KATEGORİLER

13 Kasım 2022 Pazar

CENNETİN DOĞUSU - JOHN STEINBECK

Kitabın Adı: CENNETİN DOĞUSU

Yazar: John STEINBECK 

Sayfa Sayısı: 656

Yayınevi: SEL Yayıncılık

Çeviren: Roza Hakmen 

Türü: Roman

John Steinbeck (1902-1968) İrlanda asıllı Amerikalı bir yazar. Gerçekçilik akımının en ünlü temsilcilerinden biri olan Steinbeck, çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Salinas Vadisini pek çok eseri için mekân seçmiş. Gazap üzümleri ile Pulitzer ödülünü kazanan yazar, 1962 yılında edebiyat alanına verdiği katkılardan dolayı Nobel Edebiyat Ödülüne lâyık görülüyor. Gençlik yıllarında çalıştığı çiftliklerde işçi yaşamının karanlık yüzünü, zorlu çalışma koşullarını ve toplumsal baskıyı gözlemleyerek gerçekçi bir dille eserlerine aktaran Steinbeck, aykırı kişiliğiyle tanınır. Öğretmen olan annesi Olive Hamilton'un aşıladığı okuma alışkanlığı sayesinde küçük yaşlarından beri yazar olmayı kafasına koymuştu. Salinas Lisesini bitirdikten sonra Stanford Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu. Okula devam ederken bir yandan boyacılık ve inşaat işlerinde çalışıyordu. Üniversitenin kendisini geliştirmeyeceğine inandığı için mezun olmadan okulu bırakıp New York'a gitti ve orada yine inşaat işlerinde çalışmaya başladı. Büyük Buhran sırasında memleketi Kaliforniya'ya döndü ve 1930 yılında ilk evliliğini yaptı. Bu tarihten sonra kendini iyice yazmaya veren yazar her biri kült olmuş onlarca eser üretti. İki göçmen arkadaşın hikâyesini anlattığı Fareler ve İnsanlar'dan sonra yazdığı Gazap Üzümleri büyük beğeni topladı ve her iki eser de filme uyarlandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında savaş muhabirliği de yapan yazar pek çok Avrupa ülkesini gezdi ve Sovyetler Birliği'ne birçok seyahat yaptı. 1952 yılında yayımlanan Cennetin Doğusu romanı için yazar, "diğer yazdığım tüm kitaplar, sanırım bu kitap için birer pratikti." demiştir. 1967 yılında savaş muhabiri olarak gittiği Vietnam'dan döndükten sonra 1968 yılının Aralık ayında kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti. Birçok biyografi yazarı, John Steinbeck'i, her zaman öfkeli bir kişiliğe sahip, aykırı tavırlara ve kusurlara sahip bir şahsiyet olarak tanımlamıştır.

Yıllar önce okumuş olduğum Gazap Üzümleri bana okumayı sevdiren ilk kitap olmuştu. Uzun bir aradan sonra elime aldığım ikinci Steinbeck romanı, Cennetin Doğusu'nu en az ilki kadar etkileyici bulduğumu yazımın başında söyleyebilirim. Kendinden hiç bahsetmese de yaşadığı çevreyi detaylı bir şekilde betimleyen yazar romanda anlatıcı rolünde. Kitabın bir kısmı yazarın kendi aile bireylerinin tümünü kapsayan gerçek yaşam kesitleri, büyük kısmının ise yaşadığı çevreden edindiği bilgilerin hayal gücüyle harmanlayarak elde ettiği muhteşem bir kurgu olduğunu tahmin ediyorum. Eserde adı geçen iki aileden biri olan Hamilton'lar yazarın büyükbabası ve büyükannesi. Hamilton'lara yakın bir bölgede arazi satın alan Trask ailesi ise yazarın kurgusal olarak yer verdiği diğer aile. 

Hikayenin neredeyse tamamı yirminci yüzyılın başı ile Birinci Dünya Savaşının sonu arasında ABD'nin güneyinde yer alan Kaliforniya Eyaleti sınırlarındaki Salinas Vadisinde geçiyor. Romanın başında anlatılan olaylar ise ABD'nin doğu ve kuzeydoğusundaki Massachusetts ve Connecticut eyaletlerinde Amerikan iç savaşına kadar gidiyor. Cennetin Doğusu, son derece kolay okunabilen, uzun ve süslü cümleler barındırmayan, muhteşem betimlemeleriyle edebi yönü kuvvetli, sürükleyici, kurgu ve üslûp bakımından harika bir eser. Roza Hakmen çevirisini de başarılı bulduğumu söylemeliyim. 

Kitabı yazarken Steinbeck'in temel esin kaynağı Tevrat'ta geçen Habil-Kabil hikayesi olmuştur. Romanda Habil-Kabil ekseninde ahlâksızlık, iyilik, sevgi, suçluluk, kötülük, özgürlük ve aşk temaları işleniyor. Tevrat'a göre Kabil, Adem ve Havva'nın ilk, Habil ise ikinci oğludur. Habil koyun çobanı, Kabil ise çiftçi olmuş. Bir müddet sonra Kabil toprağında yetiştirdiği mahsulden, Habil ise sürünün yeni doğan kuzularından Tanrı'ya takdim etmiş. Tanrı, Habil'in sunumunu kabul ederken Kabil'i geri çevirmiştir. Kabil, bunun üzerine Habil'i kıskandığı için ona karşı kin ve nefret beslemiş ve sonunda kardeşini öldürerek insanlık tarihinde ilk cinayeti işlemiştir. Olayı öğrenen Tanrı, Kabil'i lânetler ve durmaksızın serseri ve bir göçebe olarak yeryüzünü dolaşmaya mahkum eder.

İşin hayli tuhaf yanı Tanrının cinayeti şu şekilde öğrenmesi! Önce Kabil'e soruyor: "Kardeşin Habil nerede?" Kabil'in Tanrı'ya cevabı son derece cüretkâr, şöyle: "Bilmiyorum, ben onun bekçisi miyim?" Tanrı'ya verdiği cevaba bak edepsizin. Tanrı bunun üzerine: "Ne yaptın? Kardeşinin sesi topraktan bana haykırıyor..." Sonunda durumu çakallıyor, tabii Tanrı ne de olsa. Lanetliyor Kabil'i, sürüm sürüm süründüreceğim seni, diyor. 

Kabil bu kez Tanrı'ya yalvarır, cezam dayanılmayacak kadar büyük der ve diğer insanların kendisini öldüreceğini haykırır. Bunun üzerine Tanrı Kabil'e öldürülmesine engel olacak bir iz yapar ve kim onu öldürürse intikamının yedi kat fazlasıyla alınacağını söyler. Tanrı neden koruyor bu Kabil'i anlayan beri gelsin. Kabil dünyayı dolaşmaya başlar, çocukları olur ve bir şehir kurarak oğlu Hanok'un (Urfa şehri olduğu rivayet edilir) adını verir. Aynı hikaye İncil ve Kur'anda geçmekte. Yine kendimi tutamadım. Ya bunun antik Yunan mitolojisinden farkı ne? Tanrım, insanlar bu çağda seninle resmen dalga geçiyor. Neyse konumuza dönelim. Özetle Tevrat'a göre insan olarak yaptığımız bütün kötülüklerin sebebi Kabil soyundan gelmemiz. İyi bir insan olan Habil, Kabil tarafından öldürüldüğü için soyu devam edememiş. 

Bir de "timşel" diye İbranice bir sözcükten bahsediliyor. Tanrı Habil'in kuzusunu kabul edip Kabil'i geri çevirdiğinde Kabil'in suratı düşüyor tabii. Bunun üzerine Tanrı Kabil'e şöyle diyor: "Neden kızdın, suratın asıldı? Kuşkusuz iyi davranırsan yüzün dik olur, lâkin kötü davranırsan günâh kapıya dayanır ve istekleri sana yönelir ama sen, sen ona egemen olursun." Tevrat'ta geçen bu sözler Kral James'in İbraniceden İngilizceye çevirisine göreymiş. Yani özetle, iyilik yaparsan iyilik bulursun, kötülük yaparsan kötülükle karşılaşırsın ama sen kötülükle baş ederek onun "üstesinden gelirsin", demek istiyor. Burada "üstesinden gelirsin" in İbranice Tevrat'taki karşılığı "timşel" sözcüğü. Romanda Samuel Hamilton, Adam Trask ve Çinli uşak Lee uzun uzun tartıştıktan sonra İngilizceye bu sözcüğün yanlış çevrildiğine, doğrusunun ise "üstesinden gelebilirsin" ya da "yapabilirsin" anlamına geldiğine karar veriyorlar. Bu şekilde "kötülükle baş ederek üstesinden gelebilirsin" denilince kesin bir hükme varılmıyor. Yani üstesinden gelemeyebilirsin de. Bir bakıma insanın yaradılışında özgür iradesine kalmış bir seçim bu, iyilik ve kötülük. İnsan yaşamı boyunca içindeki kötülükle mücadele ederken onu yenebilir de yenemeyebilir de... Bu aslında insanın kötü olmasını ya da kötülük yapması nedeniyle doğacak sorumluluğu hafifleten bir sebep. İnsanız neticede...

İnsanlık tarihinin (ve bu hikâyeden yola çıkarak kolektif suçluluk fikrinin) çerçevesini çizen zamansız, evrensel iyilik ve kötülük hikâyesinde, Steinbeck'e göre, insanların kendileri için seçmelerine izin veren özgür seçim ve kendi kaderini tayin etme fikirlerini, yaşamak istedikleri iyi ya da kötü hayat türünü görüyoruz. John Steinbeck, Cennetin Doğusu'nu bu iki ana tema etrafında inşa ediyor ve bunların etkilerini romanın anlatı yapısını oluşturan iki olay örgüsü aracılığıyla ortaya koyuyor: Hamilton ailesiyle Kaliforniya Salinas Vadisinin tarihi ve Habil-Kabil hikâyesinin Trask ailesinin iki nesil boyunca alegorik (bir fikrin, davranışın, eylemin, duygunun, bir kavramın ya da bir nesnenin simgelerle, sembollerle ifade edilmesi) yeniden anlatımı.

Salinas Vadisinin lirik anlatımından sonra ilerleyen sayfalarda aile büyüklerine geliyor sıra. İrlanda'da doğan Samuel Hamilton, yani yazar John Steinbeck'in anne tarafından dedesi, muhtemelen bir aşk sebebiyle topraklarını terk ederek Salinas vadisine göçen, kültürlü, yeni şeyler icat etmeye meraklı, çalışkan ve becerikli bir karakter. Fazla parası olmadığı için fazla verimli olmayan bir araziye yerleşip karısı Liza ile uyumlu bir hayat sürüyor. Liza ev işlerinde mahir, dinine bağlı ve otoriter bir kadın. Şakacı ve hayata sıkı sıkıya sarılmış bir yapıya sahip Samuel tarıma elverişli olmayan toprağında doğru dürüst bir şey üretemese de durumundan rahatsız görünmüyor, çevre çiftliklerin su kuyularını açıyor, arabaları tamir ediyor ve yeni icatlar yaparak kazandığı üç beş kuruşu da patent almak için harcıyor. Birbirini tamamlayan Hamilton ailesinin George, Will, Tom ve Joe adında dört oğlu, Lizzie, Una, Dessie, Olive ve Mollie adında beş de kızı oluyor. Bütün çocuklar iyi bir ailede yetiştikleri için yuvadan ayrıldıklarında kendi hayatlarını kuruyorlar. Öğretmen olan Olive, John Steinbeck'in gerçek hayatta annesi. Tom hayatını babasına yardım etmeye adayıp, hiç evlenmiyor. Dessie de kardeşi Tom gibi hiç evlilik yapmıyor. Salinas'ta aranılan bir terzi olan Dessie, babaları Samuel'in ölümünden sonra yalnız kalan Tom'un yanına gidip ömrünün geri kalanını orada geçirmek istiyor. 

Ancak asıl hikaye Trask ailesinin etrafında dönmektedir. Adam Trask'ın babası Cyrus, Connecticut alayına asker olarak alındıktan sonra yaşadıkları çiftliğin bütün işleri annesi Bayan Trask'ın üstüne kalmıştır. Altı ay sonra Adam dünyaya gelir çiftlikte. Cyrus Trask kötü karakterli bir adamdır, eşine bağlı değildir. Askerliği sevmez fakat nimetlerinden yararlanmasını bilir. İç savaş sırasında ilk kez karşılaştığı düşmanla çatışma esnasında bacağına bir kurşun isabet eder ve daha sonra hayatını tahta bacakla sürdürür. İlgisizlik ve kocasının hovardalığından bunalıma giren Bayan Trask sonunda kurtuluşu intihar etmekte bulur. Cyrus, bu kez komşu çiftlikte yaşayan, henüz on yedisindeki Alice adında bir kızı ayartıp evlenir onunla. Bir süre sonra Alice, Charles adı verilecek bir oğlan doğurur. Charles kıskanç, kötü huylu bir çocuk olur. Adam'ın tam aksi karaktere sahiptir. Askerde edindiği tecrübe sayesinde üst görevlere atanan baba Cyrus Trask, çiftliği terk edip Washington'a gitmiş ve hileli yollardan iyi para kazanmaya başlamıştır. Charles, çocukluğundan itibaren ne yaparsa yapsın babasına sevdiremez kendini. Oysa mülayim bir genç olan Adam, babasından hep takdir görmektedir. Günlerden bir gün Charles kıskançlık nedeniyle bir köşeye kıstırdığı ağabeyini öldüresiye döver. Adam, canını zor kurtarır ve hemen gidip askere yazılır.

Askerlik Adam için uygun bir meslek değildir aslında. Mümkün mertebe kendini çatışmalardan uzak tutsa da zaman zaman savaşın sıcaklığında bulur kendini. Sonunda dayanamaz, terhis olur olmaz bir o yana bir bu yana dolaşıp serserilik yapar. Kardeşi Charles'ın yanına dönmek istemez. Charles ise ağabeyine yaptığı kötülükleri unutup bir an önce onun çiftliğe dönmesini istemektedir. Bir süre sonra Adam döner çiftliğe. Niyeti Amerika'nın doğu ucuna, Kaliforniya'ya gitmektir. Tam da o sırada çiftlik evinin kapısında iyice darp edilmiş vaziyette genç bir kadın bulurlar. Kadının adı Cathy'dir.

Kitabın en iğrenç karakteridir Cathy. Güzel, ufak tefek narin yapılı bir kadın olmasına karşın içi fesatlık ve nefretle dolu bir tiptir. Bir öğretmeni kendine aşık edip intiharına sebebiyet verir. Baba evinden kaçar, genelev işletmecisi Edward'ın metresi olur. Daha sonra bilerek ateşe verdiği evlerinde öz anne ve babasının yanarak ölmesine sebep olmuştur. Hazırladığı tuzağı fark eden Edward, Cathy'yi feci şekilde döver. Ölecek hale gelen genç kadın sürünerek Trask'ların kapısına ulaşır. İşte böylesine kötü bir insandır Cathy.

Gelgelelim iyi yürekli Adam, kapısında gördüğü masum görünüşlü şeytana kapılır ve onu eve alır. Charles bu konuda daha ihtiyatlıdır ve ağabeyine kadını başından atmasını söyler. Adam tam aksini yapar, gider Cathy'ye aşık olur ve onu alıp doğuya, Kaliforniya'ya götürmek ister. Cathy bunu istemez önce, fakat sonra kerhen razı olmuş görünür. Bu arada baba Cyrus'un ölüm haberi gelir. Kardeşlere yüklü miktarda para ve çiftlik miras kalmıştır. Charles, Adam'ı yanında kalması için ikna edemeyince mirastan gelen parayı paylaşarak karşılıklı anlaşırlar. Bu arada yaraları iyileşen Cathy boş durmaz, Adam'la resmen evlendikleri halde bir gece gizlice Charles'ın odasına girip onunla birlikte olur.

Adam, karısı Cathy'yle birlikte uzun bir yolculuğun sonunda Salinas Vadisine gelmiştir. Yanında harcayabileceği bol miktarda para vardır. Vadinin en verimli arazisine sahip bir çiftlik satın alır ve çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürmeyi hayal ederek işe koyulur. Önce güzel bir çiftlik eviyle başlar işe. Tam da bu sıralarda Hamilton ve Trask ailelerinin yolları ilk kez kesişecektir. Adam, yeni su kuyuları açtırmak için Samuel Hamilton'u bulur. Genç adam Cathy'yi hoşnut etmek için elinden geleni yapmaktadır. Fakat Cathy ısrarla ondan ayrılıp özgürlüğüne kavuşmak ister. Bu arada hamile kaldığını fark eder, doğacak çocuğun Charles'tan olduğunu bilen sadece kendisidir. Hem Adam'dan hem de çocuktan kurtulmak için her yolu dener. Önce bebeği düşürmeye kalkışır. Adam, doktor çağırır, doktor, Cathy'nin bu işi bir kez daha tekrarlaması halinde büyük cezaya çarptırılması için şerife ihbarda bulunacağını söyler kendisine. Günü gelince ikiz çocukları olur. Doğumda Samuel'in eşi Liza'nın büyük yardımları dokunur. Yükünü atan Cathy biraz kendine geldikten sonra yeniden evden kaçmanın yollarını aramaya başlar. Sonunda Adam'ın silahını ele geçirip onu omzundan yaralar ve izini kaybettirmeyi başarır. Her zaman söylerim adına ne derseniz deyin ister kara sevda ister tutku. Ben bu duygusal duruma aşk diyorum ve çaresi olmayan bir hastalık olarak görüyorum. Adam, bu kötü kadının evi terk etmesinden sonra yıllarca hayata küsüp yemeden içmeden kesiliyor. Kan kaybından ölmek üzereyken ifadesini verdiği şerife ben kendimi vurdum, silahımı temizlerken diyor. Şerif bunu yemiyor tabii. Bu arada romanın en güzel karakterlerinden biri çıkıyor sahneye. Trask ailesinde yardımcı eleman / uşak olarak çalışmaya başlayan Çinli Lee. Tam bir bilgi küpü, erdem yuvası, becerikli, hoş sohbet, saygılı biri. Adam'ın hayatını kurtaran da o oluyor. 

Cathy Salinas kasabasında en düzgün çalışan genelev olan Faye'nin yanına gidip orada çalışmaya başlar. Lee iyi anlaştıkları Samuel Hamilton'dan, efendisi Adam'ın kendine gelip toparlanması için yardım istemektedir. Aradan onca zaman geçmesine karşın ikiz oğlanlara isim bile verilmemiştir daha. Lee, evin, çiftliğin bakımını, hatta ikiz çocukların büyütülmesini tek başına üstlenmiştir. Samuel'in önerisiyle esmer olan ve Charles'a benzeyen çocuğa Calib (Cal), sarışın, beyaz tenli, Cathy'ye benzeyen çocuğa ise Aaron (Aron) adı verilir. Cathy'nin Kate adıyla fahişelik yaptığı kasabada dilden dile dolaşmaktadır. Çocuklar kendilerine söylendiği gibi annelerinin henüz ölmediğini mutlaka bir şekilde öğreneceklerdir. Fakat henüz Adam'ın bile bundan haberi yoktur. Bunu öğrense yine gidip ayaklarına kapanıp geri dönmesi için yalvaracaktır kuşkusuz. Ama bu sırrı ilk öğrenen yine Adam olur. Zira Samuel, Cathy ile yüzleşmenin Adam için iyi olacağını ve onu hayata döndürmenin başka bir yolu kalmadığını düşünmektedir. Nitekim beklenen olmuştur, Adam taşıdığı yükü sırtından biraz olsun atmış, hafiflemiştir. Çünkü Cathy'i ona yaptığı pis işleri anlatmış, ikizlerin gerçek babasının, kardeşi Charles olduğunu da söylemiştir.

İkizler biraz büyüyünce, Charles ve Adam gibi birbirlerine taban tabana zıt karakterlere sahip oldukları çıkmıştır ortaya. Aron iyilik timsalidir. Babası tarafından sevilmektedir. Cal ise sevgisizlikten yakınır, çünkü kendisinin kötülüğe programlanmış biri olduğuna inanmaktadır. Lee hayata tutunması için Cal'a desteğini esirgemez. Cal, sürekli yakınır, kötü bir insan olmak istemiyorum, fakat elimden bir şey gelmiyor diye. Cal uyanık, Aron saftır. Uyanıklığı sayesinde kulağına gelen haberin peşine düşer ve annesini bulur ve onunla yüzleşir ama bunu ağabeyine söylemez. Kötülük için bunun zamanı gelmemiştir henüz. Liseye giderken zor anlar yaşar ikizler. Cathy ile yüzleştikten sonra biraz kendine gelen Adam, Samuel'in mucitliğinden etkilenip bir takım buluşlar üzerinde çalışır. Karşı çıkanlara aldırmayıp altı vagon marulu aralarına buzlar koyup batıya gönderir. Gecikmeler ve aksilikler nedeniyle marullar varış noktasına geldiğinde çöp haline gelmiştir. Adam hem bütün parasını kaybetmiştir hem de herkese rezil olmuştur. İkizlerle marul kafalı diye dalga geçmeye başlar arkadaşları. Cal okulu bırakıp ailesinden habersiz Samuel'in oğlu Will ile ticari bir teşebbüste bulunur. Kilosu on cent olan kuru fasulye alarak batıya, Birinci Dünya Savaşının sürdüğü Avrupa ülkelerine yirmi beş cent karşılığında satacaktır. Plân başarıya ulaşır. Lee'den borç aldığı beş bin doları geri ödedikten sonra elinde on beş bin dolar kalmıştır. Büyük bir iyi niyet gösterisi olarak ve babasının kalbini kazanmak için yapmıştır bu işi. Adam'ın marul işinde uğradığı zararın önemli bir kısmını telafi edecek parayı babasına şükran günü hediye etmeyi düşünmektedir. Bu arada Aron sınıf atlayarak Cal'i geride bırakmış, Stanford Üniversitesine başlamıştır. Bütün ailenin toplanacağı şükran gününde heyecan son haddindedir. Adam, sabırsızlıkla göz bebeği Aron'u beklemektedir. 

Şükran günü Lee'nin hazırladığı masada herkes yerini almıştır. Bir hediye paketi içine özenle sakladığı on beş bin doları babasının önüne uzatır Cal. Babası paketi açıp ona sorar, nereden buldun bu parayı diye. Cal da her şeyi olduğu gibi anlatır ve yasal yollardan kazandığını söyler. Adam bunu kabul etmez, önüne konulmuş parayı ileriye doğru iter ve sen fahiş fiyatla mal satıp kârını bana veriyorsun, git bunları yoksul çiftçilere geri götür derken ilave eder, Aron gibi bir üniversiteye gitmen verdiğin paradan çok daha fazla sevindirirdi beni, der. Cal çılgına döner, kıskançlık, nefret tavan yapmıştır. Gider odasına, dolarları teker teker yakar. Hırsını alamaz, yolda karşılaştığı Aron'u alır, Cathy'nin yerine götürüp, işte görmek istediğin annen bu fahişe der. Dinine bağlı bir genç olan Aron çıldırmıştır. Cathy'ye hakaret eder, Cal'ı yıkar geçer. Bir süre ne yapacağını bilmez halde dolaştıktan sonra ani bir karar verir ve sabahına hemen şubeye gidip askere yazılır. 

Kısa süre önce Charles'in ölüm haberi gelmiştir. Charles mirasın yarısını Adam'a, diğer yarısını da Cathy'ye bırakmıştır. Cathy'yi ziyaret ettiği sırada bu durumdan kendisini haberdar ettiğinde şaşırıp kalır karısı. Eline yeniden para geçen Adam, çocukların tahsil hayatını düşünerek çiftliği kiraya verir ve Samuel Hamilton'un kızı terzi Dessi'nin evini satın alarak kasabaya yerleşir. İkizlerin liseden sınıf arkadaşları olan güzel Abra'ya abayı yakan Aron, kendine olan güvensizliğinden dolayı ilişkiyi yürütemez. Hem babasının işi yüzüne gözüne bulaştırması sebebiyle arkadaşlarının dalga geçmesi, hem de aşık olduğu kızın sırtını dönmesiyle iyice huzuru kaçan Aron, bunlar yetmezmiş gibi son darbeyi de Cal'dan yemiştir.  

Bu arada patronu Faye'yi tuzağa düşürüp ölümüne neden olan Cathy, daha önce kadının verdiği vasiyet üzerine genelevin sahibi olur. Son derece hünerli götürdüğü bu işten dolayı kendisine yöneltilecek bir suçlama izi bırakmaz geride. Ancak parmaklarında ciddi bir hastalık başlamıştır. İş hayatı ve yaşadığı gerginlikler nedeniyle bitap düşmüştür. Yazdığı vasiyet mektubunda tüm varlığını oğlu Aaron'a bırakır. Hemen arkasında göğsünde taşıdığı zehir kapsülünü ağzına devirerek intihar eder. Aaron'a çok büyük miktarda para miras kalmıştır.   

Birkaç ay sonra kapıya gelen sarı zarfı okuyan Lee, ne yapacağını bilemez. Aron çatışmada hayatını kaybetmiştir. Haberi öğrenen Adam felç geçirip, yatağa düşer, neredeyse bütün organları işlevselliğini yitirmiştir. Cal, intihar fikrine yakındır. Zira kendisini, kardeşinin ve babasının katili olarak görmektedir. Lee, onu yanına alır. Ölmekte olan Adam'ın odasına girerler birlikte. Lee, yatağında hareketsiz yatan adama durumu anlatır ve Cal'i affetmesini ister. Adam, gözleriyle onay verdikten sonra ağzından fısıltı halinde bir sözcük duyulur, "Timşel"          

Elbette Aron'un ölmesiyle Cal Abra konusunda amacına ulaşıyor ve soyunu devam ettirme imkânına kavuşuyor. Aynı Habil'in ölüp Kabil'in soyunu devam ettirdiği gibi. Adam'ın kâğıt üstünde ikiz evlâtlarıydı, Aron ve Cal. Fakat bilindiği üzere onların biyolojik babası da kötü bir karakter olan Charles'tı. Dolayısıyla aynı Tevrat'ta kötünün (Kabil'in) soyunu sürdürmesi, iyinin (Habil'in) ölerek soyunu tüketmesi gibi romanda kötü karakter rolündeki hem Charles hem de Cal tarafından soy sürdürülürken Adam ve Aron hayatını kaybediyor. 

Büyük bir zevkle okuduğum Cennetin Doğusu romanını herkese kayıtsız şartsız ve gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Biliyorum oldukça uzun bir değerlendirme fakat kitabı okumak da onun hakkında konuşup yazmak da büyük bir zevkti benim için. İyi okumalar...

8 Kasım 2022 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 168

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu, Sade ve Derin / DeepTone'dan geliyor: 

"Sirkler kaldırılsın mı?"

Eğer karar bana kaldıysa ne âlâ. Tez kaldırılsın derim. Şimdiye kadar herhangi bir sirke gitmişliğim yok. Merak da etmedim doğrusu. Hayvanları güya terbiye etmek için kancalarla, kamçılarla, değneklerle nasıl eziyet edildiğini, canlarının nasıl yakıldığını az çok tahmin edebiliyorum. İlk bakışta TV den izlemesi güzel geliyor insana, maymunların bisiklete binmesi, ayıların hünerlerini göstermesi etkileyici. Fakat düşününce insan utanıyor. Bu yüzden düşünmek önemli. Sevdiğimiz her şey iyi değil, her zaman düşünmek iyidir. 

İnsana türünün sözüm ona en gelişmiş canlısı deniyor. Eskiden zencileri kafese koyup sergileyen de insan. Hayvanları terbiye edeceğine önce insanın kendisini terbiye etmesi lâzım. Hayvanat bahçeleri sirkler vahşet içermese de bence kaldırılması gerekir. Hayvanların rahat bırakılıp kendi ortamlarında yaşamasına izin verilmeli. Günümüzde internet her türlü canlının tanınması ve özelliklerinin öğrenilmesi için yeterli. O zaman onlara yapılan bu eziyet niye?

Sirk ve hayvanat bahçelerine niye müsaade ediliyor? Bunları işleten mi suçlu yoksa ziyaret edip para dökenler mi? Çevreye duyarlı olması gereken devlet, başörtüsüne yasa çıkaracağına hayvan haklarına aykırı bir sürü şeyin yapıldığı sirkleri ve hayvanat bahçelerini kapattırmalı bence. En azından hayvanat bahçeleri için geniş alanlar tahsis edilip, hayvanların doğal yaşamına uygun bir hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Buraya kadar güzel. Madem dürüst olmaya çalışıyoruz, konunun biraz daha üstüne gidelim. Sirke giden, o fillerin, aslanların, maymunların ve atların hünerlerini izleyen insanların hepsi cani ruhlu mu? Hiç sirke gitmedim demiştim fakat Tayland'a yaptığımız turistik seyahat esnasında bizleri timsah ve fillerin gösterisine götürmüşlerdi. İri timsahlar pistin içinde bakıcıları ile birlikte gösteriye hazırlanırken seyirciler, kendimizi emniyete alan cam paravanların arkasındaki tribünde, heyecanla, olacakları bekliyorduk. Eğitmen, elindeki değneği kullanarak timsahları sıraya dizdi ve ağızlarını açtırdı önce. Kocaman ağızlarına renkli bir balonu koyar koymaz ürkütücü bir şak sesi duyuldu. Saniye geçmeden balon patlamış, hayvanın kuvvetli çeneleri birbirine kilitlenmişti. İkinci safhada timsahlardan en irisi eğitmenin talimatıyla yine açmıştı ağzını. Bu kez adam eğilip kafasını o keskin dişlerin arasına soktu. Timsah, ağzını kapatıp balona yaptığını yapsa, kafasız bir eğitmen görecektik. Anlatılanlara göre bu tür faciaların yaşanması hiç de sürpriz değilmiş. Nefeslerimizi tuttuk. Neyse ki korkulan olmadı bu kez. Yine aynı yerde iki yırtıcı hayvanın kapışmasını izlettiler. Başka bir yerde fillerin gösterisi vardı. Büyük tuvaller üzerine hortumlarına doladıkları büyük fırçalarla, renkli boyalar kullanarak yaptıkları soyut resimler daha sonra satışa sunuluyordu. Fakat en çok hoşumuza giden yavru fillerdi. Üzerlerine elbise başlarına şapka giydirmişler, popolarını sallaya sallaya büyüklerin arasında top oynuyorlardı. Şimdi bütün bunları izlemiş olan ben gerçekten cani miyim? Eh, yani kabul etmem gerekir ki, istemeden de olsa bu vahşete bir miktar katkım olmuş. Düşüncesizlik etmişim.  

Sanırım olaya her açıdan bakmak lâzım. O hayvanların türlü marifetlerini izlerken eğlendik belki, fakat o sırada onların nasıl bir eğitimden geçirildiği, hangi ortamlarda yaşadıkları aklımızın ucundan geçmedi. Sorun burada. Sirklerde ve buna benzer gösteri mekânlarında hayvanlara türlü eziyetler edildiğini aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Televizyon ve diğer medya araçları sirk gösterileri yerine hayvanlara uygulanan işkenceyi anlatmalılar. O sevimli yunuslar, filler ve diğerleri eğitilirken ne eziyetler çekiyor herkes tarafından bilinmeli. 

Bugün vahşi hayvanların sahneye çıkmasını tamamen ve kısmen yasaklayan yaklaşık 40 ülke var. Bana göre bu tür yaklaşımlar gelişmişliğin bir göstergesi.

3 Kasım 2022 Perşembe

BLOGGER KİTAP KULÜBÜ (BKK) - EKİM (2. AY)

Bayan Westaway'in Ölümü - RUTH WARE


Çeviren: Aslıhan Kuzucan

Yayınevi: İthaki Yayınları

Sayfa Sayısı: 406

Blogger Kitap Kulübünün saygıdeğer üyeleri, değerli okurlar: "she is the man" arkadaşımızın kurduğu Blogger Kitap Kulübünde bu ay sevgili "Okuma Günlüğüm" Eren arkadaşımız tarafından önerilen Ruth Ware'in "Bayan Westaway'in  Ölümü" romanını değerlendirip tartışacağız. Kasım ayının BKK ev sahibi, "Hayata Dair Her Şey" blogunun sahibi sevgili Şule Uzundere, Arkadaşımızın seçtiği kitap, Rus klasiklerinden Ivan Turgenyev'in "Babalar ve Oğullar" romanı. Kulüp üyelerine ve bütün kitapseverlere iyi okumalar dilerim.  

Blogger Kitap Kulübü sayesinde adını ilk kez duyduğum Ruth Ware (1977- ?), romandaki olayların geçtiği bölgeye yakın bir yerleşim yeri olan, Büyük Britanya adasının güneydoğusundaki Lewes kasabasında doğmuş. Psikolojik, suç ve gerilim türünde eserler veren yazarın asıl adı Ruth Warburton. Kariyerinin ilk yıllarında gençliğe hitabeden fantezi romanlar yazdıktan sonra Ruth Ware takma adını kullanarak suç işleyen sıradan kadınlara yer verdiği suç, gerilim ve gizem temalı romanlara yönelmiştir. Gizemli cinayet konularında yazı stili Agatha Christie romanlarıyla karşılaştırılsa da eserleri polisiye türüne örnek gösterilmez. 2015-2022 yılları arasında hemen hemen her yıl bir kitap yazan Ware, dilimize çevrilen "10 Numaralı Kamara" ve "Kapkaranlık Ormanda" romanlarıyla İngiltere'de en çok satan on kitap arasına girmiş bir popüler edebiyat yazarı. 

Doğrusunu söylemek gerekirse başlangıçta kitaptan fazla bir beklentim yoktu. Çünkü, Bayan Westaway'in Ölümü, türü itibarıyla ilgimi çekecek bir roman değil. Ancak, bana farklı bir deneyim yaşattığı için seçiminden dolayı sevgili Eren'e teşekkür ederim. Romanı sevdim evet, fakat hoşça vakit geçirebileceğim, özellikle tatillerde okunabileceğim cinsten bir kitap bana göre. Peki, romanda beni rahatsız eden ne? Öncelikle dilinden arzu ettiğim tadı alamadım. Çeviri olduğu pek çok sayfasında kendini hissettiriyor. 

"Harriet?

    Hal bir anda sıçrayıp döndü, Harding'in kafası odalardan birinin kapısının eşiğinden çıkmış gibi havluya sarındı..."

Bu cümleyi okuyunca, oda kapısının eşiğinden ortaya çıkan Harding kafasının havluya sarınıp Hal'in önüne yuvarlanması gibi tuhaf bir manzara geldi gözümün önüne. Oysa burada, odalardan birinin açılan kapısından Harding'in başını uzattığı hissine kapılan Hal'in panikleyip havlusuna sarındığı anlatılmak isteniyor.    

Yine de haksızlık etmek istemem, olayların gidişatından cümleleri anlayabiliyorsunuz ve çeviri olarak takdirimi toplayan yerler de az değil. Sonuçta edebi bir eser değil. Genel olarak kısa cümleler ve kısa diyaloglarla akıcı bir dili var romanın ve bu yüzden kolay okunuyor. Gerilim ve polisiye türü romanların plânı, bana öyle geliyor ki, sondan başa doğru oluşturulmakta. Bu şekilde bilinen sona ulaşmak için arada olaylar ekleniyor, heyecanı ve merakı arttırmak için de okurun dikkati özellikle belli noktalara çekilerek sürprizler oluşturuluyor. Türe mesafeli yaklaşmamın temel nedeni de bu sanırım, yani okurun olayların akışında bilinçli olarak aldatılması durumu... Diğer bir neden romanda gerçeğe uygunluk aramış olmam. Yani binde bir ihtimalle de olsa mantıken yaşanabilir olması gerekiyor olayların. Kurguya, hayal gücüne bayıldım. Ne var ki, bazı yerler eksik kalmış, havada bırakılmış, içi doldurulmamış gibi geldi bana. Böyle olunca anlatılanların inandırıcılığı zayıf kalıyor haliyle. Romandan bahsederken bu konuya döneceğim yine.  

Bir cümle de yayınevi hakkında sarf ettikten sonra romanı değerlendirmeye geçeceğim. İthaki yayınları pek rağbet etmediğim bir yayıneviydi. Beş altı yerde yazım hatası dikkatimi çekti fakat bu romanda hatalar rahatsız edici boyutta değil. Çeviri çok kötü olmamakla beraber yukarıda bahsettiğim gibi iyi de diyemeyeceğim ne yazık ki.   

Romanı yaklaşık bir haftada bitirebildim. Yazımı on beş gün önce hazırlamıştım fakat yayımlamak için Kitap Kulübü üyelerinin de kitabı okumalarını bekledim. Romanla ilgili değerlendirmeme başlamadan önce spoiler verilmesinden hoşlanmayanlar için bu satırların son durak olduğunu hatırlatmış olayım.  

Romanımızın başkahramanı Harriet adında bir kızımız, yakın çevresi onu Hal diye çağırıyor. Anlatıcı da samimiyetinden olsa gerek Hal olarak bahsediyor kendisinden. Hal, yalnız yaşayan, genç bir kadın. Brighton şehrinde, Batı iskelesindeki küçük bir dükkanda tarot falı bakarak geçimini sağlıyor. Bu arada İngiltere'nin güneyinde, Manş Denizi kenarında bir sayfiye kenti olan Brighton'ı daha önce görmüş olmam okumaya başlarken romana olan ilgimi arttırdığını bir not olarak ekleyeyim. Sanırım sonbahar aylarıydı. Hayatımda ilk ve son kez ıstakoz yediğim puslu havaya sahip bir yer olarak aklımda kalmış. 

İngiliz ve Amerikalıların şu kısaltılmış isim kullanmalarına hastayım. Okuduğum bu romanda da sık sık karşıma çıkan bu durum bazen karakterleri karıştırmama neden oldu. Hal, falcılık mesleğini annesinden öğrenmiş ancak geçimini zor sağlamakta. Yaşadığı küçük evin, dükkanın, kiraları, elektrik ve su faturalarıyla başı hep dertte. Bu yetmezmiş gibi tefeciye de borçlanmış, alacaklı, ihtar mektuplarından sonra takibi mafyanın eline bırakmış. Genç kadın ne yapacağını bilmez haldeyken sürpriz bir mektup alıyor. Robert Treswick adlı bir avukattan gelen mektupta, İngiltere'nin güneybatı ucundaki Penzance kasabasında ikamet eden büyükanne Hester Mary Westaway'in vefat ettiği bildiriliyor. Mektupta ayrıca, yaşlı kadının vasiyeti üzerine, Hal'in de mirastan pay alacağından bahsedilerek evrak işlerinin başlatılabilmesi için kendisinden kimlik ve adres bilgileri istenmekte. Gel gelelim Hal'in büyükannesi yıllar önce ölmüş olduğundan Hal, bu mektubun bir hata sonucunda kendisine gönderildiğini düşünür. Diğer taraftan önüne çıkan bu fırsatı değerlendirmek de ister. Tarot falcılığının kendisine insanları tanıma, onları gerektiği şekilde yönlendirme ve kandırma özellikleri kazandırdığına inandığı için mesleğini bir avantaj olarak görmektedir. Daha da önemlisi mafya kapıya dayandığından paraya şiddetle ihtiyacı vardır. Aslında istediği fazla bir miktar değil, sadece tefeciye borçlarını ödeyebilecek kadar bir para yetecektir ona. Güç bela, elindeki son parayı denkleştirir ve cenazeye katılmak üzere trene biner. Yol boyunca açık vermemek için plânlar kurar kafasında. Buraya kadar güzel gidiyoruz, bundan sonra gizem, gerilim tam gaz.

Roman, tam 50 bölümden oluşuyor. Yani her bölüm ortalama sekiz sayfa. Ayrıca bazı bölüm aralarında italik harflerle yazılmış mektup ve günlük sayfalarına yer verilmiş. Bölüm sayısının fazlalığı okumayı rahatlasa da günlüklerde konu edilen olayları kitabın başında anlamak hayli zor oldu. Çünkü bu mektup ve günlüklerin kimin tarafından yazıldığı önceden okura açıklanmıyor. Dolayısıyla günlükte bahsedilen olaylarla romanda anlatılanlar arasında ilişki kurmakta zorlanıyor insan. Kitabın sonunda anlaşılsa da geriye dönüp bunları yeniden okumak zor geliyor. Ben şahsen bunu sıralama hatası olarak değerlendirdim ve bir kez daha okumaya gerek görmedim. Bu mektup ve günlük sayfalarıyla birlikte romanda sıklıkla geçen saksağan kuşları, romana gizemli bir hava katması için eklenmiş sanki. Tek saksağan görmek üzüntü, ikisi sevinç, üç tanesi kız için, dördü erkek, beş gümüş, altı altın ve yedi saksağan görmek, "asla söylenmeyecek bir sır" anlamına geliyormuş. Sonradan yaptığım araştırmalarda saksağanla ilgili daha birçok batıl inanç olduğunu ve kötü talih yorumu yapıldığını öğrendim. Çarmıha gerilmesi sırasında İsa için yas tutmayan ve Nuh'un gemisine binmeyen tek kuş olan saksağan, uğursuzluğun sembolü olarak kabul ediliyormuş.

Hal'in annesi geçmişe ait pek bir şey anlatmamış kızına. Bu garip bir durum. Kız babasının kim olduğunu bilmiyor. Küçükken annesi, "baban bir pilottu, uçağı düşünce öldü" derken daha sonra annesinin tek gecelik bir ilişki sonucunda dünyaya geldiğini öğreniyor. Aslında bütün olayın isim ve soy isim benzerliğinden kaynaklandığını düşünen Hal, cenaze törenine katıldıktan sonra foyasının ortaya çıkacağından korkup paniklemeye başlıyor. Ertesi gün büyükannenin malikânesinde cenaze için toplanan üç erkek kardeş, Harding, Abel ve Ezra ile tanışıyor. Abel bir gay, daha sonra sevgilisi Edward da katılıyor aralarına. Bir de evin gizemli hizmetçisi emektar Bayan Warren var. Sonradan öğreniyoruz ki, Ezra'nın bir de ikiz kardeşi var ancak akıbeti tam olarak bilinmiyor. Bir rivayete göre kaçıp izini kaybettirmiş, diğer bir rivayete göre kaza sonucu ölmüş. Avukat vasiyeti ailenin huzurunda açıp okuyor. Herkes Ezra'nın ikiz kız kardeşi Maud'u, Hal'in annesi sanıyor. Vasiyetname avukat tarafından okununca bir de bakıyoruz ki, torunlara (Harding ve eşi Mitzi'nin çocuklarına) ve emektar hizmetçiye bir miktar para bırakılmış fakat oğullara hiçbir şey yok.  Esas çarpıcı olan Büyükanne Hester Mary Westaway, torunu Hal'a malikâneyle birlikte uçsuz bucaksız bir toprak parçası bırakmış. Açıklığa kavuşturulması gereken bazı sorular var. Sözgelimi Hester Westaway diğer çocukları arasında niçin daha çok Ezra'yı seviyor? Trafik kazasında ölen kızı Maud, yani Ezra'nın ikizi büyükanne tarafından neden dışlanıyor ve evi terk etmek zorunda bırakılıyor? Acaba büyükannenin vicdanı mı sızladı ki bütün mal varlığını Maud'un kızı sanılan Hal'a bıraktı?  

Miras dağılımından aşırı derecede rahatsız olan büyük kardeş Harding, annesine kızıyor. Abel sessiz, Ezra ise durumdan pek rahatsız görünmüyor. Hal'ın istediği sadece tefeciye borcunu ödeyebilecek kadar bir para. Fakat miras yoluyla eline geçen bu serveti kardeşlerinin kendisine yedirmeyeceğini ve foyasının ortaya çıkacağını, sonunda hapse boylayacağından endişe ediyor. Açıkçası korkuyor ve bu yüzden "ben hiçbir şey istemiyorum" deyip evine, yani Brighton'a geri dönüyor. Elbette orada da rahatsız çünkü tefecilerin gönderdiği mafya adamları borcunu ödemesi için sadece bir hafta süre vermişlerdi. Korkusunu bastırarak eve giriyor ve çekmeceleri karıştırmaya başlıyor. Bu vesileyle annesine ait bir çekmeceden bazı mektuplar ve günlükler çıkarıyor ve heyecanla okumaya başlıyor. Mektupların bazı yerleri, bazı isimler karalanmış. Fakat bir isim daha çıkıyor bu araştırmanın sonunda. Maggie! Malikânede yaşayan Maggie'nin halası, vefat eden büyükanne Bayan Hester Westaway. Bu noktadan sonra işler iyice sarpa sarıyor. Maggie aynı zamanda Hal'ın annesinin adı. Maggie, yıllar önce Ezra ile yaşadığı birliktelik sonucunda Hal'a hamile kalıyor. Büyükanne buna çok içerliyor tabii. Bu yüzden evden kaçıp izini kaybettiriyor ve Brighton'a yerleşip tarot falı bakmaya başlıyor. Yıllar sonra Maggie, kızı Hal'ın hakkını aramak için malikâneye döndüğünde Ezra onu alıp kendi arazisindeki kayıkhaneye götürüyor ve orada öldürüyor, cesedini de suyun altına gömüyor. Bu sır büyükanne ve evin yaşlı hizmetçisi Bayan Warren tarafından bilinmesine rağmen yıllarca bir sır olarak kalıyor. Ezra'nın ikiz kız kardeşi Maud, on sekiz yaşına gelen Hal'e bu sırrı anlatmaya karar veriyor ve annesi Bayan Hester Westaway'e bir mektup yazıyor. Mektup hizmetçi Bayan Warren tarafından ele geçirilerek Hester'e ulaştırılmıyor. Hal yine annesinin mektuplarından yola çıkarak malikânenin temizlik işlerinde görevli Bayan Lizzie'ye ulaşıyor ve ondan bazı bilgiler alıyor. Annesi Maggie'yi hamile bırakan kim? Hal, babasının kim olduğunu öğrenmek için çetin bir mücadeleye girişiyor. Önce Aben'in sevgilisi Edward'tan şüpheleniyor. Daha sonra Edward'ın olmadığını anlıyor ve Aben'in kendisine verdiği bir fotoğraftan yola çıkarak istediği sonuca ulaşıyor. Ezra'nın bir dizi cinayetin faili olduğundan kuşkulanıyor. Önce Maggie'yi kayıkhanede öldürdüğü, daha sonra kendini ifşa etmesinden korktuğu ikiz kız kardeşi Maud'u trafik kazası süsü vererek ölümüne sebep olduğu çıkıyor ortaya. Son olarak  emektar hizmetçi Bayan Warren'i malikâne koridorunda öldürenin de Ezra olduğu anlaşılıyor. Ezra'nın son kurbanı olayları bir dedektif titizliğiyle takip edip su yüzüne çıkaran Hal. Ne var ki götürdüğü kayıkhanede genç kızı öldürmeye çalışan Ezra, çıkan arbedede buzların kırılması sonucunda suya gömülüp can veriyor. 

"Yıllar öncesini düşünüp kayıkhanedeki ilk öfke nöbetinden itibaren domino taşları gibi yıkılan bedenleri saydı. Son domino taşı Hal'ın kendisiydi. Ama bir istisna söz konusuydu... Hal yıkılmamıştı. Yıkılan Ezra olmuştu."

Sorular, sorular... Büyükanne Hester Westaway, hamile bıraktığı Maggie'yi ve kız kardeşi Maud'u öldürdüğünü bildiği halde kardeşlerin arasında niye Ezra'yı en çok sevip koruması altına alıyor? Bunun cevabını romanda bulamadım. Evet işe polisin karışması falan istenmiyor ama bu yeterli bir sebep mi? Peki Maggie niye dışlanıyor, halası tarafından malikânenin çatı katında hapsedilip kendisine neden işkence ediliyor? Tek suçu Ezra ile ilişkiye girmesi mi? Peki, Hal yıllarca oturduğu annesi Maggie'nin çekmecelerini o güne kadar hiç mi karıştırmamış, yani öldükten sonra bile mi? Bunun gibi cevap bekleyen soruların altı doldurulsaydı daha iyi olurdu sanırım.

Yukarıdaki sorulara cevap verebilecek olanlar, yazılanların yanlış ya da eksik olduğunu düşünen kulüp üyesi arkadaşlar, romanı okumuş diğer tüm blog dostları aşağıya çekinmeden yorum yapabilirler ve kitap üzerinde tartışabiliriz. İyi okumalar...

1 Kasım 2022 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 167

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu, Sade ve Derin / DeepTone'dan geliyor: 

"Uzaylılar dünyaya gelmiş midir?"

Uzaylı derken bizim gibi kanlı canlı yaratıklardan bahsediyorsak, hayır, gelmemiştir. Bununla birlikte sonsuz kabul ettiğimiz evrende bize benzeyen ya da benzemeyen canlıların olma ihtimali var mı diye soracak olursanız, evet, bu hayli büyük bir olasılık. Gözlenebilir evrende Samanyolu ve Andromeda gibi büyük 225 milyar civarında galaksi mevcut. Daha ufak galaksilerin sayısı ise en az yedi trilyon. Sadece içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinde yaklaşık 400 milyar yıldız ve trilyonlarca gezegen yer alırken bunlardan yaklaşık 10 milyar tanesi dünyamızla aynı büyüklükte. Rakamların büyüklüğü akıllara durgunluk veriyor. Güneşimize en çok benzeyen HD186302 adlı yıldızın dünyamıza mesafesi 184 ışık yılı, dünyaya en çok benzeyen Kepler 438b adlı gezegenle aramızdaki mesafenin 475 ışık yılı olduğu hesaplanmış.  Bir ışık yılı yaklaşık 9,5 trilyon kilometre olduğuna göre, bir canlının söz konusu mesafeleri aşması mümkün değil. Dolayısıyla uzaylı bir canlı varlığın dünyaya gelmesi imkânsızdır. Ölüme çare bulunur ve sonsuz bir yaşam icat edilirse bu konuyu tekrar masaya yatırabiliriz. Yani bir uzaylının dünyamıza gelememesinin görünen tek nedeni, canlı yaşamın hüküm sürdüğü herhangi bir gezegene uzaklığımızın milyonlarca ışık yılı mesafede olması. Bizden daha ilerideki bir medeniyet, ışık hızına yakın hıza sahip araçlar üretebilir, teknoloji bakımından çok ileride olabilirler. Fakat milyonlarca ışık yılı mesafeden dünyamıza gelmeleri için ömürleri yetmeyecektir. 

Karayipler'de yaşayan, 4-5 milimetre çapında bir denizanası türü olan "Turritopsis Nutrica" dışarıdan canına kasteden bir etki olmazsa sonsuza kadar yaşayabiliyor. Bunun nedeni canlının öleceğini hissettiğinde tüm hücre yapısını yenileyebilme yani bir nevi yeniden doğma becerisi. İnsanın ve diğer canlıların sahip olmadığı bir özellik. Dünyamızı ancak bu özelliğe sahip bir canlı çok uzun yıllar süren bir yolculuğu göze alıp ziyaret edebilir. Elbette yolculuk esnasında yaşam koşullarını da, (yani neyle besleniyor, hangi ortamda canlı kalabiliyorsa) sağlamış olması gerekir. Daha da önemlisi bu tür bir canlının karada yaşamaya, kendisini uzak gezegenlere ulaştırmaya elverişli bedensel özelliklere sahip olması ve her şeyden önce düşünebilmesi olmazsa olmaz koşuldur. Dünya dışında evrenin bir köşesinde böyle bir canlı, yani tüm hücre yapısını yenileyebilen aynı zamanda insan gibi hareket etme imkanına sahip, düşünebilen bir canlı olabilir mi? Olabilir! En azından mevcut bilgilerimizle bunun olmayacağını söyleyemeyiz. 

Günümüzden yaklaşık 130 yıl önce ilk radyo sinyallerini uzaya gönderdik. Bu 130 ışık yılı yarı çapında bir küre içinde bulunan yaklaşık elli bin yıldıza sinyallerimizin ulaştığı anlamına geliyor. Bunların içinde akıllı yaşam bulunduran bazıları bize yanıtlarını göndermiş olabilir. O vakit, elli ya da yüz yıl sonra onlardan bir yanıt alabiliriz! Öyle mi gerçekten? Kısmen doğru olabilir. İşin aslı, bu sinyallerin uzun mesafelerde büyük ölçüde sönümlenmesi. Şöyle ki dünyanın bir ucundan diğerine ulaşacak güçte bir sinyal, bir ışık yılı ötede milyar kere milyar kez zayıflayacaktır.

Dünyamıza uzaylıların geldiğine dair birçok film yapılmış, kitaplar yazılmış. Bazıları UFO gördüklerini hatta uzaylıların kendileriyle temasa geçtiklerini iddia etmeye devam ediyor. Uzay ajansları, NASA benzeri kurumlar uzaylılarla haberleşmeye çalışıyorlar. Zaman zaman uzaydan dünya dışı sinyaller geldiğini ve gizli tutulan bazı gelişmelerin olduğunu medyaya sızdırmakta bu kurumlar. Şahsen gerçeği yansıtmayan bu bilgilerin amaçlı olduğunu düşünüyorum. Zira uzaylılarla bir temas kurulması halinde bunun saklanmasının mümkün olmadığına inanıyorum. Peki uzaylı o kadar uzun yolculuğa neden katlansın? Merak mı sadece, yoksa yaşadığı gezegende kaynaklarının tükenmesi mi? Canlı yaşamın olduğu diğer gezegenlerin koşullarının dünyamızdan farklı olacağını düşünürsek oralardaki evrimsel sürecin de farklı şekillerde ilerleyeceğini söylemek mümkün. Dolayısıyla evrende canlı bir hayat mevcut olabilir ama ne tür bir canlı olacağına dair bir fikrimiz yok henüz. 

Elbette bütün bunları varoluş ve evrim teorisi ekseninde düşünüyorum. Canlıların gelişim süreci, ilk meydana gelişleri nasıl bir tesadüfe bağlanıyorsa sonsuz sayılabilecek bir kainatta benzer ya da farklı tesadüfler birtakım canlıların oluşmasına imkân verecektir. Dini açıdan olaya bakacak olursak, kutsal kitapta geçen "alemlerin rabbi" ifadesini dünya dışı varlıkların mevcudiyetine yoruyor İslam alimleri. Hıristiyanlık da evrende başka hayatların olduğuna itiraz etmiyor. Yani bir uzaylı dünyamızı ziyaret ettiğinde kutsal kitaplarda yazıyor deyip şimdiden kapısını yapıyor dinler. Dünyada diğer canlıların yanı sıra cinlerin, meleklerin ve insanların bulunduğu, bunların arasında en gelişmiş olanının ise insan olduğu iddia edilmekte. Hatta tartışmayı daha da ileri götüren bazıları diğer alemlerde (gezegenlerde) yaşayan akıl sahibi varlıkların da iman sahibi olduklarını ve onlara da peygamber, kitap gönderildiğini iddia ediyorlar. Ancak insan akıl yönünden hepsinin üzerinde bir seviyede olduğuna göre bizim uzaylılara gitme yeteneğimiz olmadığı sürece onların bizi ziyaret etme olasılığı yok görünüyor.

Elbette bilimden yanayız. Bilim hata yapsa da kendini düzeltebilir. Bilimin cevap aradığı daha pek çok husus var. Mısır piramitleri gibi binlerce yıl öncesinin insan aklı ve teknolojisiyle yapılması olanaksız görünen yapılar söz konusu. Mevcut bilimsel araştırmalar herşeyi açıklamaya yeterli olmayabilir ancak bilim kanıt ister. Bugüne kadar uzaylılar dünyada bulunduklarına dair geride hiçbir iz bırakmamıştır. Ancak, uzak mesafelerden dolayı pek olası görmesem de şöyle bir ihtimali dışarıda bırakmak istemem: Milyarlarca yıl önce, henüz canlı yaşamın olmadığı dünyamıza başka bir gezegende yaşayan uzaylılar tarafından biyolojik yaşamı başlatan bir müdahale yapılmış olabilir. Burada söylemek istediğim ilk insan değil, ilk canlı, tek hücreli... Sonra evrimsel süreç içinde türler çoğalıp mutasyona uğrayarak bugünlere gelmiş olabiliriz. Durum böyleyse biz de uzaylı sayılırız belki. Bu düşünceyle varoluşu uzayda, başka gezegenlerde aramak daha mantıklı olabilir.

30 Ekim 2022 Pazar

KARASEVDALILAR - JAVIER MARIAS

Kitabın Adı: KARASEVDALILAR

Yazar: Javier MARIAS

Sayfa Sayısı: 282

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Çeviren: Saliha Nilüfer

Türü: Roman

Eserleri kırk dile çevrilen kitabın yazarı Javier Marias (1951-2021) Madrid'de doğdu. İspanyol bir filozof olan babası Julian Marias'ın Cumhuriyetçi olmasından dolayı Franco rejiminde hapse atıldı. Serbest bırakıldıktan sonra İspanyol üniversitelerinde ders vermesi yasaklandığı için ailecek ABD'ye göç etmek zorunda kaldılar. Javier Marias, bu yüzden, çocukluğunun bir kısmını bu ülkede geçirdi. Annesi yazar Dolores Franco Manera'ydı. İspanya'ya döndükten sonra her zaman kitaplarla dolu evleri, özel ders alan üniversite öğrencileriyle adeta akademik bir merkez haline gelmişti. Dillere karşı özel bir ilgisi olan yazar, yayımlanan pek çok makalesinin yanı sıra, çeviri işleri ve editörlük yaparak, öyküleri ve romanlarıyla adından söz ettirdi. Aralarında Orhan Pamuk'un da yer aldığı pek çok yazar, Javier Marias'ı Avrupa'nın yaşayan en iyi yazarı olarak gördüklerini ifade etmişlerdi. Ne yazık ki, 11 Eylül 2022'de Covid nedeniyle hayatını kaybetti. En ünlü eseri olan "Yarınki Yüzün" adlı romanını 1500'ü aşkın sayfa uzunluğunda üç kitapta toplamış. Olağanüstü bir dili olan yazar, eserlerinde okura edebi bir ziyafet sunuyor. 

Yazarın adını ilk kez bir blog yazısında görmüştüm. Yazıyı okur okumaz tam da aradığım yazar deyip yorumuma ilk fırsatta "Karasevdalılar" romanını okuyacağımı yazmıştım. Aklımda Elisabeth Vogler kalmış fakat blogunda o yazıyı bulamadım. Keşke hafızama güvenmeyip not alsaydım. Zira romanı okuduktan sonra beni böylesine hayran bırakan bir yazarı tanımama vesile olduğu için bana Javier Marias'ı tanıtan blog yazarına uzun uzun teşekkür etmek isterdim.

Javier en sevdiğim yazarlardan biri oldu. Bunun nedeni eserlerinde kullandığı sıra dışı üslûbu ve güçlü ifade tarzı. Yazar, eserlerinde, oluşturduğu kurgusal evrene yorumlarıyla kendisini dahil ederek kurgu ile gerçek arasındaki ayrımı belirsizleştirmek suretiyle çok katmanlı bir dünyanın hayalini kuruyor. Shakespeare ve Marcel Proust'tan etkilenen yazarın eserlerinde uzun uzadıya cümleler ve paragraflar var. Genellikle Proust'u anlamakta zorlananlar için Javier Marias kitaplarının daha kolay okunur bulunduğu söyleniyor. Şimdiye kadar Marcel Proust okumadım. Uzun yıllar önce Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" romanı başlayıp bitiremediğim tek kitap olmuştu. Karasevdalılar romanını okuyanların bir kısmı kitabı sevmediklerini, tamamlayamadıklarını ve bir şey anlamadıklarını söylüyorlar. Bense bayıldım, sanırım beklediğim zaman geldi, önce Javier Marias'ın bütün kitaplarını okuyup sonra Proust okumaya başlama ve Kundera'ya bir şans daha verme zamanımın geldiğini düşünüyorum.  

Karasevdalılar, deneme, felsefe kitabı değil, bir aşk romanı, bir cinayet, detektiflik romanı da değil fakat hepsinden birer parça bulmak mümkün içinde. En çok satan kitaplar arasında yer alan Karasevdalılar, (orijinal adı: Los Enamoramientos) etik ve ahlâki ikilemlerin ortasında yer almakta. Detektiflik kurgusuyla eleştirel beğeni toplarken bu kitabı için yazar, İspanya Kültür Bakanlığı tarafından kendisine verilen "Narrativa" ödülünü reddetmiş. İspanya basınında, sağ görüşlü muhafazakâr Halk Partisinin iktidara gelmesinden dolayı yazarın ödülü kabul etmediği ön plâna çıkarken, Javier Marias, babası Julian Marias gibi hayran olduğu diğer birçok yazarın kamu kurumlarından asla ödül almadıklarını belirterek kendisinin de bu prensibe uyduğunu dile getirmiş. Javier'in bir başka yönü ise yazdığı romanlarda baş kahramanların genellikle çevirmen ve edebiyatla ilgili olması.  

"Miguel Desverne ya da Deverne'i son görüşüm aynı zamanda karısı Luisa'nın da onu en son görüşüydü, düşününce bu hâlâ tuhaf ve belki de adaletsiz geliyor bana, haliyle o karısıydı, bense karşılıklı tek kelime olsun etmediği yabancı bir kadın." cümlesiyle başlayan romanda anlatıcı ve romanın başkahramanı Maria Dolz adında orta yaşlarda bir kadın. Yazar, erkek olmasına rağmen cesaret gösterip bir kadının ağzından anlatıyor öyküyü. Bu durum romanın başlarında adapte olmamı biraz zorlamış olsa da ilerleyen sayfalarda olayların akışına kendimi kaptırıp buna alışıyorum. Kitabın ana teması aşk ve ölüm üzerine fakat yazar her ikisini de bilinenin dışında farklı duygu ve düşüncelerle aktarıyor okuruna. Yeri geldiğinde monologlarla, bazen kahramanlardan birinin düşüncelerini detaylı bir şekilde yorumlayarak anlatıma farklı bir boyut kazanıyor. Bu yüzden romanın kurgusunda olaylardan ziyade düşünceler ön plânda.

Bir yayınevinde editör olarak görev yapan Maria, her sabah oturup kahvaltı ettiği işyerine yakın bir kafede, dışarıdan son derece mutlu görünen bir çifti, yani Miguel ve Luisa'yı izliyor. Öyle ki, eğer sabah onları göremezse işlerinin ters gideceğini düşünüyor. Bir zaman sonra çift kafeye uğramaz oluyor ve Maria, bunun nedenini bir gazete haberinden öğreniyor. Film yapımcısı Miguel Deverne, değnekçilik yapan evsiz bir adam tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür. Bir süre sonra Luisa kafeye yalnız başına geldiğinde Maria, yanına giderek kendini tanıtır ve taziyelerini bildirir. Kısa zamanda kaynaşıp dost olan ikili, Luisa'nın evinde merhum Miguel'in en yakın arkadaşı Javier Diaz-Varela ile tanışır. Maria, ilk görüşte Javier'den hoşlanmıştır. Maria, eşini kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken Maria ile Javier birlikte olmaya başlar. Ancak Javier'in, arkadaşının eşi Luisa'nın zor günlerinde vermiş olduğu desteğin gölgesinde aşırı bir yakınlık olduğunu fark eden Maria, kaderine razı bir şekilde ilişkisine devam eder. Üzüntüsü geçince Javier'in Luisa ile evleneceğini düşünen Maria, kendini bu sona göre hazırlar. Hatta bu süre içinde kendine yedek bir sevgili bulur.

Javier'in evinde kaldığı bir gün gelen telefon ve ardından kapıda telefon eden kişinin belirmesi olaya farklı bir boyut kazandırır. Maria'nın yatağında uyuduğunu zanneden Javier, Miguel'in ölümünde bir sır perdesi olduğunu fark eder ve bunda Javier'in de parmağı olduğunu düşünür. Bundan sonraki süreçte Javier, Luisa'ya baştan beri tutkun olduğunu ve arkadaşı Miguel'in hastalığı sebebiyle iki aylık ömrünün kaldığını, bu cinayeti bizzat arkadaşının istediğini, ölümün bazen bir kurtuluş olduğunu ve ölen kişinin sadece beden olarak değil ruhen de hayatı terk etmesi gerektiğini anlatır. Maria bir dedektif hassasiyetiyle olayın peşine düşer ve olayı tüm detayıyla öğrenir. Onun için iki yol vardır şimdi. Birincisi durumu hemen polise bildirmek ya da gidip Luisa'ya anlatmak. İkincisi ise sonuç getirmeyecek bu olayı içinde saklayıp yoluna devam etmek. Zira, eğer olanları arkadaşı Luisa öğrenirse bu yeni bir yıkıma yol açacaktır.

Javier Marias, Honore de Balzac'ın bir öyküsünde geçen Albay Chabert'i anlatıya dahil ederek metin aralarında ondan bahseder. Napolyon zamanında bir savaş sırasında kayıtlara öldü diye geçen Albay Chabert, yıllar sonra evine döndüğünde karısının yeniden evlendiğini ve bütün mallarının ve mülkünün ele geçirildiğini görür. Karısı, eski kocasının dönüşünü reddetmekte, ölü birinin yeniden canlanamayacağını iddia ederken yeni sorumlulukları olduğundan bahsetmektedir. İkinci bir örnek alıntıda yazar, Alexandre Dumas'nın Üç Silahşor romanına atıfta bulunarak, Athos'un d'Artagnan'a verdiği "Evet, bir cinayet, hepi topu bir cinayet." yanıtını kullanıyor.

Çeviriyi beğendim. Saliha Demir hakkında internette detaylı bilgi bulamadım fakat hanımefendinin vermiş olduğu bir röportajdan öğrendiğim kadarıyla, önce şiirle başlamış edebiyata, sonra çocuk kitapları ve erişkinler için bazı kitaplar yazmış. İngilizce ve İspanyolcadan çeviri kitapları var. Kendisini yürekten kutluyorum. Zor bir çeviri olarak gördüğüm Karasevdalılar romanı gerçekten de bana sanki kendi dilimizde yazılmış gibi geldi. Tavsiye eder miyim? Bu konuda bir şey söylemek zor, kişiye göre değişir. Fakat bana soracak olursanız, son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.   

25 Ekim 2022 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 166

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu, Sade ve Derin / DeepTone'dan geliyor: 

"İnsan ne zaman ortaya çıktı?"

Zor soru gerçekten... Evrim Teorisi'ni tartışacak değilim. Bu soru bilimle inanç arasında ciddi çatışmalar yaratacak sorulardan biri. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarına göre insan, M.Ö 4026 yılında dünyaya teşrif etmiştir. O meşum sonbahar gününde, Havva anamızın cazibesini kullanarak Adem babamıza yasak meyveyi yedirdiğinden, ve bunun sonucunda hurilerin kol gezdiği, nehirlerinden bal akan, yeşil ağaçların gölgelediği canım cennetten kovulup biz yavrularının başına hayat denilen çorabı ördüğünden bahsedilir. Havva dünyaya gelir gelmez kolları sıvamıştır, Adem'in de insanüstü gayretiyle, toplam yirmi batında 40 çocuk dünyaya getirmiştir getirmesine ama daha sonraki aşamalarda üremenin nasıl bir seyir izlediği, gençlik yıllarımdan beri kafamı hayli meşgul eden bir konu olagelmiştir.

İnanç, sorgulamayı kabul etmez. İnanırsınız sadece, o kadar. Bulunulan coğrafyaya göre tanrılar, peygamberler ve kutsal kitaplar, inançlar farklıdır. İnançlı bir kişiye bilimsel bir sonuç göstermeye kalkarsanız, hemen kutsal kitapta bir karşılığını bulur. Hani ola ki bulamaz, ya da aksini gösteren bir durumla karşılaşırsa, o zaman orada yazılanı eğer, büker bilim yoluyla kanıtlanmış olana yaklaştırmaya çalışır ve der ki size, "bak gördünüz mü, yıllar önce yüce tanrımız bunu biz kullarına söylemiş!" Bazen öyle konularla karşılaşırsınız ki, artık mızrak çuvala sığmaz. Bu gibi durumlarda birileri çıkar, o dönemin cahil halkına başka türlü anlatmanın bir yolu olmadığını, ya da metaforlarla ve alimlerin zorlama tefsirleriyle aslında tanrının şunu şöyle, ya da bunu böyle demek istediğini, daha da olmazsa sanki kutsal kitapların muhatabı insan değilmiş gibi, tevazu göstererek, yüce tanrının meramını, kelâmını kulların anlamakta acze düştüğünü iddia eder.

Son peygamberin ölümünden tam bin yıl sonra Galileo diye bir bilim adamı çıkagelir, "Dünya dönüyor!" diye "saçma sapan!" bir fikir ortaya atar. Oysa o güne kadar bütün din alimleri, dünyayı merkez kabul edip güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inanmışlardır! Kutsal kitapların tamamına aykırı bir durumdur çünkü dünyanın güneş etrafında dönmesi... Neyse ki, o zamanlar, bugün ülkemizde hiç olmayan bir yargı sistemi, iyi kötü bir adalet vardı. Engizisyon adı verilen bu yargı makamı, İtalyan Galileo hakkında kararını verir: "aşırı düzeyde sapkınlık" nedeniyle suçlu bulunduğundan ömür boyu ev hapsine karar verilmiştir... Bu da yetmemiş, iddiasını geri alması için ölüm cezasıyla tehdit edilmiş muhterem!

Avrupa'da Rönesans, kilisenin egemenliğine son vererek bilimin önünü açtı. İslamiyet, çok daha önce, kadere karşı çıkan ve aklı inancın önünde tutan felsefeyi savunan parlak bir dönem yaşadı. Abbasiler zamanında Mutezile denilen bu hareket ne yazık ki çok kısa ömürlü oldu. O devirde, M.S 776 yılında, Basra vilayetinde El-Cahiz adlı bir İslâm alimi dünyaya gelmiş ve Darwin'den yaklaşık bin yıl kadar önce yazdığı "Kitab el-Hayavan - Hayvanlar Kitabı" adlı eserinde Evrim Teorisinin ilk tohumlarını atmış. Kitabında şöyle demiş kıymetli zat: Çevre faktörleri canlıların hayatta kalabilmesi için yeni özellikler geliştirmesinde, dolayısıyla onların yeni türlere dönüşmesinde rol oynar. Hayatta kalmayı ve üremeyi başaran hayvanlar başarılı özelliklerini yavrularına geçirir." Daha ne desin? Mutezile döneminden önce ya da sonraki bir zaman diliminde, hatta bugün bile dünyanın bazı bölgelerinde yaşamış olsaydı, acaba başına neler gelirdi bu neşriyatından dolayı! El-Cahiz beyefendinin, ölümü nasıl olurdu? El-Cahiz'in, camide dua ederken değil, dini konuların özgürce tartışıldığı Mutezile döneminde kişisel kütüphanesinin raflarından yıkılan ciltlerin altında kalarak hayatını kaybettiği rivayet edilir.

Mutezile dönemi dışında İslâmiyet Rönesansa benzer bir aydınlanma dönemi yaşamadı. Dini konularda tartışmalar kutsal değerlere hakaret sayıldı ve nice değerli filozof, bilim adamı heba edildi. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yapmış olduğu devrimlerle ülkemizde yeni bir ümit ışığı oldu, bilime önem verdi. Fakat Türk halkı Avrupa'da olduğu gibi aydınlanmanın bedelini ödememişti ve bu yüzden kadrini bilemedi. Evrim Teorisi ders kitaplarından çıkarıldı ve Orta Çağın Avrupa'sına benzer bir döneme yelken açıldı. 

Evet, ister inanın ister inanmayın ama çamurdan ya da Adem ve Havva'dan değil, okyanuslardaki balıktan türedik milyonlarca, hatta milyarlarca yıl önce. Balıktan sonra sürüngen ve daha sonra maymun olduk. Ağır mı geliyor atalarımızın maymun olması? Neyi değiştirir ki! Yani bilimin ortaya koyduğu bir gerçek bu. Kitaplardan çıkartsak da gerçeği değiştiremez ki insan. Homo Sapiens Sapiens, yani insanın son ortak atası bundan 200.000 yıl önce yaşamış. Ben söylemiyorum, bilim söylüyor kanıtlarıyla. Yani şu an, olası görünen bir gerçek. Yarın değişebilir, o zaman biz de değiştiririz fikrimizi, sırtımızda yumurta sepeti mi var? Eğer bilim çıkar da, ilk insanın M.Ö 4026 yılında dünyaya ışınlanan Adem ve Havva'dan türediğini kanıtlarsa ona inanırız. Bu konuda sabit fikirli olmadığımı içtenlikle belirtmek isterim.

Zor soru diye başladım. Bilimsel konular ve siyasi düşünceler nasıl tartışmaya açıksa din konusunda tabularımızı yıkıp inanışların da inceleme ve eleştiriye açık olması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde sevgili DeepTone'nun sorusu üzerinde tartışma imkânımız kalmazdı zaten. Sözgelimi insanın ortaya çıkışı konusunda farklı bir görüş ileri sürmek, ne kadar bilimsel açıdan kanıtlanmış olursa olsun, bazı İslâm ülkelerinde dine küfür kabul edilip ölümle cezalandırmanın yolunu açabiliyor hâlâ. Öyle bir inanç sistemi düşünün ki, gönderdiği kitapları, koyduğu kuralları koruyamayan Tanrının kulları kalkmış, Tanrının yapamadığı, aciz kaldığı bu işleri çıkardıkları yasalarla ayakta tutmaya çalışıyor. 

Ve şimdi ben hiç de inanmadığım halde, ilk insanın Adem olduğu ve Havva'nın da onun kaburga kemiğinden yaratıldığı gibi akla sığmayan bir efsaneyi anlatmak zorunda kalacağım. Ama bu bir mitolojik olay, efsane dediğimde, beni konuşturmayacaksınız, "inancıma, kutsal değerlerime saygısızlık ediyorsun" diye feveran edeceksiniz. Ama siz, benim düşüncelerime, inandığım ya da inanmadığım değerlere saygı göstermediğiniz bir tarafa, sizin gibi düşünmediğim konularda fikrimi beyan ettiğim takdirde cezalandıracaksınız beni. Yok öyle yağma...

Medeni ülkeler, Avrupa Konseyi ve BM gibi çok taraflı küresel kurumlar "dine dayanarak kişilere karşı küfür, dini hakaret ve nefret söylemi" karşıtı yasaların dayatılmasını reddediyor ve bütün bunları ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiriyor. Bilim ve teknolojinin gelişmiş olduğu ülkelerde dini değerlere karşı hakaret, saygısızlık, hatta küfür ve nefret söylemlerini cezalandıran herhangi bir yasa mevcut değil. Kimse başkasının inancına küfredemez fakat inanç sahipleri küfür kapsamını o denli genişletmiş durumdalar ki, evrim teorisini savunmak dahi dine karşı küfür kabul ediliyor. Profesör Celal Şengör, "İbrahim Peygamber'in yaşadığına dair elimizde herhangi bir kanıt yok, Nuh tufanı kökü Sümerlere dayanan bir pagan efsanesi" dediğinde hop, dini değerlere hakaret ettiği için dava açılabiliyor. Başta İslâm ülkeleri olmak üzere dine dayalı yönetimin hüküm sürdüğü topraklarda hiçbir bilimsel ve teknolojik ilerleme gözlenmediği bir gerçek. Yani atası maymun olan atası Adem olandan daha ilerde...Bilim yapmak isteyen sadece özgür ülkelerde çalışma imkânı bulabiliyor.  

18 Ekim 2022 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 165

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm heyecanıyla devam ediyorÖnceki haftaların sohbet konularını ve konu başlıklarını öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusu, Sade ve Derin / DeepTone'dan geliyor: 

"Evren ile ilgili en harika, en mucizevi gerçek nedir?"

Konuya girmeden önce anlatacaklarımla ilgili olarak geçen gün izlediğim bir filmin(*) kurgusunda birkaç değişiklik yaparak size aktarayım:  

Hayatta yaşamak zorunda kalacağımız şeyler vardır ama bunu önceden bilemeyiz. İster tesadüf, ister kendi seçimimiz olsun onları değiştirmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. 

Günlerden bir gün, Paris'te, modacı Gabrielle, alışverişe çıkmak üzereydi. Merdivenlerden inerken mantosunu unuttuğunu fark etti ve onu almak için geri döndü. Dolabı açıp mantosunu alırken aniden telefon çaldı. Cevaplamak için durdu ve birkaç dakika kadar konuştu.

Gabriel, telefonda konuşurken Bolşoy'a davet edilen ilk Amerikalı balet olan 29 yaşındaki Hallberg, Paris Opera Binasından prova yapıyordu.

Hallberg provadayken, Gabrielle telefonu kapatıp taksi çevirmek üzere dışarı çıktı. Çevireceği taksici önceki müşterisini bırakmış ve çay içmek için mola vermişti.

Bunlar olurken Hallberg provasına devam ediyordu. 

Müşterisini bıraktıktan sonra çay molası veren taksi şoförü, alışveriş için kapısının önüne çıkıp beklerken bir önceki taksiyi kaçıran Gabrielle'i arabasına aldı. Sabah, saat sekizi yirmi geçiyordu ve şoför, karşıdan karşıya geçen bir adamı son anda fark edip arabayı durdurmayı başardı. Adamın acelesi vardı, alarmı kurmayı unuttuğundan evden her zamankinden beş dakika geç çıkmıştı. 

Adam işe geç kalmamak için aceleyle caddenin karşısına geçmeye çalışırken Gabrielle'in arabasını durdurmak zorunda kaldığı sırada Hallberg, provasını bitirmiş duşunu alıyordu.

Hallberg duştayken, araba bir pastanenin önünde durdu. Taksici, müşterisi Gabrielle'in, önceden sipariş ettiği bir paketi almasını bekliyordu. Paket hazır değildi, çünkü paketi hazırlayacak kız, önceki gece sevgilisinden ayrıldığı için unutmuştu! Paket hazır olduğunda Gabrielle'in bindiği taksi tam harekete geçecekti ki, bir kamyon yolunu kesti. 

O sırada duştan çıkan Hallberg, giyinmeye başlamıştı. Kamyon taksinin önünden çekilince taksi yoluna devam edebildi. Hallberg giyindikten sonra soyunma odasından çıkan son kişiydi. Merdivenlerden inerken ayakkabılarının bağı çözülen bir arkadaşı basamaklara oturmuş ayakkabısıyla uğraşıyordu. Kısa bir süre onu bekledi. Derken ayakkabının bağı koptu.

Taksi, kırmızı trafik ışığında durmuş beklerken Hallberg ve arkadaşı, Opera Binasının arka kapısından dışarı çıktılar. 

Yukarıdakilerden tek bir şey bile farklı olsaydı,

- o ayakkabı bağı çözülmeseydi,

- taksinin önünü kapatan kamyon birkaç saniye önce yoldan çekilebilseydi,

- pastanede çalışan kız sevgilisinden ayrılmamış olsaydı da, Gabrielle'in paketini önceden hazırlayabilseydi,

- taksinin önüne çıkan o adam alarmını kurmayı unutmasaydı ve beş dakika erken kalkmış olsaydı,

- taksi şoförü çay molası için durmasaydı,

- Gabrielle mantosunu unutup geri dönmeseydi ve önceki taksiye binebilseydi,

Hallberg ve arkadaşı karşıdan karşıya geçecek ve taksi de ona çarpmayıp kendi yoluna gidecekti. Bütün bu şeyler birleştiğinde taksi Hallberg'e çarptı ve onun ağır yaralanmasına neden oldu. Hallberg kazadan sonra baleye veda etti.

Evrende en harika ve en mucizevi gerçeğin zaman-mekân ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Ne geçmişi değiştirebilir, ne de mutlak bir şekilde geleceğe hükmedebiliriz. Her birimiz, canlı ya da cansız her varlık belli bir zamanda, belli bir yer işgal ettik, ediyoruz, edeceğiz... Şimdi var olmayanlar, belki başka bir forma dönüşen varlıklar, var oldukları dönemde yine belli bir zamanda belli yerlerde oldular. Bu iki olgu, yani zaman ve mekân beni çok heyecanlandırıyor, bir bakıma varoluşu tanımladığına inanıyorum. Bir üçüncüye ihtiyacın olmaması ne kadar muazzam bir şey... 

Harikalığına bir şey diyemem fakat bana göre, evrende daha da mucizevi bir gerçek, insanların zihinlerinde tasavvur ettikleri bir takım olağan üstü güçlere olan bağlılıklarının hâlâ devam etmesi. Bugün dünyada 4.300 farklı din ve mezhebin farklı ritüelleri, farklı inançları var. Yani 4,300 farklı Tanrı! Her cemaat en iyi, en güçlü Tanrı'nın kendi Tanrı'sı olduğuna inanıyor. Dünyada yaşayan insanların onda sekizi hâlâ belli bir din ya da inancın mensubu! Elbette insanların pek çoğu inançlarını sadece şeklen yerine getiriyorlar fakat yine de, bu devirde, bu kadar büyük bir kitlenin bilime karşı inançlarını önde tutması bence evrenin en mucizevi gerçeği. Sözgelimi "kader plânı" denildiğinde, yeraltı maden ocaklarında, gaz ölçümlerinin gereken sıklıkta yapılması, denetlemeler, iş güvenliği tedbirleri önemini yitiriyor. İnanılır gibi değil...   

(*) Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi (Netflix)