KATEGORİLER

4 Mart 2018 Pazar

CENOVA

11/02/2018 Pazar

Milano Merkez Tren İstasyonundan 08.10 treniyle yola çıkarken rotamızı güneye çevirmiş bulunuyoruz. Adriyatik denizinin en güzel şehri olmayı sonuna kadar hak eden Venedik'te kalbimizi bıraktıktan sonra ülkenin batı ucundaki Cenova şehri kollarını açmış bizi bekliyor. İtalyan Riviera'sı olarak kabul edilen Liguria bölgesine yaz mevsiminde gitmek, Fransa'nın Nice, Cannes şehirlerine el sallayıp sahil boyunca güneye inerek denizin tadını çıkarmak, doğal güzellikleri keşfetmek eminim daha güzel olurdu. Zevkli bir yolculuktan sonra Brignole Tren İstasyonuna varıyor, sadece 200 metre uzaklıktaki otelimize uğrayıp eşyalarımızı bırakıyoruz.









Şehrin en büyük meydanı olan Piazza de Ferrari'yi çevreleyen Opera ve Borsa binalarının önünden geçerek Dükler Sarayını (Palazzo Ducale) geziyoruz. Üst kattaki salonlarda Picasso resimleri sergileniyor.




Cenova'nın koruyucu azizi sayılan Aziz Lorenzo'ya adanan ve ilk olarak 5. yüzyılda yapımına başlanan San Lorenzo Katedralinin matrak bir öyküsü var ki, en az katedral kadar konuşuluyor. Roma İmparatoru Valerian tarafından Hristiyan olduğu gerekçesiyle ızgara üzerinde yakılmasına karar verilen Lorenzo'nun, infaz sırasında yanındaki memurlara sırıtarak, "Bu tarafım pişti, şimdi bir de diğer tarafımı pişirin." demesi bugünlere kadar kulaktan kulağa taşınmış.





Ferrari ve Vittoria meydanlarını birbirine bağlayan XX Septembre caddesi oldukça hareketli. Lüks mağazaların ve alışveriş merkezlerinin bulunduğu caddede ilerlerken Kristof Kolomb'un doğum yeri olan Cenova'yı keşfetmeye devam ediyoruz. Deniz tarafına yaklaşınca antik liman Porto Antico görünüyor. Burada bizi ilk karşılayan yine sazlı sözlü, hareketli parçalar icra eden Latin Amerika asıllı sokak çalgıcıları. Bir süre onları izledikten sonra eşimin daha fazla ilgisini çeken büyükçe bir açık pazar çıkıyor karşımıza. Bugünün pazar gününe denk gelmesi ayrı bir şans bizim için.  Peynir çeşitlerinden kurutulmuş et mamullerine, kuru yemiş, kılık kıyafetten hediyelik eşyalara kadar aranan her şey var tezgahların üzerinde.







Limanda ortaçağ dönemine ait dev bir korsan kadırgası demirlemiş, ziyaretçilerini kabul ediyor. Roman Polanski'nin "Korsanlar" isimli filmi için bire bir ölçülerde aslına uygun olarak yaptırılan gemi eski limana değişik bir hava katıyor. Avrupa'nın en büyük ikinci akvaryumu Acquaria di Genova hemen yanı başında. Deniz kıyısından kuzey yönüne doğru ilerliyoruz. Hava bugün yine güneşli şansımıza. Galata Deniz Müzesini geçtikten sonra güzel bir pastanede dondurma molası veriyoruz.  

Biraz dinlendikten sonra deniz tarafından şehrin iç kısımlarına sapıyoruz. Kısa bir yürüyüş bizi Annunziata Meydanına ve bu meydanı dolduran Santissima Annunziata Bazilikasına götürüyor. Ufaktan yorgunluk alametleri belirirken otelimize dönme çareleri arıyoruz. Tam o sırada bir füniküler çarpıyor gözümüze. Notlarımda gezilip görülecek yerlerden biri olan Castelleto tepesine ulaşım sağlayan füniküleri hiç beklemediğimiz bir anda karşımızda bulmamız büyük şans. Girişteki otomattan iki bilet alıyoruz ama biz toparlanana kadar füniküler yolcularını alıp hareket ediyor. Yaklaşık bir çeyrek saat daha bekliyoruz. 

Aynı zamanda bölge sakinlerinin günlük ulaşım ihtiyacını gören bu araç sağlı sollu dik yamaçların arasından yukarı doğru yükselmeye başlıyor. Sık aralıklı duraklarda inip binenler oluyor. Bu kadar bayır bir arazide yerleşim yerlerinin bulunması hayli şaşırtıcı. Hangi durakta ineceğimizi, nereye gideceğimizi, nasıl bir yerle karşılaşacağımızı merak ederken içinde bulunduğumuz kabin yamaçları sıyırarak tırmanışını sürdürüyor. Son durakta diğer yolcularla birlikte iniyoruz. Seyir yeri olarak tanzim edilen teraslardan şehir ve limanın görünüşü muhteşem. Castelleto tepesinden manzarayı seyrederken mis gibi orman havasını ciğerlerimize çekiyoruz. Dönüşümüzü manzarası olmayan funikülerle yapmak  hayli sıkıcı olacak.    




Şans yüzümüze bir kez daha gülüyor. Tepeye ulaşımın sadece fünikerle olmadığını, buradan şehir merkezine belediye otobüslerinin de işlediğini öğreniyoruz. Yeterince dinlendikten sonra gelen ilk otobüse atlıyoruz. Hemen "Here We Go" muzu açıp yol boyunca bulunduğumuz yeri telefondan takip ediyoruz. Orman içinde virajlı yollardan kıvrıla kıvrıla aşağı doğru süzülürken otelimizden uzaklaşmaya başladığımızı fark ettiğimiz ilk durakta iniyoruz. En kestirme yolu takip ederek koruluklar arasında merdiven ve patikaları izleyerek hava kararmadan önce otelimize varıyoruz. Odamıza yerleşirken eşim her zaman olduğu gibi yatakları, çarşafları, banyoyu, lavaboyu kontrole başlıyor. Uzun bir denetlemenin sonunda evet, otelimiz temizlik bakımından geçer not alıyor. 


Venedik ve Ceneviz, eski deniz savaşlarında bahsi geçen tarihe mal olmuş iki devlet. Orta çağda Anadolu kıyılarında koloniler kurmuş, Osmanlı İmparatorluğu ile defalarca savaşmış, kah yenmiş, kah yenilmişler. Yurdumuzdan kilometrelerce uzaktaki bu yerleri görebildiğimiz için şanslıyız. Rönesans döneminin en ünlü kaşifleri, bilim adamları ve sanatçılarının yaşamlarını sürdürdükleri bu toprakların yeni sahipleri atalarından kalan paha biçilmez eserlere sahip çıkarak onları korumasını bilmiş. 



Şimdiye kadar planımıza uygun ilerlediğimizi söylemem mümkün. Günde ortalama beş km yürüyüş yaparak görmek istediğimiz yerlerin çoğunu gezmiş oluyoruz. Sadece Roma'da ipin ucunu kaçırıp on iki kilometre yürümüştük. Arada bize uzak düşen, gidemediğimiz yerler de yok değil. Mesela dün Milano'nun Navigli bölgesi ile Como Gölü'nü görememiştik. Bugün ise trenle sadece beş dakikalık mesafede bulunan, şarkılara konu olmuş Portofino'ya gitmek nasip olmadı. Kışın Portofino pek de güzel olmaz zaten deyip avuttuk kendimizi. Yarın zorlu bir gün. Meşhur Pisa Kulesini illa ki göreceğiz, sonra ver elini Floransa.  

MİLANO

10/02/2018 Cumartesi

Hazır gitmişken bu memleketin en meşhur şehirlerini gezmekti niyetim. Bu kategoride o kadar çok sayıda görülecek şehir vardı ki... Aylar önce gezi programını yapıp biletlerimizin parasını ödedikten sonra "Ah, ben ne yaptım?" diyerek kara kara düşünmeye başlamıştım bir ara. Kolay değil, on gün boyunca hemen her gün ayrı bir şehir, şehirler arası yolculuklar, ayrı ayrı konaklama yerleri. Peki onca yeri gezmeye ne zaman vakit ayıracağız? Eşimin rahatsızlığını nüksettirecek yürüyüşler, koşturmacalar... İtalya turumuza başlarken içimi kaplayan bütün tereddütler Venedik'i gezdikten sonra yavaş yavaş kayboluyor. Hele Bologna'dan sonraki günlerin günlük güneşlik havası keyfimizi iyice yerine getiriyor.


Roma'da iki gün geçirdiğimiz halde görmediğimiz yerler var daha. Ancak diğer şehirler için ayırdığımız birer günlük süre gayet yeterli görünüyor. Sabah erken saatlerde başladığımız en fazla iki saat süren tren yolculukları bile gezimize renk katıyor. Sabah Mestre Tren İstasyonundan 07.50 treni ile Milano'ya doğru çıkıyoruz yola. İki saatlik yolculuk boyunca notlarımıza göz atıp gezeceğimiz yerleri hatırladıktan sonra kitaplarımızı okumaya başlıyoruz. Zaman zaman uyku ağır basıyor gözlerimizi kapatıyoruz. İtalyanların moda merkezi olan bu şehir bizde merak uyandırıyor. Ülkemizdeki doğu-batı ayrımı bu topraklarda güney-kuzey olarak karşılık buluyor. Kuzey, güneye göre hem ekonomik hem de kültürel açıdan daha gelişmiş.  





Yeni otelimiz Milano Merkez Tren İstasyonuna on beş dakikalık yürüme mesafesinde. En azından elimizdeki fazlalıkları bırakmak için "Here We Go" nun kılavuzluğunda otelimize kolayca ulaşıyoruz. Danışmadaki görevli beyefendi nazik bir şekilde valizlerimizi alıp turistik şehir haritasını uzatıyor. Check-in saati 14.30 olduğu için odalarımız henüz hazır değil. Vakit kaybetmeden şehir turuna başlıyoruz.

Milano'da mutlak surette görülmesi gerektiği söylenen dünyanın en büyük dördüncü katedrali Duoma di Milano'ya doğru ilerlerken fötr şapkalı bir beyefendi saksafonu ile yeri göğü inletiyor. Hayır, rahatsızlık vermiyor, tam tersine, o kadar güzel çalıyor ki kulaklarımızın pasını siliniyor. Eşim giyim mağazalarına dalmışken kapının önünde sanatını icra eden sokak sanatçısının konserini dinliyorum. Zara'dan beğendiği sarı bir palto çok hoşuna gidiyor eşimin, alıp almamakta kararsız. "Neyse, dönüşte bakarız." dedikten sonra çocuklara hediyelik bir şeyler alıp çıkıyoruz. 


Tarihi binaların arasından ortasında fıskiyeli büyük bir süs havuzunun bulunduğu meydana çıkıyoruz. Sokak içlerinde biraz ilerledikten sonra Milano Katedrali olanca haşmetiyle kendini gösteriyor. Yapımına 1386 yılında başlanan ve yaklaşık 500 yılda tamamlanan bu eser Vatikan'ı saymazsak İtalya'nın en büyük dini yapısı. Meydanın diğer bir bölümünde İtalya'nın kurucusu sayılan Vittoria Emanuele II'nin at üstünde bir heykeli yer alıyor. Bu meydan yem bekleyen güvercinlerin mekanı aynı zamanda. Katedral hem devasa yapısı hem de büyük sabır ve emek isteyen heykel ve süslemeleriyle göz dolduruyor.

Bundan sonraki ilk hedefimiz Vittoria Emanuele II çarşısı. Çarşıyı görmek için sabırsızlanıyoruz. Avrupa'nın ve yurdumuzun jet sosyetesi yılda en az bir kez alışveriş için buraya gelirlermiş. Böyle bir yerden alışveriş yapmayı aklımızın ucundan geçirmesek bile yine de havasını solumak istiyoruz. Navigasyon bizi çarşının önüne kadar getiriyor ama birine sormadan aradığımız yerden emin olamıyoruz. Dört kollu bir haç şeklinde tasarlanan çarşıya girer girmez hava birden değişiyor.



Çelik konstrüksiyon çatı camla örtüldüğünden dolayı içi oldukça aydınlık görünen bu alışveriş merkezinde uluslar arası üne sahip giyim, saat, mücevher markalarının yanı sıra kaliteli kafe ve restoranlar da bulunuyor. Karnımız iyiden iyiye acıkmaya başladığı bir anda köşe dükkanlardan birinden gelato alıyoruz. Bu dondurma yediklerimizin en lezzetlisi. Vitrinlerdeki eşyaların etiket fiyatları dudak uçuklatan cinsten. Tamam, hepsi de kalitelidir, buna itirazım yok ama buradan alışveriş yapmanın, bunca para dökmenin daha önemli bir sebebi var. İnsanları seyrediyorum. Markaların üzerinde yazılı olduğu çantaları büyük bir gurur içinde öylesine havalı bir şekilde taşıyorlar ki, verdikleri onca para umurlarında bile değil. Dünyanın en tanınmış markalarına ait ürünlerin satıldığı bu dükkanlar birbiri ardınca uzanıyor haç şeklindeki salonda. Az ileride gözüme güzel bir restoran kestiriyorum. Fiyat listesi kapının önündeki seyyar sehpanın üzerine iliştirilmiş. Eğer burada da fiyatlar vitrindeki fiyatlar gibiyse bir an önce çıkıp karnımızı doyuracak başka bir yer aramak durumundayız.


Fiyatların diğer iyi restoranlardan pek farklı olmadığını anlayınca kararımı veriyorum. Yürümekten yorgun düşmüş eşim bir an evvel oturacak bir yer bulmanın verdiği mutlulukla bana itiraz etmiyor. İtalya'da üç şey yenir. Pizza, pasta dedikleri makarna ya da risotto. Bu sefer tercihim "spaghetti di mare" den yana. Mantarlısını, Bolognese soslusunu memlekette de yiyebilirsiniz ama "di mare" ise tercihiniz, bu ülkeyi tek geçerim. Son derece iyi bir servisin kendini gösterdiği restoranda yemeklerimizi iştahla yedikten sonra ayrılıyoruz.





Dönüş yolumuza başladıktan hemen sonra büyük bir kilisenin önündeki kalabalığı turist sanıp biz de içeri dalıyoruz. Ön tarafta takım elbise giymiş bir beyefendi konuşuyor. Onu dinleyen şık giyimli hanımefendi ve beyefendilerden bazıları ahşap sıralara oturmuş, diğerleri her iki yanda ayakta dikiliyorlar. Oturulabilecek boş bir yer gözükmüyor. Bizim de bir yer bulup dinlenmemiz şart. Ön sıralarda, asaleti ve havası yüzünden okunan bir hanımefendinin yanındaki boşluğa ilişiyoruz. Hanımefendi başını hafifçe bize döndürüp yüzünü yukarı kaldırıyor. Bu hareketin "Bunlar da nereden çıktı?" anlamına geldiğini tahmin etmek hiç de zor değil. Eşimin oturmaya onlardan daha fazla ihtiyacı olduğundan eminim.





Konuşmacı sözlerini uzattıkça uzatıyor. Eşimin kulağına fısıldıyorum. "Konuşan Milano Belediye Başkanı'na benziyor." Zaman ilerledikçe kilisenin içi iyice doluyor. Artık oturduğumuz yerden kalkmak dikkat çekecek. Konuşma ara  ara kesilip dinleyiciler tarafından alkışlanıyor. Ayıp olmasın diye anlamadığımız halde biz de kalabalıkla birlikte alkış tutuyoruz. "Neyin töreni bu?" diye düşünürken, konuşmacı mikrofonu rahibe bırakıyor. Rahibin dua okumaya başladığını tahmin ediyorum. Çünkü onun konuşmasını bölüp alkışlamıyorlar. Aralarda sadece "Amen" sesleri uğultu halinde salonu dolduruyor. Biz de "Amen" diyoruz kalabalıkla birlikte. Konuşma uzayınca cesaretimizi toplayıp kalkıyoruz yerimizden. Kalabalığı yara yara dışarı atıyoruz kendimizi. Yağmur atıştırmaya başlamış. Biz kiliseden çıktıktan hemen sonra tören bitmiş zaten. Kapının önünde son model otomobile itinayla bir tabut taşıyorlar. Tabutun üzerine kocaman, gösterişli bir çiçek buketi koyuyorlar. Bizde jeton ancak düşüyor. Demem o ki, Milano'nun aristokrat ailelerinden birinin cenaze merasimine katılmışız farkında olmadan. O alkışlarımız rahmetlinin yaptığı hayırlı işlere bir teşekkür mahiyetinde olmalı. Biraz yürüdükten sonra yolumuz üstünde gördüğümüz amuda kalkmış boğa heykelini oldukça ilginç buluyoruz. Otelimize vardıktan sonra adet olduğu üzere eşimden müsaade istiyorum. Ona kahvaltılık bir şeyler alacağımı söylüyorum ama niyetim başka. Böyle fırsat kaçar mı? Sevgililer Günü kapıda. Dönüş yolumuz mağaza önünden geçmediği için sabahleyin eşimin görüp beğendiği sarı palto unutulup gidiyor. Hemen fırlayıp mağaza kapanmadan o sarı paltoyu almam lazım. Düşündüğümü yapıyorum. Bu sürpriz çok hoşuna gidiyor. Bavulda kırışacağından endişe edip yurda dönene kadar Suat Dervişin ipek sabahlığına yaptığı gibi paltosunu elinden bırakmıyor.

Milano beklediğimden daha güzeldi, otelimiz de gayet temiz. E, daha başka ne istenir ki. Yarın sabahki rotamız Cenova.  

3 Mart 2018 Cumartesi

VENEDİK

09/02/2018 Cuma


Ah Venedik, sen ne güzel bir şehirsin (!) Evet, güzel bir yer olduğunu biliyordum ama o turkuaz renkli denizinden sahil boyunca ilerlerken bambaşka bir alemde buldum kendimi.

Şehirler arası seyahatlerimizi trenle yapmak akıllıca bir işmiş. Gideceğimiz yerlere en kısa sürede varıyoruz. Birbirine benzeyen istasyonların işleyiş sistemini öğrendiğimiz için artık panik olmuyoruz. Trenin kalkış saatinden on dakika öncesine kadar peron numarası açıklanmadığından saatler önce istasyona varıp pineklemenin anlamı yok. Kalacağımız otelleri seçerken istasyonlara yakınlığı önemli bir kriterdi benim için. Böyle olunca otelden yarım saat önce çıkmamız yetiyor da artıyordu bile. Trenimizin kalkış saati 07.20 olduğu için 07.30'da başlayacak kahvaltıya yetişmemiz mümkün değil. Yine de uyanık davranıp aynı katta bulunan kahvaltı salonundan kruvasan, peynir, şokella türünden bir şeyler aşırıyoruz.

Tren zamanında kalkıyor. Karşımızdaki koltukta üniversite öğrencisi iki genç oturuyor. Hareket ettikten kısa bir süre sonra genç kız tuvalete gidiyor. Erkek arkadaşına tecrübesini heyecan içinde aktarıyor. "İnanamıyorum. Tuvalet dedikleri sadece bir delik, aşağı bakınca rayları görebiliyorsun. Ve o delikten aşağı bırakıyorsun idrarını. Düşünebiliyor musun, rayların üzerinde DNA'mı bıraktım." Ben gülmemek için kendimi zor tutarken arkadaşının yüzünde zoraki bir  gülümseme beliriyor sadece. Bir saat kırk beş dakika süren yolculuktan sonra Venedik Mestre Tren İstasyonuna varıyoruz. Mestre-Venedik arası yaklaşık on kilometre. Konaklama maliyeti Venedik şehrine göre daha düşük olduğu için Venedik'te konaklamak yerine Mestre tercih ediliyor. İstasyonun karşısındaki kafede eşim çayımı yudumlarken yaklaşık on beş dakika süren bir yürüyüşten sonra eşyalarımızı otele bırakıyorum.  

Dönüş yolumun üzerindeki "tabacchi shop" tan otobüs biletlerimizi alıyorum. Eşimi bıraktığım kafeden alıp birlikte Hürriyet Köprüsü üzerinden Venedik'in girişindeki ilk yerleşim bölgesi Santa Croce (Kutsal Haç) semtine ulaşıyoruz. Bu noktadan sonra araç trafiği yok zaten. Şehri ortadan ikiye bölen ters S şeklindeki büyük kanalın yanı sıra yüzlerce kanal ve bu kanalların üzerinde çok sayıda yaya köprüsü bulunuyor. Tali kanalların arasında ada şeklinde kalan kara parçaları üzerinde evler, dükkanlar mevcut. Evlerin kanala bakan cephesinde otomobil yerine kayık, gondol ya da motorlu su taşıtları park etmiş (!) Kanalların arasında müşteri bekleyen gondolcular göze çarpıyor. Venedik denince ilk akla gelen gondol sefasının yarım saatlik maliyeti 80 Euro. En fazla altı kişi kabul edilen gondolların önünde "Hani bir kaç kişi gelse de dolmuş yapsak" diye bekliyoruz. Ne var ki, hiç kimsenin niyeti yok buna. E, yarım saatlik fış fışa o kadar para ödemek akıl karı gelmiyor insanlara. 


Venedik şehrinde yapılması gerekenlerden biri de sokaklarında kaybolmakmış. Biz de hedef gözetmeksizin dalıyoruz Venedik sokaklarına. Köprülerin üzerinden geçerek kanalların arasında ilerliyoruz. Karşımıza ilk çıkan tarihi yapı Güzel Sanatlar Akademisi. Yolumuz üzerinde sanat galerileri, heykeller ve bize ilginç gelen ne varsa fotoğrafını çekiyoruz. Kah semt pazarlarından geçiyoruz, kah karnaval haftası nedeniyle öğrencilerin gösterilerini izliyoruz.




Yorulma alametleri başlayınca rotamızı San Marco meydanına çeviriyoruz. Kılavuzumuz her zamanki gibi "Here we go" Ara sıra teklese de işimizi gayet iyi görüyor. San Marco Meydanına varmadan sağ tarafta Venedik'in simge yapılarından 99 metre yüksekliğindeki Aziz Mark'ın çan kulesi karşılıyor bizi. 


Özel olarak hazırlanmış karnaval giysileriyle Venedik halkı çoluk çocuk, genç ihtiyar meydana akıyor. Hepsinin tuhaf şapkaları, maskeleri ve aksesuarları var. Bu, sadece gençlere mahsus bir gelenek değil. Ninem yaşındakiler bile kıyafet balosunu andıran bu etkinliğe olağanüstü önem veriyor. Amaçları ne bu insanların? Farklı ve en ilgi çeken kişi olmak. Ziyaretçilere poz verip onlarla birlikte fotoğraf çektirmek çok hoşlarına gidiyor. 



1268 yılında Venedik'i kasıp kavuran veba salgınında halk hastalıklı hallerini, yaralarını göstermemek için yerleri süpüren elbiseler giyip maskeler takarlarmış. Başlangıçta o felaketi anmak adına düzenlenen karnaval bugün artık tuhaf bir eğlence haline gelmiş. San Marco meydanı akşama doğru iyiden iyiye canlanıyor. Bir köşede kurulmuş platform üzerinde gönüllü ziyaretçiler beden güçlerini gösteren bir yarışmaya davet ediliyor. Tam karşımızda San Marco Bazilikası bütün azametiyle meydanı dolduruyor. Ön cephesinde yer alan bronz atlar Haçlı Seferleri esnasından İstanbul'dan getirilmiş. 



San Marco meydanında epey vakit geçiriyoruz. Türlü türlü karnaval giysilerine bürünmüş maskeli insanları seyretmek onlarla fotoğraf çektirmek çok hoş. Saatlerce yürüdükten sonra karnımız acıkınca arka sokakların birindeki pizzacıda karnımızı doyuruyoruz. Bu kısa mola eşimin yorgunluğunu almaktan uzak elbette. O kadar yol geldikten sonra geriye dönüşü düşünen eşim karalar bağlıyor. Oysa onu rahatlatacak bir sürprizim var. Pizzacıdan çıktıktan sonra deniz kıyısına doğru ilerliyoruz. Kıyı boyunca iskelelerden kalkan vapurlar Murano ve Burano adalarına gidiyor.

Amacım, Mestre'ye giden otobüslerin kalktığı yere varmak. İstediğim vapuru bulup biletleri alıyorum. Eşim geldiğimiz yolu bir kez daha yürümeyeceğimizi öğrenince rahat bir nefes alıyor. On beş dakika sonra "vaporetta" mız hareket ediyor ve eşsiz bir deniz keyfi yaşatıyor bize. Vapurun kıç tarafına geçip fotoğraf çekmeye başlıyorum. Vapurun kapalı kısmında halinden memnun bir şekilde oturan eşimi ısrarla yerinden kaldırıp yanıma getiriyorum. Manzarayı görünce üşüdüğünü unutuyor. Denizin turkuaz renginin yanı sıra sahil boyunca karşımızda boy gösteren tarihi yapıları büyük bir hayranlıkla izlerken, Venedik'in oksijeni bol havası bütün yorgunluğumuzu alıyor.   

Ducale Sarayı'nın denizden görüntüsü harika. Vapurumuz kısa aralıklarla bir çok iskeleye uğruyor. İnsanın "Hiç bitmesin bu yolculuk." diyesi geliyor. Aklıma ressam bir aile dostumuz düşüyor. Bu şehirde sanatçı olmamak mümkün mü?. Kaç ressama, şaire, kaç besteciye, yazara ilham kaynağı olmuştur bu şehir? Ne yazık ki bu güzel yolculuk nihayete eriyor ve son durakta inmek zorunda kalıyoruz. Kısa bir yürüyüşten sonra otobüse binip otelimizin önündeki durakta iniyoruz. Bologna'daki hoşnutsuzluğundan sonra merak ettiğim husus eşimin bu akşam kalacağımız oteli nasıl bulacağı. Evet, otoritemiz tarafından otelimiz temizlik bakımından geçer not alıyor. Öyle ki, yatağa kendi çarşafını sermeye bile ihtiyacı kalmıyor. Bu durum güzel geçen günümüzü de taçlandırmış oluyor bir bakıma. Kitabımı okumaya başlamadan önce yarınki Milano gezi planlarıma göz atıyorum.


1 Mart 2018 Perşembe

BOLOGNA

08/02/2018 Perşembe


Sabah saat 05.30'a kurduğum alarmdan önce uyanıyoruz. Üç gün boyunca kaldığımız otelimize veda ediyoruz bugün. Eşyalarımızı toplayıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Julia'nın tembihlediği üzere oda anahtarını mutfaktaki kutuya bırakıyoruz. Roma Termini istasyonu bize oldukça yakın olmasına rağmen tedbiri elden bırakmıyoruz. Bir kafede oturup Frecciarossa şirketine ait 08.30 treninin perona yanaşmasını bekliyoruz. Işıklı panoda peron numarası henüz ilan edilmemiş. Kalkış saatine on dakika kala belli oluyor trenin hangi platforma yanaşacağı. Panoda beklediğimiz bilgi belirir belirmez treni kaçırmamak için bir koşturmaca başlıyor. 2 saat sürecek yolculuğumuzda vagon ve koltuk numaralarımız önceden belirlenmiş. Koltuklarımıza oturduktan kısa bir süre sonra, tam saatinde hareket ediyor trenimiz. Yolculuk boyunca kah kitaplarımızı okuyoruz kah uyku ağır basıyor gözlerimizi kapatıyoruz. Arada bir gözüme takılan vagonlar arası geçişi sağlayan kapı üzerindeki ışıklı bilgilendirme panosunda hızımızın saatte 266 km'ye kadar çıktığını görüyorum. 


Bologna Merkez Tren İstasyonunda harika bir hava karşılıyor bizi. Roma ve Napoli'de üç gündür peşimizi bırakmayan yağmur nedeniyle tatilin tadı iyice kaçmış, sıkılmaya başlamıştık. Yürüyüş mesafesindeki otelimizi kolaylıkla buluyoruz. Check-in saatine daha epey zaman olduğu için eşyalarımızı otele bırakıp şehri keşfetmek üzere yeniden yola koyuluyoruz.

Bologna güneşi içimizi ısıtıyor. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra şehrin ünlü meydanı Piazza Maggiore'ye varıyoruz. Burada yapıların çoğunda kızıl renkli tuğlalar kullanılmış. Değişik bir hava veriyor bu şehre. Kızıl Şehir denilmesinin bir sebebi binaların rengi ise diğer bir sebebi de şehir halkının daha çok sol görüşe yakın olması. Aynı zamanda üniversiteleriyle ünlü bir yer burası. 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesinin öğrencileri arasında Dante, Erasmus ve Kopernik gibi isimler bulunuyor. Kendi açımızdan bakacak olursak bu şehrin en güzel tarafı gezilip görülecek yerlerin bir merkezde toplanması. İşte o yer Maggiore Meydanı.  

Meydana ulaşmadan tarihi yapılar karşılıyor bizi. Pisa kulesi kadar meşhur olmasa da İtalya'nın eğik ikiz kuleleri Piazza di Porta Ravegna meydanına yakın bir yerde. 96 metre yüksekliğindeki kuleler Asinelli ve Garisenda adıyla anılıyor. 12. YY Ortaçağ döneminden günümüze ulaşan kulelerin bariz bir şekilde eğik olduğuna şahit oluyoruz.

Neptün çeşmesi (Fontana del Nettuno) Maggiore Meydanının en güzel eserlerinden biri. Çeşmenin üzerinde tanrı Neptün'ün heykeli ve süslemeler yer alıyor. Dünyanın en büyük kiliselerinden biri olan Basilica di San Petronio'nun yapım tarihi 1390. Bu heybetli binanın içi daha da güzel. Dünyaca ünlü güneş saatini arıyor gözlerimiz. Bulamayınca kilisede görevli bir hanıma soruyorum güneş saatini nerede görebileceğimizi. Bizim normal bir saat aradığımızı sanıp gülümsüyor. Genç kadının verdiği bilgiye göre binanın üst tarafında yer alan pencerelerden giren güneş ışınları salonun mermer döşemesi üzerinde bir çizgi oluşturduğunda saatin tam on iki olduğu anlaşılıyormuş. 

İtalya'nın en önemli kiliselerinden biri kabul edilen Basilica di San Domenico şehrin kızıl rengine uyum sağlamış görünüyor. 1221 yılında yapımı tamamlanan kilisenin içinde Michelangelo'nun ilk dönem heykellerini görüyoruz. San Petronio bazilikasının karşısında bulunan Palazzo del Podesta, yani Podesto sarayı Rönesans döneminin unsurlarını yansıtıyor. Binanın giriş katındaki koridorlarda toprak heykelleri ve duvar resimlerini görüyoruz.  




Bologna, bolonez sosun mucidi olan bir şehir. Bu memlekette genellikle domuz eti kullandıkları için çok sevdiğim "spaghetti Bolognese" den uzak duruyoruz. Aklıma gençlik yıllarım geliyor bu domuz meselesini hatırlayınca. İtalyan şirket tarafından inşa edilen Karakaya Barajının hala unutamadığım o güzel restoranında neler yoktu ki. Ülkemizde daha adının bile duyulmadığı yıllarda İtalyan şeflerin o leziz lazanyalarını, tiramisularını yerdik. İncecik dilimler halinde kesilmiş jambonlar, sosisler servis tepsilerini süslerdi. Belki de İtalyan mutfağına olan hayranlığım o günlere dayalı. Günlerden bir gün açık büfe tarzında sergilenen sıcak soğuk envaitürlü yemekler arasında canımın çektiği bir sosis parçasını tabağıma almak üzere uzandığım sırada işgüzar bir Türk garsonun içinde domuz etinin bulunduğunu ikaz etmesinden sonra kesmiştim domuz eti yemeyi. Aslında pekala biliyordum önümüzde uzayan bankodaki iştah kabartıcı et mamullerinden hangilerinin domuzdan imal edildiğini. O zamana kadar bu konu rahatsız etmezdi beni. Yine de "Biliyorum." deyip bir sosis parçasını almıştım tabağıma ama lokmayı ağzıma atar atmaz adamın "Abi, onda domuz eti var." deyişi kulaklarımda çınlamaya başlamıştı. Sosis parçasını ağzımda çevirdikçe değişik kokular almaya başladım. Gözümün önünde hiç de sevimli gelmeye kara kara yabani domuzlar belirmeye başladı. Midem bulanıyordu. Hayır, bunu yutmam mümkün değildi. Hemen lokantadan dışarı çıktım ve o günden beri domuz etinden hep uzak durdum.

Neyse karnımız acıkınca tipik İtalyan restoranlardan birine gidelim dedik. Taş fırında güzel bir pizza istemişti canımız. Yoldan geçen düzgün giyimli bir adamı durdurdum. Tavsiye edeceği bir lokanta var mıydı? Bu sorunun cevabını yerli halktan öğrenmek yapılabileceklerin en iyisiydi. Adamcağız işini gücünü bıraktı, bize eşlik ederek güzel bir yer gösterdi, yetmezmiş gibi "Eğer açık değilse şuraya gidersiniz." diye başka bir adres daha önerdi. Ne var ki hangi restoranın kapısını çalsak aynı cevabı alıyorduk. "Servisimiz henüz başlamadı." İtalyanlar gerçekten keyiflerine düşkün bir millet. Dükkanlar, restoranlar oldukça geç açılıyor, erken kapanıyor. Sadece turistlere hizmet verenler, kahve, kurabiye, sandviç türü yiyecek satanlar istisna. Nihayet açık bir yer bulup karnımızı doyurduk. Bangladeş asıllı şef garsonla biraz sohbet ettik. On beş yıl oluyormuş buraya geleli. Kuzeye doğru çıkıldıkça hizmet sektöründe çalışan Afrikalıların yerini Uzakdoğulular almaya başlıyor. 

Gezeceğimiz yerler bitmemişti daha. Halk Sarayı adıyla bilinen Palazzo Comunale binası Maggiore meydanına bakıyor. 15. Yüzyıla ait görkemli bu yapı hali hazırda belediye binası olarak hizmet veriyor. Dünyanın en büyük katedrali olan Cathedrale di San Pietro'ya doğru ilerliyoruz. Bu göreceğimiz son yapıt. Eşimin ayak ağrıları başlamadan otele dönsek iyi olacak.

Otelde check-in ve check-out u birlikte yapmak istiyorum. Otel ücretini rezervasyon yaptırdığım sırada internet üzerinden ödediğim için sadece şehir vergisi alınıyor ilave olarak. Konaklama ücretine sabah kahvaltısı dahil olduğu halde sabah otelden erken ayrılacağımız için bundan faydalanmamız mümkün görünmüyor. Lobinin arkasına koyduğumuz valizlerimizle birlikte odamıza çıktığımızda eşim yüzünü ekşitiyor. Bu odayı beğenmediğinin bir işareti. Yatağın üzerindeki örtü temiz değilmiş, camlar silinmemiş, lavabolar oğulmamış... Hemen örtüyü kaldırıp bir kenara atıyor. Her zaman yanında taşıdığı temiz çarşaf seriliyor yatağın üzerine. Acaba nerede hata yaptım diye booking.com a bakıyorum. Bütün yorumlar otelin ne kadar temiz olduğundan bahsediyor. Hani bir Allah'ın kulu temizliği konusunda bir laf etse neyse. Eşim "Bu senin suçun değil, o beğenenler temizlikten anlamıyor." diyor. Evet aslında Uzak Doğuluların tarafından işletilen bir otelmiş bu. İlgi, alaka güzel ama temizlik anlayışımız ve zevklerimiz farklı. Ama nereden bilebilirdim ki İtalya'da Uzak Doğulu bir otel işletmesiyle karşılaşacağımı. Yine iyi ki Hintli değiller. Yoksa baharat kokusu bütün binayı sarabilirdi. O gece sabaha kadar huzursuz oluyor eşim ben yanında gamsız uyurken.  

Özetle kaldığımız oteli bir yana bırakırsak Bologna hoşumuza giden bir şehir olarak kalıyor aklımızda. Gezilecek, görülecek yerlerin aynı bölgede yer alması ve havanın güzel oluşunun payı büyük, şehrin güzelliğinin yanında. Yarın sabah Venedik yolculuğumuz başlıyor. Üstelik Venedik gezimiz Karnaval haftasına denk geliyor şansımıza.  

28 Şubat 2018 Çarşamba

ROMA II

07/02/2018 Çarşamba

Odamız temiz ve sessiz, yatağımız rahattı. Bu sayede başımı yastığa koyar koymaz dalmışım. Sabahleyin uyandığımda dünkü telefon çaldırma olayını hala kafamdan atamamıştım. Yapılacak bir şey yoktu. Dün karakoldaki polis saat dokuzda tekrar yanına gitmemi istemişti ama bunun boş yere zaman kaybı olacağını biliyordum. Caddeye bakan pencerenin perdesini çektim. Sonunda güneş göstermişti kendini. Bugünü tamamen Roma şehrine ayırmıştık. Dün akşam yanı başımızdaki marketten aldıklarımla kahvaltımızı yaptıktan sonra dışarı çıkıyoruz.

Via Cavour caddesi boyunca yüksek tavanlı tarihi binaların arasında bir buçuk kilometre kadar yürüdük. Şehrin en ünlü tarihi yapısı Collesium karşıladı bizi. Giriş kapısının önünde her zamankinden daha az kuyruk vardı. MS. 80 yılında yapımı tamamlanan ve dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen amfi tiyatro bir zamanlar gladyatörlerin kanlı gösterilerine sahne olmuş. Daha önce birkaç kez gördüğüm tarihi yapıyı bu kez eşimle birlikte görme mutluluğuna eriştim. Güneş yavaş yavaş bulutların arasında kaybolurken yine yağmur çiselemeye başladı. Collesium çevresi yeni gelen turist gruplarıyla kalabalıklaşırken gladyatör kılığındaki adamlar birlikte fotoğraf çektirilmesi karşılığında bahşiş kopartsınlar diye turistlere türlü şirinlikler yapıyorlar. 


Via dei Fori Imperiali caddesi ile ikiye ayrılan Antik Roma'nın ticaret, siyaset ve dini yaşam merkezi kabul edilen Roma Forumu oldukça geniş bir arkeolojik alan görünümünde. Tarihi anıtlar, taklar, bazilikalar ve heykeller arasında yolumuza devam ediyoruz. Venezia meydanına geldiğimizde karşımıza beyaz mermerden muhteşem bir yapı çıkıyor. Son derece etkileyici bir görünüme sahip Vittorio Emanuele II abidesinin önünde Roma'nın kurucusu sayılan Victor Emmanuel II'nin at üstündeki heykeli bütün ihtişamıyla bizi selamlıyor. Giriş kapısının önünde genç bir hanım güzel İngilizcesiyle kuralları hatırlatıyor.

Basamaklarda oturmak, sigara içmek, sakız çiğnemek yasak. Bembeyaz mermer basamakları tırmanıyoruz. Birkaç kat çıktıktan sonra binanın çevresini boylu boyunca dolaşan geniş teras harika bir manzara sunuyor bize. Süslü sütunlarda dinlenen martılar insanlara alışmışlar. Terasın arka cephesinde yer alan ücretli asansör çatıya çıkmak isteyenlere hizmet ediyor. 

Navigasyonu İtalyanca üç yol çeşmesi anlamına gelen ancak bizim daha çok aşk çeşmesi olarak adlandırdığımız Fontana di Trevi'ye ayarlıyoruz. Yağmurun başlaması üzerine ıslanmamak için Afrika kökenli sokak satıcılarından bir şemsiye daha alıyoruz. Aşk Çeşmesine ulaştığımızda eşimin uzun yürüyüşten dolayı şikayetleri başlıyor. Güzel bir pastanede Roma'nın meşhur "gelato" dondurmasının tadına bakıyoruz. Açık söylemek gerekirse oldukça hoşumuza gidiyor bu güzel mola. Daha görecek çok yerimiz olduğundan kalkmakta acele ediyoruz. İşte karşımızda Aşk Çeşmesi.

Havanın yağışlı olması bile ziyaretçileri etkilememiş görünüyor. Herkesin elinde kamera, selfi çubuğu fotoğraf çekiyor. Fontana di Trevi, nam-ı diğer aşk çeşmesi için bir rivayet ağızdan ağıza dolaşıyor. Deniz atlarının çektiği arabada bir Neptün heykelinin bulunduğu havuza arkanızı dönüp geriye doğru bozuk para atarsanız Roma'ya bir kez daha düşüyormuş yolunuz. Ben bunu denedim kesinlikle doğru. Eşim elindeki şemsiyeyi bıraktıktan sonra arkasını dönüp atıyor parayı havuza. Ben de aynısını yapıyorum. 



Bir sonraki durağımız meşhur İspanyol Merdivenleri. Yolumuz üzerinde kilise ve bazilikaları geziyoruz. Ahşap sıralarda biraz dinlenme imkanı veriyor bu dini yapılar. Yağmur çok şiddetli değil. Bazen hünerlerini sergileyen sokak çalgıcılarıyla karşılaşıyoruz. Hepsi tanınmış müzik eserlerini başarılı bir şekilde icra ediyorlar. Nihayet bir ristorante bulup hayalini kurduğum "risotto" yeme fırsatı geçiyor elime. Sürpriz bir şekilde eşim de yemek tercihini aynı yönde yapıyor. O mantarlısını tercih ederken benimki her zamanki gibi "di mare" oluyor. Porsiyonlar oldukça doyurucu. İspanyol Merdivenlerinin bulunduğu Piazza di Spagna'ya yani İspanya meydanına ulaştığımızda şehri bir günde gezmenin mümkün olmadığını anlıyoruz. Merdivenler üstteki Trinita dei Monti kilisesine ulaşım için yapılmış. Ne var ki kiliseyi görmek için onca basamağı çıkmak gözümüzde büyüyor.

Daha görülecek yığınla yer var önümüzde. Merdivenlerin hemen önünde heykelli bir süs havuzu "Fontana della Barcaccia" bulunuyor. Şu sıradan merdivenleri böylesine meşhur yapan başka ne olabilir diye düşünüyorum. Meydanın ve merdivenlerin bu kadar popüler olmasının diğer bir sebebi de belli sahneleri bu mekanda çekilen, Gregory Peck ve Audrey Hepburn'un oynadığı 1953 yılı yapımı "Roma Tatili" filmi olmalı.




Tarihi yapıların arasından meşhur Via dei Condotti caddesine geçiyoruz. Bu cadde dünyanın en ünlü markalarının bulunduğu bir cadde. Alışveriş yapmasak da vitrinlerine baka baka Vatikan'a doğru ilerliyoruz. 









Aziz Petrus Meydanı Vatikan'ın ünlü meydanı. Papanın halka hitap ettiği alan oldukça geniş. Uzunca bir kuyruk var. Çevredeki dükkanlarda Katolik dünyasının ilgisini çekebilecek hatıralık eşyalar satılıyor. Meydanda yer alan görkemli yapı Michelangelo ve Raphael gibi Rönesans ustalarının tasarladığı Aziz Petrus Bazilikası.







Diğer taraftan Sistine Şapeli'nin tavanında büyük usta Michelangelo'nun sanatını konuşturduğu dini temalı bir çok resim bulunduğunu biliyorduk bilmesine ama kendimizi daha fazla zorlamanın alemi yoktu. Zaten kapalı olan hava akşam karanlığı ile birleşti. Fotoğraflarımızı çekip otelimize doğru yola koyulduk. En yakın istasyondan metroya binip otelimize vardık. Yatağa girip Suat Derviş'in hayatının konu edildiği kitabı okumaya başlamadan evvel TV kanallarını karıştırdım. Bir önceki geceden aşina olduğum bir yarışma programı çıktı karşıma. "Guess My Age" adındaki show programı İtalyanca sunulmasına  rağmen olayı anlamamız hiç de zor değildi. İki yarışmacıya podyuma gelen muhtelif yaş ve mesleklerdeki insanların kaç yaşında olduğu soruluyor. Para ödüllü bu eğlence programının Avrupa'nın bazı ülkelerinde yayınlandığını öğrendim. Yakında bize de geleceğini tahmin ediyorum. Yarın sabah erkenden Bolonya yolculuğumuz başlayacak.  

26 Şubat 2018 Pazartesi

NAPOLİ

06/02/2018 Salı, Napoli

                                                                                                                                        
Dün gece baktığımız hava tahmin raporları yanılmamıştı. Roma ve Napoli'de havanın gök gürültülü sağanak yağışlı olduğu görünüyordu. Sabah henüz hava aydınlanmadan yağmur altında otelimize yakın mesafede bulunan Roma Termini tren istasyonuna doğru yola çıktık. Önceden biletlerimizi internet yoluyla aldığımız Intercity treninin hareket saati 06.26. Hareket saatine on dakika kalıncaya kadar peron numarası açıklanmıyor. Peron numarası belli olunca trenin yanaştığı platforma koştuk. Vagon numarası ve koltuk numaralarımız belliydi. Napoli deyince ilk akla gelen Vezüv yanardağı ile yaklaşık iki bin yıl önce bu yanardağın püskürttüğü lav ve zehirli gazlar nedeniyle tarihten silinen iki şehir, Pompei ve Herculenium. Elbette meşhur olanını, yani Pompei'yi görmekti niyetimiz. Napoli Centrale tren istasyonunun hemen altındaki Garibaldi istasyonundan kalkan banliyö treni ile sahil boyunca tatil kasabası Sorrento istikametinde gidecektik. Pompei Napoli'ye on beş dakikalık mesafede ama sadece orayı hakkını vererek gezebilmek için tam bir günün ayrılması gerektiği söyleniyordu. Geniş bir açık hava müzesi. Beklenmeyen felaket sonucu 16.000 kişinin hayatını kaybettiği, kimilerine göre lanetlendiği söylenen bu şehirde cesetlerin ve her türlü eşyanın yirmi metre kül katmanının altında bozulmadan korunduğundan bahsediliyordu. İki bin yıl bir ceset nasıl koruyabilir kendisini? Dinler açısından ibretlik bir olay, tanrının gazabı olarak dillendirilse de bu yönden çok fazla etkilendiğimi söyleyemem. Kül katmanları arasından ceset yığınlarını çıkarmak mümkün değildi elbette. O kadar zamanda organik bir yapıya sahip cesetlerden bir eser kalmayacağını düşündüm. Nitekim kül katmanları arasında cesetlerin yerlerinin sadece boşluk olarak kaldığını öğrendim. Yani cesetler taş oldu, taşlaştı diye bir şey yok. Avrupalı bir bilim adamının aklına gelmiş bu boşlukları çimento şerbeti enjekte ederek doldurmak. Bu işlemden sonra sertleşmiş küller temizlenip beton doldurulmuş insan cesetlerinin boşlukları kalıp gibi çıkartılmış (!) Bu suni, betonla doldurulmuş ceset boşluklarını merak eden 2.500.000 kişi en az 15 Euro giriş ücreti vererek her yıl akıyor buraya. Şahsen o paraya bir ristorante'ye gidip "spaghetti di mare" yemek daha cazip geldi bana.

Tren yolculuğu esnasında bu konuyu tartıştık eşimle. İki saat kadar süren yol boyunca kah tünellerden geçtik, kah sisli sahil yamaçlarını seyrettik. Yazın buraları çok daha güzel olmalıydı. Pompei'ye gitmek için kullanılacak banliyö trenlerinde çok hırsızlık oluyormuş. Güneye inildikçe insanların ekonomik ve kültür seviyesi düşüyor. Örneğin okuduğum bir blogta Napoli sokaklarının çöpten geçilmediği, balkon ve pencerelerden çamaşırların sarkıtıldığı anlatılıyordu. Çantamdan kitaplarımızı çıkarıp okumaya başladık Napoli'ye varıncaya dek.

İstasyondan dışarı çıkıp ara vermeksizin yağan sağanak altında yürümeye başladık. Özellikle zenci nüfusun yoğunlaştığı bir bölge burası. Bu yağmurun altında Pompei ne gezilirdi ya (!) Eşimin hava durumuna bakarak Pompei ısrarından vazgeçmesi hiç de zor olmadı. Şehrin turistik bölgesi Centro Storica denilen bölgenin ortasından geçen yaklaşık iki kilometre uzunluğundaki Spaccanapoli caddesi boyunca ilerledik. Yağmur altında bir taraftan şemsiyemizi tutarken diğer taraftan telefonumuzdan aldığımız kılavuzluk hizmeti, bilgi notlarımıza bakmamız canımızı sıkıyordu. Spaccanapoli isminde bir cadde göstermiyordu Navigasyon. Napoli'yi bölen anlamındaki bu sözcük birbirinin ardında uzanan Vicaria Vecchia, San Biagio dei Librai ve Benedetto Croce caddelerinden oluşuyormuş meğer. Bu üç caddenin kısaltılmış adıymış Spaccanapoli. Sık sık mola verip gideceğimiz yerleri sıraya sokmaya çalışıyorduk. Tarihi şehrin ara sokakları ilgi çekiciydi. Sadece balkonlarda değil sokak aralarında iki direk arasına asılan iç çamaşırlarını gösteriyordum eşime. Böylesine turistik bir şehre yakıştıramadık doğrusu bu manzaraları. Yağmur şiddetinden bir şey kaybetmiyordu. Bir kafeye girip mola verdik. Kurabiye büyüklüğünde bir kek için üç euro ödemek aptalca geldi. 
Sokak denebilecek dar caddeler arasında dükkanları gezdik. Biraz alışveriş yaptık. Centro Storico'ya oradan da Piazza del Plebiscito meydanına geçtik. Piazza kelimesi İtalyanca meydan demek. Pek çok yerde irili ufaklı birçok meydan var bu memlekette. Karnımız acıkınca ilk "spaghetti di mare" mi yemek üzere gözümüzün kestiği bir restorana girdik. Genel olarak liste ve fiyatlar kapı girişlerinde yazılı. Eşim pizza söyledi. Ben deniz mahsullü spagettimin yanında bir de yerel bira istedim. İtalyan mutfağına hayranım. Eşim benimle aynı fikirde olmadığını söylüyor. "Ne varmış yani, pizza, pasta dedikleri makarna ve unlu mamuller... Hepsi karbonhidrat." Gel gelelim Sophia Loren aynı fikirde değil bu konuda. Ünlü aktristin spagetti hakkında sözleri İtalya'da yemek yediğimiz restoranın duvarını süslüyor. "tutto quello che vedete lo devo agli spaghetti", yani "gördüğün her şeyi spagettiye borçluyum"   

Yolumuz üzerinde rastladığımız bazilika, kiliseleri geziyoruz. İlginç bulduklarımızın fotoğrafını çekiyoruz. Bunlar arasında en çok ilgimizi çeken devasa yapısıyla Napoli Katedrali yani diğer adıyla Basilica di Santa Maria Assunta oluyor.

Yine Napoli'nin meşhur caddelerinden Via San Gregorio Armeno üzerinde yer alan ve aynı adı taşıyan kilisede salı sabahları 09.30 - 10.30 saatlerinde "akan kan" mucizesine tanık olacağımıza dair gezi notları okumuştum. Kilisenin önüne geldiğimiz salı günü saat tam da 09.30'u gösteriyordu. Meryem'in sırt üstü uzanır vaziyette yatan İsa'nın üzerine eğilmiş bir heykeli yer alıyordu kilisenin bir köşesinde.



İsa'nın çarmıktan yeni indirilmiş hali olmalıydı bu. Zira el ve ayaklarının çarmıha çivilendiği yerlerindeki yara izleri belirgindi. Vücudunun üzerindeki kesiklerden kan renginde kırmızı boya akıtılmıştı. Muhtemelen hava şartları sebebiyle kilise görevlisi boya şişelerini yetiştirememiş olmalı ki şahsen biz akan kana maalesef şahit olmadık. Aslında niyetimiz ciddiydi, böyle bir mucizeyi görüp imana gelmemek mümkün müydü? 

Kiliselerden çıkıp sağanak yağmurla yeniden yüzleştik. Tek şemsiye hem eşimin hem de benim yarı bedenlerimizi yağmurdan ancak koruyabiliyordu. Su birikintileri arasında seke seke ilerlerken şansımıza söyleniyorduk. "Hadi yeter artık bu kadar, yoksa ikimiz de hasta olacağız." dediğinde eşim, dönüş tren saatine daha 3,5 saat vardı. Bu ahval ve şerait içinde bir an önce Roma'ya otelimize dönsek iyi olacaktı. Birbirine benzer dar sokaklar arasında ilerlerken yolumuz üzerinde olduğu halde görmeden geçtiğimiz bir yer kalmasın diye elimizde telefon, kendimize yön belirliyorduk. Yağmur altında yol uzadıkça uzuyordu. Telefonumu sık kullandığım için bu kez her zamanki gibi pantolonumun ön cebine koymak yerine paltomun cebine attım. Çantamdan bilgi notlarımı elime aldım. Acaba bilet saatini öne almak mümkün olacak mıydı? İstasyona 100 metrelik bir mesafe kalmıştı. Bilet satış yerinde uzunca bir kuyruğu görünce önünde kimse beklemeyen danışma yazılı bankoya yanaştık. Biletimizi öne almak istediğimizi söyledik. Orta yaşlı görevli adam "maalesef" dercesine başını sağa sola salladı, İngilizce "Biletiniz fırsat bileti, bu yüzden değişiklik yapamayız." dedi. Eline aldığı biletimizi geri vermemesi hala bir şansımız olduğunu düşündürüyordu. Sohbete başladık. Nereden geliyorsunuz? Ne yapıyorsunuz? gibi sorular soruyordu. Nihayet "Size bir şartla yardımcı olurum." dedi. "Neymiş bu şart?" diye sordum. Güzel İzmir'inizin sahilinden çekilmiş bir fotoğraf gönderirsen işinizi halledeceğim." dedi. Bana üzerinde e-mail adresi bulunan bir kartvizit uzattı. "Elbette gönderirim." dedim. Biletin üzerine yarım saat sonra kalkacak trenin numarasını yazdıktan sonra kaşeleyip imzaladı. Teşekkür edip yanından ayrılırken arkamdan sesleniyordu. "Bak fotoğraf göndermek zorunda değilsin, ama gönderirsen sevinirim."

İstasyonun içinde bir yer bulup beklemeye koyulduk. Bir ara cebimi yokladım, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. "Telefonum sende mi?" Bazen elimde bilgi notları vs. olunca eşime veriyordum tutsun diye. Şaşırdı, biraz uzatarak "Hayıır." dedi. Cepleri, çantaların içini didik didik ettik, yok. "Eyvah, telefonu çaldırdık galiba." dedim can sıkıntısıyla. Tren saati iyice yaklaşmış, ben çaresizlik içinde ceplerimi yoklamaya devam ediyordum hala. Ne yapacağız şimdi? Trene bindik, Roma'ya varıncaya kadar başka bir şey yoktu aklımda. İki ay bile olmamıştı telefonu alalı. Roma'ya, otelimize döndük. Oda temizlenmiş, yeniden düzenlenmişti. Oysa üç günümüzü geçireceğimiz odamıza biz ayrılıncaya kadar kimsenin girmeyeceğini sanıyorduk. Eşimi otelde bırakıp dışarı fırladım. Birkaç yere gidip hani belki açıp bir cevap veren olur umuduyla telefonumun numarasını çevirmeyi denedim. Hiç kimse yardımcı olmadı. Eşimin telefonu yurt dışına açtırılmadığı için bir başka telefonla bunu halletmeliydim. Eğer düzgün birinin eline geçtiyse Napoli'ye dönüp almayı bile göze almıştım. Telefon bulsam bile bu yeterli olmayacaktı. İyimser bir ihtimal de olsa telefonumu biri açacak ancak İtalyanca konuşunca ben bir şey anlayamayacaktım. Birisi "Git, telefon şirketlerinden birini bul, sana yardımcı olsun." dedi. Ne yazık ki oradan da bir netice alamadım. "Parası neyse vereceğim yardımcı olun". desem de oralı olmadılar. "Yakınlarda bir polis karakolu var oraya git, derdini anlat." dedi telefoncu. Carabinieri dedikleri polis istasyonunu buldum. İçerisi biraz kalabalıktı. Sıra bana gelince polis memuruna durumu anlattım. Telefonumun seri numarasını sordular. Nereden bileyim ben şimdi seri numarasını. "Bilmiyorum." dedim. "O zaman rapor tutamayız." dediler. Nöbetçi polis bir yere telefonuyla mesaj çekti. Gelen cevabı bana göstererek, "Bak görüyorsun, seri numarası olmadan işlem yapamıyoruz." dedi.  "Ne yapmam lazım, telefonu unutayım mı şimdi? Yapılacak bir şey olmadığını söylüyorsunuz." Beklememi istedi biraz. Bir başkasının işiyle meşgul oldu bu arada. Sonra bana dönüp emniyet müdürlüğünün saat 20.00'ye kadar çalıştığını istersem oraya müracaat edebileceğimi söyledi. "Eğer sonuç alamazsan yarın saat 09.00 da yine buraya gel." dedi. Yaklaşık iki kilometrelik bir yoldu tarif edilen adres. "Sora sora Bağdat bulunur." hesabı kapanış saatinden önce vardım istenen adrese. Girişi zor buldum. Kocaman demir bir kapı kapalı durumdaydı. Kapının yanında bir zil ve megafon bulunuyordu. Zili çaldım. Karşıdaki ses mesainin bittiğini söyledi. "Ama beni diğer karakoldan gönderdiler ve saat sekize kadar çalıştığınızı söylediler." dedim. "Hayır kapalıyız bu saatte, yarın gelin." dedi yüzünü göremediğim adam. 

Çaresizlik içinde oteli bulmaya çalışıyordum. Hatta o kadar karışık sokaklardan, meydanlardan geçince yolumu kaybettim. Uzakdoğulu bir gence adres sordum, "Şu karşıdan geçen tramvaya bin seni istediğin yere götürür." dedi. Yok ben yürümek istiyorum. Genç çocuk "Bilete gerek yok, bin git." dedi. Ben ısrar edince "O zaman tramvay raylarını takip et, seni götürür." dedi. Böylelikle oteli buldum. Yağmurlu Napoli sokaklarını arşınladıktan sonra bu spor fazla gelmişti ama ben cebimdeki telefonu nasıl çaldırdığımın muhasebesini yapıyordum kafamda hala. "Şimdiye kadar bir şey çaldırmadıysan o senin şanslı olduğunu gösterir." diyordu eşim. Belli ki bugün şanssız günümdü Kızımı aradık telefonla. Benim telefon numaramı çevirip aramasını söyledik. Dönüp "Çalıyor ama cevap veren yok." dedi. Bir müddet sonra telefon çalmaz olmuş. Belli ki sim kartını çıkarmış hırsız. Artık ümit kalmadı. Kızım servis sağlayıcı ve benim aramda konferans yapıp telefonun çalındığını ve hattı geçici olarak görüşmelere kapatmak istediğimizi söyledi. Yetkiliyle görüşüp hattı kapattık. Bunca olandan sonra kitap okumak ne mümkündü. Geç vakitlere kadar "Nasıl çaldırırım ben telefonumu?" deyip durdum kendi kendime. Odanın caddeye bakan penceresini araladım. Yağmur şiddetini iyice kaybetmişti ama Roma'nın yarın yine yağışlı olduğunu gösteriyordu hava tahmin raporları.