kocası çok önceden ölmüştü. Yalnız yaşardı ama çocukları sık sık ziyaretine gelirdi. Sessiz, sakin, sevilen komşularımızdan biriydi. 

Raym'anım Teyzenin yukarısında lakabı adını bastırmış neşeli teyzeyi hatırlıyorum. "Elma Şekeri" diye bilinirdi. Elmacık kemiklerine bolca sürdüğü allıktı bunun sebebi. Sessiz bir kocası ve artık evlenme yaşını geçmeye başlamış, devlet dairesinde çalışan kara kuru bir kızları vardı. Mini etek modasının başladığı yıllarda etek boyunu kısaltması ona bakış açımızı değiştirmemişti. İki kuru bacağının hiçbir albenisi yoktu. Fakat ara sıra onu ziyarete gelen bir arkadaşı vardı ki, mankenlere taş çıkartacak cinstendi, onu unutamam. İnce naylon çorap giymiş bacaklarını sergileyen süper minisiyle sokağın başından göründüğü andan itibaren bütün mahallelinin bakışlarını bir mıknatıs gibi üzerine çekerdi. 

Çocukken çok yemek seçerdim, annem bu huysuzluğuma karşı çoktan teslim bayrağını çekmişti. Özellikle yaz aylarında hiçbir sebze yemeğini ağzıma koymaz, öğünleri sana yağında pişirilen yumurtayla geçirirdim. Fakat abur cubura çok düşkün olduğumu söylemeliyim. Midem şerbetlenmişti bu pisboğaz beslenme şeklime. Mesela elime para geçtiğinde gider şambali dediğimiz, üzerinde bir sıra yer fıstığı monte edilmiş şerbetli hamur tatlısını alır, onu yedikten hemen sonra sokağımıza giren Turşucu Yaşar Ustaya kayıtsız kalmazdım. Dört bisiklet tekerlek üzerine oturan camekanlı el arabasında, biri lahana, diğeri badem dediğimiz körpe salatalığın (İstanbullular buna hıyar der) olduğu içi turşu suyu dolu iki plastik kovayı yerleştirmiş beyaz önlük giyen bir seyyar satıcıydı Yaşar Usta. Kovaların içinde birer plastik torba içine koyduğu buz kalıpları turşu suyunu iyice soğuturdu. "Yaşar Ustanın Florya Turşusu geliyoooor." dediğinde gözlerim parlardı. Genellikle lahana turşusunu tercih ederdim ama lahana parçalarıyla tıka basa doldurulmuş cam bardağın içine kepçeyle ilave ettiği turşu suyu miktarı azaldığı için üzülürdüm. Bu yüzden hızımı alamayıp, üstüne cila niyetine turşu ücretinin yarısını ödeyip bol acılı bir bardak sade turşu suyu içerdim. Mahallemizin seyyar satıcıları da bir nevi komşularımız sayılırdı.

Biraz daha yukarı çıkalım. Elma Şekeri teyzeye komşu Bekir'lerin ailesi sokağımızın düzgün nitelikli ailelerindendi. Nedense sık sık mevlut okuttukları kalmış aklımda. Bekir'in annesinin adı şu an geldi aklıma. Evet, Nimet Teyze, ufak tefek, güler yüzlü biriydi. Babası da sakin bir beydi, kavga ve gürültülerinin olmadığı nadir komşularımızdan biriydi onlar. Büyük kızları Kevser evlenmiş ve hemen ardından bir çocuk doğurmuştu. Bekir'e gelince... Bizden birkaç yaş büyüktü. Eşrefpaşa Lisesine giderdi ancak yıllarca dikiş üzerine dikiş atardı. Aynı sınıfı iki kez okuyan öğrencilere çift dikiş yaptı denirdi o zamanlar. Alaycı bir ifadeyle de "Sağlamcı gidiyor" denip kafa bulunurdu. Yine onun gibi lisede tekleyen bir üst sıradaki komşumuz Erdal yüzünden Eşrefpaşa Lisesine göndermek istememişti annem. Adı haşarılıkta kötüye çıkmış bir liseydi o zamanlar. Oturulan semtteki okullarda okuma zorunluluğu, okul aile birliklerine yardım yapıp ayrıcalık elde edebilecek kadar mali durumumuzun müsait olmaması sebebiyle ne Atatürk Lisesi, ne de Namık Kemal beni kabul etmemiş, burnumuzu sürte sürte Eşrefpaşa Lisesinin yolunu tutmuştuk. Sonunda gecikmeli de olsa liseyi bitirmişti bizim Bekir. Ödül olarak kendisine bir Bisan bisiklet alındı. Tip itibarıyla ufak tefek bir çocuktu. Bisikletin selesine dahi oturamıyordu ama onu sürmesini iyi öğrenmişti. Bisikleti olmayan bizim gibi çocuklara turu yirmi beş kuruş kiraya verir harçlığını çıkarırdı.    

14 Aralık 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 69


Ağaç Ev Sohbetlerinin 69. Hafta konusunu Uçun Kuşlar / Makbule Abalı belirlemiş. Sevgili Deeptone tarafından organize edilen bu etkinlikte bu hafta iyi başlayıp kötü biten ilişkilere, evlilikte ayrılık ve boşanmalara değineceğiz. Bu konuda benim düşüncelerimi aşağıda okuyabilirsiniz, diyecek sözü olanların fikirlerini özgürce ifade edebileceği Ağaç Ev Sohbetlerine katılımlarınızı bekliyoruz.

*** Evlilikte Boşanma ve Ayrılıklar ***

Çok sayıda düşünür ve yazar evlilik üzerine bir çok özlü sözler sarf etmiştir ama içlerinde bana en anlamlı geleni Jane Austen'in

"Evlilikte mutluluk, tamamen bir şans işidir."

sözüdür. Bazı çiftler evleninceye kadar kendilerini olduklarından farklı gösterirler. Önceleri kaybetmek kaygısıyla birbirlerine karşı son derece saygılı, ilgili ve dikkatli davranırken evlilik cüzdanını ceplerine koyduktan sonra gerçek yüzlerini çıkartırlar ortaya. Ruh ikizimi buldum diyerek rüya aleminde gezen bu insanlar, geçim derdine düşüp üzerlerine aldıkları sorumluluklarla yüzleştikleri vakit, büyük hayal kırıklığına uğramakta ve kısa bir süre sonra yollarını ayırmak zorunda kalmaktadırlar. Bu yüzden doğru bir beraberliğin tesisi için ilk şart dürüstlük ve karşılıklı güvendir.  

Evliliğin sürdürülmesinde diğer bir husus çiftlerin bu kurumdan ne beklediğidir. Eskiden beri toplumun kadına ve erkeğe yüklediği, aynı zamanda bütün dini inançlar tarafından da desteklenen bazı sorumluklar var. Erkek evin geçimini ve güvenliğini sağlar, kadın ev işlerini ve çocukların bakımını üstlenir. Ne yazık ki aynı düşünce birçok kesimin zihninde hala büyük yer işgal ediyor. Bu tür köhneleşmiş algıların esiri olan toplum kesimlerinde taraflardan birinin sorumluluğunu yerine getirmedeki yetersizliği doğrudan ya da dolaylı yollardan boşanma nedeni olabilmekte. Çağdaş toplumlarda eşler evin idaresinde iş bölümünü kendi aralarında yaparken bunu bir görev anlayışı içinde sürdürmeksizin karşılaşılan sorunlara el birliğiyle katkı sunmaktadırlar.

Ayrılık ya da boşanmayla sonuçlanan evliliklerin muhtelif nedenleri vardır. Ataerkil aile düzeninde özellikle kadının ekonomik özgürlüğe sahip olmadığı hallerde evlilik kurumu devam etse de kadın için bu birliktelik işkenceye dönüşmekte. Toplumun eğitim seviyesinin yükselmesiyle birlikte kadının iş hayatına daha büyük oranlarda katılması, kadına kendi malı gözüyle bakan cahil erkeğin gurunu kırmakta ve bu durum, kadına şiddet olaylarına, cinayetlere sebebiyet vermektedir. "Davul dengi dengine" diye bir sözümüz vardır. Eğitimli bir kız eğitimsiz ağanın oğluyla evlenmemelidir. Evlenseler bile bu evlilikten hayır gelmez. 

Evlilik teraziye vurulduğunda artısıyla eksisiyle, her şeye rağmen iyi bir şeydir. Yeter ki çok fazla beklenti içine girilmesin. Çiftler bu kurumda aynı karakter yapısında olmak zorunda değil. Hatta farklı becerilere sahip olmaları birbirlerini tamamlamak adına daha iyi sonuç verir. Büyüklerimden birine sormuştum, bunca yıllık evliliğinizin sırrı nedir, diye. Birimiz sinirlenip söylendiğinde diğerimiz susar onu dinlerdi, demişti. Gerçekten ilişkilerde önemli bir noktadır bu. Günlük hayatımızda işimize, arkadaşımıza ya da kendimize kızarız bazen. Evde eşimizden acısını çıkartmaya kalkar, durduk yere huzursuzluk çıkarırız. İşte böyle bir durumda karşılık vermek yerine susmak, alttan almak altın değerindedir. Bir süre sonra hatasını anlayan eş yaptığı yanlışı fark edecek gidip karşısındakinin gönlünü alacaktır.

Sonuç olarak ayrılma ve boşanmaya sebebiyet veren daha pek çok nedenden söz edilebilir. Bunlardan biri de aile büyüklerinin çiftler arasındaki ilişkinin içine burnunu sokmasıdır.  Sanılanın aksine evlilikte aşkın önemi yoktur. Çocuk sahibi olmak evlilikte çiftleri birbirine bağlarken aşk dediğimiz şey bir saman alevi gibi yanar, ve kısa bir süre sonra sönüp gider. Evliliğin temelinde güven, saygı ve sevgi vardır. Bunlardan en az biri zedelenmişse kurum hasar görmüştür. Depremde hasar görmüş binaları güçlendirebilirsiniz ama dışarıdan gelen hiçbir kuvvet yara almış bir ilişkiyi düzeltemez. İyi bir evlilik mutluluk getirir, doğru kişiyi bulduğunuza inanıyorsanız ilişkiyi koruyabilmek için ona güveniniz, saygınız, sevgi ve hoşgörünüz eksik olmasın.

13 Aralık 2020 Pazar

ÇOCUKLUĞUMUN KOMŞULARI # 4

Bir üstteki ev bizimkilerden biraz farklıydı. Bahçesine fazladan bir, iki oda ilave edilmişti. Muhtemelen daha fazla kişi yaşıyordu bir zamanlar. Ama ben çocukken Nuriye, oğlu ve torunu yaşardı sadece. Nuriye'den bahsetmeye başlarken gülümsememe engel olamıyorum. Değişik bir tipti. Seksen yaşlarında falandı yanılmıyorsam. Zayıf, uzun boylu, yüzü ve elleri kırışıktı ama yürüyüşü dimdikti. Elinde bir değnekle dolaşmayı severdi. Genellikle onu sokakta, üzerindeki pejmürde bir pardösü ile hatırlıyorum. Gevezeydi, yoldan geçen herkese laf atardı, argo, kaba ve küfürlü bir ağzı vardı. Hayır, aslında kadının kötü bir niyeti yoktu, hayatı tiye alan, öylesine eğlenceli bir tipti. Önüne gelene ayıp kelimelerle lakap takardı ama kimse aldırış etmezdi ona. Sataştığı kişilere şöyle bir bakar, tepkisini ölçer, herhangi bir karşılık almadığı zaman muzipçe gülerdi gözlerinin içi. Ben uslu, öyle kavgaya dövüşe karışmayan kendi halimde bir çocuktum. Beni her gördüğünde "kibar ..." diyerek takıldığında utancımdan yerin dibine girerdim. Torunu Horoz Nuri, kavgacı, zayıflıktan neredeyse kemikleri sayılabilen bizim yaşlarda bir çocuktu. Pek arkadaşlık etmezdim onunla. Annesi ya ölmüştü ya da eşinden boşanmıştı. Ailenin geçimini sağlayan babası sessiz, sakin bir adamdı, sabah gider, akşam gelirdi. Nuriye öldükten sonra bahçedeki odayı iki delikanlıya, kiraya verdiler. Liseye başladığım yıllar çevrem hep devrimci gençlerden oluşuyordu. Bu yeni kiracı gençler ise ilk tanıdığım ülkücülerdi, diyebilirim. İşten döndükleri vakit, takıldıkları mahalle bakkalının önünde ara sıra sohbet ederdik. Sağ sol çatışmaları iyice artmıştı. Her gün sağdan soldan birçok kişi öldürülüyordu. Hilal bıyıklı olanı, bir gün, "Süleyman'ı denedik, Ecevit'i denedik, bir de Türkeş Babamızı deneyelim bakalım ne olacak?" dediğinde bu sözleri bize küfür gibi gelmişti.  

İkindi vakti, güneş çekilir çekilmez rahle ya da tokmak dediğimiz ahşap oturaklar kapıların önüne dizilirdi. Bütün kadınlar, çocuklar yerlerini alıp heyecanla çiğdemciyi beklerdik. Çok geçmeden sesi duyulurdu. "Çiğdem çekirdek, çuvalı yirmi beş" Sokağın başında üç bisiklet tekerleği üzerine bir camekanın monte edildiği arabayı süren orta yaşlı adamı görür görmez annelerimizden aldığımız bozuk paralarla onu beklemeye koyulurduk. Satıcı, kapımızın önüne geldiğinde, yirmi beş kuruşa bir küçük çay bardağı çiğdem çekirdeğini önceden eski gazeteleri bükerek hazırlamış olduğu külah ya da fişek dediğimiz kağıtlara doldururdu. En sevdiğim saatlerdi günün o saatleri. Bütün mahalleli anlaşmış gibi kapılarının önünde bir yandan çekirdek çitlerken gelen geçeni seyreder, tanıdık birini gördüklerinde ayaküstü sohbete dalar ya da komşular karşılıklı birbirlerine laf atardı. Önceleri tamamen Giritçe yapılan bu sohbetler, yaşlılar birer birer ölünce zaman içinde Türkçe' ye dönüşmüştü. Fakat yine de çocukların duymasını istemedikleri konularda Giritçe konuşmak büyüklerin iyi bir kaçış yoluydu. Bir gün ısrarla ağızlarından çıkan "mimilis" sözcüğünün anlamını sormuştum anneme. O da sonunda pes edip, "sus, duymasınlar" demek, dedi. O vakitten sonra artık başlarına musallat olacak, ne zaman "mimilis" çıkarsa ağızlarından, bizden sakladıkları şeyin ne olduğunu inatla öğrenmeye çalışacaktım.

Akşam ezanı okunduğunda evlere kapanma vaktinin geldiğini anlardık. Özellikle yaz akşamları yapılan bu çiğdem seremonilerinin son aşamasında, herkes oturduğu rahlesini evlere taşır, kadınlar ellerine aldıkları çalı süpürgeleriyle çekirdek kabuklarını yerde bir tane bırakmayacak şekilde süpürür, temizlerlerdi.     

12 Aralık 2020 Cumartesi

ÇOCUKLUĞUMUN KOMŞULARI # 3


"De gidi günler de" derdi eskiden büyüklerimiz, eski günleri aklına gelince. Ben de o moddayım. Doğduğum evin aşağı sırasındaki komşularımızdan sonra, karşı tarafa geçmeden, şimdi yukarı doğru ilerleyelim. Bitişik evde oturan komşumuz Fatma Ablamızı çok iyi hatırlıyorum. Karşımızdaki sarışın Fatma Ablayla karıştırmamak için "Kara Fatma" derdik ona. Bir yandan da üzülürdük, çünkü "karafatma" evlerimizin mutfak ve kilerlerinde eksik olmayan böcekgiller familyasına ait, karanlık ve loş yerlerden hoşlanan tombul, tiksindirici böceklerinden birinin adıydı aynı zamanda. Haksızlıktı bu Fatma Abla'ya. Esmer tenli, dudağının altında iri bir beni olan, lise mezunu dünyalar iyisi bir insandı. Çocukluğumun lise mezunları bugünün üniversite bitirmişlerinden daha bilgiliydi ve çevrelerinden daha çok saygı görürlerdi. Yaz mevsiminde kapısının girişindeki serin holde sandalyesine oturur, Türk yazarlarının romanlarını okurdu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban romanını ondan duymuştum ilk kez. Fatma Abla dışında çevremde kitap okuyan başka birini görmedim diyebilirim. Annesi ölmüştü. Benden, on beş yaş kadar daha büyüktü sanırım. Çocuk yaşından beri ailesinin bütün yükünü sırtlanmıştı. Adının aklımdan silindiği babasına, ağabeyine ve iki oğlan kardeşine bakıyordu. Ağabeyi üniversiteyi bitirip evlendi, Ziraat Fakültesinde profesör oldu. Sonra babasını kaybetti. Diğer kardeşlerinden Hasan ve İbrahim de kendilerine sağlam birer iş bulup evlendiler ve evden ayrıldılar. İbrahim Abiyi çok severdik, bazen kapının önüne ip gerip voleybol oynadığımızda bize katılırdı. Bazen de sokakta oynadığımız futbol maçlarında hakemimiz olurdu. Komşumuz Fatma Ablayı her andığımda arka bahçelerindeki erik ağacı gelir aklıma. Büyük bir ağaçtı. Üzerinde sarıdan turuncuya çalan kayısı eriği yüklü dallar bizim evin bahçesine sarkardı ama biz onlara dokunmamak konusunda tembihliydik. Fakat Fatma abla o canım eriklerden tabak tabak bize ikram eder, bunlar sizin, "göz hakkı" derdi. Bu muhteşem meyveye Kayısı eriği denmesinin sebebi harika lezzetinin yanı sıra çekirdeğinin etinden kolayca ayrılmasıydı. Bizim evle birlikte aynı müteahhit yıkmıştı onların evini, ve söküp atmıştı o güzelim ağacı. O zamandan beri o kadar lezzetli erik yemedim desem yeridir. Yıllar sonra yalnızlık canına tak deyince kendinden daha yaşlı bir adama varmıştı. Bir süre sonra kocası olan adam da öldü, apartman haline dönen eski evine geri geldi. Hala annemin kapı komşusu. Yetmiş yılı aşan bir komşuluğu hayal edebiliyor musunuz?

Bir üstteki kapı iki yaşlı kardeşin yalnız yaşadıkları bir eve aitti. Anneleri Adile Hanım sanırım ben doğmadan önce ölmüştü. Hani geçen bölümde bahsettiğim aklını yitirmiş yaşlı ninenin kapı kapı dolaşıp "Adilanum öldü mi?" dediği, Adile Hanım'dan bahsediyorum. Garip bir yaşantı sürüyordu bu yaşlı adamlar. Mustafa evin reisi gibi alışveriş yapardı. Bir yerde çalışıyor muydu, yoksa emekli mi olmuştu hatırlamıyorum. Ağabeyi Ali, ise pek çıkmazdı evden. Temizlik, yemek yapma işi ondaydı. Yaz kış kapısının önüne çıkardığı mangalı yakmakla uğraşırdı. Konuşmayı pek sevmeyen içine kapanık bir tipti. Günlerden bir gün mahalle büyük bir olayla sarsılmış, mahallenin bütün kadınları toplanıp Ali'yi linç etmeye kalkmışlardı. Başta ne olduğunu anlamamıştım. Önceki bölümlerde bahsettiğim dip komşumuz manav Hasan'ın küçük kızı Cazibe'yi hatırlarsınız. Henüz üç beş yaşlarındaki bu küçük kızı çikolata vereceğim diye kandırıp evine almış. Küçük Cazibe komşularında gördüğü erkek bebeğin cinsel organıyla Ali dedesininkiyle mukayese edip "Ali Dedeninki bebeğinkinden daha büyük" deyiverince, kızılca kıyamet kopmuştu. Daha sonra polislerin geldiğini, zabıtların tutulduğunu hatırlıyorum. Bu olaydan sonra kimse bakmadı ihtiyarların yüzüne. Zaten kısa süre sonra Ali, arkasından Mustafa göçtüler bu cihandan. Evlerinin akıbetini bilmiyorum, zira bildiğim kadarıyla kimseleri yoktu.

11 Aralık 2020 Cuma

ÇOCUKLUĞUMUN KOMŞULARI # 2


Düşündükçe canlanıyor hatıralar... Dip komşumuzun adını şimdi hatırladım, Hasan'dı evet, Manav Hasan. Coşkun'un küçük kız kardeşi vardı bir de, onu da unutmuşum. Adı Cazibe'ydi. Biz ilkokula giderken henüz iki üç yaşlarında bir çocuktu o. Cazibe'nin maruz kaldığı çirkin olaya daha sonra değineceğim. Onu zaten sırf o olay aklıma geldiği için hatırladım. Neyse, kaldığım yerden devam edeyim. Bütün evlerin cepheleri rengarenkti. O zamanlar akrilik, sentetik dış cephe boyaları yoktu. Ya kireci söndürdükten sonra sulandırıp bir fırça yardımıyla beyaz renge boyanırdı evler, ya da toz boyalar sulandırılarak farklı renkler elde edilirdi. Bir aşağıdaki kireç badanalı o evlerden birinde dünyada yaşayan bir kimsesi kalmamış, kırışık yüzlü yaşlı bir nine vardı. Kocasını hiç görmedim. Yaşlı kadın ömrünün son demlerinde iyiden iyiye yitirmişti aklını. Bazen öğlen vakitleri, bazen de akşama doğru evlerin kapılarını teker teker çalar, "Adilanum öldi mü?" diye sorardı. Onun bu sözü aklımdan hiç çıkmamış, dilime pelesenk olmuştu. Lisede Alper Tunga Destanı'ndan bahsedilirken, sorduğu soruyu Alper Tunga'nın sagusuyla (ağıt) eşleştirip "Issız acun kaldı mu?" diyerek peşine ekler, eğlenirdim. Adile Hanım, çok önceden ölmüştü tabii. Ama ninemiz her Allah'ın günü kapıları çalmaya devam eder, çok sevdiği komşusunun öldüğüne bir türlü inanamazdı. Biz çocuklar alışmıştık bu hadiseye. Yaşlı kadın kapımıza gelip yine aynı soruyu sorduğunda "Öldi" derdik. Zavallı bu cevabı alınca iyice bastonuna abanır, kuruyan gözleri buğulanır ve bizim anlamadığımız bir dilde, "O theos na ma se voithiksi"* diyerek kendi kendine söylenir, ağıtlar yakardı.

Sokağımızı kesen ilk ara sokak alttaki caddeye açılırdı. Kürt mahallesi denilen bu bölgeye inmemiz büyüklerimiz tarafından kesinlikle yasaklanmıştı. Bunun sebebini sormak aklımıza gelmemişti o zamanlar ama bu yasak, Kürtler hakkında ilk olumsuz algıyı oluşturmuştu küçük beynimizde. Belki çocukları kaçıran ve onlara kötülük yapan kimselerdi onlar. Sokağın köşesinde Saime Hanım teyzeler otururdu. Kocası ölmüştü, biri evli olmak üzere yetişkin dört çocuğu vardı. Evli olan kızı Necla Teyze, kocası Ali Amcayla birlikte yine sokağımızdaki başka bir evde otururdu. Onlardan daha sonraki bölümlerde bahsedeceğim. Küçük kızı Bedriye, gelinlik çağa gelmiş uzun, düz sarı saçları olan bir kızdı. Büyük oğlu Samim hafızamda fazla bir iz bırakmamış ama yirmili yaşlardaki küçük oğlu Sedat'ı unutamam. Çok güzel saz çalardı. Necla Teyze'nin ikinci çocuğu, Saime Hanım teyzenin torunu, Mustafa'yla samimiydik. Bu aile Tatar kökenli olduğu için onlardan "Tatar Necla", "Tatar Mustafa" diye bahsedilirdi. Tamamı Girit kökenli komşularımızın arasına nasıl girdiklerini bilemiyorum. 

Biraz ileride birkaç ev daha vardı fakat orada oturanlarla sanki görünmez bir duvar örülmüştü aramıza. Onlar hakkında bildiğimiz tek şey muhacir olduklarıydı. Mübadele sırasında Balkanlardan gelen ve bizim "Macır" dediğimiz bu insanlar hakkında çok fazla şey bilmezdik. Kadınlarının giydikleri sadece yüzlerini açık bırakan kara çarşaflar tuhaf gelirdi bize. Bu tarz giyinmelerinin sebebi bir tarikata bağlı olduklarından değil, geldikleri yerin kültürüyle ilgiliydi. Sütçülük yapıyorlardı, eve süt lazım olduğunda annemizin verdiği tencereyi alıp kapılarına giderdik. İnekleri evin arkasındaki o küçücük bahçede miydi? Kaç inekleri vardı, bilmezdik. Geçen yıl evlere servis yapan yaşıtım bir sütçüyle tanıştım. Sohbet sırasında yıllar önce aynı sokakta oturduğumuz çıktı ortaya. Bize "Macır" derlerdi, dediğinde o günleri hatırladım, "Babanın da çok sütünü içmişizdir o zaman." dedim. 

Sokağımızın sonu beton yol dediğimiz caddeye çıkardı. Oradaki ihtiyar bakkal dedemin arkadaşıydı. Dedemin her zaman beni alıp götürdüğü Küçük İhsaniye Camisinde sık sık karşılaşırdık. Bu yüzden beni bir başka severdi. Hacca gidip geldiğinde yeni adetler çıkarmıştı. Bakkal dükkanına yaklaştığımda pür dikkat beni izler, şaşırıp sol ayağımla içeri girdiğimde, dışarı çıkartır yeniden sağ ayağımla dükkana adım atmamı isterdi. Dükkanın bereketi kaçarmış! Bir de alışkanlıkla söylediğim "Rüstem Dede" şeklindeki hitap tarzıma bozulurdu, "Bana artık Hacı Dede diyeceksin." derdi. Bu zorlamalar bir süre sonra iyice canımı sıkmaya başlamıştı. 

* "O theos na ma se voithiksi" Giritçe, "Tanrım bana yardım et" 

10 Aralık 2020 Perşembe

ÇOCUKLUĞUMUN KOMŞULARI # 1


Yarım yüzyıl öncesine gidiyorum. Padişah Abdülhamit'in Girit'ten gelen dullara tahsis ettiği, dedemin her iki yanına diktiği, bana birer nöbetçiyi andıran çam fidanlarının arasında kendini korumaya almış, arkasında küçük bir avlusu bulunan, iki göz odalı bitişik nizam evlerden birinde açmışım gözlerimi bir bahar ayında...

Küçükken dünyanın en uzun sokağı gibi gelirdi bana sokağımız. Sağlı sollu birbirine yaslanmış çoğu birbirinin aynı, tek katlı kagir evlerde yaşam mücadelesi veren komşularımızdan bahsedeceğim size. Zaman hatıraları bir sis bulutu gibi örtüyor...

Doğduğum evi merkez alıp aynı taraftan aşağı doğru yol alalım. Dip temel komşumuzun adı silinmiş hafızamdan. One minute, Zeugma aklıma getirdi, Tabii, Zeliha'ydı adı. Babaları Eşrefpaşa Caddesinin bir köşesinde, Şişmanoğlu fırınının tam karşısında tezgah açan bir manavdı. Öyle dükkanı falan yoktu adamcağızın. Metruk bir dükkanın önündeki sahanlığı işgal ediyor olmalıydı. Karısı ev hanımı, sakin sessiz, zaman zaman hastalıklarıyla uğraşan bir kadıncağızdı, onun da adını hatırlayamıyorum. Mahallemizde ailesini geride bırakıp sonsuzluğa ilk yelken açanlardan biriydi. Kızları Saliha, ki herkes ona "Saliko" derdi, sessiz, ürkek bir kızdı. Erkenden kocaya vardı, sonradan bir sürü çocukları oldu. Kardeşi Coşkun, ondan birkaç yaş ufak, boğazını seven, turp gibi bir çocuktu. Okumaya pek yoktu niyeti. Sokakta oyun arkadaşlarımdan biriydi. Bazen onunla birlikte babasının manav tezgahına gider, vakit geçirirdim. Öğleden sonra babası işi ona bıraktığında, Coşkun, tezgahtaki en gösterişli topan patlıcanlardan ikisini kaptığı gibi karşılarındaki fırına götürür, daha sonra elleri yana yana kabuklarını soyup ilik gibi kıvama gelmiş içlerini kaşık kaşık midesine indirirdi. O zamanlar patlıcan, kabak, biber, bamya gibi birçok sebzeyi yemezdim. Üniversiteyi bitirdiğimde ilk kez patlıcanın tadını alınca ilk aklıma gelen Coşkun'un patlıcanları olmuş, neler kaçırdığımı düşünüp hayıflanmıştım kendi kendime. Oturdukları ev, Laz müteahhite verilen ilk evlerden biriydi. 

Sokağımızın henüz asfaltla tanışmamış yolunu kaplayan, hafif bombeli, yüzeyleri aşınmadan dolayı parlak bir hal almış Arnavut kaldırımı iri taşlarını hatırlıyorum. Bahsedeceğim evin hemen tam karşısındaki dikçe yokuş oyun alanımız sayılırdı. Yollar asfaltlandıktan sonra altına kuru sabun sürdüğümüz tahta parçalarının üzerine oturup aşağı doğru kayar, eğlenirdik. Yokuşun alt köşesinde, henüz evlerine şebeke suyu bağlanmamış komşuların su aldığı çeşme başına ellerindeki kovalarla gelen kadınlar birbirleriyle çene çalar, bol bol dedikodu yaparlardı. O zamanlar haline bakıp hüzünlendiğim, bakımsızlıktan mecali kalmamış evlerden biri de Coşkun'ların hemen yanında, hafızamda unutulmaya yüz tutmuş bir evdi. Ensesine yakın yerdeki kısa ak saçları dışında başında tüy kalmamış tıknaz bir adam yaşardı o evde. Yaşlı adamın ölüsünü yıkamak için çeşmenin yanı başına koydukları, odun ateşiyle ısıtılan içi su dolu kocaman kara kazan, uzun yıllar bana hep ölümü hatırlatır. Adamın karısının kaşları tamamen dökülmüştü. Çakır gözlerinin üzerine acemice çizdiği kömür karası bir çift yay kendisini güzelleştireceği yerde onu korkunç bir hale sokardı. Mahallelinin kendi aralarında "Kaşsız Fatma", "Kaş" ya da "Kaşsız" dediği Fatma teyzenin bu lakaplardan haberi olup olmadığını bilmiyorum. Bir de yetişkin, hatta tohuma kaçmış denilebilecek kızları vardı. "Çakır Emine". Gözlerini anasından almış, sarışın, uzun boylu, güzel hatları olan bir genç kızdı. Neden onu isteyen biri çıkmadı diye hep merak etmişimdir. Epey bir zaman sonra dip komşuları, oğulları Arif'e almışlardı Emine'yi. Arif, Emine'nin aksine koca göbekli, kısa boylu ve yaşça kızdan daha küçük biriydi.

Kaşsız Fatma'nın sonradan dünürü olan Orhan Amca'nın nerede çalıştığını bilmiyorduk. Akşamları traktörünü kapılarının önüne çeker, bazen römorkuna bindirdiği mahalle çocuklarına kısa bir tur attırır, onları sevindirirdi. Orhan Amca'nın karısı Şadiye Hanım, her zaman aşırı kiloluydu. Yakın zamana kadar kendisini gördüğüm ender eski komşularımızdan biriydi o. Kalın gözlüklerinin altında yumuşak, gülümseyen bakışları vardı. Son zamanlarında yalnızlığından olsa gerek, anneme yaptığı iflah olmaz gece misafirlikleri unutulur cinsten değildi. Yukarıda Arif'ten bahsettim. Arif'in ağabeyi Ali, yani Şadiye Hanım teyzenin büyük oğlu, bir devlet kurumunda sağlam bir iş bulmuştu kendine.  

* Deep, 572 kelime oldu, biraz aştım, bu seferlik idare ediver:)   

 

BORGEN - DİZİ FİLM

Dizi filmlerle pek haşır neşir olduğum söylenemez. Fakat sevgili DeepTone'un sayesinde bu aralar biraz ilgilenmeye başladım. Kitap mı film mi konulu sohbetimizde sanırım oyumu kitap okumaktan yana kullanmıştım ama Borgen gibi kaliteli dizileri izledikten sonra her ikisinin de değerli olduğunu düşünmeye başladım. Genellikle okuduğum bazı kitapların tanıtımından ziyade bende bıraktığı izleri paylaşmayı tercih ediyorum blogumda. Bundan sonra film ve dizi filmler için de aynı yolu takip edeceğim. Aynı üç yıl kadar önce, Kaplan'da bulunduğum günlerde, izlediğim ilk dizi filmlerden biri olan, dünyaca meşhur uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar'ın hayatını konu alan "Narcos" adlı sekiz bölümlük muhteşem diziden bahsettiğim gibi.  

Bugün ise size Borgen'ı anlatmak istiyorum. Danimarka yapımı politik bir drama dizisi bu. Danimarka'nın ilk kadın başbakanı seçilen Birgitte Nyborg'un yaşadıklarını konu alan başarılı bir yapım. İlk sezonunun on bölümünü bitirdim. Filmde siyasette dönen entrikaların yanı sıra siyaset-medya ilişkileri ve başbakanın ailesiyle yaşadıklarından söz ediliyor.

İlk bölümü izlemeye başladığım andan itibaren ülkemizdeki kısır siyaset döngüsüne ne denli sıkışıp kaldığımızı, medya denilen organın gelişmiş bir ülkede ne kadar etkili olduğunu fark ediyorum. Brigitte, hayalini kurduğum dürüst, çalışkan ve kendini ülkesine adamış bir başbakan profili çiziyor. Ülkemizde şark usulü, hayal mahsulü, Hürrem, Kuruluş gibi geçmişe dönük dizilerle beyinler uyuşturulurken, birçok ödül kazanan Borgen dizisi yayınlanmaya başladıktan kısa bir süre sonra ülkesinin siyasi geleceğini etkilemiş. Brigitte başarılı bir oyunculuk sergiliyor sergilemesine fakat karşılaştığı politik sıkıntılarda en doğru kararı veren, hatasını gördüğü en yakın çalışma arkadaşlarını gözünü dahi kırpmadan kapının önüne koyan, ülkesinin çıkarları söz konusu olduğunda ailesine bile arkasını dönen, medya özgürlüğüne, eşitlik ve adalet ilkesine ilk sırada yer veren böyle bir kişilikle gerçek hayatta karşılaşmamız söz konusu olabilir mi diye soruyor insan kendine. 

Diğer taraftan kendisine hak gördüğü şatafatı ülkesinin itibarı olarak gösteren siyasetçilerimize inat Başbakan Brigitte'nin mütevazı yaşamı takdire şayan. Zamanının çoğunu devlet işlerine ayırdığı için çocukların bakımı ve evin idaresi kocası Phillip'e kalıyor. Koskoca başbakanın eve bir kadın yardımcı bile tutmamasının sebebini anlayamadım. Zaten bu yüzden kocasından da oluyor. Meral Akşener'e bu diziyi izleyip izlemediğini sormak geçti aklımdan. Muhalefet parti yetkilileriyle adeta bir satranç oynarcasına yapılan seviyeli tartışmalar demokrasiye yapılan bir güzellemeydi sanki. Fakat en önemlisi, ister iktidara, ister muhalefete mensup olsun medyanın muazzam bir gücü var ve bu güçle siyasilerin yaptığı en küçük bir hatayı affetmiyor. Yapılan anketler dürüst ve siyasetin nabzını tutuyor. Brigitte gibi bir siyasi profilin her ülkede kendine destek sağlayacağını düşünüyorum. Yeter ki ülkede güvenilir bir adalet ve bağımsız bir medya olsun.   

"Kale" anlamına gelen "Borgen", Kopenhag'daki Parlamento, Başbakanlık, Yüksek Mahkeme binalarının içinde bulunduğu kompleksin takma adı. Düşünebiliyor musunuz, yasama, yürütme ve yargı hepsi bir arada tıkır tıkır çalışıyor. Medya, istediği her kuruma, istediği soruyu sorabiliyor ve halkı derhal bilgilendiriyor. İnsan kendine sormadan edemiyor, bunlarınki demokrasi ise bizimkisi ne?

Not: Sevgili Deep; Yazım toplam 441 kelime, Katrine ve Kasper'den de bahsedecektim fakat senin 500 kelime sınırına takıldım:)