KATEGORİLER

28 Ekim 2017 Cumartesi

YAPACAĞIMIZ BİR ŞEY VARSA...

Her geçen gün yeni şeyler öğreniyor insan ve yazmak geliyor içinden. Günlüğümü aksatmadan tutuyorum. Yayınlamaya gelince bunu haftada bir yapmak daha kolayıma gelir oldu. Evet, biraz uzun oluyor ancak bu aralar böyle gitsin biraz.

Sosyal medya paylaşımlarını bir filtreden geçirmek imkanı olsa keşke... Zaman zaman öğretici, hoşuma giden paylaşımlar bir yana, ipe sapa gelmez pek çok paylaşım canımı sıkıyor. Mesela hoşlanacağım türden ama daha önce rastlamadığım güzel bir müzik, özgün bir tablo, veciz bir söz, belgesel niteliğindeki yazı ya da fotoğraflar ilgimi çekiyor. "Sayfamız kapanacak, çok şikayet var, bir yorum yap, bir like gönder." türündeki paylaşımlara sinir oluyorum. Whatsapp günümüzde en çok kullanılan iletişim araçlarından biri. Acil bir fotoğraf veya bir belge paylaşmak gerektiğinde hemen imdada yetişiyor. Ne yazık ki bunun da suyunu çıkarıyoruz. Telefonun PTT'ye yazdırılarak yakınların arandığı devirlerden bu yana çok değişti iletişim. Mektup tarihe karıştı çoktan. Artık telefonu da tarihin kara sayfalarına yollamak üzereyiz. 

Salı pazarında alışveriş yapıyorum. Cep telefonumun sinyal sesini duyar duymaz elimdeki yükü en yakın tezgahın önüne bırakıyorum. Tahmin ettiğim üzere bir Whatsapp mesajı bu. Kızım geliyor aklıma. Hani önemli bir şey söyleyecektir de poliklinikte işi olduğundan zaman bulamıyordur. Yok, o değil bir yakınımmış mesaj gönderen. Tek kelimelik bir mesaj. "Amca", evet mesaj bu. Kapatıyorum telefonu, elime naylon pazar poşetlerini yükleniyorum yeniden. Bir sinyal sesi daha. Hava yağmurlu, bebek arabaları pek çıkmamış ortaya. Yine de elinde pazar arabasıyla yolu kapatıp her Allah'ın günü gördüğü komşusuyla geyik muhabbeti yapan kadınlar eksik değil. Onların arasından zorlukla geçmeye çabalarken en uygun yerde elimdekileri yere bırakıp yeniden çıkarıyorum telefonumu. Yine tek kelimelik bir mesaj. "Katarakt." La havle ve la kuvvete." Ya, telefonun suyu mu çıktı. Aç telefonu derdin neyse anlat. Ya da mesaj yazacaksan bulmaca çözdürür gibi kelime kelime yazma şunu. Üşenmeden cevap veriyorum. "Konturun kalmadıysa göndereyim ama oyun oynayacak vaktim yok." Birbiri ardına iki mesaj daha. "Tamam", "Pardon" İşim bitince telefon ediyorum zat-ı muhtereme. Cevap yok. Dönüş de yok. Belli ki, bozulmuş. Merak ediyorum. Kim katarakt? Anneme koyulan teşhis mi bu? Beni arayan yakınım o kadar yakın ki bana (!) eski telgraf yöntemi ile haberleşmeye çalışıyoruz. Her kelimesi ayrı para olan telgrafta bile. "Biz iyiyiz, stop." denilip merak içinde kalmazdı insan. Annemi arıyorum. İşin aslını ondan öğreniyorum. Meğerse katarakt ameliyatımı hangi doktora yaptırdığımı sormak istiyormuş teknoloji canavarı. Benden yanıt alamayınca ikinci adres feysbuk. "Ey cemaat, ey dostlar (!) bakın bana katarakt teşhisi konuldu. Doktor önerisi olan yazsın..." Haydi, bir sürü geçmiş olsun mesajları ve bir o kadar doktor ve hastane önerileri. Seç artık içlerinden bir tanesini. 

Sosyal medya üzerine kitap yazılır. Babası hastanedeki yatağında yatarken çektiği fotoğrafı koyup dua bekleyenler mi ararsın, kahve köşelerinde zaman öldürürken kopyala yapıştır yöntemiyle hayırlı cumalar dileyeni mi? Bir yerde deprem olsa ilk haberi ne radyodan ne TV'den alıyoruz. Feysbuk mesajları birbiri ardına sıralanıyor artık. "Fena sallandık (!)" Depremi beklemeye sabredemeyen mesajlar geliyor bazen. Pembe ya da mavi renkli mesaj panosunda yazılar beliriyor. "Köpekler havlamaya başladı, deprem mi olacak?"  

Ya sevdiği insan karşısında dururken cümle alemi haberdar eden sahte aşıklara ne demeli? "Aşkitom, seni çok seviyorum." Bu duygularımı senin bilmene gerek yok cümle alem böyle bilsin yeter dercesine. Feysbuk bu garip durumlara çanak tutmuyor değil hani. Sabah sabah telefonun ekranında "Bugün güneşli bir gün, neler hissediyorsun arkadaşlarınla paylaş." sözcükleri karşılıyor bizi. Kim nerede yemek yiyor, nereye yolculuk yapıyor, kimlerle birlikte hepsini biliyoruz Maşallah. Canımız sıkılır, "Stresli hissederiz." Hemen cevaplar yağar. "Hayrola canım, canını sıkan bir şey mi var?" Ya da "Mutlu hissederiz bazen." Onu da paylaşırız. "Allah mutluluğunuzu arttırsın." 

Bu işin sonu nereye varacak merak ediyorum. Yakında bir yakınınız, tuvalette sıkıntılı hissettiğini bildirebilir size. Eminim yalnız değilsiniz. Arkadaş, eş dosttan cevaplar yağar bu mesajınıza. "Yapacağımız bir şey varsa..."  

23 Ekim 2017 Pazartesi

SARI ZAMBAK

17/10/2017 Salı, Tire

Yazdan kalma bir gün. Büyük pazardan alacağım fazla bir şey yok derken pazarın kurulduğu dar sokaklara girince alacak bir sürü şey buluyorum. Esnaf işlerin durgunluğundan yakınıyor. Çalışanları alıp yaylaya dönüyorum.

Keyifli bir gün daha. İlk misafirlerimiz Rusya'dan. Eşimin yaptığı mezelere bayılıyorlar. Tire'ye dışarıdan gelenlerin ilk tercihi Tire şiş köfte. Onların da tercihleri aynı. Henüz vitrine girmemiş Ayva tatlısına gözleri ilişiyor. O kadar beğeniyorlar ki, yanlarında götürmek için ayrıca paket yaptırıyorlar.

Bugünün misafirleri yemeklerini yedikten sonra hep ayva tatlısı istiyor. Sabah eşimin yaptığı ayva tatlısından yarına bir tane bile kalmıyor.

Şehrin çalışkan esnaflarından biri eşiyle birlikte teşrif ediyorlar. Kılık kıyafetleri gayet şık. Evlilik yıl dönümleri ya da doğum günü kutlaması mı? Beyefendi çok yerde kuru domates yediğini ancak burada yediğinin bambaşka olduğunu söylüyor. Mezelerin hepsi mükemmel diyerek aynılarından birer tabak daha istiyorlar. Hava çok berrak, şehrin ışıkları keyifli bir görsellik sunuyor. Karşı dağın yamacına kurulu Bayındır bile daha yakın görünüyor gözüme.

Son günlerde misafirlerimiz Taş Ev'de konaklama imkanı olsa ne kadar iyi olacağından bahseder oldular. İlk zamanlar düşünmedim değil ama şimdi aklımın köşesinden dahi geçirmiyorum. Böyle bir işe kalkışırsak yeni elemanlar gerekecek. Eleman demek problem demek hizmet sektöründe. Hele bu yörede işini hakkını vererek işini yapan eleman bulmak çölde su bulmaktan daha zor.

18/10/2017 Çarşamba, Tire

Yapraklar iyiden iyiye sararmaya başladı. Rüzgarsız ve güneşli bir gün. Geçen sene bu zamanlar şömine sobamızı yakmaya başlamıştık. Erken saatte Erdal'ın telefonu ile uyanıyorum. Bu defa yukarı yaylanın kapı anahtarını vermeyi unutmuyorum. Böylece en azından bir saat daha geç kalkabileceğim. 

Öğlen vakti iki beyefendi geliyor. İki ay önce Taş Ev diye komşu restoranlardan birine gitmişler. Bu sefer yönlendirme levhalarını iyi takip ettik diyorlar. Verandada oturup yemeklerini yiyorlar. Yediklerine bayılıyorlar. Her geçen gün aldığımız övgüler tırmanışa geçti. "Burası bambaşka bir yer." diyor içlerinden biri ve devam ediyor. "Ah, bir de konaklama imkanı olsaydı(!)" Karşıyaka'dan geliyorlarmış. Şehirdeki bir gıda firmasının bölge sorumluları olduğunu öğreniyorum. Kartvizitimi istiyorlar. Şimdiden pazar kahvaltısı için rezervasyon yaptırıyorlar.  

Erken açtık bugün kepenkleri. Tire'den üç hanımefendi geliyor. Mezelere övgüler yağdırıyor onlar da. Yemekten sonra sıra tatlılara geliyor. Son derece memnun ayrılıyorlar.

Akşam misafirleri yabancı değil. İki gün ara verse "Bir şey mi oldu?" deyip merak edeceğimiz güzel bir hanımefendi. Telefon edip iki bayan arkadaşıyla geleceğini haber verince verandanın köşe masasını onlara ayırıyorum. 

Tanınmış bir işletmenin sahibini konuk ediyoruz. Yanında hanım arkadaşı ve esmer güzeli kızları var. Hanımefendinin ilk sorusu? "Trileçe var mı?" Elbette var. Havalar soğumaya başlayınca karpuz kavunun yerini eşimin marifetli ellerinden çıkan tatlılar alıyor. Küçük hanım bizim Fifi'yi çok seviyor, onunla arkadaş oluyorlar. Sohbet aynı yere geliyor. "Burada konaklama düşünmediniz mi?" Hanımefendi, "Şu manzaraya bak, tam kafa dinlenecek yer burası."

"Cumartesi günü kahvaltıya gelsek, bizi kabul etmez misiniz?" diye soruyorlar. "Maalesef sadece pazar günü kahvaltı servisimiz var." "Bizim için de mi yok?" Eşim kıramıyor isteklerini. "Peki, sadece size özel kahvaltı vereceğiz." 

19/10/2017 Perşembe, Tire

Güzel bir sabah daha. Bir değişiklik yapıp eşimle birlikte iniyoruz şehre, yeni bir iş görüşmesi için. Öğretmen evinin bahçesinde şartları konuşuyor, anlaşıyoruz. İyi birine benziyor ama yoğurdu üfleyerek yemeyi öğrendiğimiz için "İşte aradığımız insan bu." demek için en az üç ayı doldurması gerektiğine inanıyoruz. 

Elemanları alıp yaylaya dönünce güzel bir sürpriz karşılıyor bizi. Yerdeki sarmaşık ve kuru yaprakların arasından başını yukarı uzatmış bir sarı zambak. Öylesine taze, öylesine havalı ki dokunmaya kıyamıyor insan.

Öğlen misafirlerimiz şehrin en büyük kurumunun müdürü. İki arkadaşıyla birlikte geliyorlar. Benimle birlikte dört inşaat mühendisi oluyoruz. Onlardan biri Özal döneminde yıldızı parlayan büyük bir inşaat şirketinin genel müdürlüğünü yapmış. On yıl önce kendini emekliye ayırmış, kendi çiftliğinde hayvancılıkla uğraşıyor. "Mesleğinizi yapmak mı daha zevkli yoksa hayvancılıkla uğraşmak mı?" sorusunu yöneltiyorum kendisine? Cevabı beni ters köşeye yatırıyor. "Böylesi daha iyi." diyor. Bana sorsalar, "Mühendislik ve restoran işletmeciliği arasında tercihim ne olurdu?" diye. Sanırım şudur diyebilmem zor olurdu. İnşaat Mühendisliği deyince çoğu kişinin aklına apartman inşaatları gelir. Liseyi bitirdiğimde açıkçası ben de öyle zannederdim. Üniversitede öğrendim ne kadar geniş bir alana yayıldığını ve diğer fen ve sosyal bilimlerle olan ilişkisini. Jeoloji, harita, kimya, makine mühendislikleri başta olmak üzere bütün mühendislik dallarıyla iç içe. Hukuk, sosyoloji de öyle. Mizaç olarak biraz dik kafalı olduğumdan dolayı işime karışılması yetki alanıma girilmesi hoşuma gitmeyen tek husustu. Genel olarak aile şirketlerinde ikinci nesil benim nazarımda çoluk çocuktu. Benim tecrübem artarken onlar patron olma ve benden öğrendiklerini bana satmaya başlamışlardı. Oh kurtuldum bu işten dememe tek sebep buydu. Restoran işletmeciliğinde benim yaptığım yönetici mühendislikte olmayan eleman ilişkileri sorun. Zira yöneticilikte bütün ilişkilerim altımda çalışan mühendislerle olduğundan hiç bir zaman problem yaşamıyordum.

20/10/2017 Cuma, Tire

Bugünü gözüme kestirmiştim. Sakin bir gün geçirmekti beklentim. Nasıl olsa haftada bir gün diğer günlere göre daha sakin geçiyordu baştan beri. Küçük pazardan fazla bir şey alacağım yoktu hesapta. Dün gecenin geç misafirlerini uğurlarken hidroforun bulunduğu yerden gelen su sesinin sebebini merak ediyordum. Gecenin karanlığında bir şey görebilmem mümkün değildi.

Sabah uzun bir alışveriş listesi çıkardı yine eşim. Yeniden şehre inmek zorunda kaldım. Pazarın dar sokaklarında bebek ve pazar arabalarıyla alışveriş yapan insanlara ya sabır çektim. Tezgahlar kurulduktan sonra iki insanın zorlukla geçebilecek genişlikteki dar sokakta pazar ve bebek arabalarını yolun ortasında tutarken geyik muhabbeti yapan kadınlara kızgınlığımı içime döktüm.

Yaylaya döndüğümde ilk işim hidrofora bakmak oldu. Adeta kazana bir bıçak sokulmuş, yarığından basınçla su fışkırıyordu. Derhal Kemal Usta'yı aradım. Yöre esnafının genel karakterinin tersine kısa bir süre sonra gelmesi benim için güzel bir sürpriz oldu. Parça almak üzere şehre inip hemen geri geldi ve sorunu giderdi. Hidroforu devre dışı bıraktık, depodan cazibeyle akan suyun basıncı yeterliydi zaten.

Akşam saatlerinden itibaren hareketli bir günün sonunda hafta sonuna dinlenmeden giriyoruz.

21/10/2017 Cumartesi, Tire

Üst üste yoğun günler. Mutfağa yardımcı olsun diye yeni bir kadınla anlaşmıştık. Sabah almaya gittiğimde yerinde yoktu. Telefonuma da cevap vermedi. Çay ocağının termostatını değiştirecek usta hala parça arıyormuş (!) Alıştık artık bu berbat kültüre. Memur şehri Ankara'daki esnafla olan düzgün ilişkilerimizden sonra yörem insanı oldukça sinir bozucu. Aralarında tek tük düzgün insan çıkıyor. Onlar da geçen gün fotoğrafını çektiğim sarı zambak gibi otların arasından kendini gösteriyor.

Gece geç vakit de olsa karalama şeklinde not alıyordum. Aklımda kalan bugün her şeyin yolunda gittiği. Mezeler ve yemekler çok beğeni topluyor. Meyve ve tatlı siparişleri de fazlaydı. Hatta hiç istemediğim halde "Maalesef kavunumuz kalmadı." demek zorunda kaldım beşinci kavun siparişini veren bir masaya. Kavun da bayağı güzelmiş demek.

Geçen hafta kahvaltı rezervasyonlarıyla salonu doldurmuştuk. Yarın için bir banka müdürünün İzmir'den gelecek misafirleri sadece on iki kişilik rezervasyon var. Yine ne olur ne olmaz diye eşim hazırlıklara geceden başladı bile.

22/10/2017 Pazar, Tire

Bugün çalışan hanımın ablasını da aldım gelirken. Misafirler için kahvaltı masasını hazırladık. Eşimle gün boyunca tartışmalarımız sürdü gitti. Kendini aşırı derecede yıpratıyor. En iyisi, en güzeli olacak. Hafta içinden başlayan yoğunluk arasında sürekli olarak mezeler yenileniyor. Kahvaltı için tepsi tepsi börekler hazırlandı, fırına sürülüyor. Misafirler geldikçe sıcak sıcak pişi ikram ediliyor. İki çeşit kurabiyenin üzerine bir de kek yapmaya kalkınca iyice gerildim. O ise gayet sakin bir şekilde "Yapsam ne olur, canım yapmak istiyor." diye cevap veriyor.

Kahvaltı bizim için son derece bunaltıcı geçiyor. Börekler aşırı derecede beğenildi. Masalara tabak tabak ekstra taşıdık. Bir yandan sucuklu yumurtalar, diğer yandan menemen talepleri... Müdahale etmesem Emine Hanım yufka açıp otlu gözleme yapacaktı bir de. Allah'tan bu konuda biraz sözümü dinledi eşim.

Rezervasyon yaptırmayan misafirlerden taşıyabileceğimiz kadarını buyur ettikten sonra gelenleri şartlı kabul etmeye başlıyoruz. "Eğer beklerseniz sizinle ilgilenebiliriz." Hemen merakla soruyorlar. "Ne kadar beklememiz lazım?" Cevabım net, "En az yarım saat." Şöyle etrafa bakınca boş masaları görüyorlar. "Ama boş yeriniz var (!)" "Evet, boş masalardan birine oturabilirsiniz ama size hemen hizmet edecek boş elemanımız yok." Bahçede boş masalardan birine oturuyorlar. "Biz beklerken birer çay alabilir miyiz?" Çaresiz çaylarını götürüyoruz. Yeni misafirler gelmeye devam ediyor kahvaltıya. "Maalesef, artık kapasitemizi aştık, keşke rezervasyon yaptırmış olsaydınız." Bu kez onlardan geliyor teklif. "Biz biraz bekleyebiliriz sıramızı." "Çok beklersiniz ama." oluyor cevabım. "Ne kadar? diye soruyor misafirimiz merakla. "Bir saat." Bu kadar uzun bir süre beklemek hiç hoşlarına gitmiyor, birkaç adım döner gibi yaptıktan sonra aralarında konuşmaya başlıyorlar. "Ama burası çok güzel." diyor birisi. Beyefendi yanıma geliyor. "Tamam, bir saatten daha uzun sürmez değil mi?" Biz şu masada oturup bekleyeceğiz."

Bütün mekanlar dolu, salon, teras, veranda ve bahçede oturan misafirlerimizin keyifleri yerinde. Bankacının grup misafirleri teker teker ama kibarca talepte bulunuyor. "Biraz zeytinyağı alabilir miyiz?" Zeytinyağı getiriyorum, "Bir parça da limon lütfen." Ekmeğimiz bitti, su getirir misiniz? Ekmekleri kızartmak mümkün mü? Bu tuzluğun tuzu bitmiş. "Derhal değiştirelim."

Telefonlar susmuyor. Biz Kaplan köyündeyiz. "Kahvaltı için yeriniz var mı?" "Maalesef efendim, yerimiz yok." Saat ikiyi geçmesine rağmen kahvaltı için geliyorlar. Kahvaltı servisimiz bitti, şükürler olsun.

Yemek servisi başlıyor aynı hızla. Mezeler birer efsane olma yolunda hızla yol katediyor. Fellah Köfte zirvedeki yerini koruyor. Hemen arkasından Girit ezme, kuru domates. Tatlılar, salatalar, meyveler... Eşimin sigortası atmak üzere. Ben bugünün de bir sonu olacağından eminim sabırla siparişleri yetiştirmeye çalışıyorum.

Bu arada Venüs geri geldi. Kısırlaştırma ameliyatı sonrasında kızımın yanında nekahet dönemini geçirmişti. Kızım onu bize teslim ettikten sonra harıl harıl tez sunumuna çalışıyor. Ameliyat dikişlerini almak için benden yardımcı olmamı boşuna bekledi. Sonunda tek başına yaptı işini. O yerinde duramayan haylaz Venüs uslu uslu önünde yatmış kıpırdamadan. Bu arada Fifi için güzel bir tasma getirmiş. Üzerinde Kontes yazılı. "Fifi adı hiç yakışmıyor ona, bundan böyle adı Kontes olsun." diyor.

Hepimizin pili bitiyor akşama. Kapıları kapatıp düşünüyor ve önemli bir karar alıyoruz. Kahvaltı çok yıpratıcı olduğundan bundan böyle kahvaltı servisini kaldırıyoruz. Rezervasyon telefonları çalmaya devam ediyor...

23/10/2017 Pazartesi, Tire

Şükürler olsun tatil günümüze ulaştık. Pazar işini yarınki büyük pazara bırakıyoruz. Kızımın verdiği talimat doğrultusunda Venüs'ün pansumanını yaptıktan sonra kara kızları besleyip yumurtalarını topluyorum.

Aklımda uzak bir yere gidip balık yemek var. Eşimi razı etmek zor, zira garip bir diyete başlamış. Bana göre gezmek demek, gidip güzel bir yerde yemek yeyip içmek demek. Yakınlarda Taş Ev'e benzer yerler arıyorum. İnternet'te yaptığım araştırmada ne Ödemiş ne de Bayındır'da aradığım özellikte bir yer bulabiliyorum. Bankadaki işlerimizi bitirdikten sonra şehirdeki balık satıcılarının birinin yanındaki pişiricide levrek ızgara yiyoruz. Hem balık taze, hem de güzel pişirmişler.

Yaylaya döndüğümüzde fırtınalı bir hava bizi bekliyor. Pazartesi gününün tatil günümüz olduğuna alışamayan misafirlerimiz arıyor. Çarşamba günü için yine bir evlilik teklifi için masa düzenlemesi isteniyor. Bugün kemiklerimiz dinleniyor biraz. Yarına yağmurlu bir güne merhaba diyeceğimizden bahsediyor hava tahminleri.


17 Ekim 2017 Salı

TİRE KANATLARIMIN ALTINDA

14/10/2017 Cumartesi, Tire

Sabahtan itibaren telefonum susmuyor, "Kahvaltı veriyor musunuz?" "Maalesef sadece pazar günleri kahvaltı servisimiz var." İki genç geliyor. Soru aynı. Eşimle konuşuyorum. "Peki madem buraya kadar yoruldunuz sizi göndermeyelim ama biraz beklemeyi göze almanız lazım çayın demini alması için." Genç hanımefendi gülümsüyor. "Beni tanımadınız sanırım." Düşünmeme fırsat vermeden söylüyor, "Ben falancanın kızıyım." "Öyle miii? Kusura bakmayın sizin için yaratırız." Hoşuna gidiyor genç hanımın bu sözler. Verandaya oturuyorlar, masa donatılıyor.

Dolu dolu bir gün. Keyifli. Bir yandan yarına kahvaltı rezervasyonları. Bir biri ardına gelen konuklar, keyifli sohbetler...

15/10/2017 Pazar, Tire

Erdal aradığında yeni uyanmıştım. Yukarı yayla kapısını açmamı istiyor. Kahvaltı için rezervasyon yaptıranlar dışında misafir kabul etmiyoruz. Rezervasyon masaları hazır. Emine hanım gözlemeleri hazırlarken misafirler gelmeye başlıyor.  Eşim minik kekler hazırlamış. Börekler fırından yeni çıktı. Şanslarına güvenip çat kapı gelen konukları geri çevirmiyoruz. Onları da verandada ağırlıyoruz.

Kahvaltı telaşı biter bitmez bir arkadaş grubunu ağırlıyoruz. Bir sürü ortak yönümüz var bu dostlarla. Aralarında Selanik kökenli olanlar, ODTÜ'lüler, tişörtünün üzerine Che'nin resmi olanlar, Fenerliler... Salonda köşe masayı hazırlamıştım bu özel misafirlere. Teras hoşlarına gidiyor. Güneşten yanınca yeniden salona geçiyorlar. Üç kız çocuğu var aralarında. Nehir en ufakları. Serena'ya isminin anlamını soruyorum. "Bilmiyorum." diyor. "Ben bakıp öğreneceğim ." diyorum. "Samimi, neşeli, parlak" anlamında güzel bir isimmiş. En büyükleri Naz, narin güzel bir kız. Onlar büyüklerden ayrı masaya oturuyorlar. "Ne kadar şanslısınız çocuklar, böyle anne babalara sahip olmak gerçekten şans." "Eminim sizler sanatla ve sporla da uğraşıyorsunuzdur." Beklediğim "Evet" cevabını alıyorum. 

Bayındırlı dostumun misafirleri. Bu hafta Fenerbahçelileri, gelecek hafta ODTÜ'lüleri getireceğim diyor. Çeşit çeşit mezelerden ikişer tabak istiyorlar. O kadar mezemiz olduğuna ben de şaşıyorum. Hanımefendiler "Yeter artık, doyduk." diyene kadar meze taşıyorum. 

Ödemiş'ten evlilik yıl dönümü için rezervasyon yaptırılıyor. Masa düzenlemesi isteniyor. Ama bugün pazar. Yoğunluk zirve yapıyor. Söz vermiyorum ama eğer fırsatım olursa bir şeyler yapmak niyetim. Son üç ayın en yüksek cirosunu yaptığımız bir gün. Beklediğimiz misafirler biraz geç geliyor. Mahcubum onlara karşı masalarını süslemeye zamanım kalmadığı için. Salonun en güzel köşesini onlar için ayırıyorum. Masalarına bir mum yakıp özür diliyorum. Eşimin yaptığı nefis trileçe tatlısından ikram ediyorum bağışlamaları için. Çok hoşlarına gidiyor.

16/10/2017 Pazartesi, Tire

Yoğun geçen hafta sonundan sonra nihayet rahat bir nefes alıyoruz. Erdal'a yukarı yayla kapısının anahtarını vermeyi unuttuğum için bugün de erken kalkmak zorunda kalıyorum. Henüz kestane toplayıcılar gelmeden gidip kapıyı açıyorum. Taş Ev'e dönerken telefon ediyor. "Abi biz yaklaştık, kapıyı açar mısın?"

Kafamda plan yapıyorum; tatil günümüzü nasıl geçirsek diye. Eşimin aklında yine iş. "Şimdi o yorgunluğu çekemem." diyor. Gidip kara kızların yumurtalarını topluyorum. Henüz soğumaya bile fırsatları olmamış. On dakika geçmemiş kara kızlardan çıkalı. Bugün hizmet kendimize. Güzel bir kahvaltı masası hazırlıyorum, salonun en güzel köşesinde. Bütün şehir kanatlarımız altında. Güneşli, harika bir gün. "İşte, böylesi güzel." sözleri dökülüyor eşimin ağzından. "Her şey önüne geldiğinde pek bir keyifli oluyormuş."

Erdal bahçenin sınırlarını sormuştu. Kahvaltı keyfimiz sona erdikten sonra yukarı yaylaya çıkıyorum. Otuz beş dönüm ağaçlık arazi içinde bulabilirsen bul onları. Bulamayacağımı anlayınca telefon ediyorum. "Neredesiniz?" Yemek için aşağı indiklerini söylüyor. Araç yolundan aşağı iniyorum. Orta yaylada çıkınlarını açmış yemek yerlerken buluyorum onları. Kocaman bir tencere dolusu pilav ilişiyor gözüme. "Afiyet olsun." diyorum. "Çay koyalım abi." "Çay sevmiyorum ben." Pilava buyur etmiyorlar ki! Sözde şekerim var diye, pilav pişmez oldu bizim evde.

Acemi kestaneci bu Erdal. Ne kadar deli kestane varsa orta yaylada doldurmuşlar çuvala. "Yabana gitmesin diye topluyoruz." diyor. Önceden iri kestaneleri toplasanız ya. Zarar edecekler bu kafayla. Zaten hemen başlıyorlar ağlamaya. "Siz gidin iri kestaneleri bitirin, sonra konuşuruz." diyorum.

Eşimi zorla ikna ediyorum. "Hadi gel birlikte gidelim, senin için bir değişiklik olur." "İrmik helvası yapmam lazım, daha yapacak çok iş var." Hafta sonu patates, soğan, domates tükenmiş. Toplu konut pazarına gidiyoruz. Öyle ağırlık oluşturan şeyleri bu pazardan almamız ne de olsa yarınki büyük pazar alışverişini kolaylıyor. Alışveriş bittikten sonra bir yerde oturup karnımızı doyuruyoruz.

Döndüğümüzde hava kararmış çoktan. Fifi karşılıyor bizi. Belli ki acıkmış, türlü şirinlikler yapıyor ayağımızın altında. Yoğun ama zevkli bir çalışma başlıyor. Mutfakta sadece eşimle birlikteyiz. O sezonun ilk ayva tatlısını yapıyor. Harika görünüyorlar. Parasını versem, bir tane vermez bana, biliyorum. "Hayır o misafirlerin." Oldum olası misafirler öncelikli olur bizim evde. Bu sebeple hayatım boyunca hep kıskandım misafirleri. Deniz börülcesi en fazla tercih edilen bir meze. Artık zamanı mı geçti, yoksa aldıklarımda mı bir gariplik var anlamıyoruz. O incecik kılçıkları her zaman kolaylıkla ayrılırdı sıyırırken. Bu seferkiler elimizi değdirir değdirmez kopuveriyor. Her bir dalla teker teker uğraşırken cinnet geçirecek hale gelince yarın büyük pazardan yenisini alırız deyip tomar tomar haşlanmış börülceyi kara kızlara yem oluyor. Geç vakitl mangalı yakıp biberleri közlüyorum.

Kızım arıyor. Venüs'ün durumu gayet iyi. Ne zaman alabileceğimizi soruyor. O da yaylayı özlemiş olmalı. Tavukları da (!) 

15 Ekim 2017 Pazar

ÇARK-I ZAMAN

13/10/2017 Cuma, Tire

Küçük pazardan alışveriş, tavuğun yemi, evden getirilecekler derken elemanları almam on beş dakika gecikiyor. Önceden telefon edip gecikeceğimi söylüyorum onlara.

Kestaneler ağızlarını açmaya başladı. Yaylada hummalı bir hareket gözleniyor. Her yer kestane. Komşular hasada başlamış bile. Erdal bir arkadaşını getiriyor yanında. Götürü bir bedel üzerinde anlaşıyoruz. Yarın yukarı yayladan başlayacaklar toplamaya. 

Tanıtım filmini facebook sayfamızda paylaşınca büyük sükse yapıyor. Uzun zamandır görüşmediği arkadaşlar telefon ediyorlar eşime, filmi çok beğendiklerini söylüyorlar. Bazı misafirlerimiz tanıtım filmini gördükten sonra merak edip geliyor. 

Zaman çarkı hızlı dönmeye başlıyor yine. Ne çabuk geçti bu hafta anlamıyorum. Bu hafta Taş Ev'de ağırladığımız konuklarla bir ilgisi var mı bunun? Kafama uygun insanlara hizmet etmek, onlarla sohbet etmek keyif verici. Ters giden hiçbir şey yaşamıyoruz canımızı sıkacak. Zaman boyutu üzerinde uzun uzun düşünüyorum. Güç=İş/Zaman. Yani belli bir işi ne kadar kısa zamanda yaparsan o kadar fazla güçlüsün demektir. Kainat bir denklem üzerine kurulu olduğuna göre bu formülü değişik bir tarzda yorumlamaya çalışıyorum. Uyku dışında zamanımın çoğu iş yapmakla geçiyor. Yani yaşam devamlı çalışmak bir şeyler üretmek demek. Zamanı da yaşam süresi olarak değerlendirirsem, "Yaşam/Ömür" neyin karşılığı olabilir? Bunun karşılığı mutluluktan başka bir şey değil. Güç mutluluktur. Daha mutlu olmanın yolu ya daha çok çalışmak ya da ölmek. Eğer ömür sabit kabul edilirse mutlu olmak için çok çalışmak, çok üretmek gerek. Zaman çarkı hızlı dönmeye başladı diyordum. Bazen olur böyle şeyler bana. Birden hızlanır zaman. Bir hafta öncesi dün gibi gelir. Böyle zamanlarda kendimi mutlu hissederken aynı zamanda bir hüzün çöker ardından. Geçip giden zaman ömrümden almıştır gıdasını. Ömür dediğin nedir ki? Bir iz bırakmıyorsan bu dünyada yüz yıl yaşasan ne yazar? Beethoven benim yaşıma gelememişti. Yaşadığı sürenin yarısında işitme duyusunu yitirmiş. "Sadece sanat ve bilim insanı tanrısallığa yüceltebilir." diyen ünlü besteci kısacık ömründe çektiği sıkıntılara, aşk acılarına rağmen mutluluğun doruğuna ulaştığını düşünüyorum.

Saçmaladığımın farkındayım. Ama olsun ara sıra saçmalamak da iyi. Yine "La Valse d'Amelie" yine Yann Tiersen kurtaracak beni bu melankolik halimden. İyi geceler...

13 Ekim 2017 Cuma

TANITIM FİLMİ

12/10/2017 Perşembe, Tire



Güneşli bir güne merhaba diyoruz. Servise çıkmadan önce mangalı hazırlıyorum. Yaylaya döndükten kısa bir süre iki araç bahçeye giriyor. Misafirlerimizin kırk beş dakika önce gelmeleri sıkıntıya sokmuyor bizi. Sadece masalara servis açmayı düşünüyordum onlar gelene kadar.


Misafirlerimiz orta ve ileri yaşta hanımefendilerden oluşuyor. Taş Ev'e ilk kez gelenler hayranlıklarını gizlemiyorlar. "Anee, ne güzel olmuş burası yavrum, Allah gönendirsin." Yaşlı olanlar eşimin dedesi Tayyar Bey'i tanıyorlar. Samimi bir ortam oluşuyor. Siparişler alınınca mutfakta hummalı bir hazırlık başlıyor. Yemeklerini yerlerken bol bol sohbet ediyorlar. Terası açmamın mümkün olup olmadığını soruyor içlerinden biri. Hemen kapıyı açıyorum. Güneş yakıcılığını kaybedince aranılır olmaya başlıyor. Hep beraber terasa geçiyorlar. Oturma gruplarını henüz terasa almadığımızdan dolayı terasta sadece bir masa var. Dışarı yeteri kadar sandalye çıkarıyorum. Çay keyfini orada yapıyorlar.

İçlerinden en büyüğü merdivenlerden aşağı inip yanıma geliyor. "Ellerinize sağlık, bizleri çok güzel ağırladınız. Her şeyiniz çok güzel olmuş" derken hesabın tamamını kendisinin ödeyeceğini söylüyor. Gün sahibi değil bu hanım teyze. "İçimden öyle geldi." diyor sessizce. Uzun zamandır böylesine güzel bir gün geçirmediğini düşünüyorum. Eşim "Teyzem, bu sana ağır gelir, bırak herkes kendi yediğini ödesin." dese de kararlı bir şekilde "Yok, ben ödeyeceğim, ama anlarlarsa kabul etmezler." Hesabı çıkarıyorum. Üşenmeden çantasını almak üzere üst kata çıkıyor. Bir ihtiyaçları olup olmadığını öğrenmek için salona çıktığımda teyzem isteğinin kabul edilmediğini söylüyor. Grubu oluşturan saygıdeğer hanımefendilere de bu yakışırdı zaten. Biri, ikisi değil tamamı hem yemeklerden hem hizmetten son derece memnun kaldıklarını ve bunu herkese anlatacaklarını söylüyorlar. Bu kadar değer bilmenin bir karşılığı olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer söz vermemişlerse araçları çağırmamalarını, ne zaman arzu ederlerse onları kendi aracımla şehre bırakmayı teklif ediyorum. Aracın birini çağırmıyorlar. Acil işi olanlardan ilk grubu şehre bırakıyorum. "Servisiniz varsa bilelim. Falanca restoran araç gönderip hesaba ekliyor." diyor biri, yolda sohbet ederken. "Eğer müsait olursam sizi her zaman getirip götürürüm." diye cevap veriyorum. Arabadan inerken yine soruyorlar "Borcumuz ne evladım?" "Borcunuz falan yok, bu sizin bize verdiğiniz hoşnutluğun karşılığı." diyorum. Döndüğümde kalan misafirler bahçede eşimle birlikte koyu bir sohbete dalmışlar. Giderken onar onar kara kızların yumurtalarından satın alıyorlar. Sonuncu misafire yumurta kalmıyor. "Bir kümese bakayım belki birkaç tane bulabilirim." diyor, koşar adımlarla kara kızların yanına yürüyorum. Folluktaki beş yumurtayı alıp geliyorum. Elimizde kendi ihtiyacımız için bile yumurta kalmıyor. Bizim kara kızların çok çalışması lazım. Venüs dönene kadar koca bahçede rahat rahat gezebilirler.

Akşama doğru sıklıkla gelen bir misafirimiz arıyor. Misafirliği de aşmış, birbirimize ismimizle hitap ettiğimiz, dostluk mertebesine ulaşmış bir ilişkimiz var Berkan Beyle. Boğazına oldukça düşkün. Uzun zamandır görünmemesini önceki aşçımıza borçlu olduğumuzu düşünüyordum. "Kızım ve bir arkadaşımla birlikte yola çıktık geliyoruz." Üniversite mezunu olduğunu da sanmıyorum. Kendisi Ödemiş'in esnaflarından. Ekonomik durumunun oldukça iyi olduğu belli. Bu beyefendinin oturduğu masada yüksek hesap ödemesi umurumda değil. Ama o kibarlığı, nezaketi yok mu? Cüssesine inat o kadar naif bir insan. Hal hatır sorar, yediklerini çok beğendiğini söyler, elinize sağlık der. Bir şeye ihtiyacı olduğunda, "Size çok zahmet verdik ama bize bir iki dilim daha ekmek verebilir misiniz?" Ne demek? Böyle insanlara canımı veririm. İşte, hizmette zevkten doruğa ulaştığım anlar bunlar. Kızı ile aralarındaki ilişki görülmeye değer. Babası gibi o da boğazına düşkün. Yediği her şeye bayılıyor.

Açıldığımız günden bu yana bizi yalnız bırakmayan hanımefendi ve arkadaşını ağırlıyoruz. Hava serin ama yaylanın temiz havasını solumak istiyorlar verandada. Hanımefendi mutfağımızı bizler kadar tanıyorlar artık. Ona menü vermeye bile gerek yok. Sevdikleri mezelerin yanında keyifle içkilerini yudumluyorlar. Bir de serzenişte bulunuyor hanımefendi, "Tanıtım filminde ben niye yokum?" Yerden göğe haklı. Utanıyoruz.

Ajanstan tanıtım filmimizi getiriyorlar. Eşimle bir an önce görmek için sabırsızlanıyoruz. Zira yoğun bir günümüz. Aynı anda olmasa da ayrı ayrı izliyoruz. Eşimin bir gülümsemesini yakalamışlar. Filme damgasını vurmuş o görüntü...

CAM SİLME

11/10/2017 Çarşamba, Tire

İnsanoğlu çok enteresan. Sabah fırçasıyla başlıyoruz güne. Kaybedeceğimiz ne var ki. Nasıl olsa her işe bulaştık bir kere. Sadece biraz daha fazla yoruluruz bir süreliğine, kervan yürür bir şekilde. İlk zamanlarımızı hatırlıyorum. Hiç bir özelliği olmayan çalışanlarımız yanımızdan ayrılırsa ne olur halimiz diye onların ne kaprislerini çekmiştik. Diğer bir husus da şu ki; Aynı işi birden fazla kişiye vermemek, ortaya konuşmamak lazım. İki kadın, camları silmekten kaçıyor. Birinin yükseklik korkusu, diğerinin kolesterolü. Yükseklik korkusu neyse de, kolesterolün cam silmeyle ne alakası var? Fırça etkisini gösteriyor. Camlar pırıl pırıl temizleniyor.

Yukarı yaylaya çıkıyorum, ceviz toplamaya. Sukutuhayal. (Yazılışı saçma gelse de TDK'da doğrusu buymuş.) En azından bir çuval çıkar dediğim ağaçlarda bir tane yok. Çuvalım boş dönüyorum. Akşama doğru Bayram Usta telefon ediyor. Çay ocağını almaya gidiyorum. Bu kez oldu gibi. 

Konuşması son derece saygılı ve kibar bir hanımefendi telefonla arıyor. Yarın öğlen yemeğine on hanım arkadaşını getirmek için rezervasyon yaptırmak istediğini söylüyor. Büyük bir olasılıkla bir gün buluşması bu. Uzun zamandır hanımların gün toplantıları olmuyordu. Bunun birinci sebebi restoranda çekirdek yemelerini kabul etmeyişim. Doğrusu da bu zaten. 

Tanıtım filmi çeken arkadaşlar geliyor. Son bir kaç poz daha almak istiyorlar. Bu kez Ankara'dan gelen misafirlerimizi ağırlıyoruz. Bayındırda bir kamu kuruluşunun başındaki beyefendinin yanında getirdiği misafirler müfettiş.

İki çocuklu sıcak bir aile konuğumuz oluyor. İlayda kocaman bir genç kız olmuş. Geçen geldiklerinde henüz iki aylık olan kardeşi Mete büyümüş, artık mama sandalyesine oturuyor. Belli ki bugün onlar için de özel bir gün. En güzel mezelerimizden ve ızgara et çeşitlerinden sipariş ediyorlar. İlayda'nın karnı çok acıkmış, onun için özel çocuk menüsü önceden hazırlanıyor.

Akşam misafirlerimiz erken kalkıyor. Elemanları bıraktıktan sonra yaylaya dönüyoruz eşimle. Uzun zamandır fırsat bulup izleyemediğim "Kim milyoner olmak ister." programını izliyoruz.

11 Ekim 2017 Çarşamba

GEÇMİŞ OLSUN

10/10/2017 Salı, Tire

Salı pazardan alışveriş yapmak üzere erken çıkıyorum yola. Dün Toplu Konut pazarından ihtiyacımızın büyük kısmını karşılamıştık zaten. Ağırlığı olan domates, patlıcan, soğanı, közlemek için kapya biberleri alınca büyük pazar işi rahatlıyor. Yeşillikler, pazı, kabak çiçeği, mantar, deniz börülcesi vs. bugüne kalıyor. 

Aklım Venüs'te. Kızımı arıyorum, telefonu cevap vermiyor. Operasyonun iyi geçmesini umuyorum. Kafamda bir sürü yapılacak iş kovalamaca oynuyor. Arada telefonuma gelen mesajlara bakıyorum. Trip Advisor'dan harika bir yorumla birlikte beş yıldız daha almışız. Geçenlerde ziyaretimize gelen Türkolog hanımefendi blogumda yayınladığım günlük hakkında çok güzel şeyler yazmış. Bunun gibi işin erbabından güzel dönüşler mutlu ediyor beni. Eğer bu işi biraz olsun kıvırabiliyorsam eşimin bunda büyük payı olduğunu söylemem gerek. 

Bugünkü yoğunluk hazırlık işlerinde. Çay ocağı hala yapılmadı. Bayram Ustaya telefon ediyorum. Gece işinin on birde bittiğini, geç olduğu için aramadığını söylüyor. Kuzu şişler, pirzolalar, bonfileler marine edilmek üzere özenle hazırlanıyor. Eşim köfte hamurunu yoğurmuş, mutfakta yardımcı hanımlar onlara şekil veriyorlar. Biberlerin közlenmesi lazım bir de. Bugün de yukarı yaylaya çıkmak için fırsatım olmayacak sanırım.

Telefonum çalıyor. Arayan Bayram Usta, "Bugün Salı Pazarı, dükkandan ayrılamam, sen çay ocağını buraya getir bir bakalım." diyor. Kazanın içindeki suyu boşalttıktan sonra ocağı arabaya yükleyip dükkana götürüyorum. Dükkan pazar yerinin kurulduğu sokakların arasında. Zor bela dükkana yanaşıyorum. Bagaj kapısını açıp bir türlü ısıtmayan kazanı aşağı indiriyorlar. "Bunun rezistans borusu patlamış." (!) diyor. "Kalitesinden dolayıdır." diye cevap veriyorum. İzmir'e telefon ediyor, birkaç fotoğraf çekip malzemecisine gönderiyor. Ocağı bırakıp yanından ayrılırken adeta yalvarıyorum. "Bak usta, pazar günü kahvaltıda misafirlerimize çay yetiştirmekte zorlandık, doğru düzgün, kaliteli malzeme kullan ve bir an önce teslim et şu ocağı."  

İki beyefendi geliyor akşam saatlerinde. Biri havalı, diğeri sıcak. "Merak ettik Taş Ev'i, bir bakalım dedik." Havalı beyefendi İzmir Alsancak'tan geldiklerini söylüyor. Taş Ev'i gezdiriyor, onlara bilgi veriyorum. Merdivenlerden üst kattaki salona çıkıyoruz. Manzara ve Taş Ev'in mimarisi büyülüyor bu gizemli insanları. Gizemli diyorum çünkü, ne iş yaptıkları, ne amaçla geldikleri konulu sorularımı cevaplamaktan kaçınıyor havalı beyefendi. Yanındaki arkadaşından bazı ip uçları alıyorum. Turizm işiyle uğraşıyorlarmış. Vitrinin önünde mezelerimiz hakkında bilgi veriyoruz. Aristokrat görünümlü havalı beyefendi masalardan birine oturuyor. Kırmızı şarap, peynir ve iç ceviz getirmemi istiyor. Servis açarken masasına davet ediyor, benimle biraz sohbet etmek istediğini söylüyor. Tam da o sırada telefonum çalıyor. Pazar günü Bayındır'dan gelen misafirimiz az sonra yemeğe geleceklerini haber veriyor. Sohbete başlamadan hazırlık yapmak üzere beyefendilerden müsaade istiyorum. "Şömine sobayı yakmak mümkün mü?" diye soruyor havalı olan. Sobalık bir hava değil ama muhtemelen şömine atmosferini görsün istiyor. "Maalesef mümkün değil." diyorum. 

Misafirimiz genç bir hanımla birlikte geliyorlar. İlk olarak şarap vitrininden Sarafin Cabarnet Savignon'u seçiyorlar. O artık mezelerimizi biliyor. İki kişinin yiyemeyeceği kadar sipariş veriyorlar. Masayı donatıyoruz. "Karnımız çok aç." derken üzerinde dumanı tüten nar gibi kızarmış ekmeğe yumuluyorlar." Diğer masada oturan havalı beyefendi, aklında kalan mezelerden biri olan "skordaki" sipariş ederken yeni mahsul cevizleri de görmek istediğini söylüyor. Bayındırlı misafirimiz o kadar meze ve şarabın yanında tereyağında yumurta hazırlamamızı rica ederken şaşırıyorum. Hemen arkasından devam ediyor. "Acele işimiz var, size zahmet olmazsa bir porsiyon bonfile, bir de Kaystros karışık ızgara alalım hemen." 

Telefonuma bir WhatsApp mesajının uyarı sesi geliyor. Mesaj kızımdan. Venüs'ün operasyonu çok iyi geçmiş. Narkozun etkisi devam ediyormuş. Bir de fotoğrafını çekmiş göndermiş. E, annelik kolay değil.

Havalı beyefendi, şarabını bitirdikten sonra sohbet etmek için daha fazla bekleyemiyor. Çok sayıda kartvizitimizi alıp müsaade istiyor. Kapıda "Bizim kara kızların yumurtalarından da alalım otuz tane kadar." diyor. Sohbet bir sonraki ziyarete kalıyor. 

El ayak çekilip elemanları evlerine bıraktıktan sonra biberleri közlüyorum. Eşimle birlikte soyuyoruz ve yarına hazırlıyoruz. Bir şey daha öğreniyoruz ki, kalifiye olmayan insana askerdeki erlere talimat verir gibi her şeyi söylemek gerek. Yoksa kendiliklerinden bir şey yapmak aklına gelmiyor bu insanların. "Otur, otur, kalk, kalk." Köz biberler ayıklanacak, ayıkla(!) Cevizler kırılacak, kır(!)