KATEGORİLER

5 Temmuz 2016 Salı

KAPLAN TAŞ EV FUN

04/07/2016 Pazartesi, Tire

Sabahları artık Taş Ev'de yapıyoruz kahvaltıyı. Kızım hazırlıkların yapılması ve masanın donatılmasında bana pek iş bırakmıyor. Bugün hazırladığı menemen pek bir beğenildi. Benim pabucumu da dama atmış oldu. Gerçekten de hakkını teslim etmek gerekirse benim yaptıklarımdan daha güzel olmuş. Annesi bu lafıma çok bozulacak ama e, ne de olsa babasının kızı... 

Ben de kalkıp eşime yardım edeyim bari  dedim. Önce üst kattaki salon elektrik süpürgesi ile süpürülecek. Masa ve sandalyeler yerleştirildikten sonra daha zor oluyor temizlik. Zaman ahşap döşemelerin çalışmasına ve yer yer aralarının açılmasına sebep olmuş. Ünal Usta'nın adamları bayram ertesi açılan ve çizilen yerleri doldurup elden geçirecek.

Üst katta masaların tozunu alıyorum. Koyu renk ahşap aşırı toz gösteriyor. Pencereleri açınca havada uçuşan ne kadar toz varsa usulca gelip masaya konuyor. Buradaki işim bittikten sonra verandada ceviz kırmaya başlıyorum. Geniş veranda kapı kasasının üst kısmına astığımız düşey metalik borulardan oluşan alet, hafif rüzgar esintileriyle birlikte egzotik sesler çıkarıyor. Singapur'dan hatıra olsun diye aldığımız aleti burada kullanacağımızı düşünemezdik. Oldukça ilginç bir prensiple çalışan basit bir şey bu aslında. En hafif rüzgar ortada, ipin ucundaki kalp şeklindeki yassı levhayı hareketlendiriyor. Hareketlenen levha ipi, ip de levhanın bir karış üzerindeki kristal görünümlü bir taşı sallamaya başlıyor. Nispeten ağır taş, etrafında düşey konumdaki ince metal borulara değdikçe boruların her birinden ayrı melodik sesler çıkıyor. Bazen bu alet Viyana'da sıklıkla gördüğümüz gibi dükkan kapılarının tavanlarından sarkıtılır, kapı her açıldığında çıkan sesler dükkandan içeri müşteri girdiğini haber verir. Dükkan sahibi bu sesi duyana kadar içeride rahatlıkla kitabını okur ya da başka bir işle meşgul olur.

Ceviz kırmaya ara verip, giriş salonunun halı desenli taş karolarını süpürüyorum. Eşim tepsi tepsi kurabiyeler hazırlıyor mutfakta. Dönüp tekrar ceviz kırıyorum. Yanımda oturan kızım Susanna Tamaro'nun "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" romanını yüksek sesle okuyor.

Ağaçların arasında yürümek iyi geliyor bazen. Bu bahaneyle gidip kaynak suyu dolduruyorum. Buz gibi kaynak suyu şeker gibi tatlı. Buradakine benzer bir suyu, iki yüz metre derinlikteki kanyonlara sahip Yahyalı yaylalarında içmiştim. Sürülerini otlatmaya gelen Yörüklerin konakladığı bölgelerdeki çeşmelerden akan su aynı lezzete sahipti. Bu suları ne kadar içsen zerre şişkinlik yaratmaz. Tadı ise emsalsizdir bu suların.

Dönüşte süpürdüğüm giriş salonunu deterjan ve çamaşır suyu karışımı ile siliyorum. Eşim hala mutfakta... Deterjan ve çamaşır suyunun terkibi, hangi kovayı, hangi bezi nerede kullanacağım tamamen eşimin kontrolünde. Her bölgenin terkibi ve kullanılacak enstrümanları ayrı. Eşim ve temizlik. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının ahengine sahip olmalı. Aradan çıkan bir yanlış ses, nota bütün konseri rezil edebilir. Bazen buna benzer şeyler yaşanabiliyor eşimle. Yok bazenden biraz daha fazla galiba. "O bezle değil bu bezle (!)" "Değiştir artık o kovanın suyunu kirlendi görmüyor musun?"

Bu akşam erken kalkmaktı niyetimiz. Ne kadar niyetlensek de bu güzel havayı bırakmaya hiç birimiz razı değiliz aslına bakılırsa.  Kapıları kapatıp yola çıkar çıkmaz bir kurt düşüyor içimize . Acaba çay ocağının fişini prizden çekmiş miydik? Kaplan köyünden gerisin geriye dönüp kapılar açıldı, kontroller yapıldı, kapılar tekrar kapandı. Eve dönüşümüz yine gece yarısını buldu.         

4 Temmuz 2016 Pazartesi

KAPLAN

03/07/2016 Pazar, Tire
Bugün ustalardan uzak bir gün. Her zamankinden daha geç kalkıyorum bu sabah. Yaylaya çıkışımız öğleden sonrayı buluyor.

Kızım maydanoz, roka, ıspanak tohumları almış. Eline ameliyat eldivenlerini geçirdikten sonra çapayı, küreği alıp işe koyuluyor. Ben de veranda kapısını açıp masa ve sandalyeleri dışarı çıkarıyorum.

Bahçeyi baştan başa dolaştım. Damlama borularını kontrol ettim. Vanaları açtığım halde bazı hatlara su gitmiyordu. Belli ki bir yerlerde tıkanıklık var. Yukarıda, havuzun yakınlarındaki iki ceviz fidanına daha hat çekilmemiş.  Salih Usta işi teslim ederken bu eksiklikleri düzeltmesini isteyeceğim. Bahçe turundan sonra toprağı çapalayan kızıma yardım ettim.

Şehir merkezleri sıcaktan kavrulurken yaylanın tatlı esintisi ferahlatıyor insanı. Ağaçların arasına kuracağım bir hamakta uyumayı hayal ediyorum. Kızım dönünce masaların donatılması başlıyor. Ben ceviz kırmaya devam ediyorum. Yeni sezon ceviz hasadına kadar her gün iki kilo ceviz kırmalıyım. Yazılarımı okuyanların böyle bir yaşamı hayal ettiklerini biliyorum. Düne kadar bir hayaldi bu benim için de.

Eşim mutfakta durmadan hazırlık yapıyor. Çok sevdiğim tahinli ve susamlı kurabiyelerden tepsiler dolusu hazırladı  Bu arada fırını da test etmiş oldu. Ben bir yandan ceviz kırarken o fırına tepsileri sürüyor. Bana söylediği saate göre saatimi kuruyor, alarm çalınca tepsileri fırından çıkarıyordu.

Barbekünün hazırlanması görevini kızım üstlendi. Cevizler kırılmış ve kurabiyeler fırından çıkarılmıştı. Manzaraya nazır masamıza kurulduk. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra çay eşliğinde kurabiyelerin tadına baktık. Sohbet eşliğinde zaman o kadar hızlı aktı ki saatin gece yarısını buluşu çok çabuk oldu. Tadımızı biraz kaçıran husus ışığa gelen türlü cins uçan böceklerdi. Belki zamanla onlara da alışacağız. Rüzgarın hızını yitirdiği zamanlar sahneye çıkan sivrisinekler bana fazla dokunmasa da bana gösterdiği toleransı diğerlerine göstermiyor. Haşere konusunu acilen çözmek gerekecek... 

3 Temmuz 2016 Pazar

TAŞ EV: İLK VERANDA KEYFİ

02/07/2016 Cumartesi, Tire

Sabah sekiz buçuğa doğru Ahmet Usta aradı ve yola çıktıklarını haber verdi. Kızımla birlikte aceleyle evden çıktık. Yaylanın dar ve virajlı yokuşlarını tırmanıp bahçe kapısına vardığımızda ustaları bekler bulduk. Hemen kapıları açtım. Dünden yarım kalan tuvalet kapılarının montajına başladılar.

Bahçe kapısından Taş Ev'e kadar ağaçların arasında bir yol açmıştım. Bir kaç kamyon çakıl sermiştim arabalar batmasın diye. Yağmur ve zaman zaman taşan havuzdan akan sular derin kanallar oluşturmuştu yolun üzerinde. Diz boyuna kadar uzayan yabani otlar kuruyup odunlaşmaya başlamıştı. Alçak arabaların altı sürtüyordu artık. Geçen hafta ilk iş olarak yolun üzerindeki otları biçtirdim. Bu yola tabiatla uyum sağlayabilecek ne yapmalıydım? Arabalar için park yerleri hazırlamalıydım. Kışın arabalar çamur içinde kalacağından bu şekilde bırakamazdım. İnsanlar için de istenen bir durum değildi ayrıca. Ancak beton arazinin mevcut doğal yapısını bozacaktı. Beton kilit taşları döşetsem betondan ne farkı olacaktı ki?

Bir arkadaşım bahsetmişti Ogün Bey'den. Belediyeye beton kilit parke taşı işleri yapıyormuş. Dün telefonla görüşmüş, bugün için yeri görmeye gelebileceğini söylemişti. Tam yukarı yaylaya çıkacaktık ki o aradı. On beş dakika sonra yanımıza gelebileceğini söyledi. İlk intiba önemlidir ya, benim onun hakkında ilk intibaım hiç iyi olmadı. Gelir gelmez "Buraya yedi metre genişliğinde bir yol yaparız." dedikten sonra vermiştim kararımı. Otoyol mu yapacaksın buraya kardeşim? Şerit genişliği üç buçuk metre olan çift şeritli yol (!) "Ne gereği var burası otoyol olmayacak." dediğimde "İki araba karşılıklı gelmeyecekler mi?" diye salaklığı ya da salak yerine koyması devam etmişti. Yayla yolumuzun mevcut genişliği dört metre iken bahçe yolumuz yedi metre genişliğinde olacakmış... Ortaya bir yağmur oluğu, kenarlara bordür, sol taraftaki alana oto park, ağaçların altına kameriyeler çok iyi olurmuş (!) Taş evi görmek istedi, gezdirdim. Hızını alamayıp devam etti. Verandayı manzara tarafına doğru genişletmek güzel olur. Alttan çelik konstrüksiyon üzerine bir döşeme yapılırsa... Ayrıldıktan sonra yanımızdan kendi kendime düşündüm. Belki birkaç kamyon kırma taş serilmesi en uygun çözüm olacak, yaya için bir buçuk metre genişliğinde kilit taşından bir yürüyüş yolu işimi fazlasıyla görecekti.

Ahmet Usta'ya daha ne kadar işleri olduğunu sordum. "En az bir buçuk iki saat sürer." dedi. Kızımla birlikte orman içi patika yolundan yukarı yaylaya çıktık. Yaklaşık iki yüz metrelik bu yolun yokuşu gerçek bir efor testi. Geçen yıl durup dinlenmeksizin yukarı çıkmam mümkün değilken şimdi bir solukta rahatlıkla çıkıyorum. Kızım bile bana ayak uydurmakta zorlandı. Yukarı yaylanın ağaçlarını büyük ölçüde tanıdım ama hala arada yeni keşfettiklerim var. Geçen yıl don nedeniyle bölgede erik ve kayısı hiç olmamıştı. Bu sene bol meyve verdi bu ağaçlar. Buradaki arazi aşağı yaylanın iki katı. Her tarafı ot bürümüş. Giriş kısmındaki otları biçtirmiş ve damla sulama hatları onartmıştım. Bu bölge geçen yıl muhtelif meyve ağaçları diktirdiğim yerdi. İncir fidanlarını diktiğimiz yukarı kısımda devam eden ot biçme işleri daha acil olan alt kısma kaydırdım. Alt kısımda yüz elli kadar ceviz fidanı diktirmiştik. Otlar biçildikten sonra burasının da damlama su hatlarının elden geçirilmesi lazım.

İki armut ağacının yanından geçtik. Toplamak için daha zamanı var bu armutların. Bahçe içi yolun solundaki armut ağacının meyveleri kıvamına gelmiş. Yanımızda getirdiğimiz sepetlere doldurmaya başlıyoruz. Ağacın yüksek dallarına erişmek mümkün değil. Yol tarafında dik yamacın ucuna yaklaştığımda ayağımın altındaki toprak çözülüyor birden. Hop, aşağı kayıyorum, kızım feryadı basıyor bir tarafımı kırdım endişesiyle. Ben yamacın ortasında takılıp kalmış, gülmeye başlamışken. "Yaylada düşmek kadar doğal bir şey yok, endişelenecek bir şey yok" diyorum. Düştüğüm yer yumuşak toprak. Dikenlere rast gelmezsem problem değil.

Armut ağacını bırakıp havuz başına gidiyoruz. Aşağı yayladaki havuzunun bir buçuk katı su alan havuz ağzına kadar dolmuş durumda. Hemen yanı başındaki ağacın dalları kayısı dolu. Dalların bir kısmı havuza doğru eğilmiş. Ağaçtan düşen meyveler havuzda yüzüyor. Yerlerde de çok meyve var. Sincaplar talan etmiş burayı da. Çekirdeklerini alıp dışlarını bırakmışlar. Yine de çok meyve var ağacın üstünde. Olgun meyveleri sepete doldurmaya başlıyoruz. Kısa bir süre sonra telefon çalıyor. Arayan Ahmet Usta. İşlerinin bittiğini söylüyor. "Hemen geliyoruz" diyorum.

Ahmet Usta'nın yaptığı işleri teslim alıp onu uğurluyor, arkasından kapıları kapatıp biz de şehre iniyoruz. Bir kaç saat evde hazırlık yapılıyor. Akşam yemeğini Taş Ev'de yapacağız bugün. Hazırlıklar bitince hep birlikte çıkıyoruz yukarı. Eşim ve kızım hevesli bir şekilde bir sürü meze hazırlıyorlar. Ben verandaya iki masa ve sandalye çıkarıyorum.

Kızımla birlikte geçen yıl aldığımız büyük ızgaranın montajına başlıyoruz. Ambalajının içinden çıkan montaj planına göre yüze yakın vidayı kullanarak ızgarayı kuruyoruz. Kızım mutfağa dönerken ben iki kilo kadar ceviz kırıyorum. Bu bölgedeki cevizlerinin rengi biraz koyu ama lezzeti muhteşem. Ceviz kırma işi bitince yeni kurduğumuz mangalı yakıyorum.

Gün batımında hafif esen rüzgar yüzümü okşarken kuş seslerine kulak kesiliyorum. İlk veranda keyfimiz bütün yorgunluklarımı almak, ustaların tahrip ettiği sinir sistemimi tedavi etmek için bire bir iyi geldi. Mangal tutuştu, ateşin közlerini dağıttım. İki parçadan oluşan büyük ızgara telini ateşin üzerine yerleştirdim. En azından kırk kişinin aynı anda karnını doyurabileceği koca ızgaranın küçük bir bölümü yeterli olmuştu bize.

Masalar kuruldu mezeler dizildi. Taş Ev ilk sınavını başarıyla vermiş oldu. İki saat içinde bir sürü mezenin hazırlanması benim için şaşırtıcıydı. Kaşık salatası, fava, cevizli kırmızı köz biber, sirken otu salatası, patlıcan salatası, barbunya pilaki, atom, patates salatası, pancar turşusu, En çok hoşuma giden cevizli kırmızı köz biber oldu.

Kızımın fikriydi bir anket oluşturmak. Bir site varmış SurveyMonkey adında. İzmir Tire Kaplan'a ne yemek için çıkılır? diye bir soru yöneltti. Ücretsiz versiyonu yüz kişi ile sınırlı bu sitenin. Şimdilik yöresel kahvaltı ve ot yemekleri başı çekiyor. Üçüncü sırada kiremitte alabalık var. Arzu eden herkes katılabilir bu ankete. TIK Anketin sonucunu paylaşacağım ileride. Gece yarısına kadar oturup çaylar içildi, tatlı tatlı sohbet ettik.  

2 Temmuz 2016 Cumartesi

BURALARIN SABAHI ÖĞLENE DOĞRU BAŞLAR...

01/07/2016 Cuma, Tire

Bu sabah eşimle birlikte çıkacağız yaylaya. Erkenden kaldırdı beni. Oysa kendim uyanmayı o kadar özlemiştim ki. Henüz evden çıkmadan yaptığım telefon görüşmelerinden sonra her seferinde erken kalkmamın anlamsızlığı çıkıyordu ortaya. Buradaki sabahların öğlene doğru başladığını ustalar öğretemediler mi bana hala?

Yakup Ustayı arıyorum. Dün benzininin azaldığını söylemişti. Eğer benzini bittiyse ot makinesini çalıştıramayacak! Neyse ki öğlene kadar yeteceğini söylüyor telefonda. O kadar acele etmeme gerek yok o zaman. Telefonum çalıyor. Arayan Selim Usta bu sefer. Yarım saate kadar yaylada olacaklarmış. "Benzin alıp çıkıyorum yukarı hemen." diyorum.  

Bahçeye girdikten kısa bir süre sonra ustalar geldi. Bayramdan önce bitirilmesi gereken son işti, tuvaletlerin iç kapıları. Ünal Usta bugün çok keyifli. Dün telefonlarıma cevap vermiyordu. Bugün ise farklı. Durmadan arayıp ilgileniyor havasında. Soruyor, "Geldiler mi?" "Evet geldiler" diyorum. İlgilenme pozları devam ediyor, "Çalışıyorlar mı?" "Evet, çalışıyorlar." diyorum. Aslında tek amacı bayram öncesi bir miktar ödeme yapmam...

Yakup Usta'nın bıraktığı küçük plastik bidona beş litre  benzin aktarıyorum. Elektrikçi Ali arıyor, yarım saat sonra geleceğini söylüyor. Onun yarım saatlerini çok iyi bilirim ben. Öğlen oldu Yakup Usta yukarı yaylada hala benzin bekliyor. Yarım saat sonra çıkıyorum Yakup Usta'nın yanına. Benzin bidonunu bırakıyorum. Alt kısımda ceviz fidanlarının durumu fena değil. Ama üst kısımlar suya hasret kalmış. Otu biçilecek çok yer var burada. Daha kaç gün çalışacak belli değil.

Elektrikçi Ali telefon ediyor. Aşağı yaylaya gelmiş. "Hemen geliyorum." diyorum. İşlerini bitirmenin rahatlığı içinde, verandada sohbet ediyoruz. Oğlu Kadir dünden kalan ufak bir işi tamamlıyor bu arada. Onları uğurladıktan sonra Ünal Usta'nın adamlarının yanına gidiyorum. İşler tıkırında giderken elektrik kesiliyor. Yarım saat bekliyoruz, gelmiyor. Ne zaman geleceği belli değil. Ustalar elektrik gelince kendilerine haber vermemi söyleyip gidiyorlar. Eşim mutfakta eşyaları yerleştirmeye devam ediyor. Ben dün sağa sola bulaşan silikon ve çekomastikleri sökmeye çalışıyorum. Bir kaç saat sonra geliyor elektrik. "Bak bir de jeneratör almamız lazım buraya" diyorum eşime.

Akşam oldu, iki kapı montajı daha yapılacak. İşler yarına sarkıyor. Yarın sabah gelecekler, ben yine erken uyandırılacağım. Dönüşte Cuma Pazarına uğruyoruz. Dükkanlar kapanmaya başlamış. Geç kaldığımızdan dolayı kalaya verdiğimiz bakır tencereleri alamıyoruz. Biraz alışveriş yapıyoruz akşam pazarında . Akşama kızım gelecek...  

1 Temmuz 2016 Cuma

EVLİLİK YILDÖNÜMÜ

30/06/2016 Perşembe, Tire

Bugün çok özel bir gün benim için. Yıllar önce yine bir 30 Haziran günü evlenmiştik eşimle. O günden bu yana sevinçlerimizde ve üzüntülerimizde ortak olduk. Yurt içinde, yurt dışında hep birlikteydik. Hiç ayrılmadık. O kadar farklı olsa da beğenilerimiz, "zıt kutuplar birbirini çeker" prensibini kanıtlarcasına her geçen gün daha çok bağlandık birbirimize. Zıt özelliklerimiz sayesinde tamamlandık, bir bütün olduk. 

Ben soğuğu severim mesela, üşüyorum diyebilmem için bayağı bir soğuk olmalı. Eşim soğuğu sevmediği gibi sıcağı da sevmez. Meyvenin sert olanı makbuldür benim için. Eşim için yenecek meyve olgun olmalı. Ben geceleri sever, geç yatarım. Eşim sabahları sever, erken yatar. Ben sakin bir tabiata sahibim, kolay kolay panik yapmam. Eşim hareketli, her zaman panik halindedir. Ben makarnanın dirisini, pilavın ermişini severim. Eşim makarnanın baygınını, pilavın tane tane olanını sever. Ben midye, kokoreç ve turşu hastasıyım. Eşim ağzına midye ve kokoreç koymaz, turşudan hiç hoşlanmaz. Benim evlenene kadar tatlıyla aram yoktu. Eşimin tatlıya düşkünlüğü aile boyu. O çay sever. Ben çaydan nefret ederim. Bu liste uzar gider... Evlendikten sonra nelerin değiştiğini sorarsanız: Benim tatlı sevenler kervanına katılmam dışında hiçbir şey. Bir de çay demlemeyi öğrendim emekli olduktan sonra. Kendim için değil, eşim için...

Eşimle dünya görüşümüz örtüşür. Beğenilerimiz ve yapısal özelliklerimiz ne kadar farklıysa Atatürkçü ve demokrat duruşumuz o kadar aynıdır. Bizi uzun yıllar bir arada tutan bu duruşumuz olmalı.

Önce oğlumuz, onun arkasından da kızımız oldu. Mutluluğumuz katlandı.

Aslında bugün işlerin bitmesi gerekirdi. Ancak verilen sözler tutulmayınca evdeki hesap çarşıya uymadı. Yarım saatte bir Ünal Usta'yı  aradım. Ekip Bodrum'daki işlerini yeni bitirmiş çok yorulmuşlar. Selim Usta'ya bir türlü ulaşılamıyormuş. Sürekli bahane yaratmakta zorlanmış olsa gerek, telefonlarıma cevap vermemeye başladı. En sonunda muhasebecilerine arattı. Bayramdan önce işlerimin tamamlanacağına dair söz verdi muhasebecileri. Burada verilen sözün bir anlamı varmış gibi...

Bahçeye girdiğimde taşan havuz sularının yola aktığının gördüm. Hemen tahliye vanasını açık konumuna getirdim. Elektrikçi Ali'yi iki kez aradım. Dün akşamdan kalan işleri bitirir bitirmez eleman göndereceğini söyledi. Taş Ev'in mutfağında eşimin gözünde büyüyen davlumbazları onun gözüne girmek için silip temizledim. İşim biter bitmez Elektrikçi Ali'nin adamları geldi. Ekip tuvalet aydınlatmaları, sıvı sabunluklar ve tuvalet kağıtlıklarının montajı, derzlere macun çekme işleri, fırının su bağlantısı gibi bir sürü işle akşama kadar uğraştı. Avlu kestane çiçekleri ile dolmuştu. Onlar çalışmaya devam ederken avluyu süpürüp yıkadım. Bir ara malzeme almak için şehre gidip geri geldiler.

Elektrik ve sıhhi tesisat işleri umduğumdan daha uzun sürmüştü. Yakup Usta'nın benzini bitmiş. Şehre inip bidonu dolduracak, oradan eşimi alıp yaylaya gelecektim. Akşam saatlerine kadar elektrikçilerin başından ayrılamadığım için benzin alamadım. Eve geldiğimde balkonda beni bekler buldum eşimi. Diyette olduğu için pasta dahi alamamıştım. Sabah yaylaya birlikte çıkmaya karar verdik. Evlilik yıldönümümüzü kutlamayı ise mecburen bir başka güne erteledik.

30 Haziran 2016 Perşembe

KAPLAN FINDIĞI

29/06/2016 Çarşamba, Tire

Elektrikçi Ali erken saatte arayıp "Yarın sabah sizin işleri bitireceğiz." dedi. Eğer sözünü tutarsa günün sürprizi bu olacak.

Ünal Usta'ya güveniyordum. Defalarca aradım. Her seferinde "Bir saate kadar gelecek ustalar." demesine rağmen ne gelen oldu ne giden. Tuvaletlerin iç kapıları kaldı yine.

Ne varsa Torbalı'dan bulduğum Tire'li Yücel Usta'da var. Telefon edip yola çıktığını ve bir saat sonra yaylada olacağını söyledi. Günün sözünü tutanı o oldu ve dediği saatte bahçe kapısına geldi. Arçelik servisinde oyalandığımız için geldiğini bildirdiğinde Kaplan Köyüne yeni girmiştik. İlk kez Tireli bir esnafı bir kaç dakika bekleterek tarihin altın sayfalarına yazıldık. Yücel Usta'nın çocukluğu ve gençliğinin geçtiği yerler eşiminki ile aynı. Bu nedenle çok sayıda ortak tanıdık ve anı döküldü ortaya. Usta saatler süren çalışmasında davlumbazın bacaya bağlantılarını yaparken hep maziden konuşuldu. Ölçülerini alıp sırra kadem basan Atilla Usta'nın yapacağı hidrofor ve sanayi tüplerinin kabinlerini de Yücel Usta'nın yapmasını istedim. 

Tabak, bardak, kaşık, çatal ne varsa ambalajlarından çıkartıp makinede yıkamaya devam ettik. Eşyalar dolaplara yerleştirildi. Eşim bu işlerle uğraşırken ben de Ünal Usta'yı aramaya devam ediyordum. Tabela reklam işleri için Ahmet Bey'e telefon etmek geldi aklıma. O da gelmeyi unuttuğunu söyledi. Garip buradakiler. Sanki yüz tane işi var da benimkini arada unuttu (!)

Yakup Usta'yı arıyorum. Karısı ile birlikte yukarı yaylada çalışıyormuş. Yatık erik ağacını kesmiş. En alttaki pınarı açmış. Suyun kesilme nedeni borunun tıkanmış olmasıymış. Daha ince bir boru uydurup havuza çekmiş suyu. Aradığımda alt taraftaki yol üzerini kaplayan otlarla ceviz fidanlarının üzerini örtmüş otları biçiyormuş makineyle. Ot biçme motorunun sesi artık gelmiyor aşağıya. "Ben de birazdan gelirim yanına." diyorum. Bunu dememe sebep her an beni karşısında bulma tedirginliği içinde işi savsaklamamasını sağlamak...  

Ahmet Beyi ve Ünal Usta'yı bekliyor olmam yukarı yaylaya çıkmama engel aslında. Zaman geçiyor, ne biri ne de öteki geliyor. Aşağı yaylanın havuzu tamamen dolmuş hatta taşmaya başlamış. Ana tahliye vanasını açıyorum. Damlama sulama ağını çözmek istiyorum. Ekibin başında sürekli bulunamadığımdan ne vanaları koydukları yerleri ne de vanaların suladıkları bölgeleri bilmiyordum. Boruları takip ederek teker teker sulanan ağaç ve fidanları ile bütün vanaların yerlerini buldum. Vanaları teker teker açık konumuna getirdikten sonra suyun boru içlerine dolup küçük fıskiyelerden ağaç diplerine akışını gördükçe büyük haz duydum. Kova kova su taşımakla günlerce uğraşıp yapamayacağım işi bu sistem anında çözüyordu. Arada tıkanan meme uçlarını kurcalayıp açtım ve ağaç köklerine suyun akmasını sağladım. Hatların bazı bölümlerine su gitmediğini fark ettim. Boru bir yerde katlandığı zaman suyun geçişi kesiliyordu. Bu katlı yerleri düzelttikten sonra suyun aktığını görüyordum. Kümesin içinde kalan ceviz fidanına hat çekmeyi unutmuşlar. Alt taraflarda atladıkları birkaç ceviz fidanı daha var. Bunları Salih Usta'ya söylemem lazım. Dönüp iki kova su doldurduktan sonra sistem dışında kalan ceviz fidanlarını suluyorum. Nasıl sulamam ki? Kendi ellerimle diktim bunları bu yıl, kova kova can sularını taşıdım. 

Aşağı yaylanın neredeyse tamamını dolaşıyor, bütün vanaların yerini tespit ediyorum. En alt kesimde borunun ucunu açık bırakmışlar. Bütün su bu noktada boşa akıyor. Hemen katlayıp kesiyorum suyun akışını. İşleri yarım yamalak yapıyor bu ustalar. İyi ki güvenmeyip çıkmışım dolaşmaya... Dönüşte fındık ağacının resmini çekiyorum. Koca ağaç ama üzerinde hiç meyve tomurcuğu yok. Geçen yıl hiç olmazsa iki avuç kadar meyve vardı üzerinde. Yoksa zamanı mı değil? Bilmiyorum.

Ünal Usta'yı arıyorum. Cevap yok. Yarım saat geçtikten sonra dönüyor bana. Doktorda olduğu için açamamış telefonu. Kulakları çınlıyormuş. "Bugün gelemeyecek herhalde senin ustalar." diyorum. "Gelmediler mi daha?" diye soruyor bana. "Yok gelen giden" diyorum. "Selim Usta'yı arayıp sana döneyim." diyor. Dönmüyor.

Güzel bir kayısı eriği ile onun bitişiğinde mürdüm eriğinin yanından geçiyorum. Aşı yapılmamış, doğal yoldan bitmiş fidanlara, ya da ağaçların köklerinden filiz vermiş dallara deli dendiğini geçen yıl öğrenmiştim. Bu delileri akıllandırma işine ise aşı deniyormuş. Geçen sene deli kestanelere yaptığımız onlarca kalem aşısından çok azı tutmuştu.

Bahçenin en uzak köşesinden çıkıp Taş Ev'e döndüğümde eşimi belinden ıstırap çektiğini görüyorum yine. Son bir haftadır ne kadar iyiydi oysa. Seslenmiş bana ama iyice uzaklaştığımdan dolayı duyamamışım sesini. Fena tutulmuş beli. Ahmet Bey arıyor. Köye gelmiş, tarif ediyorum bulunduğumuz yeri. "Fatih beyin Çam Restaurant 'ını geçtikten sonra sola doğru yayla yoluna döneceksiniz. Asfalt yolu takip edip tam bin iki yüz metre sonra sağlı sollu beton çit çekilen yerin başındaki demir kapıdan içeri girersiniz. Yok, yok biz kapıda karşılarız sizi"

Ahmet Bey'i kapıda karşılıyoruz. Hava iyice kapandı. Yağmur mu yağacak yoksa? Dün haberlerde İzmir dışında bütün bölgelerin yağmurlu olduğunu duymuştum. "Şu şanssızlığa bak!" demiştim kendi kendime. Aklım zeytin fidanlarında... Göz göre göre kurutacağız.

Ahmet Bey'i içeri alıp Taş Ev'i gezdiriyoruz. Çok beğeniyor. Burayı çok iyi tanıtan bir web sitesi gerekir deyip tanıdığı birini öneriyor. Bilgi ve yönlendirme levhalarının yerini ve ebatlarını konuşuyoruz. "Logo konusunda ben de bir çalışayım bakalım." diyor. Tekrar bahçe dışına çıkıp tanıtım levhasının yerine karar veriyoruz. Yönlendirme levhaları için iki yer belirliyoruz. Biri köyün içinden yayla yolu girişine, diğeri köye varmadan bize ait zeytinliğin başladığı yere.

Yakup Usta'nın pikabını görüyorum çamlığın önünde. Belli ki ben çıkacağım diye mesai saatinin sonuna kadar beklemiş. Ahmet Bey'i uğurlarken gök gürlemesi ile birlikte yağmur damlaları irileşiyor. Az önce Taş Ev'in salonunda pencereleri açmış, çisil çisil yağan yağmurun yapraklara vururken çıkarttıkları sesi dinlemiştik. Suyla buluşmasının ardından havaya yayılan toprak kokusunu ciğerlerimize çekmiştik. Ünal Usta'yı ve ardından Selim Usta'yı son kez arıyorum. Aramalarım cevapsız kalıyor. Bundan sonra gelmezler artık. Eşimin rahatsızlığı artıyor. Eve dönmemizi istiyor. Yağmur bastırıyor birden. Kapıları kapatıp çıkıyoruz yola. Kırk yılda bir ağız tadıyla sulama yaptım ama buna hiç gerek yokmuş bugün. Yağsın da zeytinler sulansın. Bahçe kapısında geliyor aklıma. Gidip havuzun tahliye vanasını kapatıyorum.Hiç olmazsa havuz boşalmasın...

Çarşıya uğruyoruz. Dün alamadığım ceviz kıracağını ve tuvaletler için eksik kalan bir aplik alıyorum. Yarın elektrikçiler gelecek. Kalan işleri tamamlayacaklar...   

29 Haziran 2016 Çarşamba

NAR ÇİÇEĞİ

28/06/2016 Salı, Tire

Yok bunu anlatmam için yazının sonunu bekleyemeyeceğim. Bir değişiklik yapıp sondan başlasam dünyanın sonu gelmez ya! Eşim "Bu vakit yemek olur mu? Otur Allah aşkına." diye söylenirken girdiğim mutfaktan gece saat on birde çıktım. Taşınma telaşı içinde ilişmişti gözüm arborio pirincine. Malzeme olsa "risotto di mare" yapacaktım ama ne deniz mahsulü var elimde ne de parmesan. Ama ne gam, ben de oturur "Turkish risotto" yaparım dedim ve sıvadım kolları.

Gerçekten geç olmuştu ama mutlu yatmak istiyordum bu akşam. İçine zeytinyağı koyduğum küçük bir tencereye ince dilimler halinde doğranmış iki biber ve ince kıyılmış orta boy  bir kuru soğan ilave edip orta ateşte pişirmeye başladım.

Bu arada buzdolabında kalan yüz gram kadar konserve mantarı değerlendirmek iyi olacaktı. Orta boy bir domatesin kabuklarını soyup küçük parçalar halinde doğradım. Soğan ve biber yumuşadıktan sonra tencereye ekledim. Birkaç dakika çevirdikten sonra önceden hazırladığım bir bardak arborio pirincini boşalttım. Elektrikli ısıtıcıda suyu kaynattım. Pirinç yağa nişastasını bırakmaya başlarken tencereye sık aralıklarla sıcak su katıp dibi tutmadan karıştırmaya devam ediyordum. Pirinç nişastasını saldıkça risottonun kendine has kremamsı dokusu belirginleşiyordu. Karışım suyunu çekince bir fincan sıcak su ekliyor ve karıştırmaya devam ediyordum. Aslında su yerine et suyu, tavuk suyu, kereviz vs. sebzelerle hazırlanan bitkisel karışımın suyu ve beyaz şarap alternatifleri var. Ama ben bu sefer sadece su kullandım. Pirinçler hafif dişe gelecek kıvama gelince tencereye bir parça tereyağı ve önceden ince ince doğradığım kaşar peyniri ve tulum peyniri karışımını ilave ettim. Bir iki tur daha karıştırıp peynirin risotto ile bütünleşmesini sağladım. Düz büyükçe bir tabağa serip üzerine karabiber serptim. Eşime gösterdim marifetimi. Ancak o "geç vakit yemek yememe" prensibini bozmamak adına tadına bile bakmadı... Mis gibi tereyağı kokusu eşliğinde oturup afiyetle yedim.

Bu moralle bugünü anlatabilirim artık. Kahvaltıdan sonra sınıfta yoklama yaparmış gibi ustalara sırayla telefon ettim. Önce Ünal Usta'yı aradım. Tuvalet kapılarının montajı için ancak yarın adam gönderebileceğini söyledi. Elektrikçi Ali, ikinci aradığım kişiydi. Hani "Pazartesi olmazsa salı gününe tamamlarız senin işini." diyen. Uzun uzun çaldı telefon. Cevap veren yok. Onun adamı Kamil'i aradım "Kapsama alanı dışında" bildirimi geldi kulağıma. Oğlu Hasan'ı aradım. Ondan da cevap alamadım. Tam Yakup Ustayı aramaya niyetlenmiştim ki, telefonum çaldı. Telefonun ekranında arayanın Elektrikçi Ali olduğunu gördüm. Elemanı Kamil'in kafasına göre çekip gittiğini, işlerin kaldığını, üç adamının eksik olduğunu anlattı durdu. Baktım ki adam benden dertli. Sakinleşmesini öğütledim. "Ali bey, sıkma canını hepsi düzelir."  Telefon konuşması bittiğinde benim işin yine bilinmez bir tarihe ertelendiği gerçeği ile yüzleştim.

Yakup Usta'yı aradım. Yukarı yaylada ot biçiyormuş. Salih Usta'nın gelip gelmediğini sordum. Onun adamları da gelmiş, çalışıyorlarmış. "Hemen geliyorum ben de" dedim.

Birkaç parça eşya kalmıştı evde. Onları da arabaya yerleştirip çıktım yola. Taş Ev'den iki büyük sepet aldım. Birine armut diğerine toplayacağım kayısıları koyacaktım. Patika yoldan çıktım yukarı yaylaya. Hemen girişte Salih Usta'nın dört adamı damlama borularını döşüyorlardı. Salih Usta gelmemiş. Yakup Ustaya telefon ettim. Havuzun üzerinde ot biçiyormuş. "Geliyorum" dedi.

Yanıma geldiğinde yaptıklarını anlatmaya başladı. Üç tane pınar gözüne giden yolları  kuru otlardan temizlemiş. Dördüncü pınarın suyu boruya hiç girmeden boşa akıyormuş. Havuza yakın bir yerde bulunan gözün yanına gittik. Büyük bir erik ağacı devrilmiş, pınarın önünü tamamen kapatmıştı. Damlama boruları döşendiği için iş makinesi giremezdi artık. Haftalığını verdim. "Bir de hanımın parası var" dedi. Oysa ben onu kendisine çay yapması için yanına aldığını düşünüyordum. Yapacak bir şey yok. Yakup Usta'nın iyi çalışması, başka hiçbir alternatifinin olmaması, karısına da çay yapma yevmiyesi ödemeye zorladı beni. 

Yakup Ustaya işine devam etmesini söyledim. Sucuların arasına gittim. Fidanlar sulandıkça havuzun seviyesi   hızla düşüyordu. Otları biçilmemiş ceviz fidanlarının bulunduğu alt kısım dışında ekip çalışmalarını bitirmiş görünüyordu. Alet edevatlarını toplayıp orta yaylaya, damlama borusu çekmeye gittiler.

Yukarı yaylada döşenen yeni hatları inceledim. Girişteki nar çiçek açmış. Hemen gidip resmini çektim. Liseye giderken sevdiğim arkadaşlardan biri, abisinin sevdiği kıza "Nar çiçeğim" diye hitap ettiğini söylemişti. Nar çiçeği görmeyi ne kadar da çok istemiştim o zamanlar. Yanımda getirdiğim sepetleri topladığım armut ve kayısı ile doldurdum. Özellikle havuzun dibindeki kayısı ağacı keyifliydi. Burada kayısı toplamak çok rahat. Elimi uzatıyorum, dokunur dokunmaz meyve pat diye avucuma düşüyor. Geldiğim yoldan aşağı inerken yaylanın misafirlerinden biriyle karşılaşıyorum. Resmini almak için eğildiğimde kafasını iyice kabuğuna çekiyor. Uzun bir süre kafasını çıkarmasını bekliyorum.

Aşağı yaylada Taş Ev'in kapılarını açtım. Bu sefer çalan telefonumdaki sesin sahibi Aynacı Ali. Eğer yukarıdaysam hemen yola çıkabileceğini söyledi. Gelir gelmez tuvaletteki dört aynayı duvara sabitledi.

Saat üçe doğru şehre inip eşimi aldım. Salı pazarını şöyle bir dolaşıp yaylaya döndük. Bahçe girişindeki havuza iyi su geldiğini görünce çok sevindim. Yakup Usta içine yaprak dolduğu için suyun kesilmesine neden olan boruyu kurcalamış ve suyun önünü açmıştı. 

Eşim tabak çanağın önemli bir kısmını  makinede, bazılarını ise elde yıkarken, ben ambalajları açıyordum. Son haftadır eşimin bel ağrılarındaki büyük iyileşmeden konuştuk. Artık ağrı kesici de almıyor. Böyle devam ederse nöral terapi uygulamasının ona çok iyi geldiğini söylemek yanlış olmayacak. Zaman zaman sevincini paylaşınca, "Aman" diyorum, "Sakın kimselere söyleme de nazar değmesin."

Geç vakit eve döndüğümüzde risotto yapmayı çoktan kafama koymuştum. Hazırlıklara başladım. Az sonra eşim geldi yanıma. "İstanbul'da büyük patlama olmuş." dedi. Mutfaktaki küçük televizyonu açtık hemen. İlk alınan haberlere göre on kişi hayatını kaybetmiş. "Her zaman böyle yapıyorlar infiali önlemek için. En azından kırk kişiyi bulur can kaybı." dedim. Neden birinin hatasını başkaları canlarıyla ödemeye devam ediyor?