KATEGORİLER

6 Kasım 2019 Çarşamba

ÇOCUKLUĞUMA MEKTUP MİMİ

Sade ve Derin, blogger dünyasının sevimli Deep'i mimlemiş beni. Teşekkür ediyorum kendisine nazik daveti için. Mim'i başlatan Sessiz Umman, onu da Deep sayesinde tanıyıp takibe aldım. Azerbaycan'lı arkadaşımız oldukça ilginç bir konuya el atmış.  

Mimin konusu şöyle: Sihirli bir posta kutusu icat olunduğunu düşünün. Bu kutu sayesinde çocukluğunuza, özellikle 10 yaşınıza mektup gönderme imkanınız var. Bu durumda mektubunuza neler yazardınız? 10 yaşlı kendinize sonradan karşılaşacağı zorlukları rahatça atlatabilmesi için hangi uyarılarda bulunur, nasıl öneriler verirdiniz?

Mektubuma başlamadan önce bazı teknik konulara değinmek gerek. Çocuklıuğumuza verdiğimiz öğütler sadece karşılaşılacak zorlukları atlatabilmek için lüzumlu ikaz ve önerileri içerecek. Yani bu yaşa geldiğimizde yine aynı konum ve yerde olacağız. Verilen öğütler süregelen yaşamı kesinlikle değiştiremeyecek. Kısaca yine bugünü mevcut haliyle yaşayacağız. Bilinmelidir ki, eğer yaşamımızı değiştirme imkanı verilseydi mektubun muhtevası bambaşka olurdu. 

Biz posta kutusu bilmezdik. Postacının yolunu gözlerdik. Küçük Ben mektubu postacı amcasından alıyor. İlk olarak zarfın sol üst köşesinde gönderenin kim olduğuna bakıyor. Elli yıl sonraki Sen- İzmir. Heyecan içinde açıyor zarfı, başlıyor okumaya;

Merhaba Küçük Ben,
Önce kendimi tanıtayım ama sakın paniğe kapılma. Ben elli yıl sonraki Senim. Kafanın karışmasını istemem ama belli ki seni buna ikna etmem zor olacak. Yok, seni temin ederim ki bir arkadaşın sana şaka falan yapmıyor. Sadece dediklerimi dinle, yazdıklarımda senin hayatını kolaylaştıracak ikaz, öğüt ve müjdeler var. Önce seni rahatlatayım biraz. En azından elli yıl daha yaşaman garanti. Ciddi bir sağlık sorunun da olmayacak bu süre zarfında. Tamam bazı badireler yaşayacaksın ancak bunları kabiliyetin ve şansın sayesinde atlatacaksın. Büyük savaş ve kıtlıklar felaketler de görmeyeceksin. Sadece beş yıl sonra Kıbrıs'a çıkartma yapacak askerlerimiz. Ondan sonra iki parçaya bölünecek Kıbrıs. Bunun seni üzecek yanı ABD'nin koyduğu ambargo nedeniyle yaşanan ekonomik krizler ve geçim sıkıntısı. Aslına bakarsan ekonomik krizler sık sık kapını çalacak. 

Biliyorum çok sevdiğin dedeni kaybettin kısa zaman önce. O senin en yakın arkadaşındı. Ne yazık ki yaşamın kuralı böyle. Zaman her şeyi unutturuyor. Camilerden uzak dur. Biliyorum, deden yaşasaydı seni İmam Hatip'e gönderirdi. Yolun Hisar Camisi taraflarına düşebilir, yeni gelen bir hocaefendiyi görmeye gidebilirsin. Olur da sana git vaazlarını dinle derlerse, sakın gitme. O hoca efendi, önce seni ihya edebilir ama sonunda çok zararını görür, hapse bile girebilirsin. Bu yaşından itibaren bol bol oku, sorgula hayatı. O camide dedenin arkadaşlarından dinlediğin hikayelerin çoğu düzmece. Ne yazık ki, kimse seni kitap okuma konusunda teşvik etmeyecek. Beni dinle bol bol oku, her şeyi oku ama her okuduğuna da inanma. 

Senin için güzel bir haber daha vereyim. Hayal ettiğin mesleği yapacaksın. Çok seveceksin bu yaptığun işi ancak memlekette hangi mesleğin hakkını vererek yapabiliyorsun ki. En iyi mühendis en iyi projeyi yapan, ya da en güzel, en sağlam yapıları yapan değil. Özel sektörde patrona en fazla para kazandırandır iyi mühendis, bunu unutma. Bu dediklerim sana biraz ağır gelebilir ama yaz aklına bütün bunları. Devlet işi senin mizacına uygun değil. Devlete girip biraz da rüşvet yiyebilsen hem fazla yorulmaz hem de çok paran olurdu oysa. Ben yap desem de yapmayacaksın bunu biliyorum. Fırsatını bulursan cesaretini topla yabancı şirketlere at kapağı. Onlar insana daha çok değer veriyorlar. 

Senden müteahhitlik yapmaya kalkışmamanı istiyorum. Bil ki başına istemediğin şeyler gelecek. Ne kadar şartlar o ortamı hazırlayacak olsa da sen kalkışma bu işlere, çok tehlikeli. Parasal olarak bir şey kazanıp kaybetmeyeceksin belki ama yaşayacağın kötü anılar ve boşa geçirdiğin yılların olacak. 

Küçük Ben, sessiz sakin bir çocuksun henüz. Bu özelliğini koruyacak, fazla çıkıntılıkların olmayacak. Okumaya olduğu kadar yazmaya önem ver. Fuzuli geçireceğin zamanı değerlendirebilir daha donanımlı olursun bu hususa dikkat edersen. Sözlerimi unutma, bu senin faydana olacaktır. Şimdi kimseye bir şey söyleme, seninle dalga geçerler. Yolunu özlemle bekliyorum.

İmza
Elli yıl sonraki Sen.   

  

5 Kasım 2019 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ #10

Bir an çok korktum. Deep ağırdan aldı nöbetçi moderatörlüğü. Yoksa Ağaç Ev Sohbetleri bitti mi diye ödüm patladı. Neyse ki İrem Can ona omuz vermiş ve 10. Hafta sorusunu atmış ortaya. Şu Cadılar Bayramı çok korkutmuş bizimkileri anlaşılan. Hadi Ağaç Ev Sohbetlerinin 10. Hafta sorusu neymiş bakalım. 


Korkunç veya anlamlandıramadığınız olaylar yaşadınız mı? Biraz da korkalım!"



Gariptir, bu soruya cevap bulamadım ilk anda. Ya, dedim kendi kendime, ben hiçbir şeyden korkmam ki. Fobim, bobim de yok bildiğim. Ne yüksekten ne karanlıktan korkarım. Öyle anlamlandıramadığım bir olay da gelmedi hatrıma. Hadi başlayalım bakalım, belki korkunç bir şeyler çıkar yazarken.

İnsan neden korkar? Meselâ vahşi bir tropikal ormanda aç bir kaplanla karşılaşıldığında korkarım. Hayaletlere, cinlere, perilere inanmam. Ama ola ki, karşıma gece yarısı bir hayalet çıktı, altıma yaparım. Nedense çıkmıyorlar işte. Ya inanmadığım için güceniyorlar, ya da onlar korkuyor benden.


Trafik kazaları korkutur beni. Ölmekten değil, sakat kalmaktan korkarım. Yanarak, boğularak ölmek de korkularım arasında. Neyse ki bunları da yaşamadım. Hah, şimdi buldum galiba. Depremden korkarım meselâ. Çok büyük şiddetli olmasa da orta şiddetli depremler yaşadım. Yer sarsılmaya başladığında şiddeti ne olacak, ne kadar sürecek bilinmez. Çaresizlik içinde bitmesini beklerken saniyeler saate döner. Acaba oturduğum bina bu sarsıntıya göğüs gerebilecek mi? Daha uzak yerdeyse merkezi, oralarda can kaybı olur mu? soruları geçer aklımdan.


Yaşadığım diğer bir afet türü ise su taşkınları yani sellerdir. Mesleğim gereği suyla çok boğuşmuşumdur. Yıllar önce Kdz. Ereğlisi'nde baraj yaparken yakalandığımız sel felâketi bir sürü can almıştı. Şantiyede maddi hasar dışında can kaybı yaşamadığımız için şanslıydık. O gece yollar sel suları altında kalmıştı. Karanlıkta azgın suların sürüklediği kayaların uğultusu hâlâ kulaklarımda. Tarihi karayolu köprüsü yıkılmış, elektrik direkleri devrilerek yolumuzu kapatmıştı. İşte o an hayatımın dönüm noktalarından birini yaşamıştım. Elektrik kablolarından cereyana kapılmayalım diye arabadan inmiştik. Hava henüz aydınlanmamıştı. Yağmur iri damlalar halinde olanca şiddeti ile devam ederken sel sularının çağıltısı köprünün karşısından gelen insan seslerine karışıyordu. Karşıdan gelen sesleri biraz daha iyi duyabilmek için kablolara basmadan ilerledik. Karşıdan gelen sesler hiç anlaşılmıyordu. Ağır ağır ilerlerken bir anda şok olduk. Önümüzdeki yol da köprü de bitmişti. Sel suları köprünün ortasında kocaman bir yarık açmıştı kendine. Yarığın genişliği yaklaşık kırk metre vardı. Büyük bir gürültü eşliğinde süratle akan sel sularına bakarken yanımdaki arkadaşlarla birlikte buz kesildik. Ya o direkler devrilip yolu kapatmasaydı? Arabamızla köprüden azgın suların içine uçup bir ceviz kabuğu misali karışırdık, artık sahilden toplarlardı cesetlerimizi. Karşı kıyı kalabalıklaşiyordu. Gücümüz yettiğince bağırıyoruz. "Can kaybı var mı?" Köprünün yanı başı şantiye. Binalar, makinaları süpürüp gitmiş sel suları. Cılız bir şekilde yanıt alıyoruz karşıdan. Can kaybı olmadığını öğreniyoruz. Bu haber rahatlatıyor bizi biraz. Fakat dizlerimiz titriyor korkudan, belki biz olacaktık şantiyenin can kayıpları.


Bir gariplik de İstanbul-Ankara otoyolunda başıma gelmişti. Gençlik işte, yol otoyolsa köklüyoruz gazı sonuna kadar. Sanki kendimizi kendimize ispatlıyoruz. Akşama doğru bir vakit, ama hava kararmaya henüz başlamamış. Genelde sol şeridi bırakmazdım kimseye o zamanlar. Nasıl olduysa Gerede'yi geçtikten sonra sol şeritten ayrılıp orta şeride geçmiştim. Beş dakikadan daha az bir zaman geçmişti. Birden gözlerim faltaşı gibi açıldı. Sol şeritte park etmiş, ışıkları yanmayan bir tır. Hızla yanından geçtim. Mantıken böyle bir durum olamazdı. Hatta ertesi gün pür dikkat haberleri izledim, oto yolda bir kaza olmuş mu diye. Olmamış. Nasıl olur? Hala kafamda soru bu. Kamyonu gördüm resmen, bir yanılsamamıydı yoksa. İşte size anlamlandıramdığım bir olay.


Son olarak Deeptone'un hatırlattığı bir konuyu arz edeyim. Üniversitenin ilk yılı, yanılmıyorsam hazırlık sınıfındayım. Ankara sağ-sol çatışmalarından geçilmiyor. Sık sık mitingler yapılıyor, okulun o zaman pırıl pırıl mercedes otobüsleri ile bütün şehri dolaşıp gövde gösterisi yapıyoruz. Otobüsler tıklım tıklım öğrenci. Sloganlar gırla. "Kahrolsun Faşizm", "Mahir, Hüseyin, Ulaş kurtuluşa kadar savaş" Çocuk sayılırız tabii o zamanlar. Abilerimiz ne derse, ne yaparsa onu demek, onu yapmak durumundayız. Yoksa faşist oluruz Allah muhafaza. Ama bir de yakalanmaktan korkuyoruz. Bahçelievler faşist arkadaşların hakimiyetinde. Polisin, jandarmanın eline düştüğün zaman yandın, anlatılanlar ürkütücü. O gün pazardı günlerden. Yine büyük bir mitinge gidilecekti. Okulun ellinin üzerinde mavi mercedesi rektörlüğün karşısına sıralanmış, Kızılay'daki mitinge taşıyacak yurtta kalan öğrencileri bekliyor. Otobüslere hücum ediyor herkes. Sloganlar atılıyor, bayraklar, flamalar, pankartlar ellerde. İçimde bir his orada bir şeyler olacağını söylüyor. Ne yapıp, edip bir şekilde kaytarmam lazım. Ama ne mümkün. Bir gören olur da, "Hocam nereye?" dese bittim. İnşallah otobüsler dolar da yer kalmaz ben de gidemem diye içten içe dua ediyorum. Otobüsten otobüse koşturuyorum. O kadar insan nasıl sığdı ki. Yavaş yavaş dolan otobüs hareket ediyor. Ben binemedim, sığamadım kandırmacasına devam ediyorum. Son otobüs de gitti. Etrafıma bakıyorum. İn cin top oynuyor. Kampusun caddeleri, binaları, yurtları bomboş. Etrafta kedi, köpek bile kalmamış. Tam korku filmi gibi. Koca yerleşkede bir tek ben varım. Her an bir nöbetçi devrimci gelip hesap soracakmış korkusu. Hızlı adımlarla yurduma doğru yürüyorum. Kantin boş, odalar boş, çalışma salonları boş. Sinek bile vızıldamıyor. Ürkütücü bir sessizlik. Korkmaya başlıyorum. Biri gelir de "Sen niye buradasın, neden katılmadın mitinge?" diye sorarlar korkusu. Ne diyeceğim. Otobüste yer kalmadı mı olacak cevabım. E, sormazlar mı adama, o kadar kişi yer buldu da bir sana mı kalmadı yer? En iyisi odaya girip beklemek. Yok, orası da sağlam değil. Kilidi yok odaların, olsa bile kilidi kırabilirler. Böyle yakalanırsam tam bir suç üstü. Duşa girsem sesi duyar gelirler. Gidip tuvalette beklesem nasıl olur. Evet, en mantıklısı bu. Işığı yok tuvaletin. Zaten olsa da deep gibi kitap okuyamam, okuma alışkanlığım yok o zamanlar. Karanlık tuvalette korku içinde geçen dört beş saat. Sonra sesler gelmeye başlıyor. Mitingden dönüyorlar. Ortalık canlanıyor yavaş yavaş. Kendime verdiğim hücre hapsi sona eriyor.


Gerçekten de hiçbir şeyden korkmamışım. Hafıza pek çok şeyleri yutuyor.   


MİM


Mimin adı: Hakkımda bilmediğiniz 11 şey 

Aslında bu daveti almasaydım mimi cevaplamayacaktım. Fakat davete icabet etmemek kabalık olacağından soruları kısaca cevaplamaya çalışayım ki, aslında kısa cevaplar vermek benim için en zor olandır. İşte sorular ve cevaplarım:


1. Kendinde sevmediğin özelliğin nedir?
Büyük avantajları olduğunu bilmeme rağmen geniş çevre yapmak gibi bir istek duymuyorum. Laf olsun diye birbirini aramalardan, bayramları otomatik tebrik mesajı göndermekten veya almaktan hoşlanmıyorum. Sosyal medya üzerinden bir sosyalleşme tarzım değil. O zaman çevre de olmaz tabii. Aslında çok da dert etmiyorum. Tanıdıklarım arasından bana ihtiyacı olan biri varsa elimden geleni yaparım, beş yıl görüşmemiş olsak bile. Aynı şekilde karşıdan aynı şeyi beklerim. Ama ne derece bu beklentim karşılık bulur bilemem.

2. En büyük takıntın nedir?
Bildiğim kadarıyla bende bir takıntı yok galiba. Yalnız dikkat ettim, hapşırınca bir defada kalmıyor, mutlaka ikincisi geliyor. Bunu irademle yapmadığım için bu takıntı mıdır, alışkanlık mıdır yoksa bünyem iki kez hapiırmak mı istiyor bilmiyorum. Ama tek sefer hapşırma yok artık bende, kesin.

3. Kimsenin bilmediği bir sırrın var mı?
Var, söylememi ister misin?

4. Hayatta en büyük başarın nedir?
Bugüne kadar yaşamış olmam hayatımda en büyük başarım. 

5. Seni en mutlu eden şey yada şeyler nedir?
Eşimin gülen yüzü, sağlıklı olmak, ailemin mutluluğu, okumak, yazmak, sevdiğim müzikleri dinlemek, gezmek, yemek, içmek. Daha ne olsun.

6. En sevdiğin ünlü kim?
Mustafa Kemal Atatürk elbette.

7. Şansa inanır mısın? Şans getirdiğine inandığın eşyan var mı?
Şansa inanırım tabii. Şans paradan daha önemli. Ama şans getirdiğine inandığım herhangi bir taş veya objeye inanmam. Saçma bulurum hatta.

8. Hayalindeki meslek ve nedeni?
Hayalini kurduğum bir meslekte uzun seneler çalıştım ve emekli oldum. İlkokula giderken mahallemize gelen beyaz takım elbiseli genç bir mühendis etkilemişti beni. Üniversitede inşaat mühendisliğinin konut yapımından başka bildiklerimin çok ötesinde çalışma alanı olduğunu öğrenince hem şaşırmış, hem sevinmiştim. Daha uzun yıllar çalışmaya devam edebilirdim bu meslekte ama Türkiye'de bazen mesleğinden soğutuyorlar insanı. Adaletin olmadığı bir ülkede yargı mensubu olmak mesela.

9. Kafan bozukken yaptığın şeyler nelerdir?
Oturur kafamı tamir ederim herhalde önce. Yok beceremezsem, tamirciye götürürüm. Bu arada suratım asılır, yüzümden anlaşılır kafamın ne kadar bozuk olduğu. Ama bozuldu diye hemen atmam bir kenara. Bir süre sonra kendiliğinden başlar çalışmaya.

10. En sevdiğin film ya da dizi?
Elveda Rumeli dizisi çok sevdiğim bir diziydi, evet.

11. Kendinehan gi sorunun sorulmasını isterdin ve cevabı ne olurdu?
Ben de Deeep/Sade ve Derin'in verdiği cevabı verirdim bu soruya. Soru: Hayatın bir anlamı var mı?
Cevap: Yok olurdu. İnsanlar hep hayatın anlamını çözmeye çalışmışlar ve çalışmaya devam edecekler anlaşılan. Şu ana kadar ipe sapa gelen bir sonuç yok ortada elbette. 

Evet, benden bu kadar. İsteyip ve henüz bu mimi yapmayanlar varsa yapabilirler, bence hiçbir mahsuru yok. İyi bir hafta diliyorum sizlere. 
  


MUTLULUĞA KAÇIŞ (2)


Çukurlara girdikçe takır tukur sesleri, siren seslerine karışıyor. Hiç mi amortisörü yok bu aracın? Arkadaşlarımdan biri ambulansın önüne oturmuş ben arkada hoplarken. Yok canım hemen ölecek değilim ya daha yaşım çok genç.

Hacettepe acil ilk gittiğimiz yer. Yer yokmuş, kabul etmiyorlar. Belki de geldiğimiz okul mimli, ondandır. Neyse, ondan sonra bir başkası Numune'ydi sanırım, o da yer olmadığından bahisle geri çeviriyor. Tangır tungur seslerine karışan siren sesleriyle birlikte Ankara hastanelerini dolaşırken kendimizi bu kez Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde buluyoruz.

Hemen acil servise alıyorlar sedyemle birlikte. Genç bir doktor hanım ilgileniyor. Kardiyografi filmleri çekiliyor, sorular peşpeşe gelirken koluma serum bağlıyorlar. Ne zamandan beri bu durumdasından, büyük abdestimin rengine varıncaya kadar ahret sualleri. Nereden bileyim rengini. Memlekette hiçbir şey yok, her şey tezgâh altından karaborsa satılıyor. Tuvaletlerde ampul bile yok, el yordamı ile hacet gideriyoruz. "İstifra ettiniz mi?" diye soruyor doktor hanım. Evet, sabaha karşı. "Nasıldı?" Aynı kahve telvesi. Birkaç doktor toplanıyorlar. Doktor hanım arkanı dön, pantolonu sıyır aşağıya diyor. Utanıyorum ama elden gelen bir şey yok.  Ameliyat eldivenini geçiriyor eline. Yok daha fazla anlatmayacağım.

Şimdi bana refakat eden arkadaşa dönüyor doktorlar. "Arkadaşınız çok kan kaybetmiş, derhal tam teşekküllü bir hastaneye transfer olması lâzım." diyorlar. Demek ki yolculuk bitmemiş. Keza kamyonetten bozma ambulans kapıda bekliyor. Doktorlar sıkı sıkı tembihliyorlar arkadaşı, "Hayati tehlikesi var, bir an önce..."

Kolumda serum olduğu halde ambulansa biniyoruz yeniden. Sevindirici haber geliyor, A.Ü yoğun bakım kabul edecekmiş, oh nihayet. Hiç unutmam, Serpil Yıldız adında bir başhemşire karşılıyor bizi. Kısa boylu, sarışın, renkli gözleri ışık saçan, neşeli biri. Tekerlekli sedyem ambulanstan daha konforlu. Koridorlardan geçiyoruz, asansörlere binip iniyoruz. Artık emin ellerdeyim. Yedi ya da sekiz yataklı bir yoğun bakım ünitesine götürüyorlar beni. Yatakların hepsi dolu.

Ne zamandan ne saatten haberim var. Bir kolumdan serum, diğerinden kan zerkediliyor damarlarıma. Kanımın son damlasına kadar mücadele etmişim demek. Geriye bir damla kanım kalmamış. Gece hemşiresi geliyor. Esmer güzeli, makyajlı, mankenlere taş çıkartırcasına arzı endam ediyor. Hiç kıpırdamamam gerektiğini söylüyorlar. Yarım saat arayla tansiyon, ateşımi ölçüyor.

Sol çaprazımda genç bir kadın bağırıyor, ortalık inliyor sesinden. "Suuu, su verin bana" Hemşire geliyor, "Su içemezsiniz, doktor kesinlikle su içmemenizi tembihledi." Hemşire çıkıyor salondan, kadın başlıyor, kaldığı yerden "Suuuu, su verin, bir damla olsun su veriiin."

Sağ yanımdaki ihtiyarın içi kaldırmıyor kadının yakarışlarını. Kendi kendine söyleniyor. "Niye eziyet edip duruyorlar kadına, bir yudum sudan ne olacak." Kadın adamdan aldığı cesaretle daha yüksek perdeden bağırmaya başlıyor. "Suuuu, bir bardak su verin, öldürecek bunlar beni susuzluktan." Yaşlı adam daha fazla dayanamıyor. Yanı başındaki konsoldaki sürahiden bardağına yarıya kadar su boşaltıp titrek bacaklarla kadının yanına gidiyor. " Al bacım, al iç de sus artık"

Sesin aniden kesilmesinden mi yoksa bir tesadüf eseri mi bilinmez, tam o esnada kat hemşiresi salona giriyor. "Neee, su mu verdiniz yoksa buna? İhtiyar yarı memnun, yarı mahcup ama fırçaya razı bir şekilde " Ne yapayım doktor hanım, çok fena bağırıyordu."

Hemen yanımda on iki, on üç yaşlarında bir oğlan çocuğu. Hemşireden hastalığının siroz olduğunu öğreniyorum. Bu yaşta olur mu hiç bu hastalık. Çocuk henüz içki koymamıştır ağzına. Karnı davul gibi şişmiş. Kendinde değil, ağzından kan geliyor. Ertesi gün onu görüp moralim bozulmasın diye aramıza bezden bir portatif paravan çekiyor hemşire. Birkaç saat sonra koridordan yükselen ağıtlar, ağlama sesleri, bağrışmalar. Sessiz bir şekilde yanımdaki yatak boşalıyor, artık paravana gerek yok.

Arada tekerlekli sedyeyle gezdiriyorlar beni. Filmler çekiliyor, hortumlar yutturuluyor. Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Teşhis karta işleniyor. "Aspirine bağlı Akut Gastrointestinal Sistem Kanaması" yani, Aspirine bağlı mide kanaması" Bu şartlar altında kim mutlu olabilir? Tabii ki ben. Benden mutlusu yok. Şartlar ne olursa olsun bir haftadır hastanenin yoğun bakımındayım. Ölsem ne gam. Ne dersleri düşündüğüm var, ne de sınavları. Nümerik analiz benden en az bir sömestre uzak. Doktorun her sabah uğrayışında içimde bir heyecan. Acaba beni taburcu edecekler mi? Her seferinde bugünü de yırttık, bir kaç gün daha kalabilsem heyet raporunu kesin verirler. Kolumda hala serum var. Altı ünite serum dört ünite kan vermişler. Beni hastaneye getiren arkadaş yurtta anons ettirmiş. Onlarca arkadaş kapıya yığılmış. İlk kez öğrendim. Bana kan vermeye gelenlerin kanlarını bağış olarak kabul edecekler ama bana verdikleri kan ve serumu parayla satacaklar. Arkadaşlar durumu öğrenince isyan ediyor. Gerisin geriye dönüyor çoğu. 

Serpil Hemşire çok seviyor beni. Tıp fakültesi öğrencisi olduğumu söyleyip kan ve serumlar için bana ödeme yaptırmıyor ayrılırken. Yoğun bakım normal bir insan için epey can sıkıcı olmalı. Benim için bir kurtuluş, hiç ayrılmadan aylarca kalabilirim burada. Duyacağım en kötü haber, doktorun beni taburcu edeceğini söylemesi. Gün boyu beyaz önlüklü stajyer hemşireler dolanıyor etrafımda. İlk kez birinden kan alacaklar. Uzatıyorum kollarımı, kanı gören elini yüzüne bulaştırıyor. Gülümsüyorum onlara. Bir daha denesinler. Bende öğrensinler mesleklerinin inceliklerini. Sonsuz bir şevkat ve toleransla bütün bedenimi teslim edebilirim. Geceleri esmer hemşire geliyor. Bir haftadan beri yattığım halde çorbayı elleriyle içiriyor. Hafiften utanıyorum. 

Bir hafta önce geldiğim yer cehennemse burası cennet olmalı. Geldiğim yerden ne kadar mutsuz ayrıldıysam burada o kadar mutluyum. Keşke kadrolu yoğun bakım hastası olsam burada. Eve haber vermiyorum. Verip ne yapacaktım ki. Üzülecekler sonra. Nerede kalacaklar, bir sürü telaş. Önceki sene babam trafik kazası geçirdiğinde bir ay yatmıştı hastanede. Bana haber vermemişlerdi derslerimden kalmayım diye. Bir de bunun rövanşı var aklımda. Sayılı günler çabuk geçiyor. Kara haberi veriyor doktor. "Artık kalmana gerek yok, seni taburcu edelim, evde istirahat edersin." Tüh diyorum içimden, sevineceğim yerde. Buraya kadarmış. Okula dönüp izin işlemlerine başlıyorum. Yattığım hastane sorun çıkarmadan bir aylık heyet raporu veriyor. Sömestre izni tamam. İzmir'e eve dönüyorum, elimde bavulum. Kapıyı çalıyorum. Annem açıyor, şaşkın. Hayırdır, diyor. "Pek hayır değil." diyorum. "Attılar okuldan." Yüzünün rengi değişiyor. Fazla uzatmadan başlıyorum anlatmaya... 

Birinci bölüm için tıkla...  

MUTLULUĞA KAÇIŞ (1)


Küçük şeylerden mutlu olmayı bilmeli insan. Yoldan geçen hiç tanımadığı birine içtenlikle gülümsendiği zaman o kişinin yüzünde beliren tebessüm mutlu eder insanı, güne iyi bir başlangıç olur, işler rast gider. Bazen olmadık yerde, hatta olmaması gereken yerlerde mutlu olur insan. Ne kadar tuhaf gelse de inanırım ben buna. Hatta yaşam ne kadar tatlı olursa olsun, ölüm döşeğinde, son nefesini verirken bile, dünyaya mutlu bir şekilde veda eden insanların olduğunu söyleseler, itiraz etmem. Bu değil midir zaten, biz insanoğlunu anlaşılmaz kılan. İşte olmadık yerde, olmadık şartlarda yaşadığım bir mutluluk, mutluluğa bir kaçış, bir anı. 

Üniversite yılları. Dersler kurşun gibi ağır. İlk sınav sonuçları pek parlak değil. Diğerleri neyse de şu nümerik analiz öldürüyor beni. Ne işe yaradığını bir öğrensem işim kolaylaşacak, biliyorum. Tamamen teorik, bir takım formüller, bağlantılar, sigmalar, faktoriyeller, üsler...  Ne kadar zorlasam boş, kafa basmıyor. Öğrencilik hayatımın hiçbir döneminde yaşamadım böyle bir anı. Moralim dibe vurmuş, diğer derslerdeki hevesim de kayboluyor. Bu dersi veremezsem okul bitmez. Devamındaki baba dersleri bile alamam nümerikten geçmeden. Ruhumun bu kadar daraldığı başka bir dönem yok. 

Aileme karşı sorumluluklarım altında eziliyorum. Sömestr ellerimin arasından göz göre, işkence çektire çektire kayıyor. İkinci sınav tarihleri yaklaşıyor birbiri ardına. Bende hazırlık sıfır. Hayatımda ilk kez sınavlara girmiyorum. Girip rezil olmaktan daha iyi geliyor belki ama bu durum eziyor beni. Onca yediğim, içtiğim şeyler haram bana. Yurttur, harçtır her neyse, kolay mı aileme bir sömestre fazladan yük olmak? Bir şeyler yapmalıyım, ya da olmalı. Meselâ uzun süren bir öğrenci boykotu. Belki iptal olur okuduğum sömestre. Olmuyor. Çaresizlik içinde kıvranıyorum. Beynimde yılanlar dolaşıyor sanki, kulaklarım uğulduyor, müthiş bir iç sıkıntısı.

Kimseyle konuşmak gelmiyor içimden. Oda arkadaşları hummalı bir şekilde sınavlarına hazırlanıyorlar. Onlara uzaktan bakıp kıskanıyorum. Benim için artık çok geç. Başımın ağrısı dayanılacak gibi değil. Hiç ilaç kullanma adetim olmadığı halde oda arkadaşlarımdan birinden aldığım aspirini yarım bardak su eşliğinde mideme yuvarlıyorum. Ne bileyim bu kararımın felâket bir mutluluğa dönüşeceğini.

Zaman çarkı ruhumu daraltıyor her dönüşünde. Boşa geçen, hedefsiz, amaçsız günler birbirini kovalıyor. Sırtımda tonlarca ağırlık altında eziliyorum sanki. Kafeteryaya gidiyorum akşam yemeği için. Yol boyu ne yapacağımı düşünüyorum. Adımlarım güçsüz, sanki gövdemin peşinden sürükleniyorlar. Artık hiçbir şey zevk vermiyor bana. 

Pek güzel çıkar burada yemekler. Etli yemek çeşitlerini ilk kez okulun kafeteryasında sevmiştim. Öyleydi adı, yemekhane demezdik. Öğlen ve akşam yemeklerini orada yerdim genellikle. Öğlen yemeklerinde devyolcularla devsolcular paylaşamazdı iktidarı, sandalyeler tepsiler havada uçardı bazen. Ama sakin olurdu çoğu zaman. İlk şambabayı da orada yemiştim. Üzerinde bir defne yaprağıyla servis edilen Macar gulaş vardı menüde. Yanında pirinç pilavı ve yoğurt. Sıradan çıkarken bir de portakal istedi canım, gözüme kestirdiğim bir tanesini tepsiye koydum.

Başımın ağrısı ile birlikte büyük bir daralma hissi kaplıyor bedenimi. Çatalımı gulaşın en küçük et parçalarından birine batırıyorum. Lokmayı ağzıma götürürken geldiğime pişman oluyorum. O bayılarak yediğim yemek tiksinti veriyor şimdi. Anlaşılmaz bir güç bıçak gibi kesiyor iştahımı aniden. Çatalın ucuyla biraz pilav, biraz da yoğurt alıyorum. Yok, gitmiyor. O pek de hoşlanmadığım portakal çekiyor kendini bana her nedense. Sulu ve tatlı bir şey. Dilimlere ayırıp yarısını yiyorum. Daha fazla gitmiyor o da. Yurda dönerken muazzam bir halsizlik içindeyim. Tansiyonum iyice düşmüş olmalı. Bayilmadan bir odama atsam kapağı başka bir şey istemem. Kafam dolu, binbir türlü düşünceler içinde, dönüyorum yurda.

Odaya adımımı atar atmaz kalbim küt küt atıyor. Ciddi bir sorunum olmalı. İki kat merdiven çıktım ama bu kalbimin yerinden fırlarcasına isyan etmesine sebebi değil. Arkadaşlardan birine rica ediyorum. Ben iyi değilim, her an düşüp bayılabilirim deyip revire kadar bana refakat etmesini istiyorum. Hemen koluma girip yurdun arka kapısından revirin yolunu tutuyoruz.

Pratisyen doktor nöbetçi. Anlatıyorum durumu. Bir hap veriyor, bir de ferahlatıci damla. Yarım su dolu bardağa üç-beş damla damlatacakmışım. Gerisin geriye geliyoruz odaya. Zor bela birkaç bisküvi attıktan sonra ağzıma, ilâçlarımı içiyorum. Sabaha karşı kan ter içinde uyanıyorum. Her taraf kahve telvesi. Ne olduğunu anlamıyorum.

Gün ışığında yatağımdan kalkıp dışarıdaki lavaboya doğru, bardağıma su doldurmak için bir kaç adım atıyorum. Kalbim göğsümden dışarı fırlayacak sanki. Güm güm atıyor, başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Elimdeki bardağı yan taraftaki masaya bırakıp güçlükle yatağa atıyorum kendimi. Birkaç oda arkadaşı başıma üşüşüyor. "Götürün beni, hemen revire götürün. Bu hayra alâmet değil, kalbim fena çarpıyor." diyorum. İki arkadaş birden giriyorlar kollarıma. Bir çuval gibi taşıyorlar beni revire. Doktor, görür görmez beni hemen ambulans çağırıyor bu kez. Eski model kamyonetten bozma bir şey ambulans dedikleri. Sedyeye koyup beni atıyorlar arkasına.

Devam edecek

2 Kasım 2019 Cumartesi

İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT - Bedri Ruhselman

Kitabın Adı: İlâhî Nizam ve Kâinat
Yazar: Bedri Ruhselman
Yayınevi: MTİAD1950
Sayfa Sayısı: 319
Türü: Metafizik




Böyle bir kitap okuyacağım aklıma gelmemişti. Kapının önünden geçen bir hanımefendi, her daim kitap okuduğum dikkatini çekince ilgime mazhar olacağını düşündüğü bu kitabı hediye etmişti bana. Kitabın yazarı meşhur metafizikçi, dahiliye mütehassis doktoru ve müzisyen. Metafizik derneklerinin fahri başkanı. İlginç olan kitabın ilk yayınlanma tarihi olan 2013 yılından çok önce yazılmış olması. Yazar yukarılardan aldığı talimat gereği noter huzurunda bir bankanın kasasında tam 54 yıl saklandıktan sonra yayınlanmasını istemiş kitabı. Bu süre zarfında kendisi bu dünyadan göçmüş tabii.

Yine vasiyetin gereği kaliteli kâğıda basılıp güzel bir şekilde ciltlenmiş kitap. Ayrıca altmış yıl öncesinin dili kullanılmış olsa da cümle yapıları sağlam ve yazım hataları yok denecek kadar az. Kitabın yazım tekniği bakımından belki tek kusuru bölümlere ayrılmamış olması. Bunun doğal sonucu olarak bölüm başlıklarını gösteren bir dizin mevcut değil.

Yazar henüz on dört-on beş yaşlarındayken Çanakkale Savaşına katılmak üzere Ankara'ya geldiği, tam vagona binerken Atatürk tarafından fark edilerek alıkonulduğu, ülkenin bilim adamına da ihtiyacı olduğundan bahisle tıp mektebine gönderildiği ayrı bir rivayet konusu.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, kitabı bütün önyargılarımdan arınmış bir şekilde okudum. Farklı düşünceler her zaman ilgimi çekmiştir zaten. Son söylemem gerekeni baştan söyleyeyim. Tek kelimeyle rahmetli kafayı sıyırmış. Çok üzüldüm kendisine. Yazık, yazık. Cepheye gitseymiş keşke diyesim geldi. Çünkü bütün yazdıklarına kendisi inanıyor en başta. Kitabı okuduktan sonra aklımda kalan bazı bilgileri (bilgi denirse) paylaşmam yazar hakkında fikir vermesi bakımından faydalı olur sanırım.

* Kâinat ve varoluş konusunda en önemli sorulara "İnsan idraki bunu anlamaya muktedir değildir, ayrıca buna lüzum da yoktur" diyerek geçiştiriliyor. Tanrı, Allah, ilâh gibi sözcükleri kullanmaktan kaçınılırken bunun yerine asli nizam vs gibi terimler kullanılıyor. 
* Kainatın ilk maddesinin hidrojen atomu olduğu ve zaman içinde inkişaf ve tekâmül evrelerinden geçerek insanın bugünkü haline evrildiği iddia ediliyor. Varlıklarda asıl olanın beden değil ruh olduğu, insan ruhunun farklı bedenlerde vasati 500-700 kez yaşayıp öldükten sonra tekamül edeceği varsayılıyor.
* Mu kıtası yaklaşık 70.000 yıl önce battığında orada, şimdiki insanlığın eriştiği medeniyetten çok daha ileri düzeyde insan topluluklarının bulunduğu ifade ediliyor ve şu anda yaşadığımız dünya hayatının da büyük tabii afetlerin neticesinde 100 yıl sonra yok olacağı söyleniyor. (Bu arada kaldı kırk yılımız)
* Düalite prensibi, değer artışı, vicdan mekanizması, vazife bilinci, nefasiyet gibi bir takım tanımları getirirken, kötü olarak bilinen işkence, adam öldürme, savaş gibi etkenlerin aslında mükemmel birer tekâmül vasıtası olduğu iddia ediliyor.
* Dünyanın sonunu getirecek uzaklardan gelen yer küreden 400 kat daha büyük bir gezegenin manyetik alanımızı etkileyeceği ve dünya eksenini 16 derece kaydırıp kutupların ve ekvatorun yerlerini değiştireceğinden bahsediliyor.
* Cinler, melekler, medyumlar vs demiyor da onlara vazifeli varlıklar diyor. Medyumlar bu vazifeli varlıklarla iletişim kurabiliyorlarmış. Zaten bu kitabı  yazara yazdıranlar da üç medyum arkadaşıymış yazarın. 

Bunun gibi deli saçması bir sürü şey işte. Meraklısına ilginç gelebilir belki ama benim açımdan zaman kaybı.


31 Ekim 2019 Perşembe

DÜALİTERYEN AŞK


Kâinat zıtlıklar üzerine kurulmuş. Hiçbir şeyin anlamı kalmaz zıddı olmasa. Kötüler olmasa iyilerin hükmü yok. Karanlıktır bize aydınlığı anlatan. Çirkindir güzeli güzel yapan.

Sen sıcağı seversin ben soğuğu. Sen çayı seversin ben kahveyi. Sabahın ilk saatleri güzeldir senin için, benim için güzel olan gecenin karanlığı.

Sen mükemmeli ararsın, bana göre boşuna zaman kaybı. Ben sakinliği, yalnızlığı severim, senin için nerede hareket orada bereket.

Sen denizi, güneşin altında bronzlaşmayı seversin, ben gölgede denizi karşıma alıp içkimi yudumlamayı. Ben gecenin bir yarısında bir şeyler atıştırmayı, sen sabahları birlikte kahvaltı etmeyi.

Benim sakinliğim, senin aceleciliğin. Senin titizliğin, benim dağınıklığım. 

Zıt kutuplar çeker derler birbirini. Bütün bu tezatlar silsilesi mi bizi birbirimize bağlayan, dengemizi sağlayan? Her ne kadar kutuplarımız farklı olsa da çok seviyorum seni.