KATEGORİLER

24 Ağustos 2020 Pazartesi

"Arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır."

Medar-ı iftiharımız, kıymetli büyüğümüz, pek sevdiğimiz, devletimizin başındaki zatın, muhteşem hatiplik becerisiyle, Karadeniz açıklarında, doğal gaz bulunduğuna dair tarihi müjdesini verdiği esnada, mukaddes ağızlarından dökülen ve aslen Fars İslam alimi ve filozof Bayazid-i Bistami'ye ait bu söz, hayli dikkatimi çekmişti benim.

İtiraf etmek gerekirse, ilk anda, ne kadar doğru bir söz bu, adam nereden buluyor böyle güzel sözleri diyerek, biraz kıskançlık, biraz da hayranlık duygularımın esiri olmuştum. Gerçekten, son derece basit fakat doğru bir söz gibi görünüyordu. 

İkinci gün, biraz daha derin düşünmeye başladım. Kısa bir süre sonra, "Arayan bulamaz" sözünün pek de doğru olmadığını fark ettim. Çünkü arayan, bulur da bazen, bu yüzden her arayanın kesinlikle bulamayacağını iddia etmek, tamamen yersiz. Sözün ikinci kısmında verilen kesin hüküm, "Bulanlar hep arayanlardır" da bana göre sorunlu. Çünkü konu, biraz da ne bulduğunla ilgili... Hani meşhur bir söz daha vardır; "Arayan mevlasını da bulur, belasını da" Yani, önemli olan niyettir, aradığın yeri, neyi nerede aradığını bilmektir.

Ayrıca, "Bulanlar hep arayanlardır" sözüne pek de bel bağlamamak gerektiğini düşünüyorum. Ne yazıktır ki, bu dünyada bulanlar, ya şanslı, ya mirasyedi, ya da hak yiyenlerdir. Tasavvuf ehlinin dolduruşuna gelmemek lazım. Zira, sözün sahibi, Bayazid-i Bistami'nin hayat hikayesini okudum. 804-874 yılları arasında yaşam süren filozof, dünyevi arzularını terk etmiş, çocukluğundan beri eviyle camisi dışında sokağa çıkmamış, yalnız bir yaşantı süren adamcağızın tekiymiş. Yani öyle eline feneri alıp gece gündüz bir şeyler arayan bir tip hiç değil. Oturduğu yerden, bir şeyler bulmayı seçmiş. Şimdi sen kalk, her şeyden elini ayağını çekip sadece Tanrı'yı arayıp bulmayı ümit eden böyle bir adamın sözünü dünyevi arzularına vasıta eyle. Olmaz, olamaz...    

Ben yine Franz Kafka'nın "Arayan bulamaz, ama aramayan bulunacaktır." sözünü dünya gerçeklerine daha uygun bulurum. Aşk mesela, dünyayı dolaşsan bulamazsın aradığın kişiyi, ama hiç beklemediğin öyle bir an gelir ki o gelir bulur seni... 

19 Ağustos 2020 Çarşamba

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 52

Evet, Ağaç Ev Sohbetlerinde bir yılımızı devirdik. Bu konuda en büyük teşekkürü Deeptone hak ediyor. Fikir Taha ve Edischar'a aitti, onları da böyle güzel bir etkinliğe start vermeleri bakımından kutlarım. Daha sonra İrem Can ve Kedi Mırıltısı yaptıkları moderatörlük göreviyle sohbetlerimize önemli katkılarda bulundular. Pek çok konu tartıştık, pek çok şey öğrendik bu sohbetlerden. Bazen güncel olaylara değindik bazen derin felsefi konularda ahkam kestik. Ve ben, gururla ifade edeyim ki, hiç bir sohbeti kaçırmadım, her hafta yeni konuyu dört gözle beklerken üç beş kez de haftanın konusunu belirledim. Ağaç Ev Sohbetlerinin uzun yıllar devam etmesini ve kendini geliştirmesini arzu ediyorum. Adını andığım ya da anmadığım, sohbetlerimize destek veren bütün arkadaşlara sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. 

Gelelim bu haftaki konumuza; Yine Deeptone'dan geliyor bu haftanın soruları. Her zaman olduğu gibi, yine ilginç ve düşünmeye zorlayan sorular. İşte, konumuz:

"Çok kişi, TV ve İnternet'te fazla miktarda şiddet olduğunu düşünüyor ve şiddetin miktarı ve türünü kontrol etmek için yasalar olması gerektiğini düşünüyor. Bu tür yasalar gerekli midir? Ne kadar kontrol olmalıdır?"


TV ve İnternet ortamında aşırı miktarda şiddet unsurunun olduğu fikrine katılıyorum ancak bunu yasalarla kontrol altına alınabileceğini tahmin etmiyorum. Çünkü yasalardan kasıt, yasak getirilmesi olacağı için (ya da ilk akla gelen tedbirin yasaklamak olacağından) böyle bir kararın yanında olmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü, yasağın her türlüsüne karşı bir insanım. Yasak, özgürlüğü kısıtlayıcı, cezbedici ve kontrol altında tutulması zor bir önlemdir.

Peki, bırakalım isteyen istediğini yapsın mı? Elbette, hayır. Bazı düzenlemeler illa ki yapılabilir. Konumuz şiddet olduğuna göre, bu tür yayınlardan en fazla etkilenen kişilerin çocuk ve ergen yaştaki insanlar olduğunu söylemek için pedagog ya da psikolog olmak gerekmez. O halde şiddet içeren yayınlardan çocuk ve ergenleri korumak için neler yapabiliriz, ona bakmak lazım.

Öncelikle TV'yi ele alırsak, şiddet içeren yayınları geç saate almak faydalı olacaktır. Diğer taraftan ailelere büyük sorumluluk düşmektedir. Burada şiddetin ne olduğu ve şiddetin miktarı ne olmalıdır soruları akla geliyor tabii. 

Şiddet: Bir kişi veya gruba yönelik; mağdurun bedensel bütünlüğüne, mallarına veya simgesel ve kültürel değerlerine zarar verecek şekilde her türlü davranıştır. Mala zarar verme, yakma, cinayet, yaralama, dayak, tecavüz, rehin alma gibi fiziksel saldırılar, tehdit, küfür, ayrımcılık, hakaret gibi duygusal baskı altına alan bireysel eylemler, sistem tarafından uygulanan savaş, terör, ve işgaller şiddet örnekleridir.

Şiddetin bu tarifine göre, TV ve İnternet'ten önce meclisi kapatarak ve siyaset adamlarımızın ağızlarını bantlamak suretiyle başlayabiliriz mesela işe. Demek istediğim, kolay iş değildir şiddeti kontrol altına almak. İzlediğiniz hemen her filmde, hemen her kitapta yukarıda sayılan şiddet unsurlarını az ya da çok bulmak mümkün. 

Belki, şiddet içermeyen ve topluma fayda sağlayan, kültürel ve bilgilendirici programları teşvik ederek bu tür yayınların sayısını arttırmak akla gelebilir. Ancak, hangi program topluma faydalıdır sorusuna bile ortak cevap veremediğimiz ülkemizde bu da çözüm olamayacaktır. 

TV'deki filmlerde sigara ve içkinin perdelenmesi ne kadar absürd geliyor bana. Çocuklar dumanı görüyor, sigarayı hayal ediyor. Neyin şiddet neyin şiddet olmadığına karar veren  RTÜK, belli bir siyasi görüşün kontrolünde olduğu için bilimsellikten uzak bir kurum. 

Açıkçası bu hafta cevabı olmayan bir soru sormuş Deep. Sayfalar dolusu yazılabilir bu konuda ama somut bir netice almak imkansız görünüyor. İnternet, şiddet içeren öğeleri bakımından kontrol edilmesi daha da zor bir araç. Sanırım yine çözüm, çıkarılacak yasakçı yasalarda değil yukarıda belirttiğim gibi ailelerin çocuklarını yönlendirmesinden geçiyor.  

11 Ağustos 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 51

Ağaç Ev Sohbetleri 51. hafta konusu Dilhun'dan. Her zaman olduğu gibi bu haftaki konu yine ilginç bir sohbete kapı aralıyor. Hemen sorulara geçelim:

10 yıl öncesine baktığında iyi ki dediğin anların neydi? 10 yıl ileriye gitseydin bu anları tekrar yaşamak ister miydin?


Yirmi yaşında birisi için on yıl, hayli uzun bir süre olup hayatında on yıl geriye gittiğinde çocukluğunu görür. Fakat benim gibi "biraz" daha ileri yaşa gelmiş insanların yaşamında, on yıllık zaman dilimi, genellikle gençler kadar büyük farklılıklar içermez. Genellikle diyorum fakat bu, benim için geçerli olan bir durum değil. 

Beni tanıyanlar bilir. En hazzetmediğim sözcüklerden biridir "keşke". "İyi ki", "keşke" nin olumlu tarafı sanırım. Bu bile, beni "keşke" sözcüğüne sempatiyle bakmama yeterli olamıyor. Çünkü, yaşanmış bir olayın ister iyi ister kötü olsun, defteri dürülmüştür. Bir daha geriye dönüş yoktur. "İyi ki" dediğimiz anlar ve anılar, dudağımızın kenarında bıraktığı buruk ve mutlu bir gülümseme dışında bize hiçbir fayda sağlamaz. Bu yüzden, benim bütün "iyi ki" lerim on yıl öncesinde yaşanmış ve bitmiştir. O anları yeniden yaşamak gibi bir arzu ya da bir özlem hissetmiyorum.

Evet, on yıl önce aşırı yoğun bir iş hayatım vardı. Çok güzel günlerim oldu bu yoğunluğun içinde. Çocuklarımın ikisi de o dönemde üniversiteye gittiği için onlara karşı sorumluluğum devam ediyordu. Şimdi hem oğlum hem de kızım güzel birer meslek sahibi oldu. Eşimle birlikte emekliye ayrıldık. Ufak tefek bazı işlerimiz oluyor yine de, oyalanmak için. O dönem yazıp okuyamıyordum istediğim kadar. Şimdi ise hem okuyor hem yazabiliyorum. Blog okuyup yazmak ise olmazsa olmazım oldu. 

Bu güzel konu hakkında sizler de düşüncelerinizi paylaşabilir, sohbetimize katılabilirsiniz.

5 Ağustos 2020 Çarşamba

KORONA AŞKA BENZER

Ne alaka demeyin, o kadar çok ortak özelliği var ki! Bakın şimdi;

* Aşk aynı Korona gibi insanı hasta eder, bazen öldürür de!


Yapılan bilimsel araştırmalara göre aşk bir saplantı bozukluğudur. Aşka yakalanan kişinin serotonin seviyesi % 40 oranında düşer, bu da gerçeği değerlendirme duygusunu yok eder, mutlu ve canlı hissetmesine engel olur, cinselliği, iştahı ve uykuyu olumsuz etkiler. Aşk kalpte değil, beyinde oluşan bir hastalıktır. Dopamin adı verilen beyin maddesini de değişime uğratır ve insanı şizofreniye kadar götürür. Bazen intihara varan sonuçlar doğurur, aşk cinayetlerini saymıyorum bile. Korona virüse yakalanan ve hatta yakalanmaktan aşırı derecede korkan insanlar da benzer belirtiler ve sonuçlar görülür.

* Aşkın aynı Korona gibi kime, nasıl ve nerede bulaşacağı belli olmaz!


Aşk zengin-fakir, ırk, din ve yaşanılan coğrafya ayırt etmeksizin herkesin kapısını çalabilir. Korona da öyle. İster sokaktaki konteynerden çöp toplayan delikanlı, ister İngiltere veliaht prensi, aşık da olabilirler, Korona'ya da yakalanabilirler. Aşk ve Korona ne kadar tedbir alırsan al, kapıyı çalınca ev sahibine sormadan içeri dalar. Tek farkı biri beyne yerleşir, diğeri ciğerlere. Her yerde sizinle buluşabilir ikisi de; bir hastane kapısında, asansörde, bir arkadaş ziyaretinde, plajda ya da alışveriş merkezinde...

*Aşk'a ve Korona'ya karşı etkili bir tedavi ya da korunma tedbiri henüz bulunamamıştır!  


Ne yaparsanız yapın onlar gelir sizi bulur. Eğer bağışıklık sisteminiz kuvvetliyse çabuk atlatabilirsiniz. Gerekli sabrı gösterir, hayatta kalabilirseniz bir süre sonra her ikisi de peşinizi bırakır. Yine bilimsel araştırmalar en hararetli aşkın üç yıl sonra sevgiye dönüştüğünü göstermiştir. Korona da eğer dayanma gücünüz varsa belli bir süre sonra sizi terk eder. Ancak her ikisinin de bir süre sonra sizi yeniden ziyaret etmeyeceklerine dair kimse garanti veremez.

 *Aşk ve Korona dünyanın güzelliklerini keşfetmemizi sağlar. 


Aşk'ın en güzel yanıdır bu, hayaller kurarsınız. Aynı Korona'da olduğu gibi. Dersiniz ki, bundan sonra her şey daha güzel olacak. Ne kadar yanıldığınızı aşk bitince ve Korona gidince anlarsınız. Dünya eskisi gibi dönmeye devam eder. 

 *Aşk, bazen Korona gibi yakalanması zor olan bir şeydir. 


Aşkı matah bir şey zannedip peşinden koşarsınız ama o sizden hep kaçar. Siz kovaladıkça kaçar sizden aşk, bazen. Aynı Korona gibi. Şaşırır kalırsınız insanlara. AVM'ler hınca hınç doludur, plajlarda iğne atsan yere düşmez, insanlar iç içe. Pek çok insan büyük mücadele verir Korona'ya kavuşmak için. Ne maske takarlar, ne sosyal mesafeye dikkat ederler. Öyle yağma yok, Korona siz istediniz diye açmaz kollarını. Hijyene, sosyal mesafeye dikkat etmeyeni, maske takmayanı, birbirinin içine gireni bırakır, gider Kanada'nın yakışıklı başbakanını bulur. 

3 Ağustos 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 50

Ağaç Ev Sohbetleri'nde bir yılı devirmeye çok az kaldı. Taha Akkurt ve Edischar tarafından başlatılan, daha sonra Deeptone ve İrem Can 'ın destek verdiği ve son zamanlarda Kedi Mırıltısı'nın moderatörlüğünü üstlendiği güzide sohbet platformumuza en çok emeği geçen kişilerden biri olan Deeptone, bu haftanın konusunu benden istedi. Hem ona, hem de sohbete destek veren bütün blog arkadaşlarımıza teşekkür ederim. 

Bildiğiniz üzere sanal dünya insanı yalnızlaştırıyor, eski dostluklar ve komşuluklar gerilerde kaldı. Şimdi sayısal olarak çok ama nitelik bakımından az sayıda arkadaşımız var çoğumuzun. Herkes yeni tanıştığı birine şüpheyle bakıyor, güvensizlik had safhada. Bunun pek çok sebebi var elbette ama bu yaz sıcağında öyle fazla ağır konulara girip sizleri sıkmak niyetinde değilim.
Sorum şu;


"Yeni tanıştığınız biriyle gerçek bir arkadaşlık kurabilmek için aradığınız üç temel kriter nedir?"  


Ve işte bu konuda benim düşüncelerim:

1. Dış Görünüş: Kendimi bildim bileli söylenen bir söz var. "İnsanın dış güzelliği önemli değil, önemli olan iç güzelliği!" Evet, dış görünüş yanıltıcı olabilir belki ama bir insanın içini anlayabilmek çok daha zor, hatta imkansızdır. Diğer taraftan güzellik göreceli bir kavramdır. Zaten benim asıl bahsettiğim konu standart fiziksel bir güzellik de değil. Ben bir bakışta ya da iki laf ettikten sonra karşımdaki kişiye notumu veririm. Güzellik denen şey çoğu zaman bir maskedir. O maskenin altından bakarım insana. Konuşması, oturup kalkması, giyim kuşamı, alçak gönüllülüğü, kültür seviyesi, hayat görüşü, espri anlayışı ve bunun gibi pek çok özellik dışına yansır insanın. Değerlendirmem sonucunda tamam derim bazen, bu adam/kadın kafama göre. İlk sınavı geçmiştir gözümde. 

2. Samimiyet/İçtenlik: "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol." Mevlana'ya atfedilen ama gerçekte ona ait olmayan bir deyiş. Kime ait olduğuna dair tartışmalar süredursun, bu benim çok değer verdiğim bir söz. Kendini başka türlü göstermeye çalışan, ortama göre şekilden şekile giren, yüze gülüp arkadan laf eden, yalan söylemeyi huy haline getiren insanlardan uzak dururum. Bu yüzden ikinci kriterim samimiyet, dürüstlüktür.

3. Bilgelik: Arkadaş olarak kabul edeceğim kişi, bana mutlaka yeni bir şeyler öğretmeli, ufkumu genişletmelidir. Bilgelik deyince ak sakallı, tecrübeli yaşlılar gelmesin aklınıza. Her yaşın her milletin insanı benim için birer bilgi kaynağıdır. Gerekmesi durumunda onlardan alacağım fikirler benim kararlarımda etkili olur. Hayatı sadece eğlence ve şamatadan ibaret gören ya da bir kişiye, bir görüşe, bir inanca körü körüne bağlı insanlar arkadaşım olamaz. 

Evet benim gerçek arkadaşta aradığım temel kriterler böyle. Sizlerin arkadaş seçiminde aradığınız kriterler nelerdir? Sohbete katılacak arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim.     

28 Temmuz 2020 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 49

Ağaç Ev Sohbetlerinin 49. bölümünün konusu yine sevgili Deeptone tarafından belirlenmiş. Şiddet içeren bir konu olmasına rağmen arkadaşımız yine konuyu tatlıya bağlamış, Zeus Dedesine selam çakmayı ihmal etmeden esprili bir yazı yazmış. Sohbet konusu şu:

Kurban Bayramı anılarınız var mı?


Olanları da silmek istiyorum desem, çok mu tepki alırım acaba. Çağımızda hayvanların törenle Tanrıya kurban edilmesi bana son derece aykırı geliyor. Eskiden sokaklar kan gölüne döner, her evin eli bıçak tutan erkekleri kasap kesilirdi. Hoş, şimdi yine aynı işi yapmak üzere belediyeler tarafından özel mezbahalar kuruluyor. Hatta Alo Kurban hatlarına para yatırıp itinayla toplu katliama devam ediliyor. 

Eşimle evliliğimizin ilk yıllarında, kurban kesme fikri konusunda epey ayrı düşmüştük. Görev icabı İzmir'de bulunduğumuz bir dönemdi. Yıllar sonra ilk kez onu kıramamış, kurbanlık almak üzere Üçkuyular'da kurulan hayvan pazarına gitmiştik. Büyük bir pazardı, epey dolaşmıştık. Sonunda uzaktan gördüğü güzel bir koçu gözüne kestirdi. İstemeye istemeye hayvanı alıp bir kasaba kestirecek, etini fakir fukaraya dağıtacaktık. Fakat o an inanılmaz bir şey oldu. Eşimin koçu işaret etmesiyle birlikte hayvan sürünün arasından sıyrılıp yanımıza geldi. Eşime öyle bir baktı ki dayanamadım. Görüyor musun dedim zavallı hayvan nasıl bakıyor, adeta canının bağışlanması için yalvarıyor sana. Şimdi sen onu alıp boğazını kestireceksin. Bir yerde, onun hayatını sadece kendi kararınla sonlandıracaksın. Buna sakın beni karıştırma. Kara gözlü akça pakça koç eşime melül melül bakmaya devam ediyordu. Şimdi sen nasıl kıyacaksın bu zavallı hayvana, dedim. 

O gün hayvan pazarından eli boş döndük. Ben son derece mutlu, eşim huzurluydu. Ve bu olaydan sonra kurban kesme olayı aramızda tartışma konusu olmaktan çıktı. Kurban bedeliyle eşimin okulundaki fakir öğrencilere dağıtmak üzere bazı yıllar gocuk aldık, bazen tanıdığımız yoksul insanlara nakdi yardımda bulunduk, bazen de güvendiğimiz kurumlara bağış yaptık. 

Hayvanları kurban etme fikrine karşı olduğum için bunu törensel bir faaliyet konusu yapmak üstelik bir de bayramını kutlamak çok acı geliyor bana. Genellikle kurban bayramı günlerini bir tatil olarak değerlendirir ve kesim yapılan ortamlardan uzaklaşırım.  

İslam ve Musevi inancına sahip olanlar Tanrı'nın kendilerine verdikleri yaşamın diyeti olarak kurban keserler. Oysa Hristiyanlık inancında bu durum farklıdır;  günaha batmış tüm insanlık için İsa'nın, kendisini kurban ettiğine inanılmaktadır. İncil'de İsa'nın on iki öğrencisiyle birlikte "Fısıh Bayramı" nedeniyle yedikleri yemek (Leonardo da Vinci'nin "Son Akşam Yemeği" adlı tablosunda canlandırılan) kurban konusuyla ilişkilendirilmektedir. Nitekim bir tür kurtuluş bayramı olarak değerlendirilen bu törende yenilen ekmek, İsa'nın etini (bedenini), şarap ise kanını simgeleyen bir rütüelin temelini oluşturmaktadır. Bu yüzden şans eseri Hristiyanlık dininde kurban kesme olayı yer almamıştır.

25 Temmuz 2020 Cumartesi

YENİ BİR ROMAN ÇEVİRİSİ

"Masum Bir Adamın İtirafları" adındaki ilk roman çevirimi yaparken büyük zevk almış ve bu işi devam ettirmek konusunda kararımı vermiştim. Türkçe'ye çevrilmemiş birçok eser arasından ikinci çevirim için bu kez göz hastalıkları uzmanı Amerikalı bir doktor olan Steven E. Wilson'u seçtim. Roman, kurgusal olarak Ermeni bir ailenin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını konu ediyor. 

Aslında tehlikeli bir konu. Fakat ben olayı özellikle farklı bir bakış açısından görmek istedim. Ermeni diasporası ve pek çok ülke yaşanan trajediyi soykırım olarak nitelerken devletimizin resmi görüşü, bunun aksini savunuyor ve yapılan eylemi tehcir olarak tanımlıyor. 

Soykırım: Siyasal, ulusal, ırksal ya da dinsel bir nedenle azınlık durumundaki bir insan topluluğunu soyca yok etmeyi amaçlayan toplu öldürme eylemi.

Tehcir: Göçe zorlama, göç ettirme, göç etmesine yol açma, sürme

Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, siyasi kararların sonucunda en büyük acıları masum insanlar çekiyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ermeni vatandaşların maruz kaldığı büyük acıların benzerleri çok. Ailesi bir Girit göçmeni olan benim ve Selanik göçmeni olan eşimin ataları da benzer sıkıntılar yaşamışlar. Onlar da mübadele denilen değişim sürecinde topraklarını terk etmek zorunda kalmışlar ve her şeylerini bırakıp yollara dökülmüşler. Hastalık, açlık, sefaletle mücadele etmişler. Bir çoğu uzun göç yollarında can vermiş, çetelerin saldırılarına uğramışlar. Aynıları Türkiye'den Yunanistan'a göç eden aileler için de geçerli. Sağ kalanlar yeni vatan topraklarında gavur diye dışlanmışlar, yoksulluk çekmişler. Bu tür büyük felakete uğrayanların hiçbirini birbirinden ayırmadım, ayırmam. En son Suriye'de ABD'nin işgal ve sömürü politikası gereği milyonlarca insanın evlerini terk etmesiyle sonuçlanan olaylar ortadayken yapılan işlemin adına soykırım ya da tehcir demenin ne anlamı olabilir. 

"Anadolu'nun Hayaletleri" kitabının tamamını henüz okumadım. İlk kitabımda olduğu gibi birkaç bölüm ileriden giderek çevirmeyi düşünüyorum. Yazarın bu üçüncü kitabı. 1996 yılında bir konferans sebebiyle bulunduğu Kudüs'te, eşiyle birlikte şehir turu atarken uğradığı Ermeni mahallesinde, darağacına asılmış bir grup Ermeni erkeği gösteren fotoğrafın altında büyük harflerle yazılı "Ermeni Soykırımını Unutma" yazısını gördükten sonra konuyu araştırmaya karar vermiş. Halep, Anadolu ve Orta Doğu'da pek çok bölgede birçok yeri gezip olaylara tanıklık etmiş birçok insanla görüşmüş, on iki yıl boyunca konuya ilişkin düzinelerce kitap okumuş. Elde ettiği bütün bu bilgilerden Uzak Doğu ülkelerine yaptığı uzun uçak seyahatleri esnasında yazmış bu kitabı. Romanın yanlı yazılmasının hiçbir önemi yok benim için. Önemli olan başkalarının olaylara bakış açısını öğrenmek. Sanırım düşünen insanlar böyle davranmak zorunda.

Konuya ilgi gösteren okurlara şimdiden teşekkür eder, yorumlarınızı beklerim.