KATEGORİLER

22 Ocak 2022 Cumartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 126

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu biraz farklı. Bugüne kadar güncel konuları, sanatı, edebiyatı ve birçok konuyu tartıştık fakat sanırım ilk kez konumuz tarih. Sevgili DeepTone/Sade ve Derin tarafından belirlenen haftanın konusu şöyle:

"Doğduğunuz, yaşadığınız, sevdiğiniz veya sık sık gezmeye gittiğiniz şehri kim kurdu veya ismini kim koydu biliyor musunuz? Yaşadığınız yerde on bin yıl önce kim oturdu biliyor musunuz? İsterseniz bir şehrin geçmişini anlatabilirsiniz."

Üniversite yıllarında ve meslek hayatım boyunca memleketimden uzak kaldım. Muhtemelen herkes, memleketini, doğduğu şehri sever, birçok insan da "karnımın doyduğu yer, vatanım" diyerek yaşadığı şehre minnet duygularını ifade eder. Ben bunların ötesinde, tarihler boyunca ırk, din, dil farkı gözetmeksizin kucak açtığı tüm insanları potasında eritip kendi karakterine dönüştürmesini bilen, doğduğum ve halen yaşamakta olduğum şehrimin bir ferdi olmaktan da ayrıca gurur duyuyorum. 

Doğrusunu söylemek gerekirse yaşamım boyunca tarih ve arkeolojiye karşı pek aram olmadı. Buna rağmen bu haftanın konusu fazlasıyla ilgimi çekti, merakımı uyandırdı ve doğal olarak biraz araştırma yapmamı gerektirdi. Bu vesileyle bazı hususları da paylaşma imkânı bulacağım. Evet, bilindiği gibi üzerine kondurulmak istenen "gâvur" sıfatını dahi onur kabul edip bir kısım güruhu ters köşeye yatıran, aydın insanların yaşadığı "İzmir" den bahsediyorum. Konumuz madem tarih, tarihe nasıl baktığım hususuna da birkaç cümleyle değinerek yazıma başlamak istiyorum. Tarih bana göre yazının bulunmasıyla birlikte ortaya çıkmış bir bilim dalı. Arkeolojik araştırmalar neticesinde elde edilen, yazılı olmayan her türlü bulgular uzmanlar tarafından değerlendirilip yorumlanarak geçmiş hakkında tahmin yürütülmüş ve yazılı hale getirilmiştir. Değişmez kuraldır; tarihi her zaman güçlüler ve kazananlar yazar. Özneldir tarih aynı zamanda, kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebilir, birbirine taban tabana zıt tespitlerin yapılması dahi mümkündür. Sözgelimi yakın tarihimizde 9 Eylül 1922 bizim için büyük bir zafer iken Yunan milleti için bir "büyük felâket" tir. Her ne kadar "Tarih tekerrürden ibarettir." denilip tarihten ders almak gerektiği söylense de kimsenin buna aldırdığını sanmıyorum. Bunun dışında genel kültür, bir çeşit hobidir bana göre tarih. Farklı kaynakları araştırıp mukayese etmek suretiyle kültür ve her türlü ideolojiden bağımsız, tamamen gerçekleri yansıtan bir tarihi ortaya çıkarma çabaları, tarafsız bir şekilde yazılmış kitaplar, belgeseller ve tarihi filmler her zaman ilgimi çeker elbette. 

İzmir'in ilk olarak kimin tarafından ya da kimler tarafından kurulduğuna dair tarihi bilgilerimiz bizi en erken M.Ö 3.000 yıllarına götürmekte. Tunç çağında göçebelikten yerleşik hayata geçilirken, M.Ö 2.300 yıllarında, adını ilk kez duyduğum ve eskiden Hititlerin bir kolu olarak bilinen Luviler yaşıyormuş bölgemizde. Son araştırmalar başkenti Apasa (bugünkü Efes) olan Luvi Krallığının coğrafi bakımdan Hititlerden çok daha geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Kimdir bu Luviler? Hemen hemen her millet sahiplenmiş aslında. Kelime anlamı kendi dillerinde (Luvice) "ışık ülkesi" olarak bilinen bu toplumun ataları olduğunu iddia edenler arasında Türkleri, Rumları, Kürtleri ve Alevileri saymak mümkün. Kanaatimce Kafkasya'dan gelen ayrı bir ırk bunlar. Muhtemelen Orta Asya'dan gelen ilk Türk göçebe kavimleri. Anadolu'nun belki de ilk sahipleri. Luviler hakkında mevcut bilgilerimiz son derece kısıtlı. Söz konusu uygarlığın kalıntıları yerin altında keşfedilmeyi bekliyor. İstanbul'un fethi ve özellikle Türklerin Viyana kapılarına dayanmalarından sonra Osmanlı'ya karşı olan Batı dünyası Anadolu medeniyetinin Helenler tarafından başlatıldığı fikrini yaymış. Oysa Orta Çağ boyunca hiç de Yunanlarla ilgisi olmayan Luviler'in yaşadığı gayet iyi bilinirmiş bu topraklarda. Batı Anadolu'da geniş bir alana yayılan Luvi kökenli halkların oluşturduğu küçük devletlerden biri de başkenti Apasa (Efes) olan Arzawa Krallığı. Günümüze doğru gelirken sırada hemşerimiz Homeros tarafından M.Ö 7. ya da M.Ö 8. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen İlyada destanında konu edilen Truva savaşı var.  Böyle bir savaş gerçekten olmuş mu yoksa sadece bir efsane mi sorusuna verilecek cevap hâlâ belirsizliğini korumakta. Bununla birlikte bu dönemde Luvi halklarının, Hitit Krallığının ve Anadolu'da yerleşik diğer uygarlıkların Yunanlara (Akalar) karşı Truva kentini korumaya çalıştıkları biliniyor. Truva'da bulunan ve günümüzden üç bin yıl öncesine ait bronz bir mührün üzerinde Luvice yazılar bulunduğu saptanmış. Truva Savaşı sonucunda Yunanların Anadolu'ya adım attıkları ilk tarih, M.Ö 1.184 yılı olarak kabul ediliyor.

M.Ö 8 yüzyıla kadar birçok medeniyete kucak açan şehrin kimin tarafından kurulduğuna dair muhtelif rivayetler var: Bunlardan biri Amazon Kraliçesi Myrina, diğeri ise Frigya Kralı Tantalos. Ancak bunlar aynı zamanda Homeros'un eserinde geçen efsanevi karakterler. Mevcut bilgilerimize göre önce bugünkü Bayraklı yöresinde kurulan İzmir, daha sonra Yunan kent devletlerinin hakimiyetine giriyor. Onlardan biri olan Smyrna (İzmir), ticaret, sanat ve kültür alanında Ephesos (Efes) ve Pergamon'la (Bergama) yarışmış. M.Ö. 547 yılında ileride Pers İmparatorluğuna dönüşecek Ahameniş devleti tarafından işgal edilen şehir, 200 yıldan fazla bir süre boyunca diğer Yunan kent devletleriyle birlikte, Persler arasında yapılan pek çok savaşa sahne olmuş. Antik Makedonya Krallığının başına geçen Büyük İskender, M.Ö 334 yılında, Perslerin elinden geri aldığı İzmir'de Helenistik dönemi başlatıyor. Yine bir rivayete göre günlerden bir gün, Pagos (bugünkü Kadifekale) eteklerinde avlanan İskender, bir çınar ağacının altında uyuyakalıyor. Gördüğü rüyada İntikam ve Gazap Tanrıçası Nemesis, kendisinden Smyrna'yı Pagos'un eteklerine yeniden kurmasını istiyor. Elbette bu da bir efsaneden ibaret ancak Nemesis'in gösterdiği yerde Büyük İskender'in direktifleri doğrultusunda kurulan bu şehir 2.300 yıldır varlığını sürdürdüğü bir gerçek.

M.Ö 133 yılında varis bırakmadan ölen Pergamon Kralı III. Attalos'un vasiyeti üzerine Krallık Roma İmparatorluğu'na bırakılıyor. M.S 177 yılında meydana gelen büyük bir deprem sonucunda İzmir'in tamamen harap olduğunu yazıyor tarihçiler. Bunun üzerine dönemin önde gelen hatiplerinden Aelius Aristeides, hitabet yeteneğini kullanarak Roma İmparatoru Marcus Aurelius'u kente yardım konusunda ikna edip kentin yeniden inşasını sağlıyor. Daha sonra Bizans İmparatorluğu'nun, Emeviler'in, Cenevizliler'in, Çaka Beyliği'nin, Aydınoğulları'nın, Osmanlı İmparatorluğunun ve Türkiye Cumhuriyetinin egemenliğine geçiyor İzmir.

10.000 yıl önce İzmir'de kimlerin yaşadığını bilen yok. O yıllarda tam olarak yerleşik hayata geçilmiş midir acaba? Seçtiği konu nedeniyle sevgili DeepTone'a bir kez daha teşekkür ediyorum. Yukarıdaki bilgilerin bir kısmını yüzeysel olarak zaten biliyordum. Ancak Luviler'i onun önerdiği konu sayesinde tanıdım, aynı toprakları paylaşmamıza rağmen adını ilk kez duyduğum bir halk Luviler. Okullardaki müfredata girdiğini de sanmıyorum henüz. Araştırmalarım sırasında merkezi İsviçre'de bulunan Luwian Studies (Luvi Çalışmaları) adında bağımsız bir vakıf olduğunu keşfettim. Vakfın tek amacı, Batı Anadolu'nun M.Ö 2 bin yıllarındaki kültür araştırmalarını teşvik etmekmiş. Vakfın başkanı Dr. Eberhard Zangger bir jeolog, 1982 yılından beri Doğu Akdeniz arkeolojik alanlarından bilimsel araştırmalarda uzmanlaşmış bir bilim insanı. Dr. Zangger, Batı Anadolu'da yapılan arkeolojik kazıların son derece yetersiz olduğunun altını çizerken, imkân bulunduğu takdirde bölgenin bilinen tarih ve kültürünün yeniden şekilleneceği iddiasında.

Vakfın web site adresi: https://luwianstudies.org/goals/

Youtube kanalı:  https://www.youtube.com/channel/UCZkx4fdZwINCJ9nTDnwq_tQ/featured

12 Ocak 2022 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 125

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili DeepTone/Sade ve Derin belirledi. Haftanın konusu şöyle:

"Ne  tür bir hayvana sahip olmak istersiniz, evcil hayvan olarak veya başka nedenlerle?"

Bazen düşünürüm, dünyanın en zeki canlısı gerçekten insan mı diye. Öldükten en fazla yüz yıl sonra okyanusları mesken tutan ahtapot Necati gibi hemen hiçbirimizin esamisi okunmayacak. Bazı insanlar, aradan uzun yıllar geçse bile hatırlanır diyeceksiniz. Evet, Aristoteles'ten başlayarak pek çok kişinin ismini saymak mümkün. Ancak hayvanlar aleminde de tarihe ismini yazdırmış, hatta bu uğurda ölümü dahi göze almış Maymun Albert II, köpek Laika, koyun Dolly gibileri var. Fakat bunlar arasında en ilginci, Kluge Hans. Hayır kastettiğim zat Covid-19 aşı zorunluluğunun son çare olduğunu söyleyen DSÖ Bölge direktörü Hans Kluge değil. Kluge Hans (Akıllı Hans) Almanya'da 1895-1916 yılları arasında yaşamış bir zat değil, resmen at.  Atın "sahibi" bir lisede matematik öğretmeni olan Wilhelm von Osten. Wilhelm, Akıllı Hans'a toplamayı, çıkartmayı, çarpmayı, bölmeyi, kesirli sayılarla işlem yapmayı, zamanı söylemeyi, günün tarihini takip etmeyi, notaları, okumayı, yazmayı ve Almanca öğrettiğini iddia ediyormuş! Bu durumu araştırmak üzere bilim insanları tarafından bir komisyon kurulmuş ve 1904 yılında Akıllı Hans'ın gösterilerinde hiçbir hile yapılmadığına karar vermiş. Bu kez 1907 yılında, biyolog ve psikolog Oskar Pfungst tarafından inceleniyor Hans ve çarpıcı bir sonuç çıkıyor ortaya. Evet, akıllı at, gerçekte, bilinen anlamda, zihinsel işlem yapmıyor fakat kendisine soru soranların tepkilerini algılayarak doğru cevaplar veriyormuş! Yani Hans, karşısındaki insanın zihnini okuyabiliyormuş. Bu araştırmaların sonucu "Akıllı Hans Etkisi" adıyla bilimsel literatüre geçmiş durumda.

Peki bu anlattıklarımın konuyla ne alâkası var? İnsanın diğer canlılar arasında kendini üstün görme eğilimine dikkatinizi çekmek istedim. Ve elbette bundan hareketle kendisinden aşağı gördüklerine sahip olma hevesi... Sahipliğin karşı tarafında köleliğin olduğunu görmezden geliriz çoğu zaman. Politikacıların ağzından düşmeyen "Benim köylüm, benim vatandaşım" gibi ilk anda sempatik görünen hitap şekillerinin arkasında görünmez bir büyüklenme yatar aslında. "Benim kedim, benim köpeğim" derken o hayvanları gerçekten seviyor muyuz yoksa farklı şekillerde kendi ihtiyaç ve arzularımıza mı kurban ediyoruz, üzerinde düşünmemiz gerekir. Hayır, bu evcil hayvan besleyenlere getirdiğim bir eleştiri değil, bir canlıya "sahip olmak" fikri üzerine verdiğim anlık bir tepki belki. Zira kendimi de bu "sahiplik" düşüncesinden ayrı tutmuş değilim. Bence kedi ya da köpek sahibiyim demek yerine "birlikte yaşadığımız bir kedi dostum var" ifadesini kullanmak daha yakışık alır. Aynı şekilde "evcil hayvan sahiplenmek" de bana göre itici bir tabir. Bazen evcil hayvanların bakımını üstlenen kişilerin kendilerini "annesi", "babası" gibi tanımlamaları ise ziyadesiyle hoşuma gidiyor.

Evcil hayvan bakımında deneyim sahibi biri olarak hayvan bakımının hiç de kolay bir iş olmadığını düşünüyorum. Her şeyden önce bu can dostlarımıza uygun yaşam ortamının sağlanmamız gerekir. Beş yıl kadar önce kızımın bir çiftlikten satın aldığı Golden cinsi bir köpeğimiz oldu. Geldiğinde sanırım iki üç günlüktü, özel mamalarla biberon yardımıyla besledik bir süre. Üretim çiftliklerinde bu işin ticarete döküldüğü hususunda herhangi bir bilgim yoktu, belki de o zamanlar pek önemsememiştim. Lâkin şimdi bunun bir tür cinayet olduğunu düşünüyorum. Dedesi olduğum Venüs kısa zamanda büyüdü, serpildi, tavuk peşinde koşmaya başladı. Bana şahsen şöyle bir faydası oldu. Köpeklere karşı korkumu demesem de, ne bileyim yanlarından geçerken istem dışı tedirginliğimi yok etti diyebilirim. Güçlü çenesiyle en sert kemikleri tuz buz eden hayvan, elimi ağzına koyduğumda parçalama dürtüsünü yendiğine, büyük bir heyecan içinde, canımı yakmamak için çeneleri titrerken kendini nasıl kontrol altında tutabildiğine bizzat şahit oldum. Yaylada geniş bir arazi içinde konforlu sayılabilecek bir hayatı vardı. Fakat yaylayı kapatınca işler değişti. Diğer cinsleri bilmem ama Golden türü köpekleri eve hapsedemezsiniz. Ya yayla ya da villanız olması gerekir. Kızım sadece bu yüzden kendilerine göre değil, Venüs'e göre bahçesi olan bir evde yaşamak zorunda. Yine de eşi ve kendisi çalıştığı için köpeğin bakımına yeterince zaman ayıramadıklarını düşünüyorum. Muhtemelen yayla günlerini hatırlamakla geçiyor olmalı zavallının bütün vakti.

Kedi bakımı üstlenmedim, bu yüzden onların tırmıklamasından çok tırsıyorum. Eğer imkânım olsaydı bir çiftlikte güzel bir atla arkadaş olmak isterdim. Bunun dışında yaşadığımız muhitte özellikle kedi ve köpeklerle insanlar arasında son derece sıcak, doğal bir ilişki var. Çok sayıda sokak köpeği, kedisi cadde boyunca özgürce dolaşıyor, yatıyor, kalkıyor. Semt sakinleri yoldan geçerken gördükleri hayvanların başlarını okşarlar, direk diplerinde sularını mamalarını eksik etmezler. Kediler sayesinde fare barınmaz bizim bölgede, köpekler hiçbir eve hırsız koymaz. Kedi ve köpeklerimizin ilgimi çeken diğer bir özelliği ise yoğun trafikte karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli olmaları. Ağır adımlarla sağdan, soldan gelen araçları kontrol edip iyice emin olduktan sonra caddenin karşısına yürürler. Gecenin ilerleyen saatlerinde köpeklerimiz nöbettedir. Son zamanlarda çöp toplayıcılarına kafayı takmış durumdalar. Sürü halinde gelip onlara havlar, korkutmaya çalışırlar. Özellikle geceleri şüphelendikleri insan ya da araçların peşine takılırlar. Gündüz vakti ise son derece sakindir hepsi. Bazıları bir dükkânın kapısının yanına kıvrılıp şekerleme yapar, bazıları insanların arasında bir aşağı bir yukarı volta atar. Birkaç tane de kedi annesi vardır bizim caddede. Onlar caddeye çıkar çıkmaz bir sürü kedi takılır peşlerine. Aralarında bir tatlı sohbet başlar ki, sormayın gitsin. 

Bu sene güzel bir alışkanlık edindim. Sabahları, olmazsa öğleden sonraları, sahilde düzenli olarak yürüyüş yapmaya başladım. Yol arkadaşlarım kargalar, güvercinler, karabataklar ve martılar. Bu sabah çok sayıda martı vardı ama hepsi yavruydu. Ebeveynlerini ararken karabatakların dalıp su yüzüne çıkacakları yeri tahmin ettim. Derken bir sürprizle karşılaştım. Denizde dört pelikan sohbet ediyordu. Her canlının kurulu bir düzeni, kendi hallerinde sürdürdükleri bir yaşamları var. Aynı bizler gibi. Ama sanki bizden daha huzurluymuş gibi göründüler gözüme. Çünkü ne adalet ne ekonomi ne de eğitim dertleri...   

4 Ocak 2022 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 124

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili DeepTone/Sade ve Derin belirledi. Değerli arkadaşımız, her zamanki gibi, ülke gündemini işgal eden pandemi, ekonomi, siyaset gibi ağır sorunlardan uzaklaşıp konuyu dünya ve doğa olarak seçmiş. Dünya ve doğanın en büyük sorunu insandan başkası değil bence. Gerçekten de sorun olarak gördüğümüz her şeyin altında insanı görüyoruz. Pandemi olsun, ekonomi ya da siyaset olsun boğuştuğumuz bütün bu dertlere karşı Afrika fillerini sorumlu tutmak pek doğru olmasa gerek.   Neyse, girizgâhı fazla uzatmadan haftanın konusunu verelim:

"Bazılarımız insanın dünyayı olumsuz yönde etkilediğini, diğerlerimiz ise insanın dünyayı olumlu yönde etkilediğini  düşünüyor. Siz ne dersiniz?"

Doğrusunu söylemek gerekirse, şimdiye kadar insanların dünyayı olumlu yönde etkiledikleri görüşünü savunan bir kişiye henüz rastlamadım. Aksine, çevre kirliliğine yol açmaları ve doğanın dengesini bozmalarından dolayı, gelecek nesilleri olumsuz yönde etkileyeceği bilimsel olarak kanıtlanan tek canlı türünün insan olduğu tartışılmaz bir gerçek. Bununla birlikte bazı insanların tamamen "bireysel" gayretleriyle  gelecek nesillere daha güzel bir dünya bırakma mücadelelerini takdirle karşılamaktayım. Sözgelimi geçen gün tesadüfen rastladığım Amerikalı bilim kadını, Dian Fossey, konforlu hayatını bırakıp Ruanda'nın dağ ormanlarında on sekiz yıl boyunca gorillerle birlikte yaşamış, onların sevgisini ve dostluklarını kazanırken aynı zamanda bu hayvanlara karşı girişilen katliama engel olmaya çalışmış. Fossey'in hayatı, 1988 yılında "Sisteki Goriller" adıyla beyaz perdeye aktarılmış bulunuyor. Dian Fossey'in yaşamı, bir kadının yaşamak için bir yandan doğayla diğer yandan doğaya zarar veren insanlarla yaptığı mücadelenin öyküsü. Ne yazık ki sayıları zaten az olan bu değerli insanların yaşamları hazin bir şekilde son bulmakta. Fossey de, 28 Aralık 1985 tarihinde gorillerin el ve ayaklarını pazarlamak için ormanda büyük katliam yapan çeteler tarafından kulübesinde silâhla vurularak öldürülmüş.

Dünyayı yaşanılır hale getirmek için Dian Fossey gibi kendisini bu işe adayıp benzer çabalar gösteren kaç kişi sayabiliriz. Evet, eskiye oranla daha rahat yaşıyor olabiliriz. Çamaşır makinemiz, bulaşık makinemiz arabalarımız, gemilerimiz, uçaklarımız var, doğru. Daha kısa sürede daha temiz yıkanıyor giysilerimiz, bulaşıklarımız. Daha konforlu ve tez vakitte ulaşıyoruz gideceğimiz yere. Fakat suları deterjanla kirletiyoruz, hava kirliliğini önemsemiyoruz pek. Evet, rahatımız yerinde, düne göre çok memnunuz halimizden. Ancak bunların hepsi doğayı tahrip etmekte, çevreyi kirletip gelecek yaşamı tehlikeye sokmakta.  

Yaşamın doğal bir hızı, her şeyin bir zamanı var. Dünya turunu ne zaman tamamlayacağını, erik ne zaman çiçek açacağını, buğday, baş vereceği zamanı bilir. Gel gelelim doyumsuz insan, beklemeye ve kanaat etmeye karşı tahammülsüzdür. Doğal hızını geçmeye çalışır yaşamın, yarışır adeta doğayla. Bu tahammülsüzlük farkında olmadan hem kendisine hem diğer canlılara zarar verir. Bununla kalmaz, kendinden sonraki nesillerin geleceğini de karartır. 

İsrafı önlemenin, gereksiz tüketime son vererek yaşam tempomuzu düşürerek sağlıklı bir çevrede daha güzel bir dünyanın, daha güzel bir geleceğin kapısını aralayabilirdik belki. Lâkin dünyanın böyle bir düzeni yok. Kaos hüküm sürecek. Hiç şüpheniz olmasın, bir türlü önüne geçemediğimiz egomuz ve gemleyemediğimiz hırsımız yüzünden hem kendi türümüzün hem de diğer canlı türlerinin kuyusunu kazmaya devam edeceğiz. Hayır, hayır olağanüstü bir durum değil bu, moral bozmaya gerek yok. Sonumuzu kendi ellerimizle hazırlayacak olmamız şaşırtmamalı hiçbirimizi. Hiçbir din bu dünyada cenneti vaat etmiyor zira.     

28 Aralık 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 123

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Yılın son haftasında soruları yine sevgili DeepTone/Sade ve Derin belirledi. Yeni yılı karşılamaya hazırlandığımız şu günlerde arkadaşımız doğal olarak yeni yıl hakkında neler düşündüğümüzü sormuş. Haftanın konusu şöyle:

"Yeni yıla girmekle ilgili düşünceleriniz, duygularınız nelerdir? Heyecan duyuyor musunuz? Beklentileriniz var mı? Eskiden girdiğiniz yeni yıllarla ilgili, yeni yıl gecesi ile ilgili anılarınız var mı? Hazırlık yapacak mısınız? Yoksa herhangi bir gece mi sizin için? Yani bu konularda istediğinizi yazabilirsiniz. Herhangi bir soruya cevap verebilirsiniz. Aklıma gelmeyen konu da olabilir?"

Bazılarının "gâvur" bazılarının ise "Beyaz Türk" olarak tanımladığı bizler, yeni yıl olayına inanç temelinden bakmayız. O günlerde camiye, havraya ya da kiliseye gidip ibadet etmek aklımızın ucundan dahi geçmez. Jesus Hazretlerinin Aralık ayının 25'inde doğduğuna dair Hıristiyan söylentilerinin ise aslı astarı yok. Noel'i dinin gereği olarak gören inanç sahipleri, önünde saygıyla eğilip mum yaktıkları ilâhi figürün Jesus değil, Hint ve Perslerin pagan Tanrısı Mitra  olduğunun farkında bile değiller. Ama olsun, onları mutlu ediyorsa buna hiç itirazım yok. Bana gelince, yeni yıl, benim nazarımda 365 sayfalı boş bir defter. Ömrüm kifayet ettiği takdirde defterimi son sayfasına kadar doldurur ve yeni bir defter almaya hak kazanırım. Elbette gönlümden geçeni yazamam bu  deftere. Her zaman olduğu gibi yine bazen elem bazen neşe içerecek bu sayfalarım doğanın kaçınılmaz bir sonucu olarak.

Bu duygu ve düşüncelerle karşılarım yeni yılı her sene. Önce, son sayfalarını yazmakta olduğum defterime bakar, o yıl başıma gelen acı ve tatlı olayları düşünür, yaptıklarımı ve yapamadıklarımı gözden geçiririm. Kısa bir değerlendirmeden sonra üzerinde fazla durmam, olan olmuş, geçen geçmiş der, önüme bakarım. O esnada kaçınılmaz olarak bir hüzün çöker üstüme. Aslında giden koca bir yıldır ömrümden. Geri dönüşü olmayan bir şekilde gitmiştir giden, bilinmeze doğru. Sonra, yeni bir defter açılır önüme...

Eskiden, aklımın ermediği çocukluk yıllarımda yeni yıla girerken heyecan kaplardı içimi. Hedefime bir yıl daha yaklaşacak, bir yaş daha büyüyecektim çünkü. Gelecekte her şeyin iyi olacağını düşünürdüm, işlerin kötü gitme ihtimalini getirmezdim hiç aklıma. Gece, saat tam 12.00'yi vurduğunda, yakınlarımıza sarılır, birbirimize iyi dilekler dileyerek kutlardık yeni yılın evimize girişini. O gece, çerez ve meyve (özellikle de muz) atıştırmak, tombala oynamak ve gece yarısı tek kanallı, siyah beyaz TRT ekranında dansözün çıkmasını beklemek başlıca eğlencelerimizdi. 

Güzel, eğlenceli geçen yılbaşı gecelerim oldu ama yalnız başına bir otel odasında geçirdiğim bir yılbaşı gecesi var ki onu hayatım boyunca asla unutamam. Üniversiteyi kazandığım seneydi. Puanım yetmediği için yurtta yer bulamamıştım. Basit bir oteldi. Televizyon salonunda Anadolu kırsalından gelen birkaç kişi vardı. İlk kez evimden, ailemden ayrı ve hiç kimseyi tanımadığım bir şehirde tek başımaydım. Saat sekiz sularında odama çıktım. Yatağıma uzandım ve battaniyeyi çektim başıma. O zamanlar yılbaşının sıradan bir gün olduğunu hiç düşünmemiştim. Anlatması zor buruk bir geceydi.

Gençlik yıllarımda ve sonraki dönemde mezeler, alkol ve benim açımdan yılbaşı gecesiyle özdeşleşen pastırma girdi sofralarımıza. Sonraları bu özel geceyi dışarıda geçirmenin ve fazla alkol almanın keyiften çok eziyet verdiğini fark ettim. Bu yüzden uzun zamandan beri yeni yılı ailecek evimizde karşılıyor ve gece boyunca az miktarda alkol alıyorum. Çocukluğumuzun yeni yıl heyecanı kalmadı artık. En son hangi yılbaşında heyecanlandığımı sorarsanız, cevabım Milenyum olur. Milenyumu yaşamak her nedense büyük bir ayrıcalıkmış gibi gelmişti o zaman bana. Bu ayrıcalıklı durumun hiçbir işime yaramadığını anlamam fazla sürmedi. Şimdi yeni gelen yıllar beni heyecanlandırmıyor artık. İyi dileklerde bulunmak adet olmuş ancak bunun hiçbir yararı yok, biliyorum. Karamsar değilim, umutlarım var. Diğer taraftan karşılaşacağım bütün olumsuz sonuçları kabullenmeye de hazır hissediyorum kendimi. Bu bana büyük güç veriyor. 

Yeni yıldan beklentim ne olabilir ki. Noel Baba'nın çuvalında oyuncaktan başka bir şey yok, o da yaramaz artık işime. Bireysel olarak büyük beklentilerim yok. Evet yok, şanslı sayıyorum kendimi, çünkü büyük hayal kırıklığı yaşamayacağım bu yüzden. Ama ülkem adına güzel şeyler bekliyorum. İnsanlarımızın artık akıllarını başlarına toplamaları, doğruyu görmeleri gerekiyor. Zengin fakir arasında gelir farkı inanılmaz ölçüde açılmış, adalet ve eşitlik kavramları ortadan kalkmış, ellerine aldıkları diplomalarıyla gelecek umutları sönmüş gençlerin. Toplumun en yoksul kesimi cellâdına aşık olurken, ekonomik durumu nispeten daha iyi, sorgulayan, batı kültürünü benimsemiş insanların yoksulların yanında saf tutması ne tuhaf! Kendisine kulluk etmeyen halkı eşek olarak gören vampir kanı seviyor. Bu yüzden beklediğim değişimin kanlı mı, kansız mı olacağı müphem. Ama umut içindeyim bu yıl. Defterlerimizin bir sayfasına yazacağız. "Sonunda kurtuldu vatan, Osmanlının son kalıntılarından. Özgürlüğü seçti, kurtuldu insanımız kölelikten." Büyük uyanış! Evet, bu benim büyük umudum. Umarım bu yıl şans getirir, hayallerimiz yeşerir yeniden. 

Evet, yeni yılda yeni bir defter açılacak her birimizin önümüze. O defterin sayfalarına neler yazacağız, hangimiz sonunu görecek defterinin, bilinmez. Umudumuzu koruyarak alacağız kalemi elimize, şansımız kılavuzluk edecek bize. Umudumuz sağlık olsun, şansımız bol olsun, huzurumuz yerine gelsin, kötülükler son bulsun.  

22 Aralık 2021 Çarşamba

ASKERİN DÖNÜŞÜ - ERNEST HEMINGWAY

Kitabın Adı: Askerin Dönüşü

Yazar: Ernest Hemingway

Çeviren: Mehmet Harmancı

Sayfa Sayısı: 160

Yayınevi: Oda Yayınları 

Türü: Öykü

Ernest Hemingway (1899-1961) Nobel ödüllü, Amerikalı bir yazar. Oldukça hareketli bir yaşam süren yazarın en tanınmış eseri İspanyol İç Savaşını konu eden  "Çanlar Kimin İçin Çalıyor". Gönüllü olarak Birinci Dünya Savaşına katılan Ernest Hemingway, İtalya'da Avusturyalılara karşı mücadele ettiği sırada ağır şekilde yaralanır. Savaş sonrasında uzun yıllar gazeteci olarak Türkiye dahil pek çok Avrupa ülkesini gezmiş. Toplam dört kez evlenen yazar sadece Avrupa'da değil seyahatlerini Afrika ve Küba'da sürdürdüğü sırada öykü, roman, otobiyografi ve anı türünde pek çok eseri mevcut. Uçak kazası dahil başından birçok ölümcül olay geçmesine rağmen hayatta kalmayı başaran yazar yaşamına intihar ederek son vermiş.

Hemingway, kitaplarında oldukça sade ve anlaşılır bir dil kullanmış. İyi bir gözlemci olduğunu yarattığı karakter tasvirlerinde gösteriyor. Bu yönüyle en sevdiğim yazarlardan biri olan Jack London'a benzemekte. "Askerin Dönüşü", içinde on dokuz kısa öykünün bulunduğu bir kitap. Bazı öykülerinin başına kısa epigraflar eklemiş. Öyküler genel olarak Orta Avrupa ve İtalya'da Birinci Dünya Savaşının hüküm sürdüğü topraklarda geçiyor. 

Yazarın okuduğum bu ilk kitabı olması sebebiyle üslûbu karşısında biraz şaşırdığımı itiraf edeyim. Basit şekilde anlattığı olay, mekan ve karakter aktarımlarında süslü cümlelere gerek duymamış yazar. Diğer taraftan özellikle diyaloglarını gerçekçi buldum. Savaş yıllarında toplumun içinde bulunduğu koşulları yarattığı karakterler üzerinden gayet güzel yansıtmış. Okuduğum kitabın basım yılı 1983. Yeni baskısı yapılmadığı için temin etmek zor. Çeviriyi yapan Mehmet Harmancı hakkında bazı olumsuz değerlendirmeler yapılmış olsa da fazla rahatsız olduğumu söyleyemem. Zira biraz farklı bulduğum üslûbun yazardan mı yoksa çeviriden mi kaynaklandığı hususunda bir hüküm verecek durumda değilim. Bu konuda bir şey diyebilmem için Hemingway'in en az bir eserini daha okumalıyım. "Askerin Dönüşü" yazarın fazla tanınmış kitaplarından biri değil fakat öyküleri hem kurgusal hem de üslûp bakımından başarılı buldum. Zevkle okuduğum bu güzel öyküler ne yazık ki akılda pek kalıcı olmuyor. Che Ti Dice La Patria? (Vatan sana ne der?) öyküsünün başında yer alan epigrafta, arenada boğanın boynuz darbesine maruz kalan Matador Maera'nın son anları şöyle anlatılıyor:

"... Doktor, pikador (*) atlarına dikiş yaptığı ahırdan geldi koşa koşa. Önce ellerini yıkadı. Yukarı tribünlerde kıyamet kopuyordu. Maera her şeyin önce büyüdüğünü, büyüdüğünü sonra küçüldüğünü daha küçüldüğünü hissetti. Sonra her şey hızla çevrilen sinema filmi gibi daha hızlı, daha hızlı dönmeye başladı. O sırada öldü Maera.

(*) Matador sahne alıp boğayı öldürmeden önce boğayı yoran kimse

21 Aralık 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 122

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili DeepTone/Sade ve Derin belirledi. Arkadaşımız aile içi ilişkilerimizde aklımızda yer etmiş, nostaljik ve espritüel söz ve davranışlarımızdan bahsetmemizi istemiş. Haftanın konusu şöyle:

"Size, ailenize, akrabalarınıza özel davranışlar, sözler, espriler, aktiviteler var mı? Aile içi gelenekleşmiş hareketler?"

İster istemez insanın aklı eskilere gidiyor. Çocukluk ve gençlik yıllarım Girit göçmenlerinin arasında geçti. Komşularımız, mahalle esnafının neredeyse tamamı, "Macır" dediğimiz Girit ve Balkan muhacirlerinden oluşuyordu. Yaşlıların çoğu Türkçe konuşmasını beceremezken benim yaşıtlarım doğru dürüst Giritçe öğrenemeyen ilk kuşak olmuştu. Eskiden evlerimizde yaygın olarak konuşulan Giritçe zaman içinde önemini kaybetti. Fakat annemizin biz çocuklarına yemek yedirirken "anikse bukasu-aç ağzını" deyişi hâlâ kulaklarımdan silinmedi.

On yaşıma kadar dedemin radyo başına geçip 19.00 ajansını dinlemesini, akşamları ailecek radyodan arkası yarın adıyla radyo tiyatrosunu kaçırmadığımızı hatırlıyorum. Uzun yaz gecelerinde kapılarımızın önüne çıkıp büyük bir keyifle çiğdem çitlerken derin sohbetlere dalardık. 

Evlenip çoluk çocuğa karışınca tamamen farklı bir hayatım oldu. Yoğun iş hayatımda fırsat buldukça ailecek arabaya binip bir yerlere giderdik. Genellikle plânsız olurdu gezmelerimiz. Çocuklarımızın her ikisi de küçükken yerlerinde duramazlardı ama arabaya biner binmez sesleri kesilir ve uyuklamaya başlarlardı. Bu tür kısa gezmelerde kafamızı dinliyorduk biraz. Nadir de olsa uyumadıkları da olurdu çocukların. Onlarla yolculuk esnasında türlü oyunlar üretirdik. Radyoda daha önce duymadığımız bir müzik parçası çaldığında ona remix yapar, yeni sözler uydurur hep bir ağızdan söylerdik. Mesela onlardan biri "U-çak, Uu-çak" parçasıydı. Elbette kimse bunun bizlere ne anlam ifade ettiğini bilemez. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen o güzel anları hatırlarız. Arabayla gezmelerimiz bir yere gitme amacı taşımazdı bazen. Çocuklar önümüzde giden bir arabayı gözüne kestirir, o arabayı takip edelim derdi. Takip ettiğimiz araç bir yerde durup park ettiğinde ya da olmadık bir yola girdiğinde sonlandırırdık oyunu. 

Kdz. Ereğli'sindeydik. Kızım henüz üç-beş yaşlarında. Oltalarımızı aldık, sahilde balık tutacağız. Annesi ısrarla arabanın arka koltuğuna oturmasını tembihlediği için kızım da arkada oturmak istiyordu. Ben hem mesafe yakın olduğu için hem de bana daha yakın olmasını istediğimden yanımdaki koltuğa oturttum. Kızım annesinin sözünü düşünerek biraz huzursuz olmasına rağmen sesini çıkartmadı. Sahilde balıkçı teknelerinin arasında ağır ağır ilerliyorduk. Elli metre kadar yolumuz kalmıştı. Yerdeki hız kesici kasisi gördüm ve hızımı düşürdüm. Zaten ağır gidiyordum ama kasis nedeniyle arabanın sallanması, kızımın ağzını torpidoya hafifçe çarpmasına neden oldu. Dudağını ısırmış olmalıydı, elindeki kanı görünce ağlamaya başladı. Bana öyle bir sitem ediyor ki anlatamam. Senin yüzünden oldu, annem arkaya oturmamı istemişti diye sızlanıp duruyordu. Aradan yıllar geçmesine rağmen o anı unutmadı. 

Oğlum özgürlüğüne düşkün bir çocuktu. Fırsatını buldukça kaçardı evden. Haliyle nereye gitti, aman başına bir şey gelmesin diye korkardık. Bir keresinde Irak, Erbil çarşısında alışverişe dalmışken yine bizi uyutarak başını alıp gitmiş ve bize hayatımızın dramını yaşatmıştı. Kdz. Ereğli'sinde eşim de çalıştığı için evde çocuklara bakan yatılı bir ablamız vardı. Bazen o bile boşta bulunup kaçmasına engel olamazdı çocuğun. Eşim okuldan döner dönmez durumu öğrenince panikle bana telefon eder (cep telefonu henüz icat edilmemişti o zamanlar), yirmi kilometre mesafeden gelip yakalar eve teslim ederdim haylazı. 

17 Aralık 2021 Cuma

AÇIKLA BANA BU IŞIĞI - CEZMİ ERSÖZ

Kitabın Adı: Açıkla Bana Bu Işığı

Yazar: Cezmi ERSÖZ

Sayfa Sayısı: 272

Yayınevi: Tekin Yayınevi 

Türü: Deneme

"Açıkla Bana Bu Işığı", Cezmi Ersöz'den okuduğum ikinci kitap. Daha önce "Beni Asıl Hayat Aldattı" kitabında da, yazarın üslûbunu, olayları ele alışını ve cümlelerinde kendini ele veren karakter yapısını yadırgamıştım. Bu kitap elime geçince yazara bir şans daha vermek istedim. 

Yaşamı boyunca kendini tanıtmak için önüne çıkan bütün fırsatları değerlendirmek suretiyle edebiyat dünyasında bana göre hak etmediği bir üne ulaşmış, okuma zevkimi aşağı çeken bir yazardan söz edeceğim. Bugüne kadar tanıdığın en kötü yazar hangisi diye soracak olursanız, vereceğim cevap tereddütsüz Cezmi Ersöz olur. Peki beni bu kadar öfkelendiren ne? Anlatayım:

Öncelikle Cezmi Ersöz'le yaşıtız, ülkemizin siyasal ve sosyo-ekonomik koşullarını aynı dönemde yaşadık. Çocukluğumuz, öğrencilik hayatımız, farklı şehirlerde bulunmakla birlikte gençlik yıllarımızdaki politik duruşumuz üç aşağı beş yukarı aynı. Hepsi tamam da, kitap yazmak, şiir yazmak başka bir şey be dostum. Cümleleri devirmekle yazar, alakasız iki süslü kelimeyi bir araya getirmekle şair olunmuyor işte! 

Bu adamda içimin almadığı daha başka şeyler var. Çocukluk yıllarını abartılı sözlerle anlatıp kendini acındırırken ülkenin yaşadığı sorunlara dair halkın arasından topladığı bilgileri destansı bir şekilde abartırken yüzeysel tespitlerde bulunması, kullandığı nefret uyandırıcı dil, son derece itici geldi bana. Yazarın babası, Talât Aydemir'in darbeye teşebbüs ettiği yıllarda ordu tarafından zorunlu olarak emekliğe sevk edilen bir albay. Yazar, 12 Eylül askeri darbesi sırasında çok korktuklarını, babasının kardeşiyle bir olup evde ne kadar kitap varsa yaktıklarını anlatıyor. Diğer taraftan "... darbeyi yapanların hepsi babamın yakın arkadaşlarıydı, her gün evimize gelip kahve içerlerdi!" derken Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyini her akşam Cezmi Ersöz'lerin evinde kahve içerken hayal ediyorum. Yazarımız devlete olan güvensizliği babasından almış olacak ki cümlenin devamını şöyle getiriyor: "Babam devlete güven olmaz deyip evdeki psikoloji kitaplarını bile yaktı" Adamın albay emeklisi babası var, askerin emeklisinin bile büyük hürmet gördüğü yıllar... Yani fena bir gelirleri olmasa gerek. O yıllarda ilkokula giden öğrencilerin plastik beslenme çantaları var. Annesi, çoğu zaman "çantana koyacak bir şey yok, arkadaşlarından idare ediver" deyip salıyor okula Cezmi'yi. Cezmi ne yapsın yavrucak, beslenme saatinde utancından başını pencereye doğru çevirip mahzun mahzun dışarıda ağaçları, kuşları seyrediyor. Öğretmeni, küçük Cezmi'nin çantasında yine bir şey olmadığını fark edince, "Ah yavrum, küçük kuşum, yine boş çantayla gelmiş garibim, haydi çocuklar, yemediklerinizden verin arkadaşınıza, o da doyursun karnını biraz" diyor. Gel zaman git zaman, sınıftan pembe çantalı bir kız Cezmi'nin haline acıyor (belki de yakışıklı Cezmi'den hoşlanıyor) ve her akşam onun beslenme çantasını yanına alıp ertesi sabah derse içi dolu olarak getiriyor. O günden itibaren her Allah'ın günü Cezmi'nin çantası, pembe çantalı kızcağız tarafından tıka basa yiyecekle doldurulup sınıfa taşınıyor. Ah zavallı Cezmi'cik sen ne çektin be evlâdım. Hele o annen yok mu, o annen. Konken masasından kalkıp sana bir lokma ekmek bile hazırlayamadı! Madem bu kadar çektirdi sana Cezmi'ciğim, peki bu kitabı, "Canım anneme" diyerek niye o zalim kadının anısına adadın?...

Aslında gereksiz yere fazla uzattığımın farkındayım. Ersöz, kişileri, toplumu, devleti acımasızca eleştirirken kendini müstesna bir yere konumlandıran bir yazar. Gördüğü ilginin bir sonucu olarak narsist bir yanı var.  Edebiyat eleştirmenlerinin Ersöz'ün kitapları hakkında ne düşündüklerini merak ettim. Bazı yazar ve eleştirmenler (muhtemelen kendisini kıramadıklarından dolayı) süslü sözler etmiş yazar hakkında. Cezmi Ersöz bunu bile fırsat bilip "bakın yazılarım hakkında ne güzel şeyler söylüyor yazar arkadaşlar, hepsiyle iyi muhabbetimiz vardır, severler beni" dercesine bütün bu yorumları da sıkıştırıvermiş kitabın arkasına! Bakın PR konusunda adamın yeteneğine lâfım yok. 

Yazdıkları biyografik yaşam öyküsü havasını veriyor fakat tam bir çorba kıvamında. Bir bakıyorsunuz yazar sokakta durup ayakkabısını boyatıyor. Boyacıyla muhabbet başlıyor, adam değme filozoflara taş çıkartan bir tip. Bıraksın sandığını, getir adamı ülkeye cumhurbaşkanı yap. Atma Cezmi ağabey, din kardeşiyiz diyorum içimden. Derken bir şiir patlatıyor. "Ey, uyumlu şizofrenler, hüzünlü benciller, bağışlayın bana bu akşamı!..."  Üstüme alınıyor, kös kös köşeme çekiliyorum.

Yan yana getirdiği sözcüklerden müteşekkil, anlamsız, süslü püslü cümlelerle insanı dumura uğratmakta üstüne yoktur yazarımızın. Tuhaf bir şekilde yaptığı hizmeti edebiyat sanan başta dönemin genç kuşağı olmak üzere büyük bir kitleyi peşinden sürüklemeyi bilmiş. Yurdumuzun her köşesini kasaba kasaba dolaşıp kitaplarını pazarlamak, popülaritesini arttırmak için gayretleri takdire şayan olup fakir taşra kitapçılarından yol parası istemediğini, otel parasını bile bazen cebinden karşıladığını dile getirmesi, kendisinin ne kadar yüce gönüllü! olduğunun kanıtlamıştır.

Melankoli, aşka dair afili konulara da el atan yazar, gerçek ve kurgusal arası bir çizgide yol alan tuhaf ilişkilerini şizofren boyuta taşımış. Bir dediği bir dediğini tutmayan, ilişkilerinde başarısız, tuhaf bir adamcağızın portresi bırakmıştır zihnimin arka koridorlarında. 

Aslında kendisini gayet iyi tanır. Nasıl yazdığını şu cümlede açık bir şekilde anlatır yazar:

"Ben yazarken kendi yüzüme tükürüyorum." Başka söze ne hacet...