KATEGORİLER

13 Aralık 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 121

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Duygu'nun Mekânı / Duygu Emanet belirledi. Güçlü kalemiyle yazdığı fantastik romanlarıyla okurlarının beğenisini kazanan arkadaşımız bu kez bizlere okuduğumuz roman ve filmlerin kurguları ve senaryoları üzerinde değişiklik yapma yetkisini verirken ilginç sorular sormuş. Haftanın konusu şöyle:

"Elinizde olsa kitap, film, anime, dizi, vs. herhangi birinin finalini ya da belli bir bölümünü değiştirmek ister miydiniz? Nedenleriyle birlikte nasıl bir değişiklik yapmak istediğinizi yazınız."

Okuduğu kitapların ya da izlediği filmlerin bir bölümünü değiştirmeyi aklından geçirenlerin hayal dünyaları hayli geniş olmalı. Hayal kurmak konusunda pek iyi sayılmam. Ama varsayalım, telif meselesini çözüp bildiğim bir eser üzerinde kurgusal bir değişiklik yapma yetkisi geçti elime. Kullanır mıydım bu gücümü? Yavaş yavaş tuhaf duygular sarıyor bedenimi. Düşünüyorum, olaylar, karakterler, hayal ürünü de olsa yapacağım değişikliklerle onların kaderlerine müdahale etmiş olmayacak mıyım? Sanal, manal ne fark eder. Sözgelimi o alemdeki kader de sanal. Sanal karakterlerin sanal kaderlerini değiştirmeye hakkımız var mı?  

Hayır, şaka yapmıyorum. Yazar dediğin Tanrı gibidir. Öyle değil mi? Öyküleri, romanları ve senaryoları üreten yazar, eserinin içindeki olayları ve karakterleri bizzat kendisi yaratır, yoktan var eder, varken de yok eder. Ol der olur, bu kadar basit. Bütün yazarlar bir bakıma sanal birer Tanrı rolüne soyunurlar. Elbette farkında olmazlar bu değişimin. Biraz düşünürseniz, edebiyat dünyasının çok Tanrılı bir sistemi vardır. Bu sistem dahilinde yer alan yazar Tanrılar Yüksek İstişare Konseyinin ilk toplantısında önemli hususlardan biri "telif" başlığı altında ele alınmıştır. Buna göre yazar Tanrılar, yarattıkları edebi alemin ve içinde yer alan canlı cansız her türlü nesnenin sahibidir. Kurdukları düzen ne maksatla olursa olsun bir başka Tanrı yazar tarafından kopyalanamaz, düzeltilemez, değiştirilemez. 

Büyük toplantının sonuna doğru beklenmeyen bir şey olmuş, gerçek Tanrı kendini göstermişti. Salonun çatısı açılmış, mavi bulutlar arasında, ağzından alevler saçarak konuşuyordu. "Ey kendini Tanrı sanan miskin yazarlar! Hele durun bakalım, size bu ilhamı veren kim? İçinde yaşadığınız gerçek evrende size göstermeseydim güneşi, söyleyin bana, ne işe yarardı o velfecri okuyan gözleriniz?" Bütün yazarlar ağızlarını açmış, hepsi Tanrı'nın bu sözlerini duyunca dona kalmıştı. Bir yandan da hak veriyorlardı ona. Öyle ya kurdukları en uçuk hayallerde bile Tanrı'nın payı, alnı terlememiş olsa bile fikirsel bir emeği vardı. Yüksek İstişare Konseyi Başkanı, saygıyla başını eğip sağ elini Tanrı'ya doğru uzatırken "Tanrı haklı," dedi, yanındakilere. "Onu da aramıza almalıyız. Başka çıkar yolumuz yok. Hiçbirimiz altından kalkamayız bu külfetin. İyisi mi başkanlığı ona devredelim. Kendisi durumumuzu görsün, elini vicdanına koyup bizden ona göre telif hakkı istesin."

Gök gürültüsüne benzer bir patırtı koptu. Salon parlak bir ışıkla aydınlanırken yazarlar korkudan birbirlerine sokuldular. İlâhi bir ses deldi sessizliği. Tanrı konuştu: "Bre cühelâ ordusu. Hepiniz okumuş yazar olmuşsunuz ama kafanızda kuş kadar beyin yok. Beni uyduruk konseyinize başkan yapıp aklınız sıra durumu kurtaracağınızı mı sandınız?" Büyük salonda hazır bulunan bütün edebi erkân zangır zungur titrerken hep bir ağızdan yalvarıyordu. "Estağfurullah, ya Rabbimiz! Estağfurullah!"  Tanrı, öfkeyle meclise seslendi, gür sesi ortalığı inletmişti. "Neyiniz var, bana telif ödemek cüretinde bulunuyorsunuz? Haddinizi bilin! Sizden bir şey istemiyorum. Sadece birbirinize saygı gösterin yeter. Işık olun bütün insanlara, paylaşın bildiklerinizi, örnek olun, önder olun halkınıza... Hepsi bu kadar."

O toplantıda ben de vardım. Yok, davetli olarak değil, o zamanlar küçük bir çocuktum daha. Hatta gerçek miydi, rüya mıydı tam olarak hatırlamıyorum. Aradan epey zaman geçti tabii. Yazarların arasına sızmış, bir pundunu bulup kapının arkasına saklanmıştım. Bütün konuşmaları dinlemiştim o zaman, hiç sesimi çıkarmadan. Hâlâ tüylerim diken diken olur o anları düşündüğümde. Bu yüzden roman olsun, film olsun hiçbir eserin kurgusunu değiştirmeyi aklımın ucundan bile geçirmem. Sanki, bilmem ki nasıl söylesem, sanki kadere müdahale etmişim gibi gelir bana. Korkarım tabii bu durumlardan. Siz de şahit olduğum o olayı birebir yaşasaydınız hak verirdiniz bana. Fakat, türü gereği içinde gerçeküstü karakter ve olaylar barındıran masal, mitoloji ve fantastik öyküler dışında kurgularda karşıma çıkacak bütün absürd olaylara el atmak, onları mantık çerçevesinin içine almak isterim. Amacım bütün taşların yerli yerine oturması ki Tanrıların buna ses çıkartacağını pek sanmıyorum.  

8 Aralık 2021 Çarşamba

MOMENTOS - MAVİ YALAN


Mutluluk nedir Abidin, bana çizebilir misin resmini? Abidin, Nazım'ın bu isteğini şarta bağlamış şiirinde. Değil sözcükler, şiirlerin en dokunaklısı bile kifayetsiz kalır mutluluğu anlatmak için. Dün sabah (gecelerim hayli uzun olduğu için sabahlarım biraz geç olur benim) yatağımdan kalkar kalkmaz heyecan içinde geçtim bilgisayarımın başına. Momentos'un mesajını gördüm. Kıymetli blogdaşım, seçtiği bir yazımı seslendirmiş Podcast kanalında. Beni ne kadar mutlu ettiğini sözcüklere sığdırmam mümkün değil.

Mavi Yalan, beş yıl önce kaleme aldığım, isyankâr, hayatın acımasızlığını sorgulayan bir yazıydı. Taktım kulaklığımı, Momentos'un sesine kulak verdim. Yazının bir yerinde Uğur'un ve Deniz'in adı geçiyordu. Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra fikirleriyle herkesi kendine hayran bırakan değerli bir düşünce adamı, mesleğine kendini adamış bir gazeteciydi Uğur Mumcu. Momentos'u dinlerken müthiş bir duygu seline kapıldım. Duygusallığımın bir nedeni onun kahpece katledildiği meş'ûm günü bir kez daha hatırlamış olmamdı muhtemelen. Bir diğer neden, bozuk dünya düzeni, adaletsizliğe karşı isyanım. Ve elbette yazımın Momentos tarafından seslendirilmeye lâyık görülmesinin verdiği gurur ve bunun getirdiği mutluluk.

Her insan gibi ben de kendimle gurur duyduğum birçok an, birçok olayla karşılaştım hayatımın değişik dönemlerinde. Bunların hiçbiri, yazımın sevgili Momentos tarafından seslendirilmesinden duyduğum gururu, mutluluğu yaşatmamıştı bana. Çünkü onların hepsi yapmam, başarmam gereken şeylerdi. Yaşamın getirdiği birer zorunluğun sonucuydu. Bu kez farklıydı, tamamen kendi isteğimle, tamamen kendime ait bir şey üretmiş ve bir şey vermeden bir şey beklemeden ürettiğim o şey başka birisi tarafından beğenilmiş, kullanılmaya, paylaşılmaya değer bulunmuştu.

Bana bu heyecanı, bu gururu, bu mutluluğu yaşatan sevgili Momentos'a teşekkür ediyorum bir kez daha. Güzel ses tonu ve diksiyonu ile yazıma can katmış. Daha önce sevgili Buraneros'un bir yazısını da seslendirmişti. Ne yalan söyleyeyim, Buraneros'un, kendine has, güzel üslûbuyla duygularını dile getirdiği teşekkür yazısını okurken, olayı biraz abarttığını düşünmüştüm. Ne kadar yanılmışım meğer, bu yüzden ona da bir özür borçluyum. Daha önce yaşamadığım, dışarıdan basit gibi görünen ama içine girdiğimde içimi pır pır titreten bambaşka bir duyguymuş bu. Mutluluk aramakla bulunmaz, ne zaman nerede karşımıza çıkacağını bilemeyiz, bazen hiç beklemediğimiz bir anda o gelir bulur bizi...  

Mavi Yalan başlıklı yazımın Momentos tarafından seslendirildiği  Podcast linkini aşağıya bırakıyorum.  

https://open.spotify.com/episode/6Ux0piWHKczuFgqfExtVm3               

6 Aralık 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 120

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Manxcat / Kuyruksuz Kedi belirledi. 2021 yılını geride bırakmaya hazırlandığımız şu günlerde yeni yılı karşılayan farklı bir konu önermiş sevgili arkadaşımız. Sorulara baktığımda ilk anda bana kolaymış gibi gelseler de cevaplandırırken epey zorlanacağımı hissediyorum. Haftanın soruları şöyle:

"Bu yılbaşında 2022'ye değil de kendi seçtiğiniz bir yıla girme ve o yılı yeni baştan yaşama şansınız olsaydı hangi yılı seçerdiniz? Neden?"

 Pandemiye, ülkenin ekonomik çöküşüne rağmen içinde bulunduğumuz yıl sevindiğim ve üzüldüğüm günler yaşadım. Bu yılı seçmek istemezdim sanırım, o halde geçmişe doğru uzanmam gerekiyor. Yaşadığım yılların sayısına göre seçme şansımın pek çoğunuzdan fazla olduğunu düşünüyorum. Bu avantajlı durumuma rağmen itiraf etmeliyim ki, benim için yine de zor bir seçim.

Tamam, felsefe yapmamaya çalışacağım. Fakat, bana geçmişte yaşadığım bir yılı yeniden yaşama şansı verildiğini bildirseydi omzuma konan bir peri, başımı çevirip ona şu cevabı verirdim; "Şimdi seni gönderenin yanına gidiyorsun ve benim böyle bir şansı kullanmak istemediğimi söylüyorsun."  Çünkü geçmişe dönüp baktığımda en mutlu olduğum yıllarda bile beni az ya da çok üzecek bazı olayların yaşandığını hatırlıyorum. Ancak, emir daha büyük yerden gelmiş, soruyu cevaplamazsam olmaz. O zaman sizi epey gerilere götüreceğim, muhtemelen bir çoğunuz dünyaya henüz merhaba dememiştir o yıllarda. 

Evet, sene 1987. Tamı tamına altı ay önce evlenmişim. Huzurlu bir işim var. İşimi severek icra ediyorum. Mesleğimin ilk yıllarında olmama rağmen yılbaşında aldığım zamla birlikte bana verilen maaş milletvekili maaşlarıyla yarışıyor. Cumartesi ve pazar günleri tatil. Karakaya'nın kara dağları bizim için cennet bahçesi. Eşim sayesinde, geçmiş yılların açığını kapatabilmek için vaktimin çoğunu kitap okuyarak geçiriyorum. Maaşımın küçük bir kısmını harcayıp geri kalan kısmını İsviçre Frangına çeviriyoruz. Pırıl pırıl bir gelecek hayali kuruyoruz. Şimdiki genç mühendislerin asgari ücretle A101 de kasiyer olarak  çalıştığını düşünürken kahroluyorum bu arada. Ama hakkını yemek istemem kimsenin. Duble yollarımız yoktu o zamanlar! Olsaydı belki de daha güzel geçerdi yılımız! 

Eşim ilk çocuğumuza hamile. Onun heyecanı yeter zaten mutlu olmamıza. Ne var ki, yıl kötü başlıyor. Diyarbakır'dan dönüyoruz, eşim, kayınvalidemle birlikte. Yağmurlu bir kış günü... Ergani'ye iyice yaklaşmışız, yol karanlık, iri damlalar tüm şiddetiyle ön camı dövüyor. Karşıdan canavar gibi üzerime gelen kamyonlar yanımızdan geçtikten sonra derin bir oh çekiyorum, bu kez de atlattım diye. Acemiliğimin de payı var bu ürkeklikte. Bazen yoldan çıkıp bankete düşüyorum, yoğun bir sis kaplamış her yanı. Bir anda bir çarpma sesi, büyük bir gürültü... Kaputun üzerinde koyun başları... Farlar kırılmış, iyice kararıyor önüm. Elinde taşıdığı bir çift silâhı üzerimize çevirip gözümüze doğru fener tutan bir köylü beliriyor kapımda. Arabanın içinde panik zirvede. Kayınvalidem kıyameti koparıyor. Pencereyi açıyorum, sağanak tüm şiddetiyle devam ediyor. Kürtçe bir şeyler anlatıyor. Sürünün sahibi olmalı. Kayınvalidem adama, "Kızım çocuğunu düşürecek, sen ne diyorsun?" diye bağırıyor. Adam zor kurtuluyor kayınvalidemin elinden, muhtemelen onun söylediklerini de anlamıyor zaten. Kıpırdayacak halimiz yok. Araba yürüyecek gibi, ama farlar yanmıyor. Adam çekip gitmiş, bu iyi ama ne yapacağız biz şimdi? Bu havada, bu gecenin kör vaktinde kimi bulasın ki yardım isteyesin. Tek umudum baraja dönmek üzere yola çıkmış müteahhit İtalyanların bir aracı, o da çok zor. Bu hava şartlarında yola çıkmak akla zarar. Ya karayolunda sürü gezdirenin aklına ne demeli? Cep telefonu icat edilmemiş daha. Şimdi aman ne kolaylık, ne konfor... Neyse bir ışık görüyorum ta uzaklardan, üzerimize doğru geliyor. Yolun ortasındayız zaten. Şanslıyım, elektromekanik işlerini üstlenen İsviçreli BBC'nin (Brown Boveri) aracı bu. Durduruyorum hemen. Konuşup anlaşıyoruz, onlar önde ben arkada, araçlarının ışığını takip edeceğiz. Ergani'ye kadar yaklaşık on beş kilometre gidiyoruz bu şekilde zor bela. Daha sonra aracı bir benzin istasyonuna çekip taksiyle dönüyoruz baraja, sıcak evimize. Yağmur tüm şiddetiyle devam ediyor hâlâ. 

Her şeye rağmen şanslıyız. Eşimin ve bebeğin sağlık durumu iyi. O akşam arabayı bulmuşlar istasyonda, başında silahlı adamlar nöbet tutuyormuş. Şoför gidip alıyor zabıt tutulduktan sonra. Dava açıyorlar bana. Yedi koyun telef olmuş, hem de hepsi gebe. Yersen. Aksini nasıl ispatlayabilirsin ki, bırakıp kaçmışsın. Hakim diyor, adam ne isterse ödeyeceksin, her biri elli binden üç yüz elli bin. Yok diyorum, hatalı olan ben değilim, avukat tutacağım. Ergani'deki tek avukatı tutuyor, yirmi beş bin veriyorum. Dava sonunda yirmi beş bin daha. Böyle avukat görmedim. O güne kadar hiç avukatlık işim de olmamıştı ya, ama sonrasında da görmedim böylesini. Adam her duruşmada bana mektup yazıyor, duruşmanın seyri hakkında bilgi veriyor. Sonunda kazanıyorum davayı, mahkeme masrafı bile ödemeden. Hemen gidiyor, avukatın bakiye ücretini verip teşekkür ediyorum. 

Neyse ki sonu iyi bitmişti bu serüvenin. Sonra Mayıs ayının sonuna doğru yaşanabilecek en güzel olaylardan birini yaşadık. Oğlum, Fırat gelmişti dünyaya. Maviş gözleri vardı. Mutluluğumuz kanatlandı. Ve o yılın sonuna kadar güzel geçti günlerimiz. O elim kazayı saymaz ve herhangi bir yılı yeniden yaşamak zorunda kalsaydım eğer, 1987 yılını seçerdim muhtemelen. Mesleğimi severek yapıyordum, sevgi dolu bir eş, insanca çalışma saatleri, tatminkâr bir maaş ve ilk çocuğumuzu kucaklayışımız... Tiyatro, sinema gibi etkinliklerden yoksun, şehir dediğin köyden farksız, sebzeleri görünce "biz bunları hayvana veririz" diyen eşim, anne baba evinden uzak yeni bir hayat, her şeye rağmen yine de güzel bir yıl olarak hatırlarım 1987 yılını.  

5 Aralık 2021 Pazar

Mrs. DALLOWAY - VIRGINIA WOOLF

Kitabın Adı: Mrs. Dalloway

Yazar: Virginia WOOLF

Çeviren: Tomris Uyar

Sayfa Sayısı: 192

Yayınevi: İletişim Yayınları 

Türü: Roman 

Virginia, kendimi yakın hissettiğim bir yazar. Onun bilinç akışı tekniğiyle yazdığı en tanınmış eseri olan Mrs. Dalloway romanını herhangi bir ön bilgim olmadan okumaya başladım. Dili, üslûbu ve tekniğini bilmeme rağmen zorlandığımı itiraf etmek durumundayım. Bunun nedeni dilinin anlaşılmazlığı ya da konusunun sıkıcılığı değildi. Modern edebiyatın öncülerinden olan yazar, romanı klasik yönteminden tamamen sıyrılıp eserine şiirsel bir atmosfer ve flash back yöntemiyle filimsel bir zaman oluşturmuş eserinde. Yıllar önce izleyip hiçbir şey anlamadan salonu terk ettiğim, Virginia Woof'un hayatını anlatan "The Hours" filmi geldi aklıma. Bu filmi ikinci kez izlediğimde kafamda bir şeyler canlanmış ve yazarı anlamak hususunda biraz mesafe kaydettiğimi düşünmüştüm. Meğer işin henüz çok başındaymışım!

Mrs. Dalloway, sıradan bir roman değil. Yanılıp bir olay örgüsü aramaya kalkarsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Olayın baş karakteri Clarissa (Mrs. Dalloway) ellili yaşlarda, bir yaz günü akşamı malikanesinde Londra'nın seçkin konuklarına parti verecek yüksek sosyeteye dahil bir hanımefendi. Roman, Mrs. Dalloway'in evi süslemek için çiçek almak üzere sabah evden ayrılışından başlayıp gece partinin sona ermesiyle beraber konukların dağılmasına kadar geçen yaklaşık 12 saatlik bir zaman dilimini kapsıyor.     

"Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı."

Kitabı iyice sindirdikten sonra şu ilk giriş cümlesinin bile çok şey ifade ettiğinin farkına varıyorsunuz. Roman hakkında ne kadar yazılsa, ne kadar okunsa az geleceğini düşünüyorum. Yukarıda belirttiğim gibi yorucu, yer yer sinir bozucu, bazen karakterler arasında ilişki kurmakta zorlandığım bir roman oldu benim için. Bununla birlikte okuması bir o kadar zevkli. Devamlı bir şeyler kaçırdığınızı hissediyor, aradaki ilişkiyi bulmak için sayfaları geri çeviriyorsunuz. Kitabı bitirdiğimde kararımı vermiştim. Evet, bu kitabı derhal, hem de hiç ara vermeden bir kez daha okumalıyım demiştim kendime. Ama bundan önce yorumlara bakmak istedim. Önce ekşi sözlük, arkasından 1000 Kitap yorumlarını okudum. Birçok yorum yapılmış; bazı okurlar sıkıcı bulmuş, bazıları ise yere göğe sığdıramamış. Beni en çok ilgilendiren kitabın içeriği hakkında yapılan yorumlardı. Genellikle "spoiler" vermek pek hoş karşılanmaz romanlarda. Fakat bu durum Mrs. Dalloway için hiç de geçerli bir durum değil kanımca. Zira kitap hakkında okuduğunuz her yorum zihninizi açıyor, atladığınız detayları size hatırlatıyor. Çünkü romanın her cümlesi derin bir anlam taşıyor, bir insanın tek başına bu büyük işin altından kalkması zor. Bu bana yetti mi? Hayır. "Mrs. Dalloway" adında çok güzel bir de film çekilmiş 1997 yılında, romana bire bir sadık kalınmış üstelik. Oturup filmi izledim, roman bir kez daha taçlandı gözümde. 

Big Ben'in her vuruşu zamanı hatırlatıyor okura. Romana giren bütün karakterlerin kendine has özellikleri var. Sözgelimi I. Dünya savaşı kahramanı Septimus, en yakın arkadaşı yanı başında ölünce, kendini suçlu hissediyor ve aradan yıllar geçtikten sonra hayatı sorgulamaya başlıyor. Hayatı sorgulamak ruhsal dengesini yitirmesine yol açıyor ve bu dünyadan kurtulmak için kendini öldürmekte buluyor çareyi. Peter'de aşkın ölümsüzlüğünü görüyoruz. Clarissa karakterinde, yaşama dair korkuları, güvensizliği ve bunların sonucunda aşkı terk edip mantık evliliğine yönelişi ve pişmanlığı fark ediyoruz. Clarissa'yı özünden koparan eşi Mr. Dalloway, toplumsal statüyü gösteriyor bizlere. Septimus'un İtalyan asıllı eşi Lucrezia Smith ise bağlılığı temsil ediyor. Bütün bu karakterlerin adeta beyinlerine girerek geçmişten bugüne neler hissettiklerini öğreniyoruz. 

Mrs. Dalloway defalarca okunması gereken bir roman. Sayfa sayısı fazla değil. Fakat içinde bir dünya var. Psikoloji, felsefi çözümlemeler, savaşın izleri, yirminci yüzyılın başlarında İngiltere'nin sosyo-ekonomik ve kültürel durumu, aşk, cinsel tercih, karakter analizleri edebi bir dille aktarılıyor okura. Yazarın romanı son haline getirene kadar birkaç kez yeniden yazdığını biliyoruz, bu dev eser hakkında şunları söylemiş:

"Kimine göre zor, kimine göre kolay, kimine göre hiç bitmeyen, elinde okurken büyüyen, ne kadar zor anlaşılıyor ya da böyle kitap olur mu dedirten cinsten yazılarımın olduğunun farkındayım. Çoğu bilinç akışı tekniği ile yazılmış diyor, kitaplarımı yazan ben isem hayır diyorum, iç seslerin dışarıya yansıması en kolay açıklaması..."

Romanı anlatmak için bundan daha iyi bir ifade şekli beklemek yersiz. Her okur sayfaları çevirirken kendinden birer parça bulacaktır, bazı karakterleri kendisine oldukça yakın hissedecek. Yorumlarda çoğu okur kendini Septimus'un yerine koyuyor sözgelimi. Ben kendimi ve aklı başında benim gibi düşünen pek çok insanı Mrs. Dalloway olarak gördüm. Çünkü yaşadığımız dünyada topluma aldırmadan özümüze dönmek, gönlümüzün istediğini yapmak mümkün değil. Topluma uyduğumuz vakit konforlu bir hayat yaşadığımızı sanıyoruz ve güvende hissediyoruz kendimizi. Fakat ruhumuzu, özümüzü, arzularımızı kaybediyoruz bu tercihimizle. Toplumu boş verip dilediği gibi yaşamak isteyenler ise kendi iç dünyalarına, yalnızlıklarına gömülüyorlar ve bu durum onları deliliğe hatta intihara sürüklüyor. Bu nedenle Mrs. Dalloway bizden biri. Topluma kendini uydurmuş, dışarıdan rahat görünen ama huzursuz... 

Tomris Uyar çevirisi fena değil. Kötü çevirilerin olduğunu da öğrendim araştırmalarım sonucunda. Uyar'ın çevirisinde eleştirilen tek husus uzun cümleleri anlaşılması için onları kısaltarak değiştirmesi. Bu durum yazının orijinalliğini bozuyor diyenler var. Bir bakıma çevirmene hak verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira romanda okunması, verilmek istenenin kavranması zaten oldukça güç ve yorucu. Roman hakkındaki düşüncem son derece olumlu. İnsanın ayağını yerden kesecek güzellikte. Evet Virginia'nın diğer kitaplarında bu kadar zorlanmamıştım. Çektiğim zorluklara sonuna kadar değdi ve şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında en özel yerlerden birini aldı Mrs. Dalloway. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, kitap, normal bir roman gibi okunmamalı, her cümlesini ayrı ayrı düşünmeli. İlk kez Virginia ile tanışmak isteyen okur, önce bilinç akışı yöntemi hakkında bilgi edinmeli, sonra yazarı tanımalı ve bence roman hakkında bol bol yorum ve inceleme yazısı okumalı. Bir de linkini verdiğim filmi oldukça başarılı bulduğumu söylemek isterim.

30 Kasım 2021 Salı

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 119

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Kavanozdaki Beyin / Sessiz Gemi belirledi. Konumuz yine sanat üzerine. Bundan şahsen büyük mutluluk duydum. Fakat bu kez sanatçıdan ziyade birer sanat sever olarak sanata bakış açımız üzerine yoğunlaşacak tartışmalarımız. İşte haftanın konusu:

"Başka birinin ürettiği bir sanat eserini veya onun kopyasını neden satın alırız? Ona sahip olmaktaki amacımız nedir? Ünlü bir ressamın tablosunu neden alırız? Orijinaline paramız yetmediğinde kopyasını bile neden alırız?

Gerçek sanat, yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesidir. Kant'ın dediği gibi sanatın kendi dışında hiçbir amacı olamaz. El sanatları ve heykel dışında parayla satın alabileceğimiz sanat türlerinden ilk akla geleni resimdir. Resim sanatına ilgi duyup değerli tabloları koleksiyonlarına ekleyen sanat tutkunlarına büyük saygı duymakla birlikte söz konusu sanat eserlerini aynı zamanda bir yatırım aracı olarak görüp görmediklerinden emin değilim. Bir sanat eseri satın almak ona sahip olmaktır. Edebiyat, müzik, görsel sanatlar için bu anlamda bir satın almadan bahsedilemez. 

Resim, heykel gibi sanat eserlerini satın alıp evlerde, özel ya da kamusal iş yerlerinde sergilemek suretiyle mekânın havasını değiştirmek mümkün. Bu şekilde sanatkârı destekleyip onun yeni eserler üretmesine destek olabiliriz. Bir hastane duvarında ya da bir arkadaşımızın evinde gördüğümüz güzel bir tablo hoşumuza gider ve sanat eserlerinin sergilendiği bir ortamda bulunmaktan haz duyarız. Evimize gelen konuklarımızın beğenip satın aldığımız tablolara baktığında aynı güzel hislere sahip olacağını düşünüyorum. 

Resim ve heykel konusunda kendimi gerçek bir sanatsever olarak görmek iddiasında değilim doğrusu. Zira herhangi bir resim sergisini gezerken tablolara trene bakar gibi bakmak ya da evde orta ölçekli tanınmış sanatçılara ait birkaç yağlıboya tablo bulundurmak sanatseverlik değildir. Bu konu beni oldum olası rahatsız eder. Aslında tamamen belli bir sanat dalına ilgi duymakla alâkalı bir durum.  Resim sanatına ilgi duymak onu anlamaktan geçer. Resmi anlayabilmek için önce ressamı tanımak ve yaşadığı dönem hakkında bilgi edinmek zorundayız. Kullandığı teknikleri, tabloya hangi duygu ve düşünceleri aktardığını, verdiği mesajları çözmek gerekir. Nasıl ki iyi bir oenologue (şarap uzmanı) tattığı şarabın rengine, kokusuna, tadına ve kıvamına göre onun hangi bağdan hasat edildiğini, hasat yılını, üzümün cinsini, içerdiği aromaları anlayabiliyorsa, resimle ilgilenen bir sanatsever de benzer şekilde tabloya baktığında ressamın hangi akımı benimsediğini, tablonun hangi dönemde yapıldığını görebilmeli, sanatçının uyguladığı tekniklerden tutun da tabloyu tuvale aktarırken duygu ve düşüncelerinin ne olduğuna kadar pek çok konuda bilgi sahibi olmalı. Herhangi bir sanat dalına ilgi göstermiş, belli bir seviyede bilgi sahibiysek, ünlü bir ressamın tablosuna sahip olmak ya da onun bir kopyasını bulundurmak daha bir anlam taşır. Bunun dışında aldığımız tablonun gözümüzü okşayan bir aksesuardan farkı yoktur.

Ağır yaşam koşullarında sanata yeterince zaman ayıramadığımız bir gerçek. Bu yüzden sınırlı ömrümüzde ilgimizi genellikle en fazla bir ya da iki sanat dalı üzerinde yoğunlaştırabiliyoruz. Benim bu konuda tercihim edebiyat oldu. Bu nedenle diğer sanat dalları üzerinde ahkâm kesmem pek doğru olmaz. Fakat yine de Rönesans dönemi resim ve heykelleri hoşuma gittiğini söylemeliyim. Daha çok dini temalı eserlerde canlandırılan kişi ve mekânlar konu hakkında biraz bilgi sahibi isek daha kolay anlaşılabilir cinsten. İslâm dininde resim ve heykelin Tanrı'ya şirk koşmakla eşdeğer tutulması nedeniyle bu sanat dallarına yüzyıllarca sırt dönülmüş olduğu için çok az sayıda sanatçı yetişmiş topraklarımızda.

Soyut sanat anlayışı bana göre değil. Evet, düzene bir başkaldırı fakat sıradan bir insan için yorumlanması oldukça zor. En kıdemli sanat eleştirmenleri dahi soyut bir resim üzerinde birbirleriyle farklı hatta birbirine zıt yorumlarda bulunabiliyor. Soyut sanatın oldukça sınırlı bir kitleye hitap ettiğine inanıyorum. Söz konusu sanat türünün illâ ki bazı kuralları vardır ancak biraz "ben yaptım, oldu" hissi uyandırıyor bende. Soyut sanat eserlerinin çoğunda estetik öğeleri bulmakta zorlanıyorum. Kim bilir, belki de bu değerlendirmem konu hakkındaki bilgisizliğimdendir.

29 Kasım 2021 Pazartesi

BUDALA - DOSTOYEVSKI

Kitabın Adı: BUDALA

Yazar: Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKI

Çeviren: Ergin Altay

Sayfa Sayısı: 779

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları 

Türü: Roman 

Budala, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin (1821-1881) en bilinen eserlerinden biri. Okuduğum kitaplar arasında içimde derin hayranlık duygusu bırakan edebi bir roman. Kitabı okumaya ilk başladığımda oldukça ağır ilerledim. Bunun nedeni Rus isimleriyle bir anda çok sayıda karakterin sahne alması. Şükürler olsun ki romanda geçen başlıca karakterlerin kim oldukları ve birbirleriyle olan ilişkileri kitabın başında verilmiş. Neredeyse 800 sayfayı bulan romanın ilk 150 sayfasına gelene kadar kişileri hatırlayabilmek için karakterlerin tanıtıldığı sayfaya dönmek zorunda kaldım. Fakat bu aşamadan sonra konular beni içine öylesine çekti ki mecburen elimden bıraktığım zamanlarda bile aklım hep kitaptaydı.

Romanda baş karakter Prens Lev Nikolayeviç Mışkin (Budala) ile birlikte üç aile ve yakın çevresindeki insanların birbirleriyle olan ilişkileri konu edilirken aynı zamanda dönemin toplumsal ve kültürel yapısı eşliğinde siyaset, din ve kadına bakış açısı ele alınıyor. Satır aralarında yazarın hayata bakış açısına dair ibretlik sözlerin yanı sıra onun kendi yaşamından kesitler görüyoruz.

Dostoyevski mühendislik tahsilinden sonra liberal görüşlere sahip bir grubun içine girince Çarlığa karşı komplo düzenledikleri suçlamasıyla hapse atılıp idam cezasına çarptırılmıştır. İdam edilmek üzere darağacına götürüldüğü sırada şansı yaver gider ve dokuz arkadaşı ile birlikte Çar'ın affetmesi üzerine cezası, bir kısmı Sibirya'ya sürgün olmak üzere on yıl hapse çevrilir. Budala romanında yaşama veda etmek üzere olan bir idam mahkumunun kafasından geçenler ve onun psikolojik durumu anlatılırken aslında yazarın bunu bire bir yaşadığını biliyoruz.

Usta yazar romanda geçen yaklaşık yirmi karakteri mükemmel bir şekilde okura aktarırken olayların zenginliği karşısında hayrete düşüyor ve bir anda kendinizi kitabın içinde buluyorsunuz. Romanın baş kahramanı, Nikolay Pavlişçev adındaki soylu bir toprak sahibi tarafından evlât edinilmiş Prens Mışkin, çekmekte olduğu sara hastalığı nedeniyle İsviçre'de uzun yıllar tedavi gördükten sonra Pavliçev'in ölümü üzerine Petersburg'a geri döner. Prensin küçük çıkından başka hiçbir şeyi yoktur yanında. Ailesinden geriye kalan tek kişi General Yepanşin'in karısı Lizeveta Prokofyevna'yla tanışmak üzere onun yanına gider. Yepanşin ailesi, üç yetişkin kızıyla Mışkin'i tuhaf karşılamış olsalar da onu benimserler. Prens Mışkin, bu vesileyle yeni bir hayata adım atmak ve çevresini genişletmek imkânını bulur, General Ivolgin ve Lebedev ailelerinin yanı sıra aynı çevreden birçok kişiyle tanışır ve hepsine saf bir sevgi ve saygıyla yaklaşır. Son derece dürüst, saf ve budala sıfatını hak edecek kadar iyi niyetli bir kişiliğe sahip Mışkin, bu özellikleri nedeniyle kendisiyle dalga geçilip sık sık hakarete uğrar. Aslında önsezileri güçlü, zeki biridir. Ancak doğru olanı yaptığına ve sevgiyle her zorluğun üstesinden gelinebileceğine inanmaktadır. Yazar, İsa peygamberin kötülüğe karşı öğütlediği "sana bir tokat atana diğer yanağını uzat" felsefesini Mışkin'e yüklemiştir adeta. Hatta o kadar gerçeküstü bir karakterdir ki milyoner bir tüccarın oğlu olan Rogojin'in kıskançlık krizine tutulup kendisini bıçakla öldürmeye teşebbüs etmesine rağmen Mışkin, onunla dost kalmayı tercih etmiştir. 

19. yüzyıl Çarlık Rusya'sında, bugün bile dünyamızda ve özellikle ülkemiz gibi geri bıraktırılmış ülkelerde sıklıkla rastlayabileceğimiz sınıfsal farklılıklar ve insan ilişkileri romanda şöyle ifade ediliyor:

"Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: "Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?" Öte yandan iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor, kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor..."               

Siz hiç kötülük bilmez misiniz sorusuna Prens Muşkin bütün saflığı ve ezik kişiliğiyle şöyle cevap verir.

"Kötü olduğum da olur bazen" dedi Prens. Burada Mışkin ne kadar iyilik düşünsem de istemeden, farkında olmadan kötülük de yapmış olabilirim demek istiyor. Oysa içi fesatlık kaynayan Generalin eşi Lizeveta Prokofyevna Prensin bu sözüne şöyle karşılık veriyor, ki bu sözler aslında romanın ana temasını oluşturmakta. 

"Bense, iyiyimdir," dedi bayan General birden. "Hatta diyebilirim ki, her zaman iyiyimdir ve tek kötü yanım da budur. Çünkü her zaman iyi olmak kadar kötü bir şey yoktur."

Dostoyevski'nin Budala romanı bazen aşk romanı olarak sınıflandırılsa da bu pek doğru sayılmaz. Derin anlamlar barındıran psikolojik bir romandır daha ziyade. Yepanşin ailesinin şımarık kızı Aglaya Ivanovna ile Prens Mışkin'in ilişkisi farklı şekillerde yorumlanabilir. Bana göre Aglaya, her türlü hakaret ettiği Muşkin'in sıra dışı saflığına ve iyimserliğine vurulmuştur. Ailesi onu diğer aileler gibi soylu ve varlıklı birine vermeyi arzularken o buna başkaldırmış ve en olmayacak kişiyi seçerek Prensi kendisiyle evlenmeye zorlamıştır. Prense göre Aglaya, her şeye rağmen kötü biri değildir ve kendisiyle alay etmesine rağmen ona sevgi besleyip saygı göstermiştir. Romanın en can alıcı karakterlerinden biri ise Nastasya Filipovna'dır. Nastasya, evlâtlık olarak verildiği aristokrat Totsky tarafından dört yıl boyunca taciz edilen ve bu yüzden adı kötüye çıkmış son derece alımlı genç bir kadın. Yaşadığı hayat onu iyice hırçınlaştırmış ve başına buyruk bir hale getirmiştir. Ne paraya ne mala mülke değer vermektedir. Zengin bir tüccarın oğlu olan Rogojin tarafından kendisine verilen yüz bin rubleyi ateşe atar ancak resmini gördüğü anda ona gönlünü kaptıran Mışkin'in evlenme teklifini de geri çevirir. Burada bir parça aşktan bahsedilecekse Mışkin'in Nastasya Filipova'ya olan aşkından söz edilebilir. Zira Rogojin için Nastasya, parayla satın alınan bir metresten ileri gitmez. Prens Mışkin'in iyiliğinden ve saf sevgisinden etkilenen Nastasya ise kendisinin Prense lâyık biri olmadığını düşünür. Bir süre sonra Prens'e Moskova'daki ailesinden bir miras kaldığı çıkar ortaya. Bundan sonra Nastasya, Rogojin ve Mışkin arasında gidip gelecektir. Aglaya ile nişanlanmasına rağmen Mışkin nişanı bozup Nastasya'ya döner. Bu durum Rogojin'i kıskançlık krizine sokmuştur. Roman, Nastasya ile Mışkin'in evleneceği gün çarpıcı bir finalle tamamlanır.  

Romanın içerik ve hacim olarak bir sinema filmine uyarlanması çok zor. Fakat eser yarattığı karakterler bakımında pek çok filme, oyuna ilham kaynağı olmuştur. Romanı sıkıcı bulanlar, diğer romanlarının yanında daha az sevdiklerini söyleyenler olabilir. Bununla birlikte üzerimde derin izler bırakan, elimden düşüremediğim ve asla unutamayacağım bir kitap oldu Budala. Bu arada çevirinin son derece başarılı olduğunu söylemek isterim, ihmal edilebilecek yazım hataları fazla rahatsız edici değil.

22 Kasım 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ # 118

Sevgili DeepTone tarafından organize edilen Ağaç Ev Sohbetleri etkinliğimiz tüm canlılığıyla devam ediyor. Önceki haftaların sohbet konularını ve konuları öneren arkadaşlarımızın isim listesini burada bulabilirsiniz. Bu haftanın konusunu sevgili Gülten belirledi. İnsanın yaşamını olumsuz etkileyen en önemli sorunlardan birini masaya yatırmış arkadaşımız. İşte haftanın konusu:

"Unutkanlıktan şikâyetçi misiniz, şikayetçiyseniz nasıl başa çıkıyorsunuz, unutkanlıkla ilgili ilginç bir anınız var mı?

Soruya vereceğim cevap biraz da yaşama bakış açımla doğrudan ilgili olsa gerek. Unutkanlık meselesi gündelik hayatımızın bir parçası. Yaşamı iyi ve kötü halleriyle olduğu gibi kabullenen biri olarak üstesinden gelemediğim durumlardan şikâyetçi olduğum pek nadirdir. Unutkanlık da işte o durumlarda biri ve bundan (en azından şimdilik) çok fazla şikâyetçi olduğumu söyleyemem. 

Eskiden saçma bir saplantım vardı, izlerini hâlâ hissederim. Beynimizin kapasitesi sınırlıymış gibi gelirdi bana, bu yüzden içini boş ve işe yaramaz şeylerle doldurmamalıyım diye düşünürdüm. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak pek çok lüzumsuz detayı eleyerek onları unutmaya zorlardım kendimi. Oysa gerçek bunun tam aksiydi. Bir süre sonra, yorulmasına aldırmaksızın beynimizi ne kadar çalıştırır, onu gerekli ya da gereksiz ne kadar bilgiyle doldurursak o denli işlev göreceğini öğrendim. Yine de bu saplantımdan tam manasıyla kurtulmuş değilim. Sözgelimi hoşlanmadığım bir kişinin varlığını aradan birkaç yıl geçtikten sonra hafızamdan tamamen sildiğim, ona dair hiçbir şeyi hatırlamadığım olmuştur.

Dikkatimi vermediğim konularda unutkanlık gösteririm genellikle. Bir keresinde büyük bir alışveriş merkezinin otoparkında arabamı park ettikten sonra yerini gösteren numaraya bakmayı unutmuştum. Otopark çok bloklu ve çok katlı olduğu için numara olmaksızın arabayı bulmak hayli zordu. Bloklar A, B, C gibi harflerle, katlar ise turuncu, yeşil gibi renklerle etiketlenmiş, park yerleri ise ayrıca numaralandırılmıştı. Bu unutkanlığım koca otoparkta en az yarım saat arabamı aramama neden oldu. O günden beri bu park yeri numarası mevzuuna çok dikkat ediyorum.

Unutkanlık bazen takıntıya dönüşüyor. Aklım başka yerdeyse arabamı kilitleyip kilitlemediğimden emin olamıyorum. Bu yüzden çoğu kez dönüp kontrol etmek zorunda kalırım. Şimdiye kadar belki bir kez kilitlemediğim oldu ama bu bende takıntı haline gelmesine yetti. 

Bana kalsa yaşadığım ufak tefek unutkanlıklarımdan dolayı hiçbir önlem almazdım. Aile Hekimim kızım olunca kafamın estiğini yapamıyor, onu kıramıyorum. Geçen hafta kan örneğimi aldırdı. Bilmem ne değerim düşük mü ne çıkmış. Yanılmıyorsam unutkanlıkla ilgiliydi. Her doktorun yaptığı gibi ilâç yazdı hemen. Hap neyin içmem şimdi dedim. O da iğne yaparım o zaman dedi. Kaçış yok, ayda bir B12 iğnesi vurmaya başladı.

Bütün unutkanlığım arabamla ilgili değil elbette. Ömür boyu aklımdan çıkmayacak bir olay var ki bunu daha önce blogumda anlatmıştım. Bazı arkadaşlar için tekrar olabilir. Üniversite mezuniyet balomuzu düzenleyen ekibin başındaydım. Ankara'da yemekli, müthiş bir organizasyon yapmıştık. Bu güzel geceye başka bir bölümde okuyan çok sevdiğim bir arkadaşımı özel olarak davet etmiştim. Organizasyon işi kolay değil. Hiçbir aksaklık olmaması, konukların geceden memnun kalması için kafa ve beden olarak devamlı çalışmak zorundasın. Arkadaşım kız arkadaşı ile birlikte salona girdiğinde onları kapıda karşıladım. Hoş geldiniz dedikten sonra refakat ettim, yerlerini gösterdim ve müsaadelerini isteyip konukları karşılamak üzere yeniden kapıya koştum. Öğretim üyeleri, hocalarımız, arkadaşlar, onların misafirleri birbiri ardına salonu doldurmaya başladı. Organizasyon komitesindeki diğer arkadaşlarla birlikte hocalarımıza yerlerini gösterirken bir yandan da otelin müdürüyle yemeklerin ne zaman servis edileceğini, sahne alacak solistlerin sırasını, çiçeklerin nereye konulacağını falan konuşuyoruz. Zaman su gibi akıyor ve ben kendimi bu akışa veriyorum. Ne zaman başladı, ne zaman bitti farkında bile değilim. Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes memnun evlerine dönerken biz de komiteden arkadaşlarla birlikte güzel bir iş başarmanın keyfini yaşıyoruz. 

Unutkanlıktan bahsediyorduk, ne var şimdi bunda diyeceksiniz? Sormayın, ertesi gün aklım başıma geliyor. Benim özel olarak davet ettiğim arkadaşı ve yanında getirdiği kız arkadaşını o hengâmede unutmuşum! Salona geldikleri, yerlerini gösterdiğim andan itibaren oradan oraya koştururken bir daha yüzlerini dahi görmediğimi hatırlıyorum. Oysa aynı masaya oturup onlara eşlik etmem gerekiyordu. Ne yalan söyleyeyim, ben de öyle düşünmüştüm davet ederken. Bir anda başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Ne kadar büyük bir ayıp... Nasıl yüzüne bakacaktım şimdi arkadaşımın ben? Yalnız olsaydı neyse, yanına bir de kız arkadaşını alıp gelmiş, rezil oldu kıza. Nasıl olmasın? Sakın bu organizasyonu bir gazino programı gibi görmeyin dostlar. Siz hiç özel bir eğlencenin içinde bulundunuz mu? Yapılan esprilerden bihabersiniz, seçilen sohbet konuları sizi sarmıyor, yıllarca aynı sıraları paylaşan arkadaşların şakalaşmalarını buruk bir gülümsemeyle izlemek zorunda kalıyorsunuz, etrafınızdaki insanlar bu da kim diye bön bön bakıp duruyorlar yüzünüze. Velhasıl yabancısınız herkese, ibret-i alem için selâm verebileceğiniz tek bir Allah'ın kulu yok çevrenizde! Empati yapıyorum, zor iş vesselâm. 

Sonra ne mi oldu? Arkadaşımın peşine düştüm, özür dileyeceğim, affetmesi için yalvaracağım. Ben hiç oturmadım ki, hep ayaktaydım diyeceğim. Yok izini kaybettirdi, ne telefona cevap verdi ne aradı. Yıllar geçti, dile kolay, tam kırk yıl... Ve kader bizi yıllar sonra buluşturdu. Evlenmiş o da, iki oğlu olmuş. Eşiyle eşim aynı memleketten, birbirlerini çocukluktan itibaren tanıyorlarmış. Ve yeniden görüşmeye başladık. Geçmişte kalan bu konu hiç konuşulmadı aramızda. Görünüşte her şey küllenip unutuldu gibi, onu bilmem ama bende o iz hiç kaybolmadı, kaybolmayacak.

Haydi yazın siz de, unutamadığınız, sizde iz bırakan ilginç unutkanlıklarınızı.