KATEGORİLER

24 Şubat 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ #26

Ağaç Ev Sohbetleri 26. Hafta konusu sevgili "Deep" ten geldi. Güzel bir konu seçmiş arkadaşımız. Bu haftaki konumuz şöyle:




"Sıradan olmak, farklı olmak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sıradan olmak gibi bir korkunuz var mı?"


Sıradanlık... Herkes gibi olmak, diğerlerinin arasında kaybolmak. Ayırdedici bir özelliğinin ya da bir fikrinin olmaması. Bir sürünün içindeki koyunlardan herhangi biri olmak. Sanki bana itici, hoş olmayan bir tanımmış gibi geliyor "sıradan olma" durumu. Farkını gösterebilmek için olağanüstü bir çaba göstermek gerekmiyor, en önde yer almayı, insanların dikkatini çekmeyi de arzulamıyorum fakat herhangi biri olmak da incitiyor beni sanki. Hayır, bir korku değil bu. Bir tür iç huzursuzluğu diyelim.

Sadece ben mi böyle düşünürüm? Sanmam. İnsanların pek çoğu herhangi bir yönüyle farklı olmak ister sanırım. Bunun nedeni kendini çevreye farklı yönleriyle gösterip ilgi çekmek olabileceği gibi insanın iç dünyasında oluşan bir gereksinimden de kaynaklanabilir. Çünkü yaşadığımız dünyada rağbet az olanadır. Bir ülke düşünün ki, orada toplum adil yönetiliyor, eğitim ve kültür seviyesi yüksek, geçim kaygısı yok, kısaca çoğunluğun keyfi tıkırında. O zaman kim der ki ben diğerlerinden farklı olayım! Örneğin herkesin istediği ve kabiliyetli olduğu işi yaptığı, haftada çalışma saati makul düzeye indirilmiş, kendine ve ailesine rahatlıkla zaman ayırabilen, gelirde ve alınan hizmette adaletin sağlandığı bir ülkede sıradan vatandaş bunların hepsinden yararlanabiliyorsa başka ne ister farklı olmak ya da kendini farklı göstermek için? Adam gibi sıradan konforlu bir hayat sürmesi mümkün iken gidip kim banka soyar, kim kendini riske sokup vergi kaçırır, kim amirinin ya da patronunun gözüne girmek için daha fazla çalışır? 

Bizim ülkemiz gibi geri kalmış ülkelerde durum tamamen farklı elbette. Memleketin küçük bir azınlığı ekonomik bakımdan sorunsuz fakat onlar bile çetin piyasa koşullarında sıradışı bir şeyler yapma telâşı içinde. Kalan büyük çoğunluk ise sıradanlıktan kurtulmak için büyük mücadele veriyor. Çünkü yaşamak için bunu yapmaya mahkûmlar. Sıradanlık bu memlekette cehalet,  aç kalmak, acı çekmektir. Cahil insan, düşünemeyen insan kabul eder sıradanlığı. Meselâ hergün şehit cenazeleri geliyor, devlet erkânı televizyonlara çıkıp onların kanlarının yerde kalmayacağını söyleyip şehit olmanın faziletlerini anlatıyor. Cahil halk bu söylevlere inanıyor, ya da inanmak zorunda bırakılıyor. Ne alâkası var demeyin. İşte size sıradan, sıradanlaştırılmış bir örnek. Ancak gelişmiş ülkede vatandaşın kıymeti vardır. Orada sıradan olan, insana değer verilmesidir.

Sıradışı olmak bir başkaldırıdır aynı zamanda. Tepki vermektir. Tüketim toplumuna bir isyandır yerine göre. Herkesin yaptığını yapmamak, giydiğini giymemek, yediğini yememek, inandığına inanmamaktır. Sessiz bir haykırıştır çoğu zaman içten gelen. Bu yüzden saçını maviye yeşile boyatır, modayı kendi yaratır bazı insanlar.

Sıradanlıktan kurtulmak o kadar kolay bir şey değildir, cesaret ister çoğu zaman. Toplumun kuralları, adet, örf ve gelenekler var, mahalle baskısı var. Sıradan insanları yönetmek kolaydır, diğerlerinden ne farkın var senin diye sorar yönetenler, kendi farklılıklarını görmezden gelip. Bu yüzden pek çok konuda mahkûmuz sıradan olmaya. Belki de mutsuzluğumuzun nedeni  de bu zaten.

Sıradan olmak benim için yok olmaktır. Beni ben yapan diğerlerinden olan farkım. Dikkat çekmek değil amacım, sadece var olmaya çalışmak!

GÜZAR-I ÖMR*



"Ne bir cemaat için uğruna ölmeye değer, ne din için, ne de asırlar sonra değişecek sınırlar için... Hem, hadi ölelim diyelim, ya uğruna ölmek için öldürdüklerimiz? Onlara ne demeli? Hayatsa, bir şakadan ibarettir sadece, hem de koskoca bir şakadan! Gelirsin bu dünyaya, rüzgârda dalından kopan bir sonbahar yaprağı gibi savrulursun sağa sola, o şehirden bu şehire, o kadının kollarından başkasınınkine... Bir gün, arkana dönüp bakarsın ki, gelmiş geçmiş bir ömür, şaka gibi! Finaldeki şakası ağırdır ama. Az önce çaldığımız Exodus'un finali gibi acıtır biraz. Hiç yaşamadığın, ama hep beklediğin son bir şakayla da çekip gidersin bu dünyadan, hepsi bu!
...
"Sonra ne mi olur? Kendi kendine sorarsın, madem su gibi akıp gidecekti bu hayat, bunca şeyi niye dert ettim acaba diye. İşte cevabını da bir şarkıda arayıp durursun; ya İstanbul'un kasvetli meyhanelerini inleten bir gırnatanın çileli nağmelerinde, ya da, Şikago'nun kulüplerinin birinde sızım sızım sızlayan klarnetin kederli notalarında. Benim gibi..."**

* Güzar-ı Ömr: Ömrün Geçişi
** Gırnatacı- Ercüment Cengiz





22 Şubat 2020 Cumartesi

GIRNATACI - ERCÜMENT CENGİZ

Kitabın Adı: Gırnatacı
Yazar: Ercüment Cengiz
Yayınevi: Everest
Sayfa Sayısı: 342
Türü: Tarih

Aslen kadın hastalıkları ve doğum uzmanı bir doktor olan Ercüment Cengiz, yazmış olduğu bu ilk romanında Everest Yayınlarının 2012 yılındaki ilk roman ödülünü hakkıyla kazanmış. Gerçekten de son okuduğum kitaplar arasında en güzel romanlardan biri. Gerek konusu, gerek kurgusu ve edebi değere sahip ifade tarzıyla çok severek okuduğumu söylemek isterim. Türüne tarih demiş olsam da aslında pek çok türü içinde barındırıyor Gırnatacı. Psikolojiden aşka hatta romanın baş kahramanı ağzından felsefeye ulaşan geniş bir spektruma sahip. 

Daha ilk sayfalarından itibaren can alıcı betimlemeleriyle okuru içine çeken kitap 19. YY sonları ile 20. YY ilk yarısını kapsayan bir dönemde geçen sıra dışı bir arkadaşlık ve aşk öyküsünü son derece etkili bir tarzda ele alıyor. Dostluk, vefa, vefasızlık, özlem, aşk, arkadaşlık ve genel olarak insan ilişkilerinin anlatıldığı yaşam hiķâyeleri, Amerika'nın Chicago kentiyle Osmanlı'nın son dönemlerindeki İstanbul arasında farklı zamanlar ekseninde gidip geliyor. 

En başarılı bulduğum yönü kurgusu oldu romanın. Kitabın ilerleyen sayfalarında karşılaştığım sürprizler, zaman zaman insanın içini eriten duygusal anlatımlar etkileyiciydi.

Biri Ermeni üç arkadaşın kadim dostluğundan başlayan öykü, Gırnatacı Osman ile Ermeni arkadaşının aynı kıza sevdalanmalarıyla değişik bir hal alıyor. Osman'ın aniden Amerika'daki 400. Yıl kutlamaları çerçevesinde Sultan II. Abdülhamit'in emriyle ülke temsil heyetine alınmasından sonra gelişen olaylar, tesadüfler birbirini izliyor. ABD' de melez bir şarkıcıya gönlünü kaptırdıktan sonra hem eski arkadaşını hem de İstanbul'da onu hasretle bekleyen sevgilisini hayatı boyunca unutamıyor Gırnatacı. Melez dilberin onu terk etmesinden sonra ülkesine dönemeyen Osman, kalan günlerini Amerika'daki caz orkestralarında sürdürmeye devam ederken gırnata dediği klarnetinde arıyor eski arkadaşlarının ve biricik sevgilisinin yoğun özlemini.

Şiddetle tavsiye olunan bu kitap gerçek değerine henüz ulaşmamış. Kitapçılarda da pek bulunmuyor. İnternet üzerinden temin edip okuma fırsatını yakaladığım için mutluyum. 


20 Şubat 2020 Perşembe

ÇÖL ÇİÇEĞİ 3


Susuz kalmıştı Çöl Çiçeği. Ne işi vardı çölün ortasında. Kader işte! Yıllar önce henüz tomurcuklanmaya başladığı zaman bir deli rüzgâra kapılmış, kendini sıcak kumların arasında bulmuştu. Her şeye rağmen geldiği yere tutunmuş, susuzluğa razı olmuştu. Bir damla su bulurum ümidiyle köklerini derinlere indirmişti çaresiz. 

Bir seraptı gördüğü oysa. Solan yapraklarına inat hayâlleriyle avunur olmuştu. Dönüşü olmayan bu yolda günlerini geçirirken kum fırtınalarına direniyor, can suyunun kendisine döneceğini bekliyordu. Oysa nafile bir bekleyişti bu. Su yönünü çevirmiş terk etmişti Çöl Çiçeğini.

Çölün yavan suyu da neydi ki. Yavan, tatsız tuzsuz bir su işte. Ama ona da razıydı Çöl Çiçeği. Dünyanın tüm güzelliklerine arkasını dönmüş, o yavan suyun gelip gitmelerinin esiri olmuştu. Adeta gözleri körelmiş, onu bir başka iklime taşıyabilecek rüzgârlara kapılarını kapatmıştı. Çöl suyu sıkılmış, kendine başka mecralar ararken Çöl Çiçeği susuzluktan kavrulmuştu. Bir saplantıydı bu Çöl Çiçeğinin tutkusu. Kökleri derinlere inse de damarlarına çektiği bu su ona hiç çiçek açtırmamıştı.

Günler geçti, sudan ümidi kesti Çöl Çiçeği. Artık en ufak bir esintiye direnecek gücü kalmamış, kökleri iyice gevşemişti. Derken yeni bir rüzgâr esti, Çöl Çiçeğini kaptığı gibi rengârenk çiçeklerin, cıvıl cıvıl kuşların öttüğü, yeşillerin arasında gürül gürül ırmakların aktığı, cennet gibi bir diyara sürükledi. Yapraklarını tazelemek için havanın rutubeti yetmişti ona. Bu kez kararını vermişti, kendini rüzgâra teslim etmeyecekti Çöl Çiçeği. Türlü sular arasında seçtiğinden alacaktı suyunu. Dereler bir başka çağlamaya başladılar. Daha önce hiç görmedikleri güzeller güzeli Çöl Çiçeğinin peşine düşüp ona sularını sunmak için yarıştılar.

Hiç olmadığı kadar mutluydu Çöl Çiçeği. Ne işim varmış benim çöllerde diye söyleniyordu. Gördüğü her derenin şırıltısı ruhunu okşarken. Ne var ki çölün ortasında kendisini terk eden yavan suyun tadını yine bir türlü aklından atamıyordu.

SİZ HANGİ AYAKSINIZ?

Arkadaş, baştan söyleyeyim, bütün dünya alem aksini iddia etse bile bu bir siyasi yazı değildir. Siyaset kurumundan nefret ederim. Çünkü bugüne kadar ülkeleri adil bir şekilde yönetebilecek bir sistem icat edilmediğine inanıyorum. Zoruma gidense ülke yönetiminde söz sahibi kişilerin gerçeğin dışında algılar oluşturarak hem çevresindekileri hem de kendilerine karşı çıkanları aptal yerine koymaları. Benimle aynı şekilde düşünenler ne yapıyor buna karşılık peki? Hadi bunları gruplandıralım:

1. Bazıları iktidar olmanın kendilerine sağladığı çıkarları dikkate alıp büyük oyunun piyonları olmayı tercih ediyorlar. Pek çoğu  bu oyunun içinde daha önceden bilerek ya da bilmeyerek kirlenmiş oldukları için sessiz kalmayı ve hatta oyunun parçası olmayı elleri mahkûm devam ettirmek zorunda kalıyorlar. Biliyorlar ki oyunu terk etmek büyük çorap örecek başlarına. Bu kategoriye iktidarın içinde, yanında olan siyasetçileri, gazeteci ve yazarları, iş adamlarını, kısaca mevcut durumdan hoşnut, sadece kendi çıkarlarını düşünen, ülke nüfusuna oranla sayıları az fakat sahip oldukları güç sayesinde sesleri çok çıkan bir zümreyi alıyorum.
2. Bir kısım insanlar ise iktidarın nimetlerinden nasibini alamamış, ülkenin içinde bulunduğu durumdan hem ekonomik hem de sosyal yönden rahatsız, bu nedenle yılgın, mutsuz ve huzursuz. Olan bitenin farkındalar fakat biliyorlar ki seslerini çıkartmaya kalksalar hayatları kararacak. Bunlara hak vermemek elde değil. Çünkü eski güçlerini kaybetmiş, mücadele edecek bütün silâhları ellerinden alınmış, seslerini duyurabilmekten yoksunlar. Bu yüzden korkuyorlar. En cesurları sessiz kalıyor. Diğerleri ise  durumlarını daha fazla zora sokmamak için  gönüllü sakalığı kabul etmiş, iktidarın değirmenine su taşıyorlar.  
2a. Bu kategorinin sakaları muhalefet partileri, muhalif gazeteci, yazar, iş adamları. Ya da bulundukları konumu kaybetmekten korkan tüccarlar ve diğer meslek erbabı.
2b. Sessiz kalan ya da sesini duyuramayan, duyurabilse de bunu yapmaktan kendisine zarar gelir diye korkan iktidara karşı bir tavra sahip hatırı sayılır bir kitle de bu grubun içinde. 

3. Bir de benimle aynı düşünceye sahip olmayan bir grup var ki aslında en büyük güç ellerinde olduğu halde bunun farkında değiller. Sayıca en fazla oldukları halde akıllarını kullanmazlar. Fanatiklerdir. Söylenene kayıtsız şartsız inanırlar. Liderlerine taparlar, gerekirse bir an düşünmeden canlarını bile verirler bu uğurda. Bu insanlara liderlerinin bir hedef göstermesi yeter. Özellikle din ve milliyetçilik konularında iyi gaza gelirler. Gaza geldikleri zamanlarda çok yıkıcı olurlar. Genellikle eğitim ve gelir düzeyi orta ya da düşük, ataerkil yapıda, geçmişiyle övünen, geleceğe dair plânları olmayan, "ülkemiz dünya devi olma yolunda" nutuklarına kolayca kanan, gördüklerini, duyduklarını sorgulamaktan aciz bir topluluktur bu.

Hangi grubun içindesiniz bilemem ama ben bulunduğum yeri söyleyeyim size. Yöneticilik yaptığım dönemde çalıştığım kurum zarar görmesin diye 2a içindeyken emekli olduktan sonra 2b grubuna terfi ettiğimi düşünüyorum.

Şimdi ben bunları neden yazdım? İktidar cephesinden muhalefetine, cahilinden okumuşuna, zengininden fakirine kadar 15 Temmuzu darbe teşebbüsü olarak nitelemeyen benden başka kimse kalmadığını görüyorum. Evet, tek kişi kalsam da bu dünyada, kimse bu gördüklerimi, duyduklarımı, okuduklarımı, bildiklerimi hiçe sayıp aptal yerine koyamaz beni. İster fetöcü desinler, isterse terörist. 15 Temmuz benim için halâ ülkemizi Atatürk'ün kurduğu bağımsız, ilerici, üretken bir cumhuriyetten uzaklaştırıp sözde askeri vesayetten kurtarmaya ant içmiş işbirlikçileriyle vatan topraklarını süper güçlere peşkeş çekmek için plânlanmış büyük oyunun bir parçası, ABD-AKP ortak yapımı yeşil kuşak projesi. 

Acı bir gülümseme beliyor yüzümde. Haber programlarında tartışıyorlar her gece, birinciler ve ikinciler. Siyasi ayak nerede? Biri diyor diğerine, "Bende ayak ne gezer, bütün ayaklar sende!" Dost başa, düşman ayağa bakar demiş atalarımız, ne kadar da doğru söylemişler.

Edit: ABD-AKP ortaklığı derken kastım, sadece genel başkan, MİT başkanı ve belki bir elin parmak sayısını geçmeyen parti mensubu. Partinin diğer mensupları bakanlar, milletvekilleri ve parti üyeleri ya birinci ya da üçüncü kategoriden. İmkânım olsa olayı ortaya çıkarmak için ilk konuşturacağım kışi Hakan Fidan olurdu. ABD'nin kullandıktan sonra ortadan kaldirdığı pek çok kişi gibi Hakan Fidan'nın sonunu da pek hayırlı görmüyorum. Yarın bir suikaste ya da bir kazaya kurban gitse bu işin arkasında ABD'nin olacağı kesin!



HAYATIN İÇİNDEN BÖLÜM 2

Orhan kararını vermişti. Bütün bilgisini, tecrübesini şirketin çıkarlarına hizmet etmek için kullanacaktı. Sadece hakkı olana değil, hakkı olmayana da uzanacaktı kolları. Öyle bir çarktı ki bu, eğer dönüşüne ayak uyduramazsan parçalardı insanı. Yine de dikkat etmek gerekliydi. Sistem zayıf olanı, tedbirsiz davrananı gözünün yaşına bakmadan cezalandırıyor, sanki koca memlekette tek ahlâksız oymuş gibi afişe ediyordu. Böyle durumlarda sistemden nemalanan diğerleri, sütten çıkmış ak kaşık misali bir tavır sergiliyorlar, bütün pislik, şanssızlığının kurbanı olan bir kişiye yamanıyordu. Aynı Ergun Göknel'e örneğinde olduğu gibi!

İşte bu yüzden Rauf Beyle çalışmak başlı başına bir dertti. Taleplerinin ardı arkası kesilmiyordu. Orhan bu taleplerden uygun gördüklerine sesini çıkartmıyor, izah edilmesi mümkün olmayanlara ise karşı çıkıyor yapmamakta direniyordu. Uygun gördükleri de aslında haksız, devleti dolandıran taleplerdi ama bunlara kılıf hazırlamak Orhan için çocuk oyuncağıydı.

Rauf Beyin Orhan'a diş geçiremediği durumlarda esmer teni daha da kararıyor, farklı yollardan akıl veriyor, sonunda dediğini yaptırması için yalvarıyordu adeta. Orhan inattı, kafasının yatmadığı bir şeyi tövbe yapmazdı. Bu yüzden Orhan engelini aşmak için çareler aramaya başladı Rauf Bey. Buldu da. Yeni proje müdürü Mehmet Bey, yapı itibarıyla daha sakin ve rahat bir insandı. Orhan'ın aksine hakedişleri hazırlayan mühendis önüne ne getirirse basıyordu imzayı. Bunu fırsat bilmişti Rauf Bey. Hakediş mühendisi ile kafaları gayet iyi uyuşurdu zaten. İkisi de namazında niyazında dinine bağlı insanlardı ne de olsa!

Bir gün suç üstü yakalamıştı Orhan, hakediş mühendisini. Yapılan bir işi ikinci kez hakedişe koymuş, olur alınmayan bir imalâtı da yapılan işlerin arasına sıkıştırmıştı. Hakediş mühendisinin biraz üzerine gidince, Rauf Beyin, bunları sakın Orhan Beye söyleme diye tembih ettiğini çıkarttı ortaya. Rauf Beyle başa çıkmak hakikaten zordu. Kafaya koyduğu işi allem eder kallem eder bir yolunu bulur, hallederdi. Orhan, Mehmet Beyi yanına çekmeyi denedi. Ona imza, yani sorumluluk sahibi olduğunu hatırlattıysa da Mehmet Bey umursamadı. Yalnız kalmıştı Orhan.

Bölgede Ekrem adındaki kontrol mühendisi ile yakınlaşmıştı. Bu yakınlaşmanın nedeni birbirlerine duydukları güvenden başka bir şey değildi. Hakedişlere imza koyan bölge müdürlüğü elemanlarından biriydi Ekrem. Sen imzala dersen ben gözüm kapalı imzalarım hakedişi demişti bir keresinde. Orhan bu sözün üstüne iyice huzursuz hissetmişti kendini. Güvenilir olmak bir insanda bulunması gereken en önemli özellikti onun için. İki arada bir derede kalmıştı. Sonunda bildiklerini söylemese de "Bu hakediş raporunu iyi incele" deyip bir nebze olsun rahatlatmıştı kendini.

Orhan'ın amacı işin doğrusunu yapmak değildi. Çünkü biliyordu ki doğru yapmaya kalkan devletin memuru bile olsa en basitinden görevinden alınır, kızağa çekilirdi. Özel sektörde ise durum farklıydı. Kızağa çekme olmazdı özelde, çünkü özel sektör kenarda oturan mühendise devletin yaptığı gibi para ödemezdi. Müteahhide para kazandırmaktı esastı çalışan mühendis için. Para kazanmanın yolu ise devleti dolandırmaktan geçiyordu. Bir yandan bütün işler yüksek kırımlarla alınıyor, diğer yandan inşaatlar keşif bedelinin en az bir kaç kat fazlasına tamamlanabiliyordu. Sistem dürüst çalışan müteahhide çalışma imkanı vermiyordu. Devlet bu işleyişi gayet iyi biliyor, fakat sesini çıkartmıyordu.

Sık sık Rauf Beyle birlikte şantiyeleri ziyaret ediyordu Orhan. Her ziyaretin sonunda kenarda köşede kalmış ne kadar imalât varsa yeni birim fiyatlar yapıp patronları ihya ediyor, kontrolü elinde tuttuğu düşüncesiyle bu işlerden zerre kadar rahatsızlık hissetmiyordu. Yine o şantiye ziyaretlerinden birini yapıp kendine biçilmiş görevi yerine getirmenin huzuru içinde hava alanına doğru yola çıkmışlardı Rauf Beyle birlikte. Hava yağışlıydı. Yol boyunca konuşmuşlar, yolun sonuna doğru bir suskunluk çökmüştü üzerlerine. Uçuş saati yaklaştığı için şoför süratini iyice arttırmasına rağmen Rauf Bey ilk kez onu uyarmıyordu. Yer yer refüj kenarlarında biriken sular göllenip virajlı yolların ortasına doğru genişlemişti. Tam iki kez kontrolsüz bir şekilde bu su birikintilerine dalan şoför arabayı su jetine maruz bırakmış, şans eseri bir iki yalpalamadan sonra toparlamayı başarmıştı. Benzer durumlarda dikkatli olması için şoföre bağırıp çağıran Rauf Beyin nutku tutulmuş her nasılsa ağzını bile açmamıştı bu kez. Orhan'ın durumu da farklı değildi. Tehlikenin geliyorum demesine rağmen sessizliğini korumuştu o da. Hava alanına birkaç km kala beklenen oldu. Kavşağı geçer geçmez yolun solundaki su birikintisini geç fark edip hızını düşürmeyen şoför, arabayı kontrol edememiş, büyük bir süratle yoldan çıkan araç bir sağa bir sola savrularak dönmeye başlamıştı. Devrilip bir kaç takla mı atacağız yolun karşı şeridine geçip karşıdan gelen bir araçla mı çarpışacağız düşünceleri içinde sonucu bekleyen Orhan'ın bitmek bilmez o birkaç saniye içinde dudaklarından "Bu film burada biter" sözcükleri döküldü.    

18 Şubat 2020 Salı

Âmâk-ı Hayâl FİLİBELİ AHMED HİLMİ

Tasavvuf edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Âmâk-ı  Hayal, Filibeli Ahmed Hilmi tarafından 1910 yılında yazılmış güzel bir kitap.

Din ve tasavvufu birbirinden ayırırım. Tasavvuf hakkında muhtelif değerlendirmeler yapılmış bugüne kadar. Bazılarına göre batının materyalist düşüncelerine karşı geliştirilen İslami felsefe, bazıları ise tasavvufu bir şirk unsuru olarak görmüş. Günümüzde hiç alakası olmadığı halde İslami bir düşünce sistemi olarak değerlendiriliyor. Oysa İslamiyet bir, din, inanç sistemi. Tasavvuf ise bir düşünce ilmi. İslamiyete göre akıl gerçeğe ulaşmak için son derece yetersiz kalmakta, kutsal kitapta yazılanlara ve peygamberlerin sözlerine kayıtsız şartsız inanmayı ve onlara itaat etmeyi öngörmekte. Gerçeği başka yollardan arayanlar kafirdir dini açıdan. Tasavvuf bu bakımdan İslamiyetle bağdaşmamaktadır. Tasavvuf ehli dini baskılardan dolayı dini öğeleri tam olarak karşısına almamış, bunun karşılık ortaya koyduğu sağlam düşüncelerin Müslümanlar tarafından sahiplenilmiştir. Bu suretle tasavvufun Müslümanlık üzerinde yapacağı yıkıcı etkilerin bir bakıma önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ne var ki bazen tasavvufi düşünceler inanca ters düşmüş. Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesimi gibi değerli düşünürler İslamiyete ters gelen fikirlerinden ötürü en ağır işkencelere maruz kalıp katledilmiştir. İşte bu yüzden, yani düşünen, sorgulayan, gerçeği türlü yollardan arayan insanlar beni her daim cezbetmiştir. Tasavvufun temelinde eski Türk illerinin, Hint ve Orta Asya efsanelerini, İran ve Anadolu kültürlerini hatta eski Yunan mitolojisinden izleri bulmak mümkün. İslamiyetin doğduğu Arabistan topraklarına giremeyen tasavvuf ve felsefe bu yüzden Arapların kültüründen etkilenmemiştir.

Âmâk-ı  Hayal eseriyle tesadüfen tanıştım. Romanın baş kahramanları, hem doğunun hem de batının ilmini tahsil etmiş, her konuda kendini yetiştirmiş olmasına rağmen kafasındaki sorulara bir türlü cevap bulamadığından dolayı devamlı bir arayış içerisinde kıvranan Raci ve ona aradığı gerçeklerin yolunu ve mutluluğu gösteren Aynalı Dede adındaki bir meczup. Birbirinden bağımsız iki bölüm ve çok sayıda öyküden oluşan eser bir masal havasında. "Raci'nin Anıları" isimli ilk bölümde mezarlıktaki kulübesinde Raci'yi ağırlayan Aynalı, onu her ziyaretinde içinde afyon bulunan bir kahve içirmek suretiyle farklı hayal alemlerinde yolculuğa çıkarıyor. İkinci bölümün başlığı ise "Manisa Tımarhanesi". Burada Raci ile arkadaşı Sami'nin mektuplaşmaları, tımarhane hatıralarına yer veriliyor. Raci on beş gün sonra Aynalı Dede ile onun da atıldığı aynı tımarhanede buluşuyor ve sohbetlerine devam ediyorlar.

Âmâk-ı  Hayal, hayalin derinlikleri anlamına geliyor. Burada yazar Raci'nin hayal dünyasındaki yolculuklarını akıcı bir dille anlatırken insanı hayaller dünyasında derin düşüncelere sevk ediyor aynı zamanda. Doğrudan referans olarak aldığı bir dini inanç unsuru olmaksızın yaşamın anlamı ve amacına ilişkin derin konulara değiniliyor. Kitabın içeriğine özellikle girmiyorum. Çünkü bu konuda ne yazsam hafif kalacak. Pek çok yayın evi tarafından yayınlanmış bir kitap Âmâk-ı  Hayal. İnternet üzerinde de pdf dosyaları mevcut. Ben keyifle okudum, tekrar tekrar okunası bir kitap, konuya ilgi duyanlara şiddetle öneririm.