KATEGORİLER

25 Ocak 2016 Pazartesi

MAVİ YALAN

Her insan hayatı sorgular iç dünyasında. Anlamaya çalışır var olmanın gizemini. Dışarıya ne kadar farklı görünseler de, dindarı da yapar bunu ateisti de. Neden geldim ben bu dünyaya? Ne verdim, ne aldım bu dünyadan? Yaşı ilerledikçe ya da tanıdığı birini yitirince daha sık sorar bu soruları kendi kendine. Bazıları çok şeyler katmıştır insanlığa ama çok az şey almıştır yaşamdan. Bazıları ise hiçbir şey vermeksizin dünya nimetlerinden sonuna kadar faydalanmışlardır. Nasıl bir düzendir bu akıl sır ermez. En sonunda yaşam biter herkes için. Başka bir kapı var mı içinden geçecek?

Uğur Mumcu katledildiğinde Karadeniz Ereğli'de bulunuyorduk iş icabı. Akşam televizyondan almıştım ölüm haberini. Beklemediğim şiddette bir hüzün çöktü üzerime. Duygu seline kapılarak hıçkıra hıçkıra ağladım. Nadirdir bu ağlama nöbetlerim. Bir kez dahi onu görmüşlüğüm yoktu. Ama çok iyi biliyordum yüreğinin vatan sevgisi, insan sevgisi ile attığını. Aynı gün Deniz'e da ağlardım. Asıldığı gün ağlamamıştım ona oysa. Siyah beyaz televizyonumuz bile yoktu o zamanlar. Çok sonra öğrendim onca genci nasıl harcadıklarını hepsine terörist damgası vurarak hem de. Haberim yoktu ki neler döndüğünden bu dünyada? Kimler neleri paylaşıyor, ne hesaplar görülüyor. Şimdi ne kadarını biliyoruz ki bize anlatılmayanların? Ölenler şimdi ne alemdeler? Toprak olmuş mudur bedenleri? Neyin çabasıydı bu, canlarını ortaya koyacak kadar?

Wolfang Amadeus Mozart, otuz beş yıllık ömrüne tam 626 eser sığdırmış bir deha! Hala zevkle ayakta alkışlanıyor eserleri. Nice devlet adamı, komutan, yazar geçti bu alemden. İyilik yapan, zalimce davranan, cömert, kıskanç, korkak, cesur insanlar. Yakışıklı, sakat, kör, güzel, uzun saçlı, şişman, esmer, ince yapılı insanlar nerelerde şimdi? 

Seri katiller, sapıklar, caniler, hırsızlar, dolandırıcılar nerede? 

Hepsi girdi ön kapıdan ağlayarak, çoğu sessizce çıktı arka kapıdan, bazısı bağırarak. Her birinin gittiği yer mi farklı yoksa? Sanmıyorum.

İnsanoğlu pek çok bilinmeyeni açıkladı ama cevabını bulamadığı birkaç nokta kaldı. Biri varoluşun nedeni, diğeri evrenin sonsuzluğu. Sonsuzluk tanımını keşfetse de anlam veremedi sonsuzluğa. Gökyüzüne çıktı, yıldızları, galaksileri, kara delikleri tek tek ortaya döktü, yaratılışa dair teoriler üretti. Ama evrenin sınırlarını keşfedemedi. Ona göre sayılarla ölçülemeyecek bir büyüklüktü sonsuzluk. Düşünce ötesi. Benim de küçükten beri kafa yorduğum bir konuydu bu. Yıldızlar çok uzak... Milyarlarca ışık yılı git uzayda. Nereye varacaksın? Önüne bir duvar mı çıkacak, yoksa yeni bir kapı mı açılacak? Ruhlarımız bu kapıdan mı geçecekler? 

Tanrı bizi neden imtihan ediyor? Hem de ne kabahat yapacağımızı önceden bildiği halde. Madem kaderimiz adam öldürmek, elinde bir belgeye ihtiyacı mı var Tanrının, itiraz etmemiz halinde olay anını bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirecek?

Nasıl bir yarış ki bu, kimi doğarken ölüyor kimisi tam bir asrı deviriyor. Bazıları sağlıklı bir hayat sürerken bazıları ölümü bir kurtuluş görüyor? Bir kısmımız her türlü dünya nimetine sahip bir kısmımız bir kuru ekmeğe. Kimi genç yaşta kaybettiği evladının acısını içine gömüyor, kimiyse "ondan önce canımı alma" diye yalvarıyor yaratana, özürlü çocuğu kimsenin eline kalmasın diye. Hangi hassas terazi tartacak milyarlarca farklı insan yaşamının günahlarını, sevaplarını  

Bir de kafama hep takılır ilahi adalet kavramı. Onca haksızlık, zulüm yapılırken insana, neden göz yumulur bunlara? Önleyemez miydi yaratan onca fenalığı, yalanı, dolanı? Önce çocuklar mı ölmeli bu ilahi sistemde? İnsanlar birbirini mi yemeli? Atom bombaları mı atılması gerekiyordu Hiroşima'ya, Nagazaki'ye? Ne zaman görülecek bunların hesabı? Hangi masum gözlerin yaşını silecek, hangi şehit anasının yüreğine su serpecek? 

İnsan insanı kandırıyor, sömürmek için. Caniliğini dolambaçlı, aldatıcı, güzel sözlerle örtüyor. Bombalar yağdırıyor sözde demokrasi getirmek için. Yalan dünya demişler birileri. Aslında dünya gerçek, insanlar yalan, riyakar, egoist. Yalandır bütün kötülüklerin anası. Yalandır bu dünyanın kaderini değiştiren sihir. Pinokyo gibi yalan söyledikçe burnu uzasaydı insanın, burundan başka birşey olmazdı dünyada. Yok bu pratik bir yol değil. Bazılarının yüzü kızarırdı eskiden. Yüz kızartıcı suç denirdi bazı suçlara. Yok artık kimsenin yüzünün kızardığı. Başka bir renk olabilirdi, farz-ı mahal "mavi" diyelim. Yalan söyleyince masmavi olsaydı insanın bütün derisi. Bak o zaman kimse kimseyi aldatabilir miydi? Ne Amerika Irak'a demokrasi getireceğim martavalı atardı, ne de Rusya beni Suriye davet etti diyebilirdi maviye boyanmadan. Yoksullara iftar çadırı kurduran ünlüler masmavi çıkardı basının önüne ne kadar iyilik sever olduklarını anlatmak için. Bembeyaz "gerçek" gelirdi iktidara "masmavi" yalanın yerine. Her şey daha güzel olurdu. El ele veren insanlar, sonsuzluğu ve sonsuz mutluluğu keşfederlerdi. Yaşamın sırrı da çözülürdü o zaman. Kimse sormazdı niye geldik bu dünyaya diye. Herkes mutlu, birbirine sevgiyle kucak açmış keyfini çıkarırlardı dünyanın, soru sormadan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder