KATEGORİLER

25 Ocak 2017 Çarşamba

UMUTLARI DA GÖTÜRMÜŞTÜ GİDERKEN

23/01/2017 Pazartesi, Tire



Pazar yorgunluğunun ardından bugünü bir nefes alma günü olarak değerlendiriyorum. Bugün gibi hafta içi günlerde işe iki saat geç başlamamız bile yetiyor. Aşkın Şef bu aralar kendi imkanlarıyla geliyor. Sadece Ayten Hanım'ı alacağım. Alparslan'ın "büt" ü (!) varmış, onu sonra alacağım. Nedir bu "büt" diye sorduğumda bütünleme sınavı olduğunu söylemişti. Amerikalılar yapar bu kısaltmaları ve yerleşir dillerine. Bazen o anlamsız harf kümeleri anlam kazanırken esas isimler tamamen unutulur. Örnek mi? Laser, Türkçeye lazer olarak geçmiş İngilizce bir kelimedir. Yani "Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation". Bir de isimleri kısaltırlar. Arkadaşım David olan ismini Dave olarak kullanırdı. Yurdumuzun gençleri arasında da yaygın. Mesela kızımın Büşra adındaki arkadaşlarına hiç Büşra dediklerini duymadım. Onun adı "Büş" tü. Bizim zamanımızda ÖSYM vardı, Altan Günalp ile özdeşleşmiş Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi. Şimdiki gibi skandallar yaşanmaz, sorular hiç çalınmazdı ÖSYM de. Hep ÖSYM kurumuna güven ve saygı duyardık o zamanlar. Sonra sınav diye bol S'li bir sürü kısaltma icat ettiler sorularının çaldırıldığı, açılımının ne olduğunu bilmediğim.  

Bugün 24 Ocak. Uğur Mumcu gibi bir değeri kaybettiğimiz gün. Cenazesi kaldırılırken izlediğim TV yayını sırasında evde yalnız olduğumu hatırlıyorum. Koca adam hüngür hüngür ağlamıştım. Nasıl bir milletiz biz böyle. Uğur Mumcu değildi orada kahpe bir tuzağa kurban edilen sadece. Umutlarımızı da götürmüştü kendisiyle birlikte.  

Evden çıkmak üzereydim. Bir mesaj geldi telefonuma. "Siz çok iyi insansınız, kızım çok hasta ben çalışamayacağım artık. Sizden çok özür diliyorum." Mesajın sahibi Ayten Hanım. Hani iki gün önce bir hanım katıldı aramıza, dünyalar iyisi demiştim ya, işte o. İşin doğası bu demek. Şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum. Hani telefon etse normal sayılabilirdi belki bir nebze olsun. Ama mesajla gelemiyorum demek, hele hele hiç beklemediğim bir kişiden. Kızının sorunları olduğunu biliyordum ama işe başlarken de aynı sorunları vardı. Yani iki günde değişen hiçbir şey yok. Bu olay bana bu işin doğasında elemanlarla ilgili devamlı sorun yaşanmasının olağan olduğu gerçeğini çarptı yüzüme. Kısa süren şaşkınlığımı üzerimden çabuk attım. Yeni birini bulana kadar iki tabak yıkamaktan aciz miydim ki?

Yaylaya yalnız çıktım. Aşkın Şef geldi az sonra. O mutfak işleriyle ilgilenirken ben şömine sobanın küllerini boşalttım. Sabah saatlerinde hava daha sıcak sanki. Bu havada sobayı yakmak için henüz erken. Aşkın Şef saat beşe doğru yakarız diyor. Dün akşamdan kalan birkaç parça bulaşığı ben hallederim diyerek elimden alıyor Şef. Sessizliği bozsun diye bir müzik başlatıyorum. Vakit çabuk geçiyor. Alparslan sınavdan çıkmış, telefon ediyor. Hemen onu almak üzere yola çıkıyorum. Henüz şehre inmeden telefonum çalıyor. "Açık mısınız? Üç kişi geliyoruz."

Ne diyeceğimi bilemiyorum. "Ne zaman?" diye soruyorum. "Az sonra." diyor telefonun ucundaki genç hanımefendi. "Şefimiz yukarıda ben de hemen geliyorum." diyorum. Beni şaşırtan bir cevap alıyorum. "Olsun canım biz yabancı değiliz."

Yolda konuşuyoruz Alparslan ile, iyi geçmiş sınavı. Vakit kaybetmeden çıkmamız gerektiğini söylüyorum. Yaylaya vardığımızda beyaz bir aracın Taş Ev'in önünde park ettiğini görüyorum. "Eyvah, geç kaldık diyorum." Aşkın Şef misafirlerin salonda olduğunu söylüyor. Yukarı çıkıp "Hoş geldiniz." diyorum konuklara. Gelen misafirlerden birini hatırlıyorum görür görmez. Defalarca konuk ettiğimiz bir hanımefendi bu. Masalara servis açılmış, mezeler söylenmiş bile. Aşkın Şef sıcakları hazırlamakla meşgul. Misafirler kalkınca Alparslan hemen sobayı yakmaya koyuluyor. İşini severek yapıyor. Daha çok genç ama sorumluluğunun bilincinde. Okullar açılana kadar onu yanımda tutmayı geçiriyorum aklımdan. Bu arada tecrübeli birini de bulmuş oluruz.

Temizlik henüz tamamlamadan misafirler basıyor bir kez daha. Bu sefer daha kalabalık bir grup. Aşkın Şef gözleme yapıyor onlara. Hayatlarında yedikleri en güzel gözleme olduğunu söylüyorlar. Uzun uzun sohbet ediyoruz. Arkadaşları tavsiye etmiş Taş Ev'i. Onlar da bayılıyorlar. Yine geleceğiz diyerek ayrılıyorlar.

Gündüzün hareketi akşam devam etmiyor. Ben de bu akşam erken kapatır dinleniriz diye geçiriyorum aklımdan. Salonun köşesindeki masadan aşağılara bakıyorum. Şehir karanlık geliyor bu gece gözüme. Köyden yukarı çıkan araçları tepeden seyretmek bir oyun oluyor bize. Köy içinden ayrılıp sapağa girenlerin yolu Çukurköy'e ya da diğer dağ köylerine gitmiyorsa bizim Taş Ev'de bitiyor. Zaman içinde kendimi bu konuda daha da geliştirdim. Artık arabaların gelişine göre yorum yapabiliyorum. Eğer ağır ağır çıkıyorlarsa yokuşu, kesin dışarıdandır. Bu bölgenin insanı artık nerede tümsek nerede çukur var gayet iyi bildiğinden dolayı daha hızlı çıkıyor yokuşu. İlk virajı dönen bir araca bakıyorum. Bu kesin bizim misafirimiz diyorum bizimkilere. Gerçekten öyle oluyor. Aslına bakarsanız oldukça geç oldu. Sadece mekanı kapalı bulmamaları için beklediğimiz bir saat yani. Araç bahçeden içeri giriyor. Genç bir çift iniyor aşağı. Rezervasyon yaptırmamışlar. Alparslan hemen tanıyor gelenleri. Ufak yerlerde böyle oluyor demek. Herkes birbirini tanıyor. "İki gün önce evlendi bu gençler." diyor. Güzel bir müzik eşliğinde hoş bir gece geçiriyorlar. Mutlu saatlere ev sahipliği yapmanın mutluluğuna eriyoruz her ne kadar geç saatlere kadar kalsak da.      

2 yorum:

  1. İsim kısaltması bir furya olarak devam ediyor hala günümüzde. Mehmet'e Memoş, Melahat'a Meloş dendiği gibi. Fatma Girik Hanımefendi'ye de Fato deniyordu. Biliyorsunuz Fatma arapçadan türkçeleşmiş bir kelime. Aslı, Fatime, bazı kitaplarda Fatıam dense de, arapçadan transkripsiyon yapılırsa doğrusu Fatime'dir. Bizde Cumhuriyet öncesi ve kurulduğu yıllarda Fadime denmiş, sonra da Fatma denmeye başlamış. Sonra fatma Fatoş olmuş, bununla da kalınmamış en son Fato dendiğine de şahit olduk. Bunu anlamış daeğilim hala...
    ........
    Rahmeti bol olsun Uğur Mumcu'yu iyi tanıyorum. Ben de o zaman bir gazetede çiziyordum. Gençtim. Rahmetli iyi bir araştırmacı gazeteciydi. Gözünü budaktan sakınmazdı. Tabi o dönem Çetin Emeç'ler, Bahriye Üçoklar gibi gazeteci ve aydınlar bir bir katlediliyordu. Türkiye'yi karıştırmak için yapılmış birer menfur eylemler olarak hatırlıyorum ve üzülüyorum.
    ........
    Ayten Hanımın mesaja sığınmasının arkasınadki sorun bence kendisinde saklı. Sizin disiplin sahibi olmanız ve başka kriterlerinizin onun üzerinde bir baskı oluşturuyor olabilir. İnsan ayrılırken kesinlikle bir masada karşılıklı oturmalı ve helalleşmeli. Bu hem insanlığın gereğidir diye düşünüyorum.
    ........
    Hani bloglaır dolaşıyoruz ya bir blogger olarak; bazılarıyal da kalbi yakınlaşmalarımız oluyor ve dostluk başlıyor. Selam vermeden kapı önünden geçemiyoruz. Hani pazarcı köylü kadınıyla bir defa sohbet etmeniz hal hatır sormanızla bile bir yakınlık oluşuveriyor aranızda. alış veriş yapmasanız da "Hayırlı pazarlar" diyerek selam verip geçiyorsunuz. İnsan böyle mutlu olur işte!..

    YanıtlaSil
  2. Çocuk bana "bütüm" var diyor. Ben "bitim" var anlıyorum. Neyin var, neyin var diye tekrar soruyorum. Yarın bütün var işte, bütünleme sınavım. Bizim zamanımızda ikmal imtihanıydı adı. İkmale kalırdı başarılı olamayanlar. Son bir şans verilirdi onlara. Şimdi bir lise talebesine sorsanız "muğlak" kelimesinin anlamını büyük bir ihtimal bilemez. Bu gibi durumlarda onlara "kal" gelir genelde:) Daha sonra da oha falan olurlar:))
    Uğur Mumcu gibileri harcadı ise bu millet, sonu hiç iyi değil:(
    Daha ne Ayten Hanımlar görecek bu Taş Ev acaba?
    En önemlisi de fikirlere ve görüşlere saygı gösterme olgunluğu. Düşüncelerinize katılmayabilirim ama bu sizinle görüş alışverişinde bulunabilmem için engel değil. Saygıda kusur etmeden, incitmeden ama inançlarımız doğrultusunda...
    Sizin bu yöndeki olgunluğunuza şapka çıkartmamak elde değil:)

    YanıtlaSil