KATEGORİLER

31 Aralık 2020 Perşembe

2021 PLANI

 Düne kadar 2021 yılına ait bir planım yoktu. Artık var.

1. Kelime Oyunu gibi yazma kabiliyetimizi geliştiren etkinliklere katılmayacağım. Bu tür etkinliklerde yapılacak yorumlar meydana getirilen eserin eleştirilmesine olanak verir. Yayınlanan öyküler, şiirler, denemeler, makaleler, velhasıl bütün yazılar edebi açıdan okurun beğenisine sunulur. Beğenirsiniz ya da beğenmediğiniz yönleri eleştirebilirsiniz. Yapılan eleştirinin haklı olup olmayacağı önemli değildir. Haklı bulduklarınızı düzeltir, eleştiren kişiye teşekkür edersiniz, haklı bulmadıklarınızı gerekçelerini izah ederek savunursunuz. Ne yazık ki bazı arkadaşlarımızın negatif eleştirilere tahammül gösteremediklerini gördüm. Yapılan eleştirilerin ders vermek, had bildirmek şeklinde algılanması, beni derinden üzdüğü gibi farkında olmadan bir insanın incinmesine sebep olduğu için böyle bir karar aldım.  

2. Sadece yazılarıma yorum yapan ve eleştiriye tahammül eden blog arkadaşlarımın yazılarına yorum yapacağım. Yazılarıma ve yorumlarıma saygı çerçevesinde sınırsız olumlu ya da olumsuz eleştiri yapabilirsiniz. Bu benim kendimi geliştirmem, yeni şeyler öğrenmem için hayati öneme sahip, ayrıca blog dünyasında varlık nedenlerimden biri. İyi bir blog yazısı okuduğumda beğenimi ifade ederim. Eğer dikkatlice okuduğum bir yazıda fikren yada yazım dili bakımından katılmadığım ya da eleştireceğim hususlar varsa eleştiririm. Bunun bana faydası olmasa da, iki yüzlü davranmamış hissettirir kendimi. Özgür düşüncelerimizi ifade edebilmek, başkalarının yazdığı yazılar hakkında samimi yorumlar yapabilme imkanı yine burada bulunmamın bir başka nedeni.    

3. Okumakta olduğunuz bu kişisel blogun sahibi, görüntüleme ve yorum sayısıyla ilgilenmediği gibi kendisinin blog üzerinde herhangi bir ticari kaygısı da yoktur. Her ne kadar yapılan yorumlar beni mutlu etse de yorum almak için bir gayret içinde olmayacağım. Yukarıdaki 2. maddenin bazı istisnai durumları olacaktır. Başta Evde Yazar, Manxcat / Kuyruksuz Kedi, DeepTone, Sadece C. olmak üzere birbirimizi tanıdığımıza inandığım bazı blog sahiplerinin yazılarına (bana yorum yapmasalar bile) yorum yapmaya devam edeceğim. Söz konusu kişiler farklı fikirlere ve eleştiriye tahammül eden, kendilerinden çok şey öğrendiğim gerçek dostlarımdır. 

Bu vesileyle, bilmeden incittiğim bütün arkadaşlardan özür diler, 2021 yılının herkese sağlık, mutluluk ve huzur getirmesini temenni ederim.    

30 Aralık 2020 Çarşamba

KELİME OYUNU 5

Kelime oyununun bu haftaki kelimelerini Bonheur belirledi. Organizatörlüğünü sevgili DeepTone'un yaptığı bu güzel etkinliğin beşinci haftasına  girerken geniş bir katılımın sağlanmış olması  beni ziyadesiyle heyecanlandırdı. Yazmış olduğu yazılarla hünerlerini gösteren bütün katılımcılara teşekkür ederim. Gerçekten çok güzel eserler üretildi. Bundan sonraki haftalarda belirlenecek kelimelerde tekrara düşmemek ve önceki haftalarda hangi anahtar kelimelerin kullanıldığını görmek maksadıyla her hafta güncellemeyi düşündüğüm bir liste hazırladım. (TIK TIK)
Bu hafta, etkinliğimize ben de bir öyküyle katılmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz. Haftanın kelimeleri:

*** KEDİ, FİLM, KEMAN, HASRET, AĞAÇ ***


ARANIZDAN BİRİ

Beni anlayacağınızı umuyorum. Bu hayatı ben seçmedim, hepinizin arasından hayat seçti beni. Çocukluğumdan beri adım adım bu mesleğe hazırlandım, buna da meslek denirse tabii. Annem de aynı işi yapardı, onun annesi de... Kaderim bu benim, kaçamazdım.

Serin bir akşam, saat yediye doğru yol alıyor. Yağmur yağdığında bıçak gibi kesilir işim. Caddelerde boy gösterip yapılacak bir iş değil ki bu, sağanak altında. Gece mavisi gökyüzüne bakıyorum, yıldızlar bana göz kırpıyor. Belli ki yağmur yağmayacak bu gece. Şükürler olsun! Bunu küçükken öğretmişlerdi bana, diğer öğrettiklerinin yanında. Karşı dairelerden süzülen ışıklara bakıp sıcak bir yuvanın hasretini çekiyorum içimde. Keşke onların yerinde olsaydım...

Bütün vücut kıvrımlarımı ortaya çıkaran beyaz bir elbise giyiyorum. Rakipleriniz arasında fark edilmek istiyorsanız, özellikle de ten renginiz benimki gibi esmerse, beyaz giymek oldukça akıllı bir seçim. Annemin öğrettiği gibi ağır bir makyaj yaptım. Az ileride, sinemanın önünde, direğe monte edilmiş panodaki "Ahlat Ağacı" afişi dikkatimi çekiyor. Birkaç gün önce izlediğim Nuri Bilge Ceylan'ın bu filmi beni derinden etkilemiş, başroldeki Sinan'la özdeşleştirmiştim kendimi. "İster sevelim ister sevmeyelim, bazı özelliklerimizi babalarımızdan alırız. Zayıflıklarımızı, alışkanlıklarımızı ve daha pek çok şeyi..." Oysa bana şefkatle sarılacak bir babam olmamıştı. Yani ben böyle düşünüyorum. Belki annemin yanına gelenlerden biriydi ama hangisi olduğundan asla emin olamadım. Çocukken eve gelen adamlara baba diye hitap etmem öğretilmişti. Onlara saygıda kusur etmedim, onlar da her zaman aldıkları küçük hediyelerle sevgilerini gösterdiler bana. Sevgiyle şefkatin farklı şeyler olduğunu okuduğum kitaplardan öğrendim. Yalnızdım, hiç arkadaşım olmadı kitaplardan başka.

Modası geçmiş olmasına rağmen kısacık boyumu biraz olsun gizleyen ve aynı zamanda beni seksi gösteren yüksek ökçeli bir pabuç giyiyorum. Belediye Kavşağı yakınlarında, İpekyolu caddesinde müşterimi beklediğim sırada elektrik kesiliyor, araçların far ışıkları dışında her taraf kararıyor. Birkaç araba yanıma yanaşıyor, kısa bir korna çalıp sataşıyorlar, beklediğim aracın olmadığını fark edince arkamı dönüyorum. Farlar üzerime geldikçe tedirginliğim artıyor. Bugün şanslı günümdeyim aslında. En azından beklediğim, annemin benim için ayarladığı biri var. Çoğu zaman cadde üzerinde birkaç saat salınır, beklemekten sıkılınca eve geri dönerim. Bazen gözüme kestirdiklerimin eli sıkı çıkar değerimi vermezler bazen de ben beğenmem onları. Saatime bakıyorum. Toyota marka beyaz bir otomobil tam önümde duruyor. Evet, beklediğim bu olmalı, dönüp plakasına bakıyorum. Sürücü camı indiriyor, bana doğru eğiliyor, karanlığın gölgesinde yüzümü gösteriyorum. Artık işimde iyice uzmanlaştım, insanları ilk bakışta tanıyorum, hangisi belalı, hangisi bonkör, hangisi ince ruhlu anlayabiliyorum. Arabanın içindeki esmer, orta yaşlarda biri, kıvırcık saçları var. Dişlerini göstererek sırıtıyor, hayatımda ilk kez birini tanımakta bu kadar zorlanıyorum.  Adam, bütün ön sezilerimi darmadağın ederken sabırsız bir şekilde yanındaki koltuğu işaret ederek  bağırmaya başlıyor.

"Hadi, ne duruyorsun, binsene." 

Belli ki kimseye görünmek istemiyor. Ona bu konuda anlayış göstermeliyim. Ağzı leş gibi rakı kokuyor, mesaiye erken başlamış. Kapıyı açıp sessizce yanına geçiyorum. Başımı ondan tarafa çevirip hafifçe gülümsüyorum. Gülümsemek için mutlu olmak şart değil. Bu konuda yeterince tecrübeliyim. Mesleğimin gereği bu. Araba hareket ediyor, fakat nereye gittiğimizi bilmiyorum. Çok da önemsemiyorum zaten ama bedelimi bir an önce netleştirmem lazım. Her zaman yaptığım gibi sağ kaşımı kaldırırken sesimin tonunu bir miktar yükseltip soruyorum.

"Kısa mı, uzun mu?"

"Uzun olursa ne kadar?" diye ürkek bir sesle karşılık veriyor esmer adam. Bu gece harcayacak fazla zamanım yok. İşimi bitirip bir an önce evime dönmek istiyorum. Biraz düşündükten sonra kabul etmeyeceğini düşünerek,

"Üç yüz dolar" diyorum. Bezgin bir ifadeyle yüzüme bakıyor, uzun bir sessizlikten sonra zoraki bir gülümsemeyle,

"Okey, tatlım" diyor. Cebinden acemi hareketlerle çıkardığı üç adet yüzlük banknotu bana uzatırken ellerinin titrediğini fark ediyorum. Heyecanı ve cömertliği bu işlere ilk kez kalkıştığını ortaya koyuyor. Kısa bir süre yol aldıktan sonra arabayı sol taraftaki ara sokaklardan birine çekiyor ve çok katlı binaların arasındaki parka giriyor. Yakın bir yer olması hoşuma gidiyor, dönüş yolunda taksiye fazla para ödemeyeceğim. Çevreye bir göz atıp arabadan indikten sonra sert bir şekilde çarpıyor kapısını. Ben de istenmeyen bir kedi yavrusu gibi sessizce onu takip ediyorum. Her zaman yaptıkları bir şey bu zaten. Bir anlık zevkin kurbanı zavallının biriyim hepsinin gözünde. İşimin bu bölümünden nefret ediyorum. 

Yedinci kattaki dairesi son derece şık döşenmiş. Esmer, kıvırcık saçlı adam üzerindeki ceketi koltuklardan birinin üzerine atıyor. Müzik setinin düğmesine basar basmaz Çaykovski'nin keman konçertosu suit daireyi konser salonuna çeviriyor. Sanki orada ben yokmuşum gibi davranıyor. Soyunup duşa giriyor hiçbir şey söylemeden. Müziğin hüzünlü sesi beni alıp başka alemlere götürüyor. Kulağım kemanın sihirli nağmelerine bir zamk gibi yapışmış durumda. Ceketinin iç cebinden dışarı sarkan siyah cüzdanı ilişiyor gözüme. İçinden bir yüz dolar çekiyorum. Bu benim dönüş parama fazlasıyla yeter. 

Üzerimden beyaz elbisemi sıyırıp kırmızı örtülü geniş yatağa uzanıyor ve beklemeye koyuluyorum. Kısa bir süre sonra yanıma gelip uzanıyor. Yanılmamışım. Bu işe ilk kez kalkışıyor olmalı. Bir saat kadar sürekli karısını anlatıyor bana. Ona yaşadıklarını unutturacak tüm hünerlerimi göstermek istiyorum.  Ama nafile. Ne yaparsam yapayım ilgisini çekemiyorum. Bu benim en büyük başarısızlığım. O ise büyük pişmanlık içinde, bana aldırmaksızın sürekli göz yaşı döküyor. Sarhoşluğuna veriyorum. Bugüne kadar böyle bir şey başıma hiç gelmedi. Yatakta sızıp kalıyor sonunda. Beyaz elbisemi giyip yüksek topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçiriyor ve sessizce ayrılıyorum yanından.

Telefon edip bir taksi çağırıyor ve hemen eve dönüyorum. Kapıyı annem açıyor. Her zamanki gibi ona vereceğim parayı bekliyor ve bana gururla gülümsüyor. Evin geçimi artık tamamen benim sırtımda. Karşı koymam yüzünden uzun zamandır eve erkek almıyor. Elli yaşından sonra pazarını büyük ölçüde kaybetti zaten. Böyle bir pisliğin içinde yerim yok benim. Bunu kendime bile izah etmekte zorlanıyorum. Belki eskiden geçimimizi sağlayan babalarımın annemin makyajlı yüzüne aldanması bir lütuftu bizim için. Ya da onların "Vücuduna iyi bak, para kazanmak için ona ne zaman ihtiyacın olacağını bilemezsin." demeleri çelmişti aklımı.

"Yaptığımız iş bir alış veriş," diyorum, anneme parayı uzatırken. Alan memnun, satan memnun! Onun buna inanıp inanmadığı konusunda şüphelerim var, bunu gerçekten bilmiyorum. Ellisine gelmiş olmasına rağmen formunu korumuş görünüyor, minberi mihrabı yerinde. Gülümseyen gözlerinde pişmanlığın ve yılların verdiği yorgunluğun gölgelerini hissediyorum. Bir acıma hissi sarıyor içimi. İşte bu yüzden bir an önce bu işlerden elimi ayağımı çekmek istiyorum. Geçmişimiz ne kadar karanlık olsa da benimle gurur duyduğunu biliyorum. 

Yüzümdeki boyaları, takma kirpiklerimi çıkardıktan sonra duşa giriyorum. Serin suyun altında günahlarımdan arındığıma inanmak istiyorum. Bornozuma sarınıp anneme iyi geceler dedikten sonra odama çekiliyor ve kapımı kapatıyorum. Yarın, üniversitede uzun bir gün olacak benim için. Bir an önce sosyoloji sınavına hazırlanmalıyım.

KELİME OYUNU - ANAHTAR KELİMELER

Sevgili Kırmızı Ruh tarafından başlatılan Kelime Oyunu sevgili DeepTone'un organizatörlüğünde devam ediyor. Her hafta belirlenecek beş farklı kelimenin içinde geçtiği, öykü, hikaye, deneme, makale, şiir veya herhangi bir yazın türünde eserler üretileceği bu etkinlikte tekrara düşmemek amacıyla önceki haftalarda kullanılan kelimeleri ve bu kelimeleri öneren blog sahibi arkadaşları aşağıdaki liste hazırlanmıştır. 

1. Haftanın kelimeleri:  DENİZ - KAYIKÇI - SİMİTÇİ - ARABA - DEDE / DeepTone

2. Haftanın kelimeleri: KIRMIZI - İRLANDA - TUTKU - KİTAP - VİSKİ / Kırmızı Ruh

3. Haftanın kelimeleri: ZAMBAK - HAYAL - DİYAR - ÖZGÜRLÜK - DİLEK / Kendi Dünyasında

4. Haftanın kelimeleri: YEŞİL - ŞİİR - BAHARAT- YOL - SABAH / Hanife Ertaş

5. Haftanın kelimeleri: KEDİ - FİLM - KEMAN - HASRET - AĞAÇ / Bonheur


*** KELİME OYUNU KULLANILAN KELİMELER DİZİNİ ***

A: Ağaç, Araba

B: Baharat, 

C:

Ç:

D: Dede, Deniz, Dilek, Diyar, 

E:

F: Film, 

G:

H: Hasret, Hayal,

I:

İ: İrlanda, 

J:

K: Kayıkçı, Kedi, Keman, Kırmızı, Kitap

L:

M:

N:

O:

Ö: Özgürlük,

P:

R:

S: Sabah, Simitçi, 

Ş: Şiir, 

T: Tutku, 

U:

Ü:

V: Viski

Y: Yeşil, Yol, 

Z: Zambak, 




28 Aralık 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 71

Ağaç Ev Sohbetleri'nin 71. Hafta konusunu belirleme onurunu bana veren sevgili DeepTone 'a teşekkür ederim. Ağaç Ev Sohbetlerinin bütün konu başlıklarının listesine buradan ulaşabilirsiniz. Bu haftanın konusu mutluluk üzerine;

Görece bir kavram olan mutluluğun TDK sözlüğündeki karşılığı, "bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan saadet" olarak açıklanmakta. Peki sizin için mutluluk nedir? Mutluluk sürekli olarak elinizde tutabileceğiniz bir şey mi?

Çağlar boyunca insanların anlamaya çalıştığı "mutluluk" kavramı üzerine herkes farklı fikirler üretebilir. Mutluluk deyince benim aklıma ilk gelen, Nazım Hikmet'in çok sevdiği eşi Vera'ya ithafen yazdığı "Saman Sarısı" şiirinde geçen "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?" sorusu. Ve tabii, Abidin Dino'nun ona verdiği şiirli cevap. Üstat, özlemlerini sıraladıktan sonra şöyle bitirir sözlerini: "... İşte o zaman Nazım, yapardım mutluluğun resmini, ama buna ne tuval yeterdi ne de boya..."

Çağdaş filozoflardan Slavoj Zizek, mutluluğun kişisel görüşlere göre değiştiğini ve kapitalist değerlerin bir ürünü olduğunu savunmakta. Zizek, insanın doğasında memnuniyetsizliğin hüküm sürdüğünü, gerçekte ne istendiğinin bilinmediğini ileri sürerken, istediklerine ulaştığı takdirde mutlu olduklarını zanneden insanların aslında aradıkları şeyin başka bir şey olduğunu fark edip tatmin olamadıklarını iddia ediyor.

Hayır, felsefe yapmayacağım. Ben mutluluğun sadece kapitalist değerlerin bir ürünü olduğunu düşünmemekle birlikte, Zizek'in mutluluğu tanımlarken ortaya koyduğu diğer görüşlere yakın hissediyorum kendimi. Mutluluk sanılanın aksine ulaşıldığında biteviye sürecek bir duygu değil bana göre de. Gökyüzündeki yıldızların anlık göz kırpışı kadar kısa, en fazla birkaç dakika süren bir hazzın doruk noktası. Etkisi zaman içinde süratle azalan, ardından yine doğamızda bulunan memnuniyetsizliğe evrilen bir olgu...

Diğer taraftan bizi mutlu edebilecek şeylerin sayısının göklerdeki yıldızların sayısından fazla olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden sonsuz ve büyük mutluluklar aramak yerine ulaşması çok daha kolay, küçük ama sayıca fazla mutlulukların peşine düşmek daha mantıklı bir yol. Genel olarak mutluluk bizim elimizde ama bazen beklediğimiz, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda kapımızın çalındığı da oluyor. 

Bazen burnumuza çarpan ılgıt ılgıt yasemin kokusu, sevdiğimiz birinin bize gülümsemesi, tiryakinin uzun bir aradan sonra sigarasından aldığı ilk nefes, bir köpeğin masum bakışı, bebeğimizin ağzından çıkan ilk heceler, dost meclisinde kadehimizden aldığımız ilk yudum, bazen son anda kapısına yapıştığımız umumi bir tuvalet! Hepsi anlık mutluluk verir biz insanlara.

Ya da milli piyangodan büyük ikramiye vurdu diyelim. Sanmayın ki aldığınız para size devamlı bir mutluluk getirecek. Parayla saadet olmaz demeyeceğim. İşiniz rast gitse, daha refah bir yaşama kavuşsanız bile yeni duruma kolay alışırsınız, mutluluğunuz alışkanlığınıza yenilir, yeni istekler, yeni heyecanlar, yeni mutluluklar ararsınız. Mutluluk annenin doğurduğu bebeği ilk gördüğü andır. O andan sonra mutluluk sevgiye dönüşür. Mutluluk işinizde terfi aldığınız, ya da arzu ettiğiniz bir işe kabul edildiğiniz andır. Daha sonra işinizden memnun olabilirsiniz ama sürekli bir mutluluk hali söz konusu olamaz. Eğer yaptığınız işten memnunsanız, o işte mutlu anlarınız daha fazla demektir.

Mutlu olmak insana anlık bazda kendini iyi hissettirir. Yazmak, okumak ya da yeni bir şeyler öğrenmek süreci, insanı mutlu etmez. Yazarken düşünür, araştırır, cümleler kurar, bir çaba içine gireriz. Bütün bunlar sadece iki mutluluk kırpıntısı için. Birincisi yazıyı bitirip son kontrolleri yaptıktan sonra, eğer iyi bir iş çıkarttığımıza inanıp yayınla düğmesine bastığımızda, ikincisi yazımıza gelen yorumları okuduğumuz anda. Okurken de öyle, okuduğumuz bir yazı bize yeni bir şey öğrettiğinde ya da yazının içinde geçen bir cümle bizi gülümsettiğinde mutlu oluruz. Yani mutluluk bana göre yüksek haz aldığımız kırpıntılar, yıldızların göz kırpmasıdır. Bu yazımı okuyan siz okurların da mutluluk yıldızları bol olsun.

27 Aralık 2020 Pazar

CONFESSION CABINET 3


 - Papaz efendi, hayırlı pazarlar efendim.

- Sağ ol evladım, epeydir görünmedin.

- Sormayın Papaz Efendi, aklım sürekli günah işlemekle meşgul.

- Seni dinliyorum.

- Şu İblis denen büyük şeytanı düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki, Baba'mızdan daha çok seveni var.

- Tövbe de evlat, hiç öyle şey olur mu?

- Tamam, Babamız beni affetsin ama ben düşüncelerimin esiri oldum. Şöyle etrafıma bakıyorum, bütün dindarlar Tanrımızın buyurduklarını değil, şeytanın dediklerini yapıyorlar. Üstelik bunu yaparken büyük bir şevk ve iştah içindeler. 

- Nasıl yani?

- Hristiyanlıkta yedi büyük günah; kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, haset, tembellik ve oburluk. İslamiyette yedi büyük günah; adam öldürme, zina, şarap, anneye babaya hürmetsizlik, kumar, yalancı şahitlik, dine karşı çıkmak. Yahudiliğin on emrinde de benzer şeyler var. İnsanların hepsi bunların tam tersini yapıyorlar, demek ki Tanrı'yı taktıkları yok. 

- Onların hepsi günahkar evladım, sen bakma onlara, sakın ola doğru yoldan ayrılma.

- Ama Papaz efendi, ben doğruluk yolunda tek başıma kalmaktan korkuyorum.

- Rabbin seni kurtarmasını sessizce bekle evladım, merak etme düşüncelerinden dolayı Tanrı'nın affetmesi için sana dua edeceğim. 

 

24 Aralık 2020 Perşembe

KELİME OYUNU 4

Kelime Oyunu etkinliğimizin bu haftaki kelimelerini sevgili Hanife Ertaş belirledi. Haftanın kelimeleri şöyle:
YEŞİL-ŞİİR-BAHARAT-YOL-SABAH

HAYAT

Gel dedi, seninle bir satranç oynayalım, Hayat. Bir ŞİİR okumuş, belli ki kestirmiş gözüne beni. Hayatın aksine satranç oyununda her şey bellidir, diyormuş okuduğu şiirde. Vezirin, atın, filin, kalenin hatta piyonun ne yapıp ne yapamayacakları. Oysa hayatın kuralı belli olmaz diyormuş, şiirde. Hayat, anlayana dedi, Hayat. Onun da kuralları var, oynamasını bilene. Aman dedim, seninle hiç oyun oynanır mı, sen beni her zaman mat edersin.

Yok, yok hayatı gözünde büyütme o kadar, dedi. Düşünen bir varlık olan bizler, tarih boyunca yaşamı sorgulamış ve kısacık ömrümüzdeki rolümüzü anlamaya çalışmışız. Her SABAH uyandığımızda başımıza neyin geleceğini bilmeden açmışız gözlerimizi hayata. YEŞİL yapraklar, gazele döndüğünde fark etmişiz ömrümüzden bir yıl daha gittiğini. Nice insan yaşadığından habersiz kapatıp gitmiş yaşam defterini. 

Hadi dedi Hayat, kırdaki rengarenk, kocaman bir kelebeğin kanat çırpışını izleyelim. Ya da bir damla suya hasret, tarlada ümitsiz köylünün suya kavuşma sevincini paylaşalım seninle. Çaresiz canlıların çaresi olalım. Yeni şeyler öğrenmek, duygu ve düşüncelerimizi harekete geçirmek için güzel filmler izleyelim, bol bol okuyalım, yazalım. Murathan Mungan'ın dediği gibi, yeri gelir, bir şiir yaşatır her şeyi, yaşamın anlamı solduğunda bazen. İşte bunlardır yaşama anlam veren...

Bir şeyler yapmalı, hayatın akışına kaptırmamalıyız kendimizi dedi, Hayat. Sadece birileri istediği için ya da yapmak zorunda olduğumuz için değil sadece kendimiz yapmak istediğimiz için, bizi mutlu ettiği için, yapalım. Kendi isteğimiz, arzumuz dışında yaptıklarımızla geçen anlar hiç yaşanmamış sayılır, dedi. O yaşanmamış anları çıkart ömründen, şimdi yeniden düşün. Gördün mü, bak. sandığımızdan çok daha kısaymış hayat.

Boş yere uğraşma, sonsuz bir boşluktan ibaret olan hayatın anlamını bulmak için. Bizler olmadan hiçbir anlamı yok ki zaten. BAHARATsız yemeğin tadı tuzu olmadığı gibi yavandır aslında hayat, içine kendimizden bir şeyler katmazsak eğer. Gereksiz, kah monoton kah acılarla dolu ömürlük bir zaman içinde kat ettiğimiz boş bir YOLdur hayat. Sen, ben, bizler doldururuz o anlamsız boşluğu, her birimiz birer minik anlam katarız yaptıklarımızla. Hepimiz güzel şeyler katarak hayata, erişiriz mutluluğa. Ancak böyle güzelleşir dünya. 

Bir kez daha mat etmişti beni, Hayat.  



23 Aralık 2020 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 70


Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetlerinin 70. Hafta konusunu sevgili Andromeda belirlemiş. 

"Konu ne olursa olsun, kişi ve nesnelere ikinci şans verilmeli mi?"

İşin doğrusu nesnelere ikinci şans nasıl verilir konusuna takıldığımı Andromeda'nın konuyla ilgili yazısına yapmış olduğum yorumda belirtmiştim. Sağ olsun, soruma cevap vermiş ve "Bir ürün aldınız ama memnun kalmadınız. Aynı ürüne ve markaya ikinci bir şans verir misiniz?" diyerek konuya açıklık getirmiş. Doğal olarak konu Deep, yazısında her zamanki neşeli üslubunu kullanarak nesnelerle olan diyalogunu anlatmış. 

Önce nesne tanımındaki "eşya" yı ele almak eğlenceli bir başlangıç olabilir. Evet, yanlışlıkla elimdeki bardağı düşürürsem, bardak kırılır. O kırıldığı için ben de ona kırılırım. Fakat zamanı geri alamadığım için istesem de ona ikinci bir şans veremem. Bunama yaşına gelen bilgisayarım kafayı yer bazen. "Ön bellek bekleniyor" diye bir bilgi çıkar ekranın alt çubuğunda. Bekle bekle bir şey değişmez, ekran donar, sinir olurum. En sonunda kapatır, yeniden başlatırım. Fakat yine aynı numarayı çeker. Yine kapatır açarım. Bu kez düzelir. Yeni bilgisayar alana kadar elimdeki emektara sadece iki defa değil, son nefesini verene kadar şans veririm. 

Gelelim marka ve ürün konusunda ikinci şans verme durumuna: Ünlü markalar, elde ettikleri başarıyı sürdürebilmeleri için kalitelerinden, satış sonrası hizmetlerinden taviz vermezler. Bu yüzden emsallerine göre ürünlerini biraz daha pahalı satmalarını son derece doğal karşılıyorum. Ancak pek çoğu aşırı talebe bağlı olarak ipin ucunu kaçırır ve ürünlerinden ziyade markalarını satmaya başlarlar. Bu yüzden daha az tanınmış markaları denemek isteriz. Bazen hiç umulmadık fiyata kaliteli ürün bulmak mümkündür. Fakat genellikle ucuza aldığımız üründe aradığımızı bulamayız. Ya işlevsel değildir, ya parçası yoktur ya da satıştan sonraki servisi iyi değildir. Bu durumda aynı markanın ürününe ikinci bir şans vermek parayı sokağa atmak demektir bana göre. Sadece beyaz eşya ya da elektrikli ev aletleri değil, giyim eşyası, marketten, tatlıcıdan ya da hırdavatçıdan aldığımız herhangi bir ürün olabilir bu. Tek ürün satan bir dükkan size kötü bir ürün verirse o esnaftan bir daha alışveriş etmeyiz. Diğer taraftan Migros gibi yerlerde alternatif ürünler mevcut olduğu için diğer bir markayı deneriz. Yani marka ve ürün konusunda benim kararım net, ikinci şansları yok maalesef.

İnsan ilişkilerine gelince durum biraz karışık. Eğer karşımdaki insanın yalan söylediğini fark edersem benim için o bitmiştir. Mecbur olmadıkça ilişkimi keserim. Mecbur olmadıkça diyorum, çünkü bazen mecbur kalıyor insan. Özellikle evde tamirat işi olduğunda işini son derece iyi yapan bir usta bulduk diyelim. Adam sürekli oyalıyor, yarın geleceğim diyor yok, yarından sonra diyor yine yok. Onunla iş yapmak bir ölüm. Ama bildiğin diğer ustalar da biliyorsun ki eline yüzüne bulaştıracak. O zaman bile bile gidip işi ona yaptırmak zorunda kalıyoruz.

Askerliğimi yaparken başıma bir olay gelmişti. O olaydan sonra her ne olursa olsun karşı tarafı dinlemenin önemini anlamıştım. Ön yargılı olmadan kişiyi değerlendiririm, eğer beni bir kez daha zor durumda bırakacak bir davranış içerisine girmeyeceğine ikna olursam ona ikinci bir şans verebilirim. Fakat söz konusu davranışının onun bir karakteri olduğunu düşünürsem, imkanım varsa arkamı döner giderim. Eğer yoksa ondan uzak durmaya çalışırım. Özetle, her olayı ayrı değerlendirir, karşımdaki insana ikinci bir şans verilip verilmeyeceğine karar veririm.  

AĞAÇ EV SOHBETLERİ GEÇMİŞ HAFTALARIN KONU BAŞLIKLARI İÇİN BKZ